• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Elle Yemek

11 Jun2010
 

Sene 2000 ya da 2001 olmalı. Los Angeles civarlarında bir yerde iftar yemeği dağıtıyorlardı. Pilav ve nohuttan ibaret olan yemeği alıp oturduktan sonra karşımdaki adamın yemeği eliyle yediğini görmüştüm. Yanındaki minik oğlu da (doğal olarak) babası gibi eliyle yiyordu. Pilav hadi neyse de, sulu yemekteki nohutu elle yemek haliyle pek de hoş olmayan görüntülere yol açıyordu. Zira adam parmaklarını tabağın içine daldırıp iki üç nohut tuttuktan sonra nohutları ağzına götürürken yemeğin yağlı suyu da bileklerinden akıyordu.

Bir noktadan sonra ne cevap vereceğini merak ederek adama neden çatal kaşık kullanmadığını sorduğumda, karşısına tebliğde bulunulabilecek biri çıktığını gören hazretin birden gözleri parladı ve heyecanla bana, “Brother! This way it is more sawab… More blessings!” deyiverdi… Müjde verircesine bir ses tonuyla konuşan ve mutluluğu gözlerinden okunan adama verecek bir cevabım yoktu elbette. “This way it is more sawab.” End of story.

Geçenlerde Seattle’da başımdan geçen bir diğer olay, bana Los Angeles’ta 10 dakikalığına karşılıklı yemek yemiş bulunduğum bu muhterem beyefendiyi hatırlattı. Şöyle ki, Sea-Tac Havaalanı’nın bulunduğu bölge müslüman nüfusun yoğun olduğu bir yerdir. Dolayısıyla da, o civarda müslümanlara ait çok sayıda etnik market ve restoran bulunur. Uçuşlarım erken saatlerde olduğunda o civardaki motellerde kaldığımdan, çoğunluğunu Somalililerin oluşturduğu bu bölgeye ara sıra yolum düşer.

Geçenlerde yine böyle bir vesileyle girdiğim bir Somali restoranında Somali mutfağının bizimkine epey yakın olan yemeklerinden birini yiyordum. Yandaki masada ise, bir grup Somalili safranlı pilavlarını elleriyle yemekteydiler. Ben de haliyle göz ucuyla kendilerini izlemeye başlamıştım.. Uzun lafın kısası, adamlar koca tabak dolusu pilavı elleriyle yediler. Hatta sonlara doğru da, ellerinin kenarıyla tabakta kalan son pirinçleri tek bir noktaya toplayıp onları da yiyerek iyi bir müslümandan bekleneceği gibi israfta bulunmadılar.

Tabii oturduğun yerden bir metre ötede yemek yiyen insanları Oryantalist gözlerle öküz gibi izlemek olmaz… Dolayısıyla bir noktadan sonra tanışıp sohbet etmeye de başlamıştık. Yani herşey yolunda gibiydi. Ancak Somalili ekip masadan kalkmadan önce içlerinde biri sanki çok tuhaf bir şey yapıyormuşum gibi, bana neden çatal kullandığımı ve elimle yemediğimi sordu. Ben de herhangi bir sebebi olmadığını söyledim.

Herhalde “Çünkü böylesi daha sevap” gibi bir cevap versem hem inandırıcı olmazdı, hem de en az yarım saat sürecek heyecanlı bir tartışma başlayabilirdi. Tabii böyle tartışmalar da gayet ilginç olabiliyor, ama akşam vakti yorgunken değil…

Açıkçası, Somalililerin bu şekilde yemek yiyor olmaları, “Acaba içeride yemeği nasıl hazırlıyorlar?” sorusunu aklıma getirmedi değil. Bu nedenle de Somalili kardeşlerimizin mekanlarına daha az uğramaya ve karnımı daha çok Seattle’da doyurmaya başladım. Ancak sadece beni Somali çayı ile tanıştırmış olmaları dahi kendilerini sevmem için yeterli. Bu Somali çayı denen içecek, gerçekten de müthiş bir şey. Bugüne kadar içtiğim en güzel çay olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Bir fırsatınız olursa mutlaka deneyin. Sütle de çok güzel, sütsüz de… Bir de baştan içine şekeri boca etmeseler, hepten güzel olacak.

« Önceki Yazı: Montreal 2010
Sonraki Yazı: Eskişehirspor »
5

Okuyucu Yorumları

 

Ekrem says:

June 11, 2010 at 6:48 pm

Bu olay bana Irak’ta davet edildiğim sofralarda düştüğüm ”müşkülatı” hatırlattı, zira beni davet eden Arap dahi kibarca benden müsaade isteyip eliyle et-pilavı yemeğe başlamıştı.

‘İyi bir müslümandan bekleneceği gibi israf etmediler’ ifadesini önemli buluyorum zira Irak’ta bulunduğum davetlerde artan yemekler bana müsrifliğin ne boyutlarda olduğu ve bu gibi gelişmemiş devletlerin en büyük sıkıntısının ne olduğu konusunda ciddi bilgi vermişti.

