<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Derin Sular</title>
	<atom:link href="http://derinsular.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://derinsular.com</link>
	<description>Türkiye’de Hakim Olan Zihniyetin ve Bu Zihniyeti Mümkün Kılan Arka Planın Analizi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jan 2012 23:19:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Ayrılmanın Da Bir Adabı Var</title>
		<link>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 23:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21288</guid>
		<description><![CDATA[[29 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Geçen Pazar Quebec&#8217;teki ayrılıkçı hareketten söz etmiş ve Kanada&#8217;daki tartışmalarda, &#8220;Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir?&#8221;, &#8220;Quebec&#8217;te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi?&#8221;, &#8220;Nüfus mübadelesi yapılır mı?&#8221;, &#8220;Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak?&#8221; gibi soruları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[29 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/WuX6a.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Geçen Pazar Quebec&#8217;teki ayrılıkçı hareketten <a href="http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/">söz etmiş</a> ve Kanada&#8217;daki tartışmalarda, &#8220;Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir?&#8221;, &#8220;Quebec&#8217;te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi?&#8221;, &#8220;Nüfus mübadelesi yapılır mı?&#8221;, &#8220;Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak?&#8221; gibi soruları pek kimsenin sormadığını belirtmiştim. Türkiye&#8217;de ise, Kürtlerin ayrılması söz konusu olduğunda bu gibi sorular liberal olarak nitelendirilen yorumcular tarafından bile sorulabiliyor.<span id="more-21288"></span></p>
<p><strong>Gülay Göktürk&#8217;ün Soruları</strong><br />
Gülay Göktürk, 31 Aralık 2011 tarihli <a href="http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/179822-ayri-devlet-2-makalesi.aspx" target="_blank">yazısında</a>, demokratik bir sistemde Kürtlerin ayrılma konusunda referanduma gitmeye hakları olduğunu belirtmekle birlikte, bu hakkın pratikte çok fazla anlam ifade etmeyeceğini ileri sürüyor. Çünkü, Göktürk&#8217;e göre, ayrılma sürecine gelindiğinde, taraflar, cevaplandırılması çok zor olan bir dizi soruyla karşılaşacaklar. Bu sorulardan bazıları şöyle:</p>
<p>(1) &#8220;<em>Hiç kimsenin nüfus kağıdında Kürt ya da Türk yazmadığına göre, kimler oy kullanacak bu referandumda? Çizilen Kürdistan sınırları içinde doğanlar mı? O sınırlar içinde yaşayanlar mı? Anadili Kürtçe olanlar mı? Yoksa kendini Kürt olarak beyan edenler mi? &#8230; Kürt anadan Türk babadan doğanlar (ya da tersi); dörtte bir, sekizde bir oranında Kürt olanlar kendilerini ne sayacaklar?</em>&#8221;</p>
<p>(2) &#8220;<em>Kürtler&#8217;e &#8220;Türkler&#8217;le ayrı mı yoksa birlikte mi yaşamak istiyorsun&#8221; sorusu soruluyorsa, hakkaniyet gereği, aynı sorunun Türkler&#8217;e de sorulması gerekmeyecek mi? Sandıklar Kürtler&#8217;in &#8220;birlikte yaşamak&#8221; istediğini ortaya koyarken Türkler&#8217;den ayrı yaşama isteği çıkarsa o zaman ne olacak?</em>&#8221;</p>
<p>(3) &#8220;<em>Sandıktan ayrılma çıkarsa, nüfus mübadelesi mi yapılacak? Nüfus mübadelesine kalkışılırsa, acaba kaç yüz bin aile parçalanacak?</em>&#8221;</p>
<p>Bu sorulara demokrasi çerçevesinde verilecek herhangi bir cevap yok. Çünkü verilecek her cevap, uygulamaya döküldüğü an uluslararası hukuka göre suç teşkil edecek nitelikte.</p>
<p><strong>Nüfus Mübadelesi</strong><br />
Nüfus mübadelesi konusunu ele alalım. 1923 yılında Yunanistan ile Türkiye arasında gerçekleştirilen nüfus mübadelesinden bu yana dünya çok değişti. <strong>Devlet eliyle nüfus mübadelesi, uluslararası hukuka göre artık bir suç. Hatta bu suç, Uluslararası Ceza Mahkemesi&#8217;nin belirlediği &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Crimes_against_humanity#International_Criminal_Court" target="_blank">İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar</a>&#8221; arasında yer alıyor</strong>.</p>
<p>İnsanlar kendileri isterlerse, bir yerden diğerine elbette göç edebilirler &#8211; hatta bu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Universal_Declaration_of_Human_Rights#Article_13" target="_blank">yer alan</a> bir hak. Ama devletin insanları göçe zorlaması ve gerek kimliklerinden ötürü gerekse başka nedenlerle onları kendi uygun gördüğü coğrafyalara yerleştirmesi gibi uygulamalar, kendileri adına kararlar alınan insanların hukukunun hiçe sayılması anlamına geliyor.</p>
<p>Halbuki, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Greek_genocide#Events" target="_blank">1914</a>, <a href="http://derinsular.com/soykirim/">1915</a>, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Population_exchange_between_Greece_and_Turkey" target="_blank">1923</a>, <a href="http://derinsular.com/yakin-tarih-9-cumhuriyet-kurtler-ve-siddet/">1937</a>, <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=21734953" target="_blank">1964</a> ya da (bindirilmiş kıtalar vasıtasıyla dolaylı olarak &#8220;halledilen&#8221;) <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25313603" target="_blank">1934</a> ve <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Istanbul_riots" target="_blank">1955</a> <strong>gibi etnik temizlik örnekleri, hal-i hazırda zaten Türkiye&#8217;nin tarihinde birer kara leke durumunda</strong>. Bir yandan bu gibi örneklerle yüzleşmeyi reddederken, diğer yandan aynı doğrultudaki yeni &#8220;macera&#8221;lardan söz etmek, gerek ülkenin kendi tarihinden gerekse insanlığın bugün geldiği noktadan pek bir şey öğrenilmemiş olduğunu ima ediyor.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Gülay Göktürk etnik temelli yaklaşımlara mesafeli olan bir yazar. Dolayısıyla, yukarıdaki soruları, Kürt milliyetçilerine yönelttiği için bu eksende sorduğunu zannediyorum. Ancak, ilgili politikaları sadece pratikte uygulanamaz oldukları için eleştirmek yine de hatalı. Çünkü, özgür bir ülkede, bu türden politikaların, hayata geçirilmeleri çok kolay olsa bile uygulanmaları düşünülemez. Yani asıl sorun, böyle soruları hala sorabiliyor olmakta.</p>
<p>[Önümüzdeki Pazar, Gülay Göktürk'ün sorularını değerlendirmeye devam edeceğim.]</p>
<p><strong>Ece Temelkuran ve Hrant Dink Notu</strong><br />
Ece Temelkuran&#8217;ın The Guardian&#8217;da &#8220;<a href="http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2012/jan/27/turkish-journalists-fight-intimidation?CMP=twt_gu" target="_blank">Türk Gazetecileri Çok Korkuyor &#8211; ama bu yıldırma ile savaşmalıyız</a>&#8221; başlıklı bir yazısı yayınlandı. AKP ile özgür düşünen gazeteciler arasına yapay denebilecek derecede keskin bir çizgi çizen yazıya, Hrant Dink&#8217;in AGOS önündeki üzeri örtülü fotoğrafı da eşlik ediyor. Türkiye&#8217;nin gerçeklerini yakından bilmeden yazıyı okuyan birinin Dink&#8217;in AKP tarafından sindirilen gazetecilerden biri olduğunu (ve hatta AKP tarafından öldürtüldüğünü) düşünmesi işten bile değil. Temelkuran&#8217;ın yazısını neden bu şekilde kurgulamayı tercih ettiğini bilemiyorum. Ama Hrant Dink&#8217;in adının ve fotoğrafının bu şekilde istismar edilmesi epey rahatsız edici.</p>
<p>Hrant Dink, maalesef, giderek bir imge (ve hatta bir marka) haline geliyor, getiriliyor. Bu imge, kişisel savaşlara ve siyasi aktivizme araç kılındığı ölçüde temsil ettiği gerçeklikten de uzaklaşıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Quebec ve Kürdistan</title>
