• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Doğum Öncesi ve Doğum Sonrası Kürtaj

2 Jun2012
 

[3 Haziran 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Kürtaj, karmaşık ve çok yönlü bir konu. Böyle bir konu, yapısı gereği, yasaklamak ile serbest bırakmak arasında bir tercih yapmak suretiyle çözüme bağlanmaya müsait değil.

Diyelim ki kürtajı tamamen yasakladınız… Gebeliğin annenin hayatını tehlikeye attığı durumlarda ne yapacaksınız? Tecavüze uğrayan insanlara ne diyeceksiniz? Peki ya bebek (hidrosefali ya da anensefali vakalarında olduğu gibi) ileri seviyede özürlü ise ne olacak?

Ya da kürtajı tamamen serbest bıraktınız… Kürtaj öncesinde baba konudan haberdar edilecek mi? Ya da, kanunen reşit olmayan genç kızların ailelerine bilgi verilecek mi? Operasyon için ailenin onayı gerekecek mi? Kürtaj öncesinde operasyonun riskleri kişiye nasıl izah edilecek? İzah yöntemleri arasında (fetüsün canlı görüntülerini içeren) ultrason yer alacak mı?

Konuya dair bu gibi bir dizi önemli detay, günümüz kürtaj tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Tartışmaların çıkış noktasında ise, başlıca iki temel kriter var: Hayat ve bilinç.

Hayat ve Bilinç
Hayatın ne zaman başladığını tam olarak bilmiyoruz. Bir başka deyişle, “İnsan embriyosu, şu noktaya gelinceye dek sadece bir biyolojik kitledir, şu noktada ise artık canlıdır” demek (en azından bugün itibariyle) mümkün değil. Bu belirsizlik, hayatın başlangıcını esas alarak kürtaj için bir zaman sınırı belirlemeyi zorlaştırıyor. Kürtajın yasal olduğu ülkelerin çoğunda, operasyona getirilen zaman sınırının hamileliğin 12 ila 24. haftası arasında değişmesinin nedenlerinden biri de bu.

Bazı ülkeler ise, yasal süreyi, yaşayabilirlik (viability) kriterine göre belirliyorlar. Buradaki “yaşayabilirlik” ifadesi, fetüsün artık anne karnından çıkarılması durumunda dahi hayatta kalabilecek kadar gelişmiş olmasına atıfta bulunuyor. Bu aşama, hamileliğin 21 ila 28. haftaları (yani takriben 6 ila 7. ayı) arasındaki döneme karşılık geldiğinden, operasyonun daha önce gerçekleşmesi gerekiyor.

Kürtaj için herhangi bir yasal süre belirlemeyen ülkeler de var. Bu ülkelerde, kürtaj, hamileliğin son aylarında dahi yasal. Gelişmiş ülkeler arasında böyle bir politikaya sahip olan sadece Kanada var. Diğer ülkeler arasında ise, Çin, Kuzey Kore ve Vietnam’ın kürtaj politikaları bu çerçevede. Bu denli geç gerçekleştirilen kürtajlarda etik anlamda herhangi bir sorun görmeyenler, fetüsün henüz kendi varlığının farkında ve bilincinde olmadığı, henüz bir kişi olarak değerlendirilemeyeceği, ve dolayısıyla da bilinci gelişmiş insanlar için geçerli olan hayat hakkına sahip olamayacağı argümanını öne sürüyorlar.

“Doğum Sonrası Kürtaj”
Bilinç argümanının belki de ilk akla getirdiği nokta, yeni doğmuş bir bebeğin durumu. Zira yeni doğmuş bir bebek, kendi varlığının farkında ve bilincinde olma noktasında, doğumdan iki ay öncesine göre çok fazla mesafe kat etmiş olmuyor. Bu durumda, bu kriterlere göre, yeni doğmuş bebeklerin de hayat hakkına sahip olmadıkları öne sürülemez mi?

Felsefeci akademisyenler Alberto Giubilini (Milan Üniversitesi) ve Francesca Minerva (Melbourne Üniversitesi), 2 Mart 2012 tarihinde Journal of Medical Ethics adlı akademik dergide yayınlanan makalelerinde, konunun bu yönüne değindiler. Tıpkı fetüsler gibi, yeni doğmuş bebeklerin de sadece birer potansiyel kişi olduklarını ve dolayısıyla da gerçek kişilerle aynı ahlaki statüye sahip olamayacaklarını belirten akademisyenler, annelerin talepte bulunmaları durumunda yeni doğmuş bebeklerin öldürülmelerinin de etik olarak kabul edilebilir olacağını ileri sürdüler. Bu operasyon için seçtikleri isim, “doğum sonrası kürtaj” oldu.

Sonsöz
Gerek hayat, gerekse bilinç kriterine dayanan pozisyonlar, kürtaj konusunda kendi içinde tutarlı (ve dolayısıyla, beğenmesek de tartışılmaya değer) argümanlar ileri sürüyorlar. Kürtaj konusundaki aktivist pozisyonlar ise, ekseriyetle analitik olmaktan uzak.

Türkiye’de sürmekte olan kürtaj tartışmasının tarafları da ne yazık ki aktivistlerden oluşuyor. Bir tarafta, inançları gereği kürtaja neredeyse kategorik olarak şüpheyle bakan ve bu pozisyonlarını (ister istemez) doktriner bir formatta dile getiren dindarlar var. Diğer taraftakiler ise, laik bir ülkede dini prensiplerin belirleyici olamayacağını, dolayısıyla da kürtajın serbest olması gerektiğini söylemekle yetiniyorlar. Konu hakkındaki etik ve seküler tartışma ve bu tartışmanın beraberinde getirdiği sorular ise, çok fazla ilgilerini çekmiyor.

Bu yüzeysel ve reaksiyoner tavra hemen hemen bütün gazete köşelerinde rastlamak mümkün. Bu tavrın sosyal medyadaki karşılığı ise, karınlarına “Benim Bedenim Benim Tercihim” yazdıktan sonra fotoğraflarını çekip Facebook’a yükleyen genç kızlar.

Sonraki Yazı: Başörtülü Kıza Mektup »
1

Okuyucu Yorumları

 

Nazım Coşkun says:

June 4, 2012 at 3:22 pm

Çocuğunun yaşaması için organ nakli gereken bir anne düşünün. Doku uyumu olan tek kişi de anne olsun. Bu anne, “benim bedenim, benim tercihim” diyerek organ bağışında bulunmayı kabul etmese, çocuğunu ölüme terk etmek gibi gayri ahlakî bir eylemde bulunmuş olsa da, yasal olarak suç işlemiş sayılmaz. Yani tıpkı kürtaj meselesinde olduğu gibi, anne çocuğunun yaşam hakkını elinden alır ama yargı bu kadına yaptırım uygulamaz. (Bu konudaki bir film için bkz. Kız Kardeşimin Hikayesi)

Şahsen kürtajı onaylamam. Hiçbir dini hassasiyeti olan insandan da onaylaması beklenemez. Ama her türden insanın yaşadığı bir ülkede bu kadar subjektif bir ahlak anlayışına dayanarak kürtajın yasaklanması da doğru olmaz.

Yani diyeceğim odur ki, “Benim Bedenim Benim Tercihim” fotoğraflarını paylaşanlar, bu sözün üzerinde çok düşünmemiş olsalar bile, argümanları pek boş sayılmaz.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.