• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Federasyon ve Bölünen Türkiye

28 Aug2011
 

[28 Ağustos 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Üniter devlet, federasyon ve konfederasyon kavramları arasındaki temel fark, egemenliğin paylaşılması noktasındadır. Şöyle ki, üniter devlette, egemenlik sadece merkezi idareye aittir. Yerel yönetimler ancak merkezi idarenin izin verdiği ölçüde yetki sahibi olabilirler. Federasyonda, böyle bir merkeziyetçi yapı bulunmaz. Egemenlik, yerel yönetimler ile merkezi idare arasında paylaşılır. Konfederasyonda ise, (üniter devlettekinin tam tersine) egemenlik sadece yerel idareye aittir. Merkezi idare ancak yerel idarenin onayı dahilinde yetki sahibi olabilir.

Bu üç yapı arasındaki farkı, bir örnek ekseninde incelemek gerekirse: Üniter bir devlet olan Türkiye’de vatandaşlar sadece Ankara’ya vergi verirler. Bir Teksaslı ise, hem Teksas hükümetine, hem de Washington’a vergi verir. (Günümüzde geldiği nokta itibariyle bir konfederasyonu andıran) Avrupa Birliği sınırları içinde yaşayanlar ise, sadece kendi ülkelerine vergi öderler.

Tarihi Süreç ve Teksas Örneği
Bu gibi farklı siyasi yapılar, farklı tarihi süreçler neticesinde ortaya çıkar. Bu nedenle, içlerinden birinin diğerine üstünlüğünden ziyade, farklı siyasi tecrübelerin doğurduğu farklı işleyişlerden söz etmek daha doğru olur. Örneğin, 17. yüzyılda önce Fransa, ardından da İspanya tarafından sömürgeleştirilen Teksas, daha sonra Meksika’nın bir eyaleti durumuna geldi. Sonrasında bir süre bağımsız bir Teksas Cumhuriyeti olarak varolduktan sonra nihayet 1845 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne katıldı. Aradan geçen 166 yıldan sonra, Teksas’ta “Amerikalı” kimliğinin yanı sıra “Teksaslı” kimliği de halen güçlü.

Teksas, kendi yasama, yürütme ve yargı organlarına, polis teşkilatına ve hatta bayrağına sahip olmaya devam etmesine imkan tanıyan bu federal yapıya kendi rızasıyla dahil oldu. Ama bunun yerine Teksas merkeziyetçi bir sisteme dahil olmaya zorlansaydı, daha farklı tecrübelerin yaşanması herhalde şaşırtıcı olmazdı.

Yeni Kürtler
Günümüz Türkiyesinde federasyon dendiğinde ise, ilk akla gelen ülkenin doğusu ve Kürtler. Zira federasyon talebi, epey zamandır Kürt siyasetinin en belirgin gündem maddelerinden biri durumunda. Hatta bazı Kürtlerin federasyonu tam bağımsızlık yolunda bir aşama olarak gördükleri de bir gerçek.

Bu talepler, Kürt siyasetinin Ankara’nın bölge üzerindeki egemenliğinden rahatsızlık duyduğu ve daha fazla otonomi arayışı içerisinde olduğu anlamına geliyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, TBMM ve Türkiye bayrağına ek olarak bir de bölgeye özgü bir Kürt parlamentosu ve bayrağı talep eden sözleri de, böyle bir arayışın ifadesiydi.

Kürt siyasetinin bu arayışları karşısında, Ankara, (pek çok devletten beklenecek tavrı sergileyerek) ne egemenliğini paylaşmak, ne de bölünmeye kapı açmak istiyor. Onyıllar süren asimilasyon politikasının ve bu doğrultuda işlenen insanlık suçlarının ardından devletin bugün geldiği nokta, üniter yapı içerisinde Kürtlerin kimliklerini tanımak ve sivil haklarını (tamamen olmasa da) vermek suretiyle çözüm üretmeyi öngörüyor.

Ancak böyle bir çözüm, dünyanın pek çok yerinde olumlu sonuçlar vermiş olsa da, Türkiye’de benzeri bir başarının elde edilmesi bu noktadan sonra çok zor. Zira, bundan 20 yıl önce yapılsa belki çok etkili olacak olan bu açılımlar, artık Kürtler için çok fazla anlam ifade etmiyor. Bunun nedenleri arasında, (1) yaşanan korkunç tecrübeler, (2) Kürtlerin yükselen kimlik bilinci, (3) bu yeni milliyetçi kimliğin fazlasıyla reaksiyoner olması, (4) yeni bir Kürt entelijansiyasının doğmuş olması, (5) Kürt kimliğinin müzikten edebiyata her alanda ifade bulması ve bu kimlik inşasının Kürt kitlelerde büyük bir heyecan uyandırması, ve (6) Kürtlerin, haklarının tanınmasını artık bir lütuf olarak görmüyor olmaları sayılabilir.

Bütün bunlar, herşeyden önce, Türkiye’de Kürt kimlik siyasetinin artık hak ihlalinden korunma kaygısının çok ötesinde dinamiklerle şekillendiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, ana dilde eğitim gibi dünyada çoktan genel kabul görmüş hakları tanımak artık bir marifet olmadığı gibi, çözüm adına yeterli de değil. Bu durum, federasyon ya da başka bir sistemin sorunlara çözüm olmasının artık mümkün olmadığı anlamına da geliyor. Zira Türk tarafı henüz farkında olmasa da, günümüz Kürt siyaseti, Kanada ve Belçika gibi federal ülkelerde görülen türden bir sürece girmiş durumda.

Sonsöz
Bugün gelinen noktada, Kürtleri Türk üniter devletinin kadim kalıplarına sokmak artık epey zor. Yapılması gereken, kalıbı değiştirmek – ki bu da, ülkenin adı dahil herşeyinin radikal bir değişime tabi tutulması demek.

Türkiye’de böyle bir değişimin er geç yaşanması kaçınılmaz olsa da, mevcut milliyetçi zihniyetin kendisini hızla değişmekte olan Kürtlerin dinamizmine ayak uydurabilecek denli hızlı dönüştürebilmesi pek muhtemel değil. Yani tren çoktan kaçtı. Ama Türkler henüz bunun farkında değiller.

PKK ve BDP Notu: Bu yazı uzun bir süreci ele alıyor ve mevcut gündem ile ilgili değil. PKK’nın eylemlerinin ve BDP’nin son dönem siyasetinin hem Türklere hem Kürtlere hem de barışa büyük zarar verdiğini düşünüyorum.
Paylaş:
21

Okuyucu Yorumları

 

Haydar Eren says:

28 August 2011 at 8:49 AM

Son zamanlarda okudugum en objektif ve derli toplu makale.