		<link>http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/</link>
		<comments>http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 00:26:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21284</guid>
		<description><![CDATA[[22 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Kanada&#8217;nın Quebec eyaletinin durumu, Türkiye&#8217;nin doğusu ile karşılaştırılmaya müsait bir vaka durumunda. Ancak karşılaştırmalara konu olan bütün vakalar gibi bu iki vaka arasında da önemli benzerlikler ve farklılıklar var. Quebec Kanada&#8217;da, ülkenin geri kalanının aksine, Quebec eyaletinde Fransız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[22 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/MOY6x.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Kanada&#8217;nın Quebec eyaletinin durumu, Türkiye&#8217;nin doğusu ile karşılaştırılmaya müsait bir vaka durumunda. Ancak karşılaştırmalara konu olan bütün vakalar gibi bu iki vaka arasında da önemli benzerlikler ve farklılıklar var.<span id="more-21284"></span></p>
<p><strong>Quebec</strong><br />
Kanada&#8217;da, ülkenin geri kalanının aksine, Quebec eyaletinde Fransız dili ve kültürü hakim. Yani ülkenin belli bir bölgesinde spesifik bir azınlığın yoğun olarak yaşaması söz konusu. Bölgede, 1960&#8242;lardan bu yana, bu kimlik farklılığı üzerinden bağımsızlık talebinde bulunan ayrılıkçı bir kesim de var. 1960&#8242;lı yıllarda bu ayrılıkçı kesimin içinden <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Front_de_lib%C3%A9ration_du_Qu%C3%A9bec" target="_blank">Quebec Özgürlük Cephesi</a> adlı Marksist-Leninist bir terör örgütü de çıktı. Bu örgüt o dönemde çeşitli terör eylemleri düzenlese de, Quebec ayrılıkçıları 1970&#8242;lerden itibaren şiddetten uzak oldu. </p>
<p>1993 yılından bu yana Kanada parlamentosunda ayrılıkçıları temsil eden <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bloc_Qu%C3%A9b%C3%A9cois" target="_blank">Bloc Québécois</a> adlı bir parti de bulunuyor. Ulusal bir parti olmasına rağmen Quebec bölgesinin çıkarları üzerine siyaset yapan parti, 2011 genel seçimlerinde oyların %6&#8242;sını aldı.</p>
<p><strong>Bugüne dek Quebec&#8217;te bağımsızlık adına iki referandum yapıldı</strong>. 1980 yılında yapılan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/1980_Quebec_referendum" target="_blank">ilk referandumda</a> (bağımsızlık için) %40,4 evet ve %59,5 hayır sonucu elde edildi. 1995 yılındaki <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Quebec_referendum,_1995" target="_blank">ikinci referandum</a> ise, %49,4 evet ve %50,5 hayır gibi dar bir marjla sonuçlandı.</p>
<p>İkinci referandumun ardından, Kanada Yüksek Mahkemesi referandumu ve ima ettiği ayrılma sürecini değerlendirdi. Yüksek Mahkeme, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Reference_re_Secession_of_Quebec" target="_blank">vardığı kararda</a>, mevcut Kanada anayasasının Quebec&#8217;e tek taraflı olarak federasyondan ayrılma hakkı vermediğini belirtti.</p>
<p>Karar, uluslararası hukuka da vurguda bulundu. Buna göre, <strong>Kanada hükümeti Quebec&#8217;i sömürgeleştirmediği, işgal etmediği ve Quebec&#8217;e yönelik ayrımcı politikalar uygulamadığı için, ortada uluslararası hukukun tatbikini gerektiren bir durum da yoktu</strong>. Zira bu üç şarttan herhangi birinin mevcut olmadığı durumlarda, uluslararası hukuk ülkenin sınır bütünlüğünden yanaydı. Dolayısıyla, Quebec&#8217;in bu konuda düzenlenen bir referandumun sonucuna dayanarak Kanada&#8217;dan ayrılması ne ulusal ne de uluslararası hukuka göre legal olamazdı.</p>
<p><strong>Ancak, mahkeme, bütün bunların yanı sıra, Quebec&#8217;te net bir çoğunluğun açık bir şekilde Kanada&#8217;dan ayrılmak istemesi durumunda anayasal düzenin bu talebe kayıtsız kalamayacağını da belirtti</strong>. Buna göre, Quebec&#8217;in bağımsızlık ilan etmesinin önünde gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk açısından herhangi bir engel yoktu. Dolayısıyla Quebec böyle bir ilanda bulunabilir, bu ilanın geçerli olup olmadığına da uluslararası kamuoyu (Quebec devletini tanımak ya da tanımamak suretiyle) karar verebilirdi.</p>
<p><strong>Kürdistan?</strong><br />
Quebec örneğinden, özerk ya da bağımsız bir Kürdistan tartışmasına katkıda bulunabilecek çeşitli sonuçlar çıkarılabilir:</p>
<p>* Kanada&#8217;dan farklı olarak, Türkiye, Kürtlere yönelik ileri seviyede ayrımcı politikalar izledi. Bu ayrımcı politikalar doğrultusunda, uzun yıllara yayılan çok sayıda ciddi insan hakkı ihlallerinde de bulundu. Dolayısıyla, Quebeclilerden farklı olarak, Kürtlerin uluslararası hukuka göre ayrılma zeminleri çok daha güçlü.</p>
<p>* Kanada Yüksek Mahkemesi&#8217;nin de işaret ettiği gibi, bir ülkenin anayasası ayrılma talebine yönelik herhangi bir süreç öngörmese bile, belli bir bölgede yaşayan vatandaşların net bir şekilde ayrılmayı talep etmeleri durumunda bir demokrasinin buna kayıtsız kalması giderek zorlaşıyor.</p>
<p>* Kürt siyasetinin çok da uzak olmayan bir gelecekte bağımsızlık ilan etme kararı alması mümkün. Ama Kürtlerin ne kadarı böyle bir karara destek verir, Türk devletinin buna tepkisi ne olur, ve uluslararası camiada kaç ülke Türkiye&#8217;yi karşısına alarak bu Kürt devletini tanımak ister, orası meçhul.</p>
<p>* Türkiye&#8217;den farklı olarak, Kanadalılar ayrılıkçıları hain ilan etmiyor, ayrılma talebinin varlığını sorgulamıyorlar. Ayrılma talebini veri kabul ederek o noktadan itibaren neler yapılabileceğini konuşuyorlar. Birbirini tehdit etmekten ziyade, (merkezi ve yerel hükümetler arasında) iknaya ve pazarlığa dayalı bir süreç yaşanıyor.</p>
<p>* En önemlisi de, Kanada&#8217;da, &#8220;Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir?&#8221;, &#8220;Quebec&#8217;te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi?&#8221;, &#8220;Nüfus mübadelesi gerekir mi?&#8221;, &#8220;Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak?&#8221; gibi soruları pek kimse sormuyor. Bu farklılık, aynı zamanda iki ülkenin siyaset ve demokrasi geleneği arasındaki uçurumun da bir göstergesi durumunda.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Yukarıdaki son maddedeki dört sorudan ilk ikisi, bir ülkedeki şiddet eğiliminin yaygınlığı ile ilgili. Son iki soru ise, siyaseti etnik temelde algılıyor olmanın bir sonucu. (Önümüzdeki Pazar bu durumu detaylandırmaya çalışacağım.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtlerin Kendi Kaderlerini Tayini</title>
		<link>http://derinsular.com/kurtlerin-kendi-kaderlerini-tayini/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kurtlerin-kendi-kaderlerini-tayini/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 01:25:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21273</guid>
		<description><![CDATA[[15 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye özelinde, kendi kaderini tayin hakkı dendiğinde akla (doğal olarak) ülkenin doğusu ve Kürtler geliyor. Ancak konu hakkındaki yorumlar, bu hak talebinin içerdiği imaları gerektiği şekilde değerlendirebilmekten hala epey uzak. Yazılıp çizilenler, ekseriyetle, Kürtlerin bu yöndeki taleplerini devletin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[15 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/Fu8xo.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye özelinde, <em>kendi kaderini tayin hakkı</em> dendiğinde akla (doğal olarak) ülkenin doğusu ve Kürtler geliyor. Ancak konu hakkındaki yorumlar, bu hak talebinin içerdiği imaları gerektiği şekilde değerlendirebilmekten hala epey uzak. Yazılıp çizilenler, ekseriyetle, Kürtlerin bu yöndeki taleplerini devletin yapageldiği haksızlıklarla açıklamaktan ve bu haksızlıklara bir son verilmesi durumunda sorunun çözülebileceğini ileri sürmekten ibaret.<span id="more-21273"></span></p>