 
 

makif says:

June 11, 2010 at 11:32 pm

Benzer bir tecrübeyi ben de Arabistan’da yaşamıştım, aynı siniden yediğimiz bir Arap eliyle girişince pilava ben yemeği bırakmıştım. Hatta daha sonra ısırdığı eti başkasına uzatınca iyice film kopmuştu. Farklı kültürler…

 
 

Uğur Dinç says:

June 12, 2010 at 9:39 pm

Sizler de çok kibarmışsınız yahu. 🙂 Ben de küçükken nohutu ve kuru fasulyeyi elimle yerdim, yani şöyle ki ekmeği bandırırdım, içine geldiği kadar kuru fasulye ve nohut tanesini ağzıma atardım. Sanki öylesi daha lezzetliydi. 🙂 Ama daha lezzetli olması hani mantıklıydı da aslında, ağzımıza metal değmiyordu sonuçta. 🙂

Tavuğu ve eti ise her yerde elle yerim, onları da parçalamak için bir sürü çatal kaşık taktiği öğrenen insanlara da acırım doğrusu. Zamanımı okumaya, öğrenmeye, sevdiklerimle sohbete, fikir teatisine harcamak varken, hiç işim olmaz böyle kibarlıkları edinmek için uğraşmakla. Ebeveynimden görmediğim bir “yemek kibarlığını” öğrenmeye kalkışmakla başlar bu iş, sonra arttıkça artar türlü türlü aristokratik takıntılar…

Bu arada, Osmanlı devri Bulgaristan muhacirlerindenim, bu arada. 130 küsur yıldır da Çanakkaleliyiz…

‘Batılı/Avrupalı bir Türk’üm (peh peh!); fakat övünmek -ya da bazılarının bakış açısından “yerinmek”- gibi olmasın, epey bir köylüyüm ve o yüzden de “halk adamı”yım. Şayet hareketlerimiz etrafa gerçek bir fiziksel rahatsızlık (mesela ağzını şapırdatarak yemek veya ahbap olmayanlarımızın yanında yellenip ortalığı kokutmak gibi) vermiyorsa, bizde okumamışlardan, köylülerden, Afrikalılardan, çöl Araplarından daha medenî görünmeye çalışmak kaygısı yoktur, öyle yapmaktan utanırız, doğal olmak, en sıradan insan gibi olmak, kibirlilik, tepeden bakma anlamına gelecek hiçbir düşünceye ve davranışa sahip olmamak şiarımızdır.

Hah, bakın, belki de elle yemenin sevaplığı inancının kaynağı da budur: Kaşıkla yiyenler, daha zengin ve eğitimli, kendilerini medenî ve üstün gören kavimler oldu her zaman. Ve Müslümanlar için doğallık ve “sadece insanlardan bir insan olmak” her zaman bir ilke oldu…

Sizlere hafiften bir taş attığımı itiraf ederim, ama kötü niyetim yok. Hafif bir taş idi; sizleri yadırgamıyorum, ayıplamıyorum, zira ne demiş İncil (ki benim itikadım olan İslam’a da büyük ölçüde uygundur):

Ayıplama [veya ‘yargılama’] yoksa sen de ayıplanırsın.

Nitekim başkalarını ayıpladığın şekilde sen de ayıplanırsın ve kullandığın ölçü, sana da tatbik edilir.

Neden biraderinin gözündeki talaş tozuna bakıyorsun da kendi gözündeki kalas parçasını bile görmüyorsun?

Bunu İngilizceden tercüme ettim. Matta İncili 7:1-3 imiş.

Saygılar, selametler,
Uğur

 
 

Tarik says:

June 16, 2010 at 6:28 pm

Elle yeme meselesi ilginç. Mesela ben de önündeki pilavı parmaklarıyla yönlendirip kaşıkla yiyen bir “ingiliz” (aslında iskoçmuş) bir kızla tanışmıştım. Son derece rahat, sağ eliyle tabağın çevresinden sol elindeki kaşığa doldurmak suretiyle yiyordu.

Tavuğu falan herkes elle yiyor ama acaba diyorum, bu elle pilav benzeri yiyecekleri yemekle ilgili biz türklerde ayrı bir hassasiyet mi var. Yer sofrasını, ortak tencereyi biliyorum ama hiç doğrudan elle pilava yumulan köylü duymadım.. Bu modernleşmekten daha derin birşey sanki, geleneğimizde de yok…

 
 

Tarik says:

June 22, 2010 at 3:22 pm

Bu arada erken modern zamanlarda (1400lerde falan) adada kızların ortalama evlenme yaşının 21-22 civarında olduğunu okumuştum biryerlerde. Güney Avrupa’da aynı dönem 15-16’larda ortalama. Yani modernleşme, şehirleşme, kadınların eğitim ve emek piyasasına girişi etc gibi etkenler olmazdan önce de o toplumun pre modern halinde modern zamanlardaki gelişmelerle uyumlu bir kültürel gelenek var… Kadınları (görece) geç evleniyor.

Alakasız gibi duruyor farkındayım ama bence yeme içme adetlerinde de bize özgü bu tip süreklilikler olabilir. Yani modern adabı muaşeret kanunları bilinmezden önce de bizler sulu yemeklere falan elle girişmeyi hoş karşılamazdık belki de..

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.