 
 

alhazen says:

28 August 2011 at 9:53 AM

Federal sistem benim fikrimce en iyi idari sistem olmasına rağmen Türkiye’de uygulanabilirliğinin önündeki en büyük engel, hem yazıda geçtiği gibi “bazı Kürtlerin federasyonu tam bağımsızlık yolunda bir aşama olarak görmeleri” hem de Osmanlının dağılma döneminde bugünkü balkan ülkelerinin önce özerklik, sonra bağımsızlık kazanması somut örneğidir. Ve Federal sistemi kullanan ülkeler birçok derebeyliğinin/küçük devletin birleşmesiyle oluşmuşken, bizim böyle bir yapıyı oluşturmamız için üniter bir devleti kendimiz parçalara ayırmamız gerekiyor.

 
 

Ali Erdem says:

28 August 2011 at 1:34 PM

Genel durumu iyi özetleyen bir yazı olmakla birlikte, son dönemle ilgili olarak yapılan PKK’nın son dönemdeki tutumu ile ilgili eleştirinin, bu tutumu ortaya çıkaran; Ak Parti’nin seçim sürecinde kendini MHP çizgisine iyice yaklaştırması, Hatip Dicle mevzusu (ki bu çok önemli) ve ardından sayısı giderek artan operasyonların dile getirilmeden yapılması, bu eleştiriyi kıymetsizleştiriyor. Ayrıca operasyonların durdurulması için yeterince çaba harcamayan bir kısım yazar ve aydınların PKK’nın eylemleri söz konusu olduğunda çok çabuk refleks göstermesi ve gerilla ölümleri söz konusu olduğunda asker ölümlerinde olduğu gibi tavır takınılmaması şaşılacak bir durum.

 
 

Umut Ermec says:

28 August 2011 at 6:43 PM

Uniter devlet yapisi icinden cikan cozum onerilerinin artık Kürtler için çok fazla anlam ifade etmiyor olmasina bolgedeki kin, siddet ve intikam kulturunun katkisi da buyuk. T.C. devletinin sistematik olarak yuruttugu insan haklari ihlallerinin “intikaminin alinmasi” istegi ve bu istegin Kurt toplumu icindeki yayginligi, kisisel gorusume gore cozum isteyenlerinin onundeki en buyuk engellerden biri. Binlerce yillik sosyal gelisimin mirasi olan kan davasi, agalik, namus cinayeti vs. gibi sistemlerin Turkiye’deki Kurt-Turk iliskilerine etki etmeyecegini dusunmek naiflik olarak addedilebilir, zira adaletin yuzyillardir intikamla (ornek: kan davalari), ekmegin boyun egmeyle (ornek: agalik/marabalik) gelmesinin kabul goruldugu ve “normal” oldugu topraklarda yetisen insanlar, kendilerini acimasizca asan,kesen.kovan, asagilayan, taciz eden insanlari kolay kolay affedip elini sikmazlar. Bunun en guzel ornegini BDP ve PKK gozler onune serer; ne zaman barisin B’si gercekten ortaya ciksa dilleri/soylemleri/eylemleri degisir, sahinlesir. Bir ay once gazeteye “33 askerin kursuna dizilmesi hataydi” diye demec veren PKK yoneticisi, yeni infaz emirleri verir olur. Anadilde egitim, esit vatandaslik, Kurt kimliginin kablu gibi konulari yillardir gundeme tasiyan BDP ve onculleri, bu problemlerin cozumu icin yakalanan en buyuk firsatta meclisi boykot edip “tek tarafli demokratik” ozerklik ilan edebilir, bunun bir savas ilani olarak algilanabileceginin cok da farkinda olarak. Bunun boyle olmasi dogru mudur yanlis midir, orasi ayri bir konu, herkesin konu uzerinde degisik sahsi fikri olabilir, ozellikle de konunun hassasiyeti goz onune alindiginda. Ama bu, tespitlerimizi yaparken bu gercekleri goz ardi etmemiz gerektigi anlamina gelmez; teshis yanlis olursa tedavi de yanlis olur.

Yorumumda -genellikle atlanildigini dusundugum icin- Kurt sorununun cozumunde Kurt kulturun ozgun ozelliklerinin onemine dikkat cekmek istedim. Ayni sekilde Turklerde de bir cok degisik sosyal sistem var, cozumun onunde engel olarak olan agirligi ile duran. Kurtler ve Kurt kulturu hakkinda tespitlerim yanlis olabilir, ama kesinlikle otekilestirme/asagilama gibi nedenlerle yazilmamistir, butun Kurtler soyledir/boyledir anlamina da gelmez. Maalesef sadece herhangi bir irk/toplum/kultur hakkinda olumlu/olumsuz analiz yapmak bile o analizi yapanin yanlis anlasilmasina neden olabilmeye cok musait bir eylemdir. Umarim kendimi duzgun ifade edebilmisimdir.

 
 

Darius Maneng says:

29 August 2011 at 1:06 AM

Sayın Kaya’nın, yazısında merkeziyetçi yapı, federasyon ve konfederasyon arasındaki farklılıkları açıklarken “vergi” konusunu öncelikli olarak belirtmesi isabetli olmuş. Zaten bu adı geçen yönetim tiplerinden biri değil de ötekinin seçilmesindeki en önemli kriter de budur. Çünkü vergi, gücü ve otonomiyi gerçek anlamda sağlayan esas kriterdir.

Üniter Yapı-Federasyon-Konfederasyon-Üniter Yapılar…

Hem çok sayıdaki parçaların birleşmesi amacıyla, hem de bir bütünün parçalanması amacıyla, tarihte hep üzerinden geçilmiş iki yönlü bir süreçtir. Ortası kararsız, üniter yapılara ilişkin kısımları ise kararlı olan bir süreçtir bu. Yani birden fazla ülkede eğer birleşme iradesi var ise, güven problemini aşmak için konfederasyon-federasyon-üniter devlet yoluna girilir. Konfederasyonda güven test edilir ve federasyona geçilir. Sorun yoksa, uzun yıllar sürecek bir merkezileşme sürecine de adım atılmış olur. Birleşik devletler, üniterleşme sürecindedir. Avrupa ise federasyona doğru evrilmektedir. Yani her ikisi de merkezileşme yönündedir. Zaten, gücünü koruyan ülkelerdeki süreç her zaman için merkezileşme yönündedir. Ters yönlü hareket, her zaman için ekonomik, askeri veya diplomatik çöküş ile paralellik arzeder.