<p>Bu çerçevedeki yorumların en büyük hatası, <em>kendi kaderini tayin</em> talebinin düne ya da bugüne değil, yarına dair bir talep olduğunu gözardı etmek. Yani bazı Kürtler geleceğe yönelik bir talepte bulunuyorlar; ama Türk tarafındakiler, bugüne dair bazı acı gerçekliklerin sona ermesi durumunda bu talebin de sona ereceğinden bir şekilde gayet eminler&#8230;</p>
<p>Halbuki, <strong>bir sebebin ortadan kalkması, o sebebin o güne dek doğurduğu sonuçların da ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira yıllarca türlü kötülüklere maruz kalan insanlar, bir noktadan sonra buna bir son verilse dahi, gelecekte eski zalimlerinin insafına kalmak istemeyebilirler</strong>.</p>
<p>Devletin bugüne dek yaptığı yanlışlara bir son vererek özgürlükçü adımlar atmasını sorunun çözümü adına yeterli sayan yaklaşımlar, zaman zaman (yanlış bir şekilde) &#8220;liberal&#8221; olarak da nitelendiriliyor. Halbuki bu türden yaklaşımlar, Kürtlere karşı sergilenen &#8220;Haksızlıklar sona erdi, hala ne istiyorsunuz?&#8221; şeklindeki, Kürtleri bir şeyler isteyen, Türkleri ise bu istekleri lutfeden (ya da reddeden) bir konuma oturtan milliyetçi tavırdan çok da farklı bir zemine oturmuyor. Kaldı ki, gerek demokrasinin, gerekse spesifik olarak kendi kaderini tayin hakkının temelinde, kararların yukarıdan-aşağıya değil, aşağıdan-yukarıya doğru alınması var. Dolayısıyla da, demokrasilerde, bu gibi süreçlerin sonucunu baştan tek taraflı olarak tayin etmek mümkün değil.</p>
<p>Bu noktada, <strong>demokrasi ile demokratikleşmenin birbirinden çok farklı şeyler olduğunu da hatırlamak gerekli. Zira demokrasi, varılmak istenen bir hedef durumunda iken, demokratikleşme, o hedefe varana dek yaşanan istikrarsızlıklarla dolu tehlikeli bir süreci ima ediyor. Bu süreç, Türkiye için özellikle problemli. Çünkü, bugüne dek Cumhuriyet&#8217;in otoriter dayatmalarıyla ayakta duran milliyetçi-laik kimlik ve bu kimliğin yücelttiği değerler ve kurumlar, yaygın bir temsil niteliğine sahip değil. Cumhuriyet&#8217;in baskıyla yok edeceğini zannettiği ve halk arasında geniş tabana sahip olan kimlikler ise, daha da bilenmiş olarak ayakta. Dolayısıyla, iktidarın halkın eline geçmesi, ülkede büyük bir kimlik boşluğunun doğacağı, 100-150 sene önceki tartışmaların yeniden alevleneceği ve sular yeniden durulana kadar ciddi istikrarsızlıklar yaşanacağı anlamına geliyor</strong>.</p>
<p>Suni kimliği sofra başında planlanan ve ilelebet yaşayacağı söylenen Türkiye bir türlü huzur bulamadı ve bugün kısa tarihinin tehlikeli bir noktasında. Özgürleşse bir türlü, özgürleşmese bir türlü&#8230;</p>
<p><strong>Uludere Notu</strong><br />
Uludere&#8217;deki bombardımanın kasıtlı olarak yapıldığının ortaya çıktığını düşünelim. Böyle bir durumda, Kürtler elbette böyle bir şeyle hayatlarında ilk kez karşılaşıyormuşçasına büyük bir şaşkınlık yaşamazlar. Böyle bir şeyin olmayacağını Kürt olmayanlar da bilir. Ama Türkiye&#8217;de pek çok insan, devletin kendi vatandaşını bombalayabileceğine inanmamayı tercih ediyor. Onlar için böyle bir devlet algısı çok yeni. Medyanın ve siyasetin bugünkü nisbeten çoksesli ortamı olmasa, Uludere&#8217;den muhtemelen ya hiç haberdar olmayacak ya da TRT ekranlarından 34 teröristin etkisiz hale getirildiğini öğreneceklerdi.</p>
<p>Özetle, batıdakilerin hayalindeki devlet ile doğudakilerin bizzat gördükleri devlet arasında büyük bir fark var. Ayrılma fikrinin batıdakilere hala uzak bir ihtimal olarak görünmesinin nedeni de bu. Halbuki doğudaki pek çok insan, kabalığıyla ve acımasızlığıyla defalarca yüz yüze geldiği devlete de, o devletin suçlarını gerekçelendirenlere de çoktan mesafe aldı. Ama batıdakiler bu mesafenin derinliğinin hala farkında değil.</p>
<p>Radikal gazetesi muhabiri Serkan Ocak&#8217;ın Uludere&#8217;de yaşadığı bir diyalog, bu konuda bir fikir verebilir: &#8220;<em>Mezarlıkta, ağabeyini kaybeden 10 yaşlarında bir çocuk yanıma geldi. Nerede çalıştığımı sordu. &#8216;Radikal&#8217; dedim. &#8216;Türk basını mı?&#8217; diye sordu. Radikal&#8217;in &#8216;Türk basınından&#8217; olduğunu öğrenince, nazikçe &#8216;Lütfen buradan gider misin?&#8217; dedi.</em>&#8221;</p>
<p>Araya giren mesafeye rağmen, bu çocuk ile barışmak aslında kolaydır. Samimi olmak ve bir parça olsun utanma duygusu taşımak yeter. Ama bu çocuğu zaman zaman üzerinden geçen savaş uçaklarının kendi uçakları olduğuna, başka bir devlete ihtiyacı olmadığına ikna etmek zordur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kurtlerin-kendi-kaderlerini-tayini/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendi Kaderini Tayin Hakkı</title>
		<link>http://derinsular.com/kendi-kaderini-tayin-hakki/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kendi-kaderini-tayin-hakki/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 00:42:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21264</guid>
		<description><![CDATA[[8 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Kendi kaderini tayin (ya da self determinasyon) hakkı, I. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktı. O dönemde böyle bir hak ile kast edilen, sömürgeleştirilen toplulukların bağımsızlıklarını kazanmalarının önünü açmaktı. Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında Birleşmiş Milletler&#8217;in bu konuda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[8 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/z7snA.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Kendi kaderini tayin (ya da self determinasyon) hakkı, I. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktı. O dönemde böyle bir hak ile kast edilen, sömürgeleştirilen toplulukların bağımsızlıklarını kazanmalarının önünü açmaktı. Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında Birleşmiş Milletler&#8217;in bu konuda yaptığı düzenlemelerin ardından, bu hak uluslararası hukukun bir parçası haline geldi.<span id="more-21264"></span></p>
<p>Günümüzde, kendi kaderini tayin hakkı, (prensip bazında da olsa) sadece sömürge geçmişine sahip olan ülkeleri değil, bütün halkları kapsıyor ve bir <strong>insan hakkı</strong> olarak kabul ediliyor. Ancak ne var ki, <strong>kendi kaderini tayin hakkı, net bir şekilde tanımlanmış ve sınırları çizilmiş olan bir hak değil</strong>. &#8220;Bu haktan tek kasıt tam bağımsızlık mıdır?&#8221;, &#8220;Bu hakkı kimler kullanabilir?&#8221;, &#8220;Prosedür nasıl işler?&#8221; gibi sorulara uluslararası hukukun verdiği net bir cevap yok.</p>
<p>Dahası, uluslararası hukuk, mevcut ülkelerin sınır bütünlüğünü de açık bir şekilde koruyor. Bu durumda, kendi kaderini tayin hakkının ne şekilde kullanılabileceği sorusunu cevaplandırmak iyice zorlaşıyor. Daha fazla otonomi arayışında olan bir topluluğun (özellikle ilk planda) <strong>bağımsızlık</strong>tan ziyade <strong>demokratik özerklik</strong> kavramını vurgulama eğiliminde olması, biraz da bu belirsizliğin bir sonucu.</p>
<p><strong>Demokratik Özerklik</strong><br />
Demokratik özerklik, bir ülkenin belli bir bölgesinin (diğer bölgelerden farklı olarak) sınırlı bir bağımsızlığa sahip olduğu, savunma ve dışişleri gibi birkaç önemli alan haricindeki bütün kararları yerel seviyede alabildiği bir yapıya karşılık geliyor. Merkezden yerele doğru geniş bir hakimiyet transferi ile mümkün olabilen özerkliğe geçiş, tam bağımsızlık kadar karmaşık ve tartışmalı bir süreç gerektirmiyor.</p>
<p>Özerklik, özü itibariyle demokrasi ile uyumlu bir talep. Zira insanların kendilerini ilgilendiren kararları başkalarının almasını istememeleri, temel bir demokratik talep. Demokrasilerde yerel yönetimlerin genellikle daha güçlü olması da zaten aynı temsil prensibinin bir yansıması.</p>
<p>Ancak bu noktada akla birkaç soru gelmiyor değil: Eğer <strong>amaç yerinden yönetim ise, neden ülkedeki bütün bölgeler değil de, genellikle spesifik bir bölge özerklik talebinde bulunuyor?</strong> Dahası, eğer amaç insanların kendilerini ilgilendiren kararları yine kendilerinin alması ise, bu prensip tam bağımsızlık kararı için de geçerli olmaz mı?</p>
<p>Bu soruları sağlıklı bir şekilde cevaplandırabilmek için, kendi kaderini tayin talebini doğru bir şekilde anlamlandırmak gerekli.</p>
<p><strong>Biz ve Onlar</strong><br />
Kendi kaderini tayin, özerklik ya da bağımsızlık gibi talepler, belli toplulukları ilgilendiren kararları yine <strong>kendilerinin almaları</strong> konusundan ibaret değil. Böyle bir nitelendirme yanlış olmasa da, bu düz anlamın ardındaki asıl mana, toplulukların kendilerini ilgilendiren kararları <strong>başkalarının almaması</strong>. Aynı şey gibi görünen bu iki ifade arasındaki nüans, <strong>biz-ve-onlar</strong> algısının derinliğinde gizli. <strong>Quebec&#8217;te de, Belçika&#8217;da da, Türkiye&#8217;nin güneydoğusunda da belirleyici olan, bu nüans</strong>. Dahası, biz-ve-onlar algısının derinleşmesi için iki grup arasında şiddet yaşanmış olması da şart değil. <strong>Müstakil bir kimlik bilincinin inşasına katkıda bulunan herşey, müstakil bir siyasi otorite arayışının ortaya çıkmasına da neden olabilir</strong>.</p>
<p>Otonomi arayışı bu çerçevede değerlendirildiğinde, Türkiye&#8217;deki özerklik taleplerinin neden (sözgelimi) Ege bölgesinde değil de güneydoğuda gözlendiğini anlamak kolaylaşır. En basit ifadesiyle: Egelilerin, kendilerini ilgilendiren kararları Egeli olmayanların almaması gibi bir kaygıları yoktur. Çünkü Egelilik, siyasi anlamda bir mana ifade edecek denli müstakillik kazanmış bir kimlik değildir.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Dünyanın farklı yerlerindeki topluluklar farklı nedenlerle otonomi arayışındalar. Bu arayışları görmezden gelmek ve insanları istemedikleri bir merkezi otoriteye bağlı tutmak giderek daha da zorlaşıyor. Bundan sadece 60 sene önce, dünyada bugünkünün üçte biri kadar dahi bağımsız ülke yoktu. O günden bugüne, bağımsız ülkelerin sayısı giderek arttığı gibi, bağımsızlık talebi de daha fazla saygı ve anlayış görmeye başladı. Gerek demokrasinin gerekse etnik kimliklerin güçleniyor olmasının da etkisiyle, <strong>dünya, kendi kaderini tayin hakkının daha da geniş bir meşruiyet alanına sahip olduğu bir noktaya doğru gidiyor</strong>.</p>
<p>Ulus-devletler imparatorlukları parçaladı. Komünizm ve diğer ideolojiler de milliyetçilikten daha belirleyici bir ortak payda olmayı başaramadı. Dolayısıyla, <strong>1990&#8242;ların başında Yugoslavya&#8217;nın yaşadığı süreç, bir süre daha dünyanın farklı yerlerinde gözlenmeye devam edecek</strong>. Ortaya çıkacak yeni sınırlarda yine etnik kimlikler belirleyici olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kendi-kaderini-tayin-hakki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</title>
		<link>http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:00:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21238</guid>
		<description><![CDATA[[1 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Takriben iki aydır yazmakta olduğum yazılar hakkında öğretmenlerden ve öğretmen adaylarından çok sayıda ileti aldım. Bu iletilerin çok büyük bir kısmı (ne yazık ki) bozuk bir imla ile yazılmış olan hakaret mesajlarından ibaretti. Küfür etmek, bela okumak ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[1 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/A7Lhg.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Takriben iki aydır yazmakta olduğum yazılar hakkında öğretmenlerden ve öğretmen adaylarından çok sayıda ileti aldım. Bu iletilerin çok büyük bir kısmı (ne yazık ki) bozuk bir imla ile yazılmış olan hakaret mesajlarından ibaretti. Küfür etmek, bela okumak ve &#8220;Akıllı ol!&#8221; uyarısında bulunmak yerine aklı başında bir üslupla düşünce ve tecrübelerini paylaşanlar da elbette yok değildi. Ancak maalesef genel içinde küçük bir orana karşılık geliyorlardı.<span id="more-21238"></span></p>
<p>İletiler sayıca çok olsa da, içerdikleri argümanları birkaç maddede özetlemek mümkün. Ancak ilginçtir ki, bu argümanların neredeyse hiçbiri, yazılarla aslında doğrudan ilgili değil. Ama yine de hepsini kısaca da olsa yanıtlamaya çalışacağım.</p>
<p><strong>&#8220;55 bin atama sözü verildi ama sadece 11 bin kişi atandı; mağdur edildik&#8221;</strong><br />
Bunda şaşırılacak bir şey yok. Politikacıdır; söz verir, tutmaz&#8230; Ama ortada gerçekten bir mağduriyet var mı emin değilim. Çünkü bu söz, ilgili öğretmen adayları eğitim fakültelerine girmeye karar vermeden önce verilmemişti.</p>
<p><strong>&#8220;Öğretmenlik mezunu olmayan ücretli öğretmenler yerine bizi atamaları gerekir&#8221;</strong><br />
Prensipte elbette doğru. Ama uygulamadaki performans farklılıklarını karşılaştırmak da eğitim fakültelerinin işlevi konusunda ayrıca ufuk açıcı olabilir. Diğer yandan, Türkiye&#8217;deki eğitim sistemi ya da öğretmenleri konu alan ilgili ilgisiz her eleştiriye &#8220;55 bin atama sözü&#8221; ve &#8220;ücretli öğretmenler&#8221; argümanı ile karşılık vermek pek makul değil.</p>
<p><strong>&#8220;Öğretmen terörü eskidendi, şimdi asıl öğrenci terörü var&#8221;</strong><br />
Özellikle son iki haftadır öğretmen terörünü bizzat yaşadım. (Hatta buna bir de &#8220;öğretmen adayı terörü&#8221; dahil oldu!) Öğretmen terörü sürüyor &#8211; ve hatta öğrenci terörünü de körüklüyor. Bu tavırlar (ve daha da önemlisi bu zihniyet) varolduğu müddetçe, bu sorun da çözüme kavuşmayacak. Okullarda dayağın azalmış olduğu doğru. Ama şiddet hala tümüyle ortadan kalkmış değil. Diğer yandan, özellikle küçük yaştaki öğrencilerin psikolojilerinde ciddi yaralar açan &#8220;tembel&#8221; ya da &#8220;aptal&#8221; gibi sözler, Türkiye&#8217;de halen değil &#8220;öğretmen terörü&#8221;, bir problem olarak dahi görülmüyor.</p>
<p><strong>&#8220;Maaşımız az&#8221;</strong><br />
Çok sayıda öğretmenin yazılanlara herhangi bir eleştiri getirmek ya da katkıda bulunmak yerine doğrudan konuya girip, &#8220;Az maaş alıyoruz, biraz da bunları yaz&#8221; mealinde kısa mesajlar göndermiş olması, atanmış olanların beklentilerinin atama bekleyenlerden çok farklı olmadığını ima ediyor. Konu ne olursa olsun maaşlardan yakınmak, çoğu öğretmen için neredeyse otomatik bir tepki haline gelmiş gibi.</p>
<p><strong>&#8220;Bütün öğretmenleri genellemeyin, çok iyi öğretmenler de var&#8221;</strong><br />
Otoriter ve işini iyi yapamayan öğretmenlerin yaygınlığından söz etmek başka, genellemek başkadır.</p>
<p><strong>&#8220;Siz öğretmenlere takmışsınız&#8221;</strong><br />
Bu çok yaygın bir tepki. Farklı konularda yazdığım her yazı dizisi bu çerçevede tepkiler aldı. Bu tepkilerin ortak noktası, oturup bir konuyu farklı yönleriyle ele alan birkaç yazı yazan birine yazılarındaki argümanlar üzerinden cevap vermek yerine, bu kişinin ilgili konuda &#8220;takıntılı&#8221; olduğunu iddia etmek. (Kaldı ki, bir insanın takıntılı olduğu kabul edilse bile, bu durum, argümanlarının geçerliliğine herhangi bir zarar vermez.)</p>
<p><strong>&#8220;Bizimle neden uğraşıyorsunuz?&#8221;</strong><br />