Ters yönlü hareket, kendi kendine gerçekleşmez. Tarihte hemen her zaman için, rakip devletlerin araya girmesi, tabiri caizse çelme takması ile bu sürece girilir. Benzetmek gerekirse, bir nevi kusmak gibidir. Parmak boğaza sokulur ve artık o andan itibaren doğal seyirden çıkılır. Üniter yapı kasılır, kasılmayla birlikte rahatsızlıkları arttıran bireysel hak ihlalleri de gerçekleşebilir, gerginlik artar ve diğer devletlerin baskılarının geçmesi ve zaman kazanılması için geri adım olarak federasyona geçilir. Yanılıyorsam düzeltilsin lütfen, ama ben tarihte üniter devletten federasyona geçtikten sonra tekrar üniter devlete geri dönmüş veya federatif yapıda kararlı biçimde devam etmiş bir örnek bilmiyorum. Süreç her zaman kendisini tamamlar; konfederasyon ve ardından iç savaşla karışık bağımsızlık ilanı gelir.

Bir arada yaşamak için en önemli şart, “birlikte yaşama iradesi”dir. Eğer farklı üniter devletler arasında bu var ise, bu ülkeler birleşmek için konferasyon-federasyon-üniter yapı çizgisini, güven problemlerini aşmak için kullanabilirler. Birleşik Devletlerde de, Avrupa’da da süreç bu şekilde işlemektedir. Kıbrısta da buna benzer bir süreç öngörülmektedir.

Bir üniter devlet içindeki farklı unsurlar arasında “birlikte yaşama iradesi” hali hazırda var ise, federasyon ve konfederasyon isteği anlamsızdır, çünkü daha önce de belirttiğim gibi, federasyon ve konfederasyon, birleşmek isteyen ama geri gitme opsiyonlarının da ellerinde kalmasını isteyenler için anlamlıdır. (Hali hazırda üniter devlette yaşayan insanlar için federasyon, zaten evlenmiş bir çiftin, nişanlılığa geri dönme isteği gibidir. Evlenmenin geri dönüş opsiyonlarının kısıtlılığı nişanlılık kurumunu yaratmıştır. Hali hazırda evlenmişseniz, olan olmuştur zaten, o saatten sonra nişanlanmak afakidir)

Çünkü iki seçenek vardır: “Birlikte yaşama iradesi var” veya “birlikte yaşama iradesi yok”. Bu irade varsa, üniter devlette yaşanıp gidilir. Eğer bu yok ise, “ÜNİTER YAPININ GERİ DÖNÜŞ OPSİYONLU DENEMESİ”nden başka birşey olmayan federasyonun uygulanması saçmadır.

Birlikte yaşama iradesinin kalmadığı durumlarda ise, ya bu iradenin oluşmasında engel teşkil eden şeyler (farklı unsurların belirli bölgelerde toplanması, milliyetçiliği besleyen illegal yapılanmalar vs.) ortadan kaldırılır, ya da bu yapılamıyorsa ve gerginlik artıyorsa, İÇ SAVAŞ SÜRECİYLE veya İÇ SAVAŞSIZ, bölünme tamamlanır (Bölünmenin kaçınılmaz olduğu tüm taraflarca bilinse dahi, bu süreç genellikle iç savaşsız olmaz, çünkü her iki taraf da, iç savaşı kendi bölgesini SAFLAŞTIRMAK için paravan olarak kullanacaktır. İç Savaş sonucunda, eski üniter yapının rahatlığıyla ülke sathına yayılmış unsurlar bir geri gidiş sürecine girer ve mübadele ve tehcir had safhaya ulaşır)

Yani uzun lafın kısası, PKK çizgisi, vergiyi toplayıp daha fazla kalaşnikof alabilmek için, bölgede baskıyı arttırıp AKP çizgisini kırarak tüm bölgenin PKK güdümüne girmesini sağlamak için ve tüm bunların sonucunda da, iç savaşa giden yola girerek bağımsızlık ilan edebilmek için federasyon istemektedir.

Son olarak; milliyetçilik hakkında üç beş söz söylemek isterim.

Aydın kılıklı insanların, hiç olmazsa fikri tutarlılık sağlamak için, milliyetçiliğin değişik nüansları arasında ayrım yapmayı artık bırakması gerektiğini düşünüyorum. Bu sözde aydınların “egemen” kelimesi ile tarif ettiklerinin milliyetçiliği ile “ezilen” kelimesiyle tarif ettiklerinin milliyetçiliği hep aynı milliyetçiliktir.

Eğer bir insan, “Ben kendim gibi olmak istiyorum. Dil, din ve inancımdan ötürü ikinci plana itilmek istemiyorum. Bireysel haklarımı istiyorum ve bu ülkede herkes kadar hak sahibi olmak istiyorum” diyorsa, bu demokrasi isteğidir ve destek vermek gerekir.

Ancak sözde mazlumlar, mikrofon ellerinde, “Biz Kürdük, Kürt Halkının haklarını savunuyoruz” demeye başlamışlarsa, bu milliyetçiliğe girer, ırkçılığa girer ve bir insan bunu savunuyorsa, onun “aydın”lığının bir safsatadan ibaret olduğu ortaya çıkar. Adama sorarlar, Fransızların mezalimi altında inim inim inlemiş ve “yeter artık” demiş, mazlum(!) Nazileri de böyle savunuyor musun? “Fikri sınırların nedir?” diye sorarlar insana. “Ben milliyetçinin ağzı açlıktan kokanını severim, biti kanlanmaya başlayıp egemen olunca desteğimi keserim” mi diyorlar yoksa? Bu kafayla daha kaç Nazi örgütlenmesi gelip geçecek bu dünyadan kimbilir!

Üniter Devlet yapılanmasında, demokrasinin ve bireysel hak ve özgürlüklerin işlerliğinin önünden HİÇ BİR ENGEL YOKTUR.

Gerisi boş, gerisi hikayedir.

19. yüzyılda kalmış olan, “Angıra’ya sesimizi duyuramıyoruz” şikayetleri boş laftır. Sonuçta Teksas’ın da bir valisi var ve Teksas Türkiye kadar bir yüzölçüme sahip neredeyse. Bunun kenarındaki köşesindeki adamlar seslerini Teksas Valisine duyurabiliyorlarsa Angıra’ya da ses duyurulabilir. Ha Teksas’da da ses duyurulamıyorsa, o zaman “ses”de bir problem var demektir.