Öğretmenlerimiz, kimi meslektaşları ile ilgili sorunlar dile getirildiğinde, kitlesel olarak hedef alındıklarını düşünüyor gibiler. Bu pek anlamlı değil. Dahası, öğretmenlik ve benzeri önemli kamu hizmetlerinde bulunan insanların böyle tepkiler göstermesi özellikle anlamsız. Çünkü her kamu görevi (tanımı gereği) halkı yakından ilgilendirdiğinden, bu görevleri yerine getirenler, (en azından demokrasilerde) medyanın, müfettişlerin, savcıların, sivil toplum örgütlerinin ve sivil vatandaşların sürekli yakın merceği altında olurlar. Bir başka deyişle, demokrasilerde, kamu görevlileriyle sürekli &#8220;uğraşılır&#8221;. Hem kamu görevinde bulunup hem de layüsel olmayı beklemek kabul edilemez.</p>
<p><strong>&#8220;Gasteci eğitimden ne anlar; bize işimizi öğretmeyin&#8221;</strong><br />
Bir başka layüsellik arayışı. Peşinhükümlülük de cabası. Bu kadar emin konuşmamak lazım. Ben gazeteci değilim. Türkiye&#8217;deki pek çok öğretmenin eğitimciliği de tartışılır.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye&#8217;nin eğitim sisteminde bir şeylerin epey yanlış gitmekte olduğu konusunda (öğretmenler dahil) herkes hemfikir. Ancak bu durumu kendileri de kabul ediyor olmalarına rağmen, çoğu öğretmenin bu sorunlar (ve özellikle de bu sorunlardaki payları) dile getirildiğinde ilk tepkisi çözüm üretmek değil, savunmaya geçmek oluyor. Eğer eğitim sistemindeki sorunlar mevcut öğretmen kadrosu ile çözülecekse, bu kadronun köklü bir meslek içi eğitime tabi tutulması ve hakim algılarının mümkün mertebe yıkılması gerekiyor.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitim, Devlet, Rekabet</title>
		<link>http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/</link>
		<comments>http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 00:45:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21224</guid>
		<description><![CDATA[[25 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Atama bekleyen öğretmenlerden bazıları bugünlerde sürekli, &#8220;Madem öğretmene ihtiyaç yok, o zaman neden eğitim fakültelerine bu kadar çok öğrenci kaydediyorlar?&#8221; sorusunu soruyorlar. Bu soru pek makul değil. Eğitim Öncelikle, böyle bir sorunun eğitim fakültesi mezunlarınca sorulması özellikle vahim. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[25 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/529f2.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Atama bekleyen öğretmenlerden bazıları bugünlerde sürekli, &#8220;Madem öğretmene ihtiyaç yok, o zaman neden eğitim fakültelerine bu kadar çok öğrenci kaydediyorlar?&#8221; sorusunu soruyorlar. Bu soru pek makul değil.<span id="more-21224"></span></p>
<p><strong>Eğitim</strong><br />
Öncelikle, böyle bir sorunun eğitim fakültesi mezunlarınca sorulması özellikle vahim. Zira soru, eğitime (ve spesifik olarak da üniversite eğitimine) sadece araçsal bir mana yüklüyor. Halbuki, <strong>üniversiteler, emek piyasasına insan hazırlayan meslek edindirme kurumları değil. Üniversitelerin varlık nedeni, bilgi üretmek</strong>. Kişinin bilgi ile ne yapacağı (örneğin, bu bilgiyi para kazanmakta kullanıp kullanmayacağı ya da kullanacaksa ne şekilde kullanacağı) ise, kendi almak durumunda olduğu, üniversiteyi ilgilendirmeyen bir karar. Böylesine kişisel bir karara üniversiteyi ve hatta devleti ortak etmek istemek ise, &#8220;<strong>Ben birey değilim, ne olacağıma devlet karar versin</strong>&#8221; demekten çok farklı değil. Bireyselliğini bu denli yitirmiş olan kimselerin, &#8220;insan yetiştirme&#8221; iddiasında olmaları ve bu doğrultuda kutsanan bir sosyal role soyunmakta herhangi bir mahzur görmemeleri ise, hem absürt, hem de öğrencilerde neden olacakları zihinsel tahribat itibariyle endişe verici.</p>
<p><strong>Devlet</strong><br />
Bireyselliğini yitirmiş olan bir insanın, eğitim üzerindeki devlet kontrolünden (ya da devletin üniversitelere öğrenci kotaları koymasından) rahatsız olmamasında şaşırılacak pek bir şey olmadığı söylenebilir. Ancak burada başka sorunlar da var.</p>
<p>Şöyle ki, <strong>devletin emek piyasalarını planladığı ve bu planlar doğrultusunda ortaya çıkan ihtiyaca göre insanlara belli alanlarda eğitim aldırmak (ya da aldırmamak) yoluna gittiği bir toplum, ileri seviyede otoriter bir toplumdur</strong>. Böyle bir devletin sosyal alana müdahaleleri sadece üniversiteler üzerinde yapılan düzenlemelerle sınırlı kalmaz. Toplumsal alana bu denli doğrudan müdahil olan bir devlet, (büyük ihtimalle ücretsiz sunduğu) üniversite programlarına yerleştirdiği öğrencileri mezuniyet sonrasında nerede, hangi pozisyonda ve ne şartlar altında istihdam edeceğini de planlamak durumunda olur.</p>
<p>Dolayısıyla, <strong>öğretmen adaylarının &#8220;Devlet mezun olduğumda bana bir iş bulamayacaksa, baştan bu bölüme kaydolmama da engel olsaydı&#8221; mealindeki sözleri, böyle bir uygulamanın ancak otoriter bir devlet tarafından yürürlüğe konabileceğinin farkında olup olmadıkları sorusunu akla getiriyor</strong>. Öğretmen adayları bu taleplerinin olsa olsa özgürlüklerin sınırlandığı, insanların hayatları üzerinde birincil derecede belirleyici olan kararların dahi devlet tarafından alındığı otoriter bir ülkede anlam bulabileceğinin farkında iseler, bu durumda asıl konuşulması gereken konu, yeni nesillere nasıl bir zihniyet aktaracakları olmalı. Yok eğer sözlerinin içerdiği imaların farkında değilseler, o zaman da, (üniversite mezunu olan olmayan) her bilinçli vatandaşın otorite konusunda yapabilmesi gereken en temel seviyedeki sorgulamaları dahi yapamıyorlar ya da <strong>olayların sadece işlerine gelen yönlerini görüyorlar</strong> demektir.</p>
<p><strong>Rekabet</strong><br />
Devletin, emek piyasalarında ve üniversitelerdeki programların kontenjanlarında karşılıklı düzenlemelerde bulunmak suretiyle ülkedeki herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünü bitiren herkesin iş sahibi olmasını temin etmeye kalkışması pek mümkün olmadığı gibi, sağlıklı da olmaz. Bu durum, eğitim gibi, mezunları ekseriyetle devlet tarafından istihdam edilen bölümler için de geçerli.</p>
<p><strong>Herhangi bir branşa talep yüksek ise, o branşta çok sayıda lisans programının bulunması ve bu programların çok sayıda mezun vermesi doğaldır. Bu mezunlara olan talep nisbeten az olabilir. Bu durum, sadece ve sadece, mezuniyet sonrasındaki rekabetin yüksek olacağı anlamına gelir &#8211; ve başka da hiçbir anlama gelmez.</strong></p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Her insan, meslek kararı alırken ilgili sektördeki istihdam trendlerini de dikkate almak durumunda. Yani mevcut ve müstakbel üniversite öğrencilerinin devletten ve diğer kurumlardan öncelikle <strong>iş</strong> değil, <strong>bilgi</strong> talep etmeleri ve aldıkları bilgiler doğrultusunda kendilerini mezuniyet sonrasına hazırlamaları gerekiyor.</p>
<p>Böyle bir tavrın, &#8220;devlete kapağı atma&#8221; kaygısıyla sergilenen reaksiyoner davranışlardan hem daha rasyonel hem de daha işlevsel olacağı da rahatlıkla söylenebilir.</p>
<div class="source">
<strong>Soykırım ve Fransa Notu</strong><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim/">1915 bir soykırımdır</a>. Hatta bizzat soykırım kavramının doğmasına ve tanımlanmasına ilham olmuş olan bir soykırımdır. Ancak 1915&#8242;in bir soykırım olması, bunu inkar edenleri cezalandırmayı mazur göstermiyor. Soykırım inkarını cezalandırmaya kalkmak, (soykırım inkarının kendisi kadar olmasa da) çirkin.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
06. Eğitim, Devlet, Rekabet<br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atama Bekleyen Öğretmenler de İnsan</title>
		<link>http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/</link>
		<comments>http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Dec 2011 23:39:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21216</guid>
		<description><![CDATA[[18 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Öğretmen atamaları Türkiye&#8217;de son dönemde sıklıkla gündeme geliyor. Ancak gündemdeki pek çok diğer konu gibi bu konu da çoğu zaman olması gerektiğinden farklı bir çerçevede tartışılıyor. Kılıf: İş Güvencesi Atamalar konusunda dile getirilen en yaygın argümanlardan biri, öğretmen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[18 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/CNG8eh.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Öğretmen atamaları Türkiye&#8217;de son dönemde sıklıkla gündeme geliyor. Ancak gündemdeki pek çok diğer konu gibi bu konu da çoğu zaman olması gerektiğinden farklı bir çerçevede tartışılıyor.<span id="more-21216"></span></p>
<p><strong>Kılıf: İş Güvencesi</strong><br />
Atamalar konusunda dile getirilen en yaygın argümanlardan biri, öğretmen adaylarının iş güvencesini nazara veriyor. <strong>&#8220;İş güvencesi&#8221; kavramını bir parça gerçek anlamı dışına taşıyan bu argümana göre, bir yanda öğretmenlik işi, diğer yanda da öğretmen adayları var ve bütün problem, devletin bu ikisini buluşturmamasından ileri geliyor</strong>. Halbuki, gerçekler, bu çerçevede çizildiğinden çok farklı.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre <strong>Türkiye&#8217;de hal-i hazırda 500 binin üzerinde öğretmen var.<sup>1</sup> Her yıl onbinlerce yeni mezun bu geniş kitleye katılmak istiyor</strong>. Dolayısıyla, öğretmen atamalarının yavaşlamasında şaşılacak bir durum yok. Çünkü, Türkiye&#8217;de pek çok meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de emek arzı artık ihtiyacın çok üzerinde. </p>
<p>Dahası, öğretmenlik alanında iş bulma konusundaki rekabet önümüzdeki yıllarda daha da kızışacağa benziyor. Bu nedenle, öğretmen adayları, bu rekabeti daha kolay göğüsleyebilme adına branşlarındaki bilgi ve becerilerini artırmaya çalışmak durumundalar. Ancak bu gerçeklerle yüzleşmek yerine, &#8220;Devlet bize iş güvencesi sağlasın&#8221; diyen öğretmen adayları, işin kolayına kaçıyor gibiler. Zira &#8220;bir yolunu bulup devlete kapağı atma&#8221; ve bu şekilde (verimlilikleri düşük de olsa) ömür boyu iş, maaş ve emeklilik güvencesi kazanma kaygısıyla dile getirilen bu argümanlar pek ikna edici değil.</p>
<p><strong>Gerçek: Menfaat</strong><br />
&#8220;İş güvencesi&#8221; gibi kavramlar, bir gerçeği dile getirmekten ziyade, gerçeği saklama ve olduğundan farklı bir şekilde sunma işlevi görüyor. Zira bu gibi kalıplaşmış ifadeler etrafında kurgulanan argümanlar, ortada doğruluğu tartışılmaz bir prensip olduğu ve bu prensibin ihlal edildiği izlenimini uyandırıyor. Atama bekleyen öğretmenler konusu özelinde yapılan, (1) iş güvencesinin tartışılmaz bir hak olduğu ve (2) eğitim fakültesi mezunlarının otomatikman bu hakka sahip oldukları şeklinde özetlenebilecek iki varsayımı birer veri olarak sunmak ve ardından da, (3) devletin atamalarını yapmayarak öğretmenlerin bu hakkını ihlal ettiğini ima etmekten ibaret.</p>
<p>Halbuki durum bu değil. Atama bekleyen öğretmenler de herkes gibi mesleklerini yapabilmek ve bu şekilde geçimlerini sağlayabilmek istiyorlar. Yani <strong>ortada hakları ihlal edilen değil, kendi özel menfaatleri doğrultusunda taleplerde bulunan bir kitle var. Bu kitlenin talebine konu olan istek, meşru bir istek. Ancak talebe konu olan isteğin meşru olması, bu talebin bir hak talebi olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, Türkiye&#8217;de arabasını yenilemek gibi meşru bir isteğe sahip olan milyonlarca insan var. Ancak bu isteğin meşru olmasından hareketle, devletin bu kimselerin arabalarını yenilemesi gerektiği, aksi takdirde haklarını ihlal etmiş olacağı sonucuna varmak pek mümkün değil</strong>. Yani bu tartışmadaki asıl sorun, özü itibariyle son derece basit olan bir konuyu anlamaya çalışırken <strong>öğretmen ihtiyacı</strong>, <strong>emek arzı</strong> ya da <strong>menfaat</strong> gibi objektif değerleri bir kenara bırakarak, <strong>emeğe saygı</strong> ya da <strong>öğretmenlik mesleğinin kutsallığı</strong> gibi subjektif (ve dolayısıyla da farklı şekillerde yorumlanmaya müsait) ifadelere saplanıp kalıyor olmak.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
İnsanlar, emek, saygı, kutsallık gibi kavramları seviyorlar. Menfaat ise, (hayatın temel bir gerçeği olmasına rağmen) ne yazık ki antipati uyandıran bir kelime. Bu nedenle de, insanların bu gibi genel kabul gören kavramları kendi tekellerine almaya ve menfaatleri öyle gerektirdiğinde onlar aracılığıyla argümanlarına haklılık ve dokunulmazlık kazandırmaya çalışmaları gayet anlaşılır nedenlere dayanıyor. Örneğin, bir meslek bu şekilde kutsallık zırhına büründüğü ölçüde, &#8220;<strong>Devlet neden başka meslek sahiplerine değil de spesifik olarak size iş güvencesi sağlasın?</strong>&#8221; gibi sorular sormak da, bir işi beceri ve çalışkanlık ile hak etmeyi bir değer olarak yüceltmek de, giderek daha az akla geliyor.</p>
<p>Halbuki bunlar (eğitim fakültesi mezunları da dahil olmak üzere) herkesçe bilinen ve günlük hayat içerisinde sıklıkla takdir edilen gerçekler. Örneğin, hiç kimse tuttuğu takımın transfer döneminde bu işe ayrılan bütçeyi yanlış kişilere harcamasını istemiyor. Hatta çoğu taraftar, işinin hakkını veremeyen bir oyuncunun oyunun sonuna kadar takımda kalmasına dahi (haklı olarak) tahammül edemiyor. Ama söz konusu olan kendi işi olunca, insan başka türlü konuşmaya başlıyor. Çünkü insan böyle bir varlık.</p>
<p>Atama bekleyen öğretmenlerin söylemlerini de bu şekilde anlamak lazım. Neticede onlar da insan.</p>
<div class="source">
<sup>1</sup> <a href="http://sgb.meb.gov.tr/istatistik/meb_istatistikleri_orgun_egitim_2010_2011.pdf" target="_blank">Milli Eğitim İstatistikleri (Örgün Eğitim) 2010-2011</a>. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan<br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanada, Kyoto Protokolü&#8217;nden Çekiliyor</title>
		<link>http://derinsular.com/kanada-kyoto-protokolunden-cekiliyor/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kanada-kyoto-protokolunden-cekiliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 23:08:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorisiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21210</guid>
		<description><![CDATA[[14 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanan haber.] Kanada hükümeti, Kyoto Protokolü&#8217;nden çekileceğini açıkladı. Açıklama üzerine muhalefetin ve çevreci grupların sert tepkisiyle karşılaşan hükümetin çekilme kararını gerçekleştirmesi durumunda, Kanada protokolü terk eden ilk ülke olacak. Kanada Çevre Bakanı Peter Kent, dün yaptığı açıklamada, Kanada için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[14 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://i.imgur.com/JBzrG.jpg" target="_blank">yayınlanan haber</a>.]</p>
<p><em>Kanada hükümeti, Kyoto Protokolü&#8217;nden çekileceğini açıkladı. Açıklama üzerine muhalefetin ve çevreci grupların sert tepkisiyle karşılaşan hükümetin çekilme kararını gerçekleştirmesi durumunda, Kanada protokolü terk eden ilk ülke olacak.</em><span id="more-21210"></span></p>
<p>Kanada Çevre Bakanı Peter Kent, dün yaptığı açıklamada, Kanada için Kyoto Protokolü&#8217;nün geçmişte kaldığını söyledi. Ülkesinin protokol çerçevesindeki  yükümlülüğünü aşmamasının ancak bütün taşıtları yollardan çekmek ve hiçbir binayı ısıtmamak gibi çok ileri seviyede önlemler alınması durumunda mümkün olabileceğini iddia eden Kent, Kanada&#8217;nın protokolden çekilmemesi durumunda önümüzdeki yıl sera gazları emisyon aşımı nedeniyle 14 milyar dolara yakın ödeme yapması gerekeceğini ve bunun ülkedeki her aile için 1600 dolar civarında bir rakama karşılık geldiğini ifade etti. Kent, gerek protokolda imzası bulunmayan ABD, gerekse gelişmekte olan ülkeler grubunda olduğu için aynı yükümlülüklere tabi tutulmayan Çin gibi çevreyi en çok kirleten ülkeler için de bağlayıcı olacak yeni bir anlaşmaya gidilmek istenmesi durumunda, Kanada&#8217;nın da ilgili sürece katkıda bulunacağını da sözlerine ekledi.</p>