 
 

nazlıd says:

29 August 2011 at 1:09 AM

sn alhazer

”bizim böyle bir yapıyı oluşturmamız için üniter bir devleti kendimiz parçalara ayırmamız gerekiyor.”

aslında tam böyle olmayabilir çünkü tam olarak oluşmuş bir ulus devletin varolup varolmadığı sorgulanmakta. yazar üniter yapıda varolan, atılan yanlış adımlar nedeni ile zamanla büyüyen ve belki de tekrar kaynak tutmaz bir büyüklüğe varmak üzere olan ciddi bir çatlaktan bahsetmekte. ve bu çatlak t.c kurulalı beri hep var olmuş.
kısacası sözkonusu ,varolan bir uniter yapıyı parçalamak değil fakat uniter yapının tamamlanabilmesi için sisteme kaynaklanması gereken bir parçaya bir türlü kaynak tutturulamamasıdır. peki çözüm ne olmalıdır?
-halen kaynak yöntemine devammı?
-kaynaktan vazgeçip bu küçük parçayı büyük parçaya zincirle bağlamakmıdır?
-yoksa iple bağlamakmıdır?

sizce hangisi veya 4-5-6…. ncı tavsiyeleriniz olabilirmi?

sn umut bey:

kan davası sadece kürtlere özgü bir uygulama değildir. belki de tüm insanoğluna ait bir hissiyat bile olabilir. kan davası hemen hemen tüm anadolu da vardır. hatta ve hatta anadolu ermenilerindede var idi. mesela arnavutlukta halen var. daha ötesi ”bir yanağına vurana diğer yanağını uzat” öğretisi olan bir dine(hiristiyanlık) mensup topluluklarda da varolmuştur(vahşi batıda intikam için tek başına çetelerle savaşan ları konu alan film leri hatırlayın)
daha da ilginci anadolut toplumundaki kan davası duygusu , kürt ve kıbrıs sorunlarının çözülmesini istemeyen(mesela genelkurmay) modern ve batılı görünümlü kesimler tarafındn bile çözüme yaklaşabilecek en ufak bir adım atılınca dahi ”şehitlerimizin kanı yerde mi kalacak ” edebiyatı ile galeyana getirilebilmektedir.(kendini entelektual sınıfına koyan bir sürü iyi eğitim almış türk tarafından öne sürülen bu itiraz şu anlamı ifade ediyor: ” belirli tavizler verip sorunu çözersek akan kanımız yerde mi kalacak”).

benim tavsiyem:sorun dan çok çözüme ilişkin tavsiye ve yorumlar yapabilirsek yazıya daha sadık kalmış oluruz

benim fikrim:

sorunun liberal bir ekonomik sistemde, maximum demokrasi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve kürtlerin azınlık haklarının verilmesi ile çözülmeye çalışılması.

bunları yakın gelecekte becerme ihtimalimizin çok zayıf olduğu ihtimalini göz önüne alınca , mantıksal olarak yazarımızın ”federasyon la çözüm için bile geç kaldık” önerisini kabul etmek zorunda kalıyorum.

sn alhazer inde federasyon kürtlere tam bağımsızlığın önünü açma ötesinde bir işe yaramaz önerisine de katılıyorum.(eğer doğru algıladıysam)

 
 

Umut Ermec says:

29 August 2011 at 5:24 AM

Sn. Nazli Hanim,

Kan davasi Anadolu’nun her yerinde ayni oranda gorulen bir durum degildir. Marmara, Ege, Akdeniz gibi bolgelerde bu oran dusuk iken, Guneydogu Anadolu bolgesinde tavan yapmaktadir. Hakeza namus ve tore cinayetleri icin de bu boyledir ve bu gercek, -Turkler hic kan davasindan adam oldurmuyor anlamina gelmemesine ragmen- Kurt toplumunda kan davasinin yayginliginin kanitini olusturur. Turkiye topraklarindaki kan davasi gercekligi Bati’da da buyuk olcude Kurtlere ait bir sorun olarak okunur (http://tiny.cc/el340 http://tiny.cc/83vf0). Free library kan davasini tanimlarken kullandigi metinde soyle anlatir: “Blood feuds are frequent in Turkey’s Kurdish-populated regions, where medieval traditions persist, illiteracy is high and many see the gun as a legitimate tool to settle scores.” (http://tiny.cc/qq4jd). Misal, Wikipedia’daki makalede halihazirda kan davasi gorulen milletler listesinde Turkler yoktur, “Turkiye’de yasayan Kurt asiretleri” vardir: http://tiny.cc/ve27g . Namus ve tore cinayetleri icin de durum farkli degildir.

Turkiye’de egitimli laik kesimin, milliyetci/ulusalci guruhun, hatta muhafazakarlarin bile siyasi sorunlara “sehit kani” edebiyati ile bir kan davasi goruntusu verme aliskanliginin oldugu, intikam kulturunun cok koklu oldugu tespitinize katiliyorum, haklisiniz. Ama bu bile, Denizli’nin Civril ilcesindeki, Antalya’nin Kas veya Edirne’nin Uzunkopru ilcesindeki kan davasi ve namus cinayeti oranlarinin, Mardin’in Kiziltepe ilcesindeki, Diyarbakir’in Lice veyahut Hakkari’inin Cukurca ilcesindeki kan davasi oranlarindan dusuk oldugu gercegini degistirmiyor. Kan davasi ve namus cinayetleri ulkenin Bati’sina yaklasildikca diger problemler arasinda onemini yitirirken, Dogu’da vatandaslik haklari, egitim ve ekonomi gibi buyuk problemler arasinda bile onemini halihazirda koruyor. Bunlarda benim kattigim herhangi bir yorum olmadigina inaniyorum, kendi gozlerimle gorduklerim ve okuduklarimdan su ana kadarki cikardiklarimin isiginda kan davasi, namus cinayeti, asiret, tore gibi problemlerim Turklerin oncul problemlerinden olmadigi, fakar Kurtler icin bu durumun oyle olmadigini soyleyebilirim.

Sorunun ne oldugunu tam olarak bilemessek, cozum hakkinda uretecegimiz herhangi bir fikir topal kalacaktir diye dusunuyorum, o yuzden Sn Kaya’nin guzel yazisina bir ilave yapmak istemistim, nacizane. Bence Turkiye’ye baris Turkler Kurtleri, Kurtler de Turkleri net olarak anladiginda gelecek. Anlamak icin de gercekleri bilmek gerekli. Daha once soyledigim gibi: teshis yanlis olursa tedavi de yanlis olur.