<p>Kent&#8217;in açıklaması, Kanada&#8217;daki muhalefetin ve çevreci grupların büyük tepkisini çekti. Dünya genelinde ise karar sürpriz olarak değerlendirilse de, 2006 yılından beri iktidarda olan muhafazakarların protokol konusundaki eleştirileri uzun süredir biliniyordu.</p>
<p>Anlaşmanın hükümlerinin genişletilmesinin tartışılmakta olduğu bir dönemde, protokolün kısa tarihinde ilk kez bir ülkenin çekilme kararı alması moralleri bozarken, Kanada&#8217;nın bu adımının başka ülkelerin de protokolden çekilmesinin önünü açacağından çekiniliyor.</p>
<p><strong>Kyoto Protokolü Nedir?</strong><br />
Kyoto Protokolü, iklim değişimi ve global ısınma ile mücadele adına ilk olarak 1997 yılında Japonya&#8217;nın Kyoto şehrinde benimsendi ve 2005 yılında yürürlüğe girdi. Bugün itibariyle protokolde 191 ülkenin imzası bulunuyor. Protokol, anlaşmada imzası bulunan 37 gelişmiş ülkenin sera gazları emisyonu miktarlarını azaltmaları esasına dayanıyor ve yükümlülüklerini yerine getiremeyen ülkeleri, gelişmiş ülkelerden kota satın almak ya da gelişmekte olan ülkelerde emisyon miktarını azaltacak projelere destek vermek gibi finansal anlamda gayet ağır olabilen seçeneklere yöneltiyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kanada-kyoto-protokolunden-cekiliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</title>
		<link>http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli/</link>
		<comments>http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 23:19:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21205</guid>
		<description><![CDATA[[11 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Öğretmenlerin performansları konusunda öğrencilerden geri bildirim almak, Türkiye&#8217;de çok fazla alışkın olunan bir şey değil. Hatta böyle bir uygulamanın pek akla dahi gelmediği bile söylenebilir. Zira Türkiye&#8217;deki hakim kültür, öğretmenleri &#8220;bilen&#8221;, öğrencileri ise &#8220;bilmeyen&#8221; olarak konumlandırır ve eğitimin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[11 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/tDrJd.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Öğretmenlerin performansları konusunda öğrencilerden <strong>geri bildirim</strong> almak, Türkiye&#8217;de çok fazla alışkın olunan bir şey değil. Hatta böyle bir uygulamanın pek akla dahi gelmediği bile söylenebilir. Zira <strong>Türkiye&#8217;deki hakim kültür, öğretmenleri &#8220;bilen&#8221;, öğrencileri ise &#8220;bilmeyen&#8221; olarak konumlandırır ve eğitimin başarılı olmasını, (bilmeyen) öğrencilerin, (bilen) öğretmenlerin sözünü dinlemelerine bağlı görür</strong>.<span id="more-21205"></span></p>
<p>Bu yaklaşım, Türk milli eğitimini tek yönlü ve otoriter bir iletişime indirger. Bu <strong>hiyerarşik işleyiş çerçevesinde, öğretmenler, öğrencilerin sadece başarılarını değil, davranışlarını da sınayıp değerlendirebilmektedirler. Ancak bunun tersi düşünülemez</strong>.</p>
<p>Ancak dünyada, öğretmenlerin beceri ve uzmanlıklarını sorgulamadan veri kabul etmeyi makul bulmayan eğitim kurumları da elbette yok değildir. Bu kurumlar, öğrencilerden öğretmenler hakkında aldıkları geri bildirime büyük önem verirler. Bu geri bildirimi almanın en yaygın yolu, her dönem sonunda öğrencilerden bir değerlendirme formu doldurmalarını istemektir. Öğrencilerin bu formları doldururken düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilmeleri özellikle önemlidir. Bu nedenle, formlara isim hanesi konmaz. Zaten amaç, hangi öğrencinin hangi öğretmen hakkında ne düşündüğünü öğrenmek değil, dersler ve öğretmenler hakkındaki yaygın kanaatleri tespit etmektir.</p>
<p><strong>Tipik Bir Değerlendirme Formu</strong><br />
Değerlendirme formları, dünyanın pek çok ülkesinde her eğitim seviyesinde kullanılır ve hemen hepsi öğrencilere aynı çerçevede sorular sorar. Örneğin, bizim Kanada&#8217;daki üniversitemizdeki formlar, beş kısımdan oluşur.</p>
<p>Birinci kısımda, öğrenciye not ortalaması ve ilgili dersi seçme nedeni sorulur.</p>
<p>İkinci kısım, dersin kendisiyle ilgilidir. Öğrenci, bu kısımda, dersin zorluk derecesi, içeriğinin değeri ve hocanın derste kullandığı kitap ve materyallerin içeriğe uygunluğu gibi konularda puan bazlı değerlendirmelerde bulunur.</p>
<p>Üçüncü kısım, notlandırma ile ilgilidir; verilen ödevlerin dersin içeriği ile ilişkisini, hocanın ödev ve sınavlarda kullandığı notlandırma sisteminin ne derece adil olduğunu sorgular.</p>
<p>Dördüncü kısımda, ders ve hocası hakkında son derece can alıcı sorular yer alır. Bu kısım, &#8220;Dersler ne derece bilgilendiriciydi?&#8221; gibi bir soruyla başlar. Bu soruyu, &#8220;Öğretmenin derse hazırlığı ve organizasyonu ne seviyedeydi?&#8221;, &#8220;Öğretmenin ders materyalini yansıtabilme yeteneği ne seviyedeydi?&#8221;, &#8220;Öğretmen, ders ile ilgili öneri ve şikayetlerinizi dikkate aldı mı?&#8221;, &#8220;Öğretmenin öğrencilere karşı tavırları genelde nasıldı?&#8221; gibi sorular takip eder. Son soru, en önemli sorudur: &#8220;<strong>Bu öğretmenin öğretme yeteneğine [5 üzerinden] kaç puan verirdiniz?</strong>&#8221;</p>
<p>Beşinci ve son kısım, (öncekilerin aksine) puanlama sistemi üzerine kurulu olmayıp açık uçludur. Bu kısım, öğrencilerin, ders ya da öğretmen hakkındaki önerilerini ve (olumlu ya da olumsuz) yorumlarını boş bırakılan bir kutucuk içerisinde ifade edebilmelerine imkan tanır.</p>
<p><strong>Formun Bazı İşlevleri</strong><br />
Öğretmen-öğrenci ilişkisini hiyerarşik bir temelde algılamak, bir yandan öğrencilere yapılan haksızlıkları gerekçelendirirken, diğer yandan da öğretmenlerin performanslarını değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Değerlendirme formları bu noktada büyük bir önem arz ediyor. Çünkü, bu formlar, (içerikleri bir yana) sadece varlıkları ile dahi bu hiyerarşik algıya tek başına büyük bir darbe vurabilir.</p>
<p>Herşeyden önce, <strong>öğretmenin performansının dönem sonunda değerlendirileceğinin (hem öğrenciler hem de öğretmen tarafından) bilinmesi, aradaki ilişkide bir karşılıklılık olduğu yönünde güçlü bir ima içerir</strong>. Bir diğer önemli ima ise, eğitim sürecinin başarılı olabilmesinin, ancak her iki tarafın da işini iyi yapabilmesi durumunda mümkün olabileceğidir. Dahası, (1) dönem sonunda performanslarının değerlendirileceğini, (2) bu değerlendirmenin diğer öğretmenler için de yapılacağını ve (3) sonuçların karşılaştırmalı olarak inceleneceğini bilmek, öğretmenlerin keyfi davranışlarını önemli ölçüde sınırlandırır.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye özelinde, böyle bir uygulama, hakaret ve şiddete başvuran ya da işini iyi yapamayan öğretmenlerin tespit edilebilmelerini ciddi derecede kolaylaştıracaktır. Okul idarelerinin formlar üzerinde tasarrufta bulunmalarının önüne geçme amacıyla formlar internet üzerinden doldurulur ve sonuçlar müfettişlerin de değerlendirmelerine sunulursa, bu konuda Türkiye&#8217;de kısa sürede çok şey değişebilir.</p>
<p>Bu çerçevedeki sorunların çözümü adına atılması gereken bir diğer kritik adım da, öğretmenlikte <strong>kariyer sistemi</strong>ni terk etmek ve (işini iyi yapmayanlarin işten çıkarılabilmelerini mümkün kılan) <strong>pozisyon sistemi</strong>ne geçmektir.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli<br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</title>