 
 

nazlıd says:

29 August 2011 at 4:06 PM

sn umut bey.

konuyu fazla uzatmak istemiyorum. verdiğiniz oranlar doğrudur fakat yinede buradan kürtler daha kindardir yargısına varılmaması gerek. lazlarda da kan davası çok yaygındır(ben lazım) fakat kürtler kadar değil. arada bir fark var. kürt aşiret töresi kana karşı kan almayı emreder. bir aşirete mensup bir kürt intikam almaya mecburdur veya aşiret dışı kalır(kalabilirse . belki intikam almayı reddederse başkası onu öldürecektir).
bir laz için bu kişisel bir karardır.
kısacası kürtlerde daha çok kan davasının gözükmesi onların kültürleri gereği daha kindar bir yapıya bürünmüş olmalarından çok , aşiret kurallarına göre öldürmek zorunda olmalarından kaynaklanıyor olabilir.

ayrıca başka bir araştırmada zengin ve refah yaşam olan bölgelerde kan davasının daha az olduğunu gösterebilir(etnik köken ne olursa olsun).

kısacası kardeşi suçsuz yere öldürülen bir kürdün katile karşı bir edirneliden daha çok kin güdeceğine inanmıyorum

fakat çözüm üretirken kürt kültürünü de iyi tanımak gerek tavsiyeniz e de katılıyorum zira, zaten amaç kürte kendi kültürünü baskı altında hissetmeden yaşayabileceği bir sistem ve yönetim şekli dizayn etmek.

 
 

Ali Erdem says:

29 August 2011 at 4:13 PM

Sayın Umut Ermeç,
Kürt özgürlük hareketinin toplumda bulduğu karşılığın gelişimi ile birlikte Kürt halkının sosyolojik bir değişime uğramakta olduğnu gözden kaçırıyoruz. Sizin de bahsettiğiniz kan davası, namus cinayeti ve ağalık konularında bu hareketin tutumu çok açıktır ve reel hayatta da toplumu değiştiren bir rol oynamaktadır. Arama motorlarına ‘BDP kan davası’ yazdığınızda dahi çıkan yüzlerce sonuç sizi şaşırtabilir. BDP kadınlara yönelik kota uygulamasını en aktif uygulayan Türkiye partisidir. BDP’li belediyeler kadına yönelik şiddeti engelleme amaçlı çalışanlarına yaptırımlar uyglanmasını toplu sözleşmelere eklemekte. Örnekler çoğaltılabilir, ancak şunu unutmayalım ki Kürt hareketi sizin söylediğiniz gibi ‘kan davası, öç alma’ zihniyetinde bir hareket olsaydı Türkiye bugün olduğu gibi bir ülke olmazdı, karşılığını operasyonlarla bulmasına rağmen onlarca defa ateşkes eden tarafın PKK olduğunu unutmayalım.

 
 

Darius Maneng says:

29 August 2011 at 4:30 PM

Şahsen benim Kürtlerin psikolojisinin yapıtaşları hakkında Umut Ermec gibi net ve spesifik bir fikrim yok. Ancak ortada kemikleşmiş bir durum var ki, o da Kürtlerin doğru-yanlış terazisinin bir kefesindeki Kürt milliyetçiliğini farketmeme kısır döngüsüne girmiş olmaları. Bu durum iki Kürt arasında yaşandığında “yanlış” bulacakları bir davranışı, bir Kürt ile Kürt olmayan arasında yaşandığıdna “doğru” bulmalarına ve mazur görmelerine neden olabiliyor. Bu biraz gurur-onur gibi kavramlarla ilgili olsa da, ağırlıklı olarak “korku”dan beslenen bir kısır döngü sanırım.

Sayın Kaya’dan ricam, eğer zaman bulabilirse, Almanların II. Dünya Savaşı’nın ardından Hitler’in nasıl reddebildiklerine dair fikirlerini sunmasıdır. Çünkü naçizane düşüncem, Hitler’in reddinin, dünya kurulduğundan beri milliyetçiliğe vurulmuş en büyük (belki de yegane) darbe olduğu ve bu reddin Kürtlere yol gösterebilecek nadir bilgi kaynaklarından biri olduğudur.

Her yıl, II. Dünya Savaşında ölenlerin anıldığı törenlerde, Almanların Hitler’i lanetleyip, savaştayken düşman oldukları insanların ölüleri için üzülüşlerini takdirle izlerim. Ve tabii ki hayretle de… Çünkü ırkçılıktan gerçek kopuş budur. Milliyetçiliğin yenildiği an budur. Ne kadar kötülük üretmiş olursa olsun, Hitler de bir Almandır sonuçta. Ve şu anki Alman politikacıların Almanları Hitler’in sevdiği kadar sevip sevmediği de tartışma götürür açıkçası. Hal böyleyken, Almanlar objektif doğru-yanlış terazisini dengesini fazla bozmadan kullanabilmekte ve tıpkı katil babasını veya tecavüzcü oğlunu reddedenler gibi bir ahlak devrimine imza atmaktadırlar. Önce doğruluk, önce adalet der Almanlar. Milliyetçiliğin adalet ve insanlık terazisini bozmasına izin vermezler. Hitler bir Alman olabilir, hem de tabirimi mazur görün, en hasından bi Alman; ama kötüdür, yanlıştır, ahlaksızdır, acımasızdır, dengesizdir; bu haliyle de kabul edilemez, mazur görülemez; reddedilmelidir.

İyi, ama nasıl? Nasıl başardılar Almanlar bunu?

İşte merak ettiğim bu..

Hangi aşamalardan geçildi? Bir günde mi oldu? Eğitim sistemine hangi unsurlar eklendi? Nazilerin temsil ettiği düşünceleri savunmak veya savunur gibi görünmek yasalarca nasıl karşılandı?

Ve en önemlisi: t+1 anında “objektif olarak adaletli ve evrenselci” bir toplum yaratabilmek için t anında “moda” olan Nazizm düşüncesi, BİREYSEL DÜŞÜNCE HAKLARI ne kadarlık bir oranda hiçe sayılarak yenildi? Kaç romantik Nazi’nin gözünün yaşı hiçe sayılarak, ve “onların da bireysel hakları var” gibi zırvalıklara girmeyerek, objektif olarak aklı selim bir topluma evrilindi?

Bu yaşanmışlığın bize yol göstereceğini düşünüyorum. Çünkü şu anda Kürtlerin sözde “kurtarıcı baba”larını reddetme ve terazinin ayarını düzeltme zamanlarıdır.

 
 

Umut Ermec says:

29 August 2011 at 5:29 PM

Sn Nazli Hanim,

Kurtlerde kan davasi probleminin nedenleri uzerine yapilmis ve yapilacak bir cok akademik arastirma oldugunu biliyorum, Fakat benim uzerinde durmaya calistigim konu kan davasinin nedenlerinden ziyade, Kurt toplumunda yerlesik bir intikam kulturu oldugu ve bununla mucadele etmemiz gerektigi gercegidir. Bunu ifade etmek Kurtleri hor goruyoruz anlamina gelmez, bilakis onlari ilk defa gercekten anlama yoluna gittigimizi gosterir. BDP’nin kadina yonelik siddete karsi politikasinin olmasi da Kurt sorununa intikamci yaklasma refleksine sahip olmadigi anlamina gelmez. Isteyen Turkye yakin tarihinde PKK, BDP ve oncesi Kurt partilerin baris umudu gozuktugunde nasil hareket ettigine, ne tavir aldigina bakabilir. Silahlar susmaya, baris yuksek sesle telaffuz edlmeye baslandigi zaman, nedense soz konusu partiler atese benzin doktuler/dokerler. PKK ateskes ilan ettigi zaman onu yuceltiyor isek, bozdugu zaman neden yermiyoruz?

Kısacası kardeşi suçsuz yere öldürülen bir Kürd’ün katile karşı bir Edirneli’den daha çok kin güdeceğine “inanmamak”, Edirne’de hic kan davasi olayi olmamasina ragmen Diyarbakir’da bu islerin vakayi adiye oldugu gercegini degistirmiyor. Ben Kürt hareketi sadece ‘kan davası, öç alma’ zihniyetinde bir harekettir demiyorum, ama elini vicdanina koyan hickimse, yillarini dagda askerden intikam alma duygusunun esiri olarak gecirenlerin ve ovada da dagdaki mucadeleyi kutsallastiranlarin intikam duygusundan arinmis olarak saglikli politikalar yurutebilcegini soyleyemez.

Yanlis anlasilmasin, benim tezim Kurtler’in “sadece” intikamci oldugu icin bu savasin devam ettigi degil. Benim anlatmaya calistigim sey, yukarida Sn. Kaya’nin bahsettigi “butun nedenlere ek olarak” bolgedeki intikam kulturunun de cozum surecinde ele alinmasi, uzerinde durulmasi gerektigidir. Bir “paradigm shift” yasamadan bu sorunu butun yonleriyle anlayamayiz. Daha once problem oldugu gercegini hazmedemedigimiz, goremedigimiz sorunlari masaya yatirmadan da varolan yaklasimlarimiz degismez. Unutmayalim, bu ulkede siyasetciler yillarca halkin yuzune DEHAP/DTP demek PKK demek degildir Kurt halki PKK’yi desteklemiyor diye yalan soylediler, bu partilerin mitinglerinde PKK bayraklari acilmasina, yoneticileri Ocalan icin onderimiz demesine ragmen. Bu yalanlar PKK’nin genis bir halk destegi aldigi gercegini dogal olarak degistirmedi. Yeni yeni bu algi degisti/degisiyor, Turkler PKK’yi Kurtlerin buyuk bir bolumunun destekledigi bir siyasi/askeri guc olarak algilamaya basladi/basliyor.

Herhangi bir topluma her iltifat eden dostu olmadigi gibi her yeren de dusmani degildir; hatta Anadolu’da “dost aci soyler” diye bir laf vardir. Biz daha kan davasinin, namus-tore cinayetinin vs. buyuk olcude Kurt kulturune ait oldugu gercegi ile yuzlesemiyecek isek, Kurt sorununun gercekleri ile nasil yuzlesip, bu sorunu cozecegiz?

Sn Mareng’in de belirttigi gibi, bu ulkede Kurt, Kurt bircok insan PKK’yi ezilenleri temsil ettigi gerekcesi ile elestiremedi, onun yaptigi “ayip”lar halinin altina itildi. Ama ya baris PKK gercegi ile gercekten yuzlesmeden gelemeyecek ise? TSK ile de, PKK ile de, toreler ile de, asiret/siddet/tore/kan davasi kulturu ile de yuzleselim. Sorunlar yok degince kaybolmuyorlar.

 
 

nazlıd says:

30 August 2011 at 12:48 AM

sn umut bey.

anlaşamayacağımız kesin. anadoluda biraz gezinirseniz anadolu kültürünün din-dil-ırk gözetmeden büyük benzerlik gösterdiğini görebilirsiniz. ben size kültürün uzaktan incelemelerle pek özümsenemeyeceğini ima eden sn serdar kaya nın daha önce yayınlanmış bir yazısını tavsiye edeyim:

http://derinsular.com/page/5/

bu sayfadan cumhuriyet ve namus yazısını okumanızı tavsiye ederim.

kürt kültürünü tanımak mı istiyorsunuz: ilkokulu köyde okumuş birisi olarak size tek tavsiye edebileceğim mardin veya şırnakın bir köyünde 1 ay yaşamaya çalışmanız.(bunu becermeniz ihtimali survivor programına katılıp birinci olma ihtimalinden çok daha az olabilir)

sn darius maneng

nazizm le milliyetçiliği karıştırmış olabilirmisiniz?
almanların nazizmi bu kadar kolay unutmalarını türklerin ermeni kıyımını hafızalarından(hatta tarihlerinden) silme ve unutma konusunda gösterdiği büyük beceriye benzetebilirmiyiz?
bana göre, nazizm=ittihat terakki mentalitesi.

”Bu yaşanmışlığın bize yol göstereceğini düşünüyorum. Çünkü şu anda Kürtlerin sözde “kurtarıcı baba”larını reddetme ve terazinin ayarını düzeltme zamanlarıdır.”

bu kurtarıcı baba reddi tavsiyesi neden şimdi. daha önce geçerli değilmiydi? . bu ayar düzeltmesini gerektirecek radikal bir değişim veya gelişme mi var ortada?
peki biz türk tarafında bir ayar değişikliği yapma gereği varmı sizce? . türk tarafında nasıl bir gelişim olduki kurtarıcı babalarını reddedip kendilerini türk kardeşlerinin şefkatli ellerinde (veya kucaklarında) emin ve güvende hissedebilsinler?

 
 

rüştü hacıoğlu says:

30 August 2011 at 1:42 AM

Federasyonun ülkemizi tam ortadan iki bölmesini ben de kınıyorum.

Federasyon yanlış yapmıştır; Fenerbahçe’lilere yapılan büyük haksızlıktır.

Federasyona güvenenler gerçekleri görmelidirler.

Çok federasyon iyidir onları bir araya getirip kofederasyon yaparız da yanlıştır; çünkü, GS ferdersayonu bir tarafa, FB federsayonu başka birtarafa, BJK federasyonu aşşa, TS federasyonu yukarı çekerek konfederasyonu fitne-fücür yataana çevirebilirler.

En iyi mi; büyük Türk düşünürü Netekim paşanın da isabetle buyurdukları gibi:

“ibret için üç-beşini adil biçimde, bir ondan bir budan taksimde sallandır; geri kalanını da karıştır barıştır. işte sana kapı gibi tek ve bölünmez üniter yapı”

 
 

Umut Ermec says:

30 August 2011 at 3:54 AM

Sn Nazli Hanim,

Neden anlasamayalim, eger, misal, muhatabinizin da Anadolu’da -belki de sizden cok daha fazla- gezinmis olabilecegini, tavsiye ettiginiz yazilari zaten okumus olabilecegini, bir ay gecirmesini onerdiginiz yerlerde cok daha uzun zaman yasamis olabilecegini vs. hesaba katar, kisacasi onkabullerinizi askiya alirsaniz?

“Anadolu kulturu” diye blok bir kultur olmadigi, degisik kulturlerin biraraya gelmesinden ve bularin birbirleri ile etkilesiminden “Anadolu kulturu” diye nitelendirdigimiz yapi olustugu icin her ne kadar kulturler arasi etkilesim yoluyla bircok sosyal olusum (adet, yemek, teknik vs.) birden fazla kulturde gorulebilir ise de, ozellikle toplumlarin omurgasini olusturan, belirli kurallari olan ve bu kurallar icerisinde gelisen dil, tore veya kimlik gibi sosyal sistemler diger kulturler ile kisitli bir etkilesime sahiptir. Diger bir deyisle, Bati’daki insan lahmacunu kolaylikla kabul edebilirken, ayni kokenden gelen toreye mesafesini koruyabilir. Benzer sekilde Dogu’da yasayanlar Bati’dan kilik kiyafet konusunda etkilenebilirken, toreye alternatif olarak sunulan degerler ve kurallar butununu benimsemeyebilir. Ama nihayetinde her kulturun kendine ait temel degerleri vardir, Kurt’un sahip olmakla en cok ovundugu deger ile Laz’inki bu yuzden ayridir.

Anadolu’nun guneydogusunda onyillardir suren bir ic savas varken, milyonlarca insan bu sorunun cozumune kafa patlatiyor iken, neden sorun yasadigimiz bolgede yogun olarak yasayan Kurt nufusa ait kulturel degerleri analiz etmeyelim? Ya da tersinden bakalim, diyelim ki kan davasinin Turklerde de ayni oranda oldugunu kabul ettik, bu yanlisin kabulu bize ne gibi bir sey kazandiracak? Bana gore, cozume yarar saglayabilme ihtimali olan her bilgi sorunu cozme iddiasinda olanlarca ele alinmali, stratejiler bunlarin uzerine kurulmali.

Bu arada Sn. Kaya’nin “Cumhuriyet ve Namus” yazisini neden okumami onerdiginizi anlamadim, daha dogru konu ile baglamlandiramadim. Zira ben de, Sn. Kaya’nin yazisinda belirtigi gibi, Turkiye’nin siddetli bir sizofreni icerisinde oldugunu dusunuyorum. Yazdiklarim tam da bu hastaligi yenme yollari ile ilgili; teshis/tedavi metaforlarini israrla kullanmamin nedeni de bu idi.

 
 

nazlıd says:

30 August 2011 at 9:45 PM

sn umut bey

kültür konusu yazının özü ile alakalı olmadığından ve çok uzadığından dolayı daha fazla yorum yapmak istemiyorum. yazarımız kültür konusunda başka bir yazı yazarsa ozaman sizinle bu konuda ki fikirlerimi daha değişik boyutlarda paylaşabilirim.

cumhuriyet ve namus yazısı ile konunun alakasına gelince.:o yazıda yazar kültürün ithal edilemeyeceğini tavsiye etmişti. çünkü ithal edilen şeyin yeni yerinde yaşayabilmesi için çok iyi analiz edilebilmiş olması gerekiyor ki gerekli şekilde monte edilebilmesi içiin gerekli mimari dizaynlar yapılabilsin. o kültür ithal eden bireylerin tümü tarafından özsel olarak tam algılanamamışsa , o kültürün ithal edilip uygulanması sonucu sadece o kültürün özünden uzak şekilsel bir görüntüsünün ötesine gidilemez.

bizdeki batılının , bölgede hiç yaşamadan , sadece medya takibi sonucu edinebileceği kürt ve laz kültürü bilgisi benzeri birşey bu.(bu da bizi yazarın beyaz türk analizine kadar götürebilir)

fakat siz analiz ini yaptığınız kültürde belirli bir süre yaşadığınızı söylüyorsanız , ozaman bu yazı nın özü size hitap etmeyebilir. umarım analizleriniz önyargısız ve doğrudur.

asıl konuya gelince

sizin herhangi bir çözüm öneriniz varmı?
çözüm varmı yoksa çok geçmi kaldık?

 
 

nazlıd says:

31 August 2011 at 12:03 AM

sn umut bey

size bir örnek:

lazları fazla tanımayıp istanbulda yaşayıpta laz fıkralarından etkilenerek lazların aptal olabileceğine inanan bir sürü insan var (bunlar genelde yazarın beyaz türk tanımlamasına uyan lar)., üstelik rize şehrinden 2 başbakan ve bir cumhurbaşkanı çıkmış olmasına rağmen.

 
 

Umut Ermec says:

31 August 2011 at 1:44 AM

Sn Nazli Hanim,

Cozum onerilerim tabii ki var, bunlarin temelinde algi ve eylem sistemimizin masaya yatirilmasi ve kokten degistirilmesi var. Bunun icinde varolan toplumlari ve kulturlerini cok iyi anlamak gerekiyor, yukarida defalarca belirttigim gibi. Gelin gorun ki bunu ifade etmek bile cok zor; insanlar sahip olduklari algi kaliplarini birakmaya gonullu olmadigi gibi, o kaliplara uymayan herhangi bir soyleme -nihai olarak kendi amaclarina hizmet etse dahi- tepki vermeye yatkinlar.

Bakin, ben kulturlerimizle -iyisiyle kotusuyle- yuzlesmeyi oneriyorum, boyle bir oneri ile gelen insana verilecek tepki “bölgede hiç yaşamadan sadece medya takibinden, fikralardan, sagdan soldan sonucu bilgi edinen Batili” sifatini -istemsiz de olsa- yapistirivermek olmamali, ozellikle bu insan hakkinda tek veri yazdiklari ve ismi ise. Lazlar, Kurtler veya herhangi bir topluluk hakkinda kaliplasmis yargilardan sikayetci olmak cok guzel bir durus, ama ayni hataya da kendimiz dusmemeliyiz. Umarim simdi birbirimizi daha iyi anliyoruzdur.

 
 

nazlıd says:

31 August 2011 at 11:54 AM

sn umut bey

tabiiki kültür farkları gözününe alınması gerek. zaten çözüm üretilmeye çalışılan konu, tc de , kültürünü özgürce yaşayamadığını iddia eden bir etnik grubun kültürünü tc sınırları dahilinde özgürce yaşayabilceği bir sistem geliştirebilmek.

fakat kürtler daha kinci ve intikamcıdır yargısı ile başka bir kişinin yapabileceği , lazlar aptaldır yargısı arasında fazla bir fark göremiyorum.

fakat ”kürtlerde ki yaygın kan davası geleneğinden dolayı pkk ve bdp barış masasında/barış görüşmeleri sürecinde , tabanının kültürel yapısından kaynaklanan baskı unsurundan dolayı beklenenden daha kindar bir tutum içinde olabilir, onun için daha anlayışlı ve sabırlı olmaya çalışmamız gerek” demiş olsa idiniz , ozaman bir irirazım olmaz idi.

 
 

Umut Ermec says:

31 August 2011 at 5:02 PM

Sn Nazli Hanim,

Dediklerinizi okuyunca kendim bile supheye dustum, “acaba irkci/indirgemeci/kaliba sokmaci bir soylem mi kullandim farkina varmadan” diyerek oncei yazdiklarima bir goz gezdirdim. Ve rahatladim. Misal, aynen soyle demisim:

“Yanlis anlasilmasin, benim tezim Kurtler’in “sadece” intikamci oldugu icin bu savasin devam ettigi degil. Benim anlatmaya calistigim sey, yukarida Sn. Kaya’nin bahsettigi “butun nedenlere ek olarak” bolgedeki intikam kulturunun de cozum surecinde ele alinmasi, uzerinde durulmasi gerektigidir.”

Yukarida detaylari ile uzun uzun anlattigim sey, “demis olsaydiniz bir itirazim olmazdi” dediginiz seyden farkli bir sey degil ki! Orneklerle, bilimsel verilerle, kulturel ve tarihsel altyapisi ile uzun uzun aciklamaya calistigim sey, “Lazlar aptaldir” gibi irkci, otekilestirici, asagilayici, herhangi bilimsel bir veriye dayanmayan ve butun Lazlari bir kaliba sokan bir soylemle, benim anlatmaya calistigim sey ayni sey mi? Sempati duydugumuz bir toplumla alakali “negatif” cagrisimlari olan tespitlerde/analizlerde bulunamayacak miyiz? Hep guzeli/iyiyi mi gorelim? Misal, Turk toplumunda kadina karsi siddeti ululayan bir kultur oldugunu kabul etmeden, o kulturu besleyen endoktrinasyonu nasil ortadan kaldiracagiz? Teshis olmadan tedavi yapilmamasi gerektigine itirazi olan mi var?

“Ben hastaligimi bilmesem de olur, bana bi ilac verin yeter” desem bir doktora, o doktor bana ne der? Ve ozellikle de doktor ile benim aramda bir cikar iliskisi var ise eger, benim bu tavrim doktorun devamli hasta kalmami saglayacak ilaclar vermesinin onunu acmaz mi?

“Soyle soyle deseniz anlardim” dediginiz seyi anlatiyorum, hem de uzun uzun, ve neden bu kadar itiraz ettiginizi gercekten anlayamiyorum, aklima beni onceki yazinizda icine soktugunuz bölgede hiç yaşamadan sadece medya takibinden, fikralardan, sagdan soldan sonucu bilgi edinen Batili” kalibindaki insanlara karsi sahip oldugunuz onkosullanmalardan baska bir cevap gelmiyor. Ilk yorumumdan itibaren “aman soyle anlasilmasin” diye altini cizdigim hususlari sanki savunmusum, sanki “butun Kurtler intikamcidir! Bunlarla cozum olmaz!” demisim gibi tepki veriyorsunuz maalesef. Biraz da haksizlik ediyorsunuz.

 
 

Murat says:

1 September 2011 at 1:37 AM

Sn. alhazen ve Sn. Darius’un belirtiği gibi daha önceden devlet olan veya bağımsız bölge olan yapıların birleşmesi ile güçlü federasyonlar oluşur, üniter devletten federe devlete geçiş ise… Özellikle Sn. Kaya’nın belirttiği (Bkz: son söz ilk paragraf) şekilde bölgelerin etnik özelliklerine göre üniter devletten federasyon yapısına geçiş çok tehlikelidir; bölünmeye, dağılmaya yol açar.

Günümüzde (1) Almanya, ABD, İsviçre birer federasyondur fakat federe bölgeler/devletler etnik bir ayrıma göre oluşmamıştır. (2) Rusya da bir federasyon örgütlenmesine sahip devlet olmasına rağmen, daha çok etnik özerk bölgelere/devletlere ayrılmışdır. Türkiye federasyon olursa, yazıda bahsedildiği gibi Texas-ABD ilişkisindeki bir federasyona değil Rusya bezneri bir federasyona sahip olur. Asla sorunlar çözülmez daha fazla sorun çıkar. Ayrıca ABD de Rusya da federasyon fakat federe yapıların özgürlükleri açısıdan asla kıyaslanamayacak özelliklere sahipler. Biri özgürlükçü, diğeri baskıcı.

 
 

Umut Ermec says:

20 September 2011 at 4:31 PM

Tartistigimiz “Kurtlerde intikam” konusu uzerine ilginc saptamalari olan bir yazi, Aysel Tugluk’tan: http://bit.ly/q6BcQN
Ornegin “Kurt aciyi da soylu” yasar diyor.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.