		<link>http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim/</link>
		<comments>http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 02:24:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21189</guid>
		<description><![CDATA[[4 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] İnsanın dünyayı algılayış şekli ve kişiliği, büyük ölçüde küçük yaşlarda oluşuyor. Dahası, küçükken şekillenmeye çok daha müsait olan insanın o yıllardaki tecrübeleri, hem kişiliğine hem de algılarına temel teşkil edecek olan zihniyetini de inşa ediyor &#8211; ve insan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[4 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/1E4ik.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>İnsanın dünyayı algılayış şekli ve kişiliği, büyük ölçüde küçük yaşlarda oluşuyor. Dahası, küçükken şekillenmeye çok daha müsait olan insanın o yıllardaki tecrübeleri, hem kişiliğine hem de algılarına temel teşkil edecek olan zihniyetini de inşa ediyor &#8211; ve insan, hayatının geri kalan kısmında, bir kez şekillendikten sonra değişmesi epey zor olan bu zihniyetin tesiri altında yaşamak durumunda kalıyor.<span id="more-21189"></span></p>
<p><strong>Aile Etkisi</strong><br />
Doğan Cüceloğlu, çocukken yaşanan tecrübeler konusunda aile etkisine dikkat çekerek, kendileriyle &#8220;Sus!&#8221;, &#8220;Otur!&#8221;, &#8220;Kalk!&#8221; gibi kısa emir cümleleriyle konuşulan çocukların <em>agresifleştiklerini</em>, ilgi gösterilmeyen ve yokmuş gibi davranılan çocukların <em>içlerine kapandıklarını</em>, ve ilgiyle büyütülen ve uzun, soyut cümlelerle konuşulan çocukların ise <em>dahileştiklerini</em> ifade ediyor.</p>
<p>Aynı şekilde, araştırmalar, bir soykırım yaşanırken olan biteni <em>seyretmek</em> yerine <em>kurbanları saklama</em>ya ve <em>kurtarma</em>ya çalışanların, ekseriyetle küçüklüklerinde ailelerinden sevgi ve şefkat görmüş olan insanlar arasından çıktığını gösteriyor. Özetle, insanların küçükken yaşadıkları tecrübeler kişilik ve tavırlarında ömür boyu belirleyici oluyor. Küçüklüklerinde iyilik görenler, iyiliğe daha meyilli oluyorlar. Kötülük görenler ise, gerek kötülük yapmakta gerekse kötülük karşısında sessiz kalmakta daha az sorun görüyorlar. Bu şekilde, <strong>iyilik ve kötülük, nesilden nesile aktarılarak sürekli kendini yeniden üretiyor</strong>.</p>
<p><strong>Okul Etkisi</strong><br />
İyiliğin ve kötülüğün kolaylıkla filizlenebildiği bir diğer ortam da okul. Bu konuda bir fikir verebilecek en meşhur örneklerden biri, 1967 yılında Kaliforniya&#8217;da Ron Jones adlı bir lise öğretmeninin yaptığı <a href="http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones" target="_blank">çalışma</a>.</p>
<p><em>Ron Jones, sınıfını bir Nazi ortamına dönüştürmeye çalışmış ve öğrencilerin bu ortamın ne denli tesiri altına gireceklerini test etmek istemişti. Jones, bu amaçla, dersin işleniş şeklini radikal bir şekilde değiştirdi. Örneğin, öğrenciler ona artık ilk adıyla değil &#8220;Bay Jones&#8221; şeklinde hitap edeceklerdi. Sınıftan içeri girdiğinde herkes ayağa kalkacaktı. Ders işlenirken herkes dik oturacaktı. Derste söz alan öğrenciler ise, ayağa kalkmadan konuşmayacaklardı.</em></p>
<p>Jones, bu otoriter yapıyı <strong>grup aidiyeti</strong>, <strong>lider kültü</strong> ve <strong>tektipleştirme</strong> ile de destekledi. Grup için bir isim belirlendi ve logo hazırlandı. <strong>Disiplin</strong>, <strong>birlik</strong> ve <strong>güç</strong> eksenli kavramlar yüceltildi. O ana dek okula sivil kıyafetlerle gelen öğrencilere, beyaz gömlek giyme zorunluluğu getirildi. Herkes aşırı bir uca taşınmış olan bu disiplin kurallarına riayet edecekti. Bir tür polislikle görevlendirilen üç öğrenci ise, kuralları ihlal edenleri Lider Jones&#8217;a ihbar edecekti.</p>
<p>Öğrenciler bütün bunlara (ve bu çerçevedeki diğer benzeri uygulamalara) karşı çıkmak bir yana, büyük bir ilgi gösterdiler. Deney kısa süre içerisinde bir sosyal harekete dönüştü. 30 kişiyle başlayan ders mevcudu, yeni katılımlarla 200&#8242;ü aştı. <strong>Asıl etkileyici olan ise, bu yeni sınıf ortamının bir kurgudan ibaret olduğunun kısa sürede unutulması ve kurgunun bütün zihinleri esir almasıydı</strong>. Örneğin, Lider Jones, bu otoriter yapıyı sorgulayan üç öğrenciyi dersten atıp bir daha sınıfa girmelerini yasakladığında hiç kimse buna itiraz etmedi. Dahası, polislikle görevlendirilmeyen pek çok öğrenci de gönüllü olarak bu işe soyunarak arkadaşlarını Lider Jones&#8217;a ihbar ettiler.</p>
<p>Ron Jones, bir hafta sonra öğrencilere onları manipüle ettiğini açıkladı ve onlardan bütün bu uygulamalara bakarak Nazi Almanyasında yaşananların nasıl mümkün olabildiğini anlamaya çalışmalarını istedi. Zira öğrenciler, bir lider bularak ona bağlanmışlardı. Bir üniforma giymiş, gücü ve disiplini yüceltmiş ve seçkin bir grup inşa edebileceklerine inanmışlardı. Grup aidiyetine bağlılık yemini etmiş, grubun kurallarına uymayanlar susturulduğunda ve çeşitli diğer haksızlıklara uğratıldığında sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Dolayısıyla da, faşizmi başka yerlerde değil, orada, o sınıfta ve kendi tabiatlarında aramaları gerekmekteydi.</p>
<p>(Deney ile ilgili detaylara <a href="http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones" target="_blank">şuradan</a> ulaşılabilir. 2008 yılında Almanya&#8217;da deneye dayanan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Wave_%282008_film%29" target="_blank">Die Welle</a> adlı bir <a href="http://www.idefix.com/video/tehlikeli-oyun-dennis-gansel/tanim.asp?sid=CPZSLE5BUO7O2D50KPCY" target="_blank">film</a> de çekildi.)</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Ron Jones&#8217;un deneyde oluşturmak istediği ortam ve öğrenci tipi, Türkiye&#8217;nin hiç de yabancısı olmadığı (ve halen önemli ölçüde canlı olan) bir zihniyeti yansıtıyor. Bu okul ortamı, (bazı araştırmaların <a href="http://www.milliyet.com.tr/-kafa--sorunu/taha-akyol/siyaset/yazardetayarsiv/10.04.2010/120443/default.htm" target="_blank">ortaya koyduğu</a> gibi) sadece öğrencileri aptallaştırmakla kalmıyor &#8211; otoriterleştiriyor, acımasızlaştırıyor, kötücülleştiriyor.</p>
<p>Buradan hareketle, Türk milli eğitiminin (aile içi eğitimle birlikte), bir milletin kendi beşeri sermayesini kendi elleriyle yok ettiği bir sürece karşılık geldiği de söylenebilir.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim<br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</title>
		<link>http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik/</link>
		<comments>http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Nov 2011 23:34:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21183</guid>
		<description><![CDATA[[27 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;de halen önü gerektiği ölçüde alınamamış olan öğretmen terörü, yaygınlığını iki köhne kuruma borçlu: (1) büyüklerin sözünü dinlemeyi öğütleyen ve tekdir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğunu telkin eden yaygın ataerkil gelenek, ve (2) totaliter kaygıları nedeniyle öğretmenlik mesleğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[27 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/UuTc2.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;de halen önü gerektiği ölçüde alınamamış olan <strong>öğretmen terörü, yaygınlığını iki köhne kuruma borçlu</strong>: (1) büyüklerin sözünü dinlemeyi öğütleyen ve tekdir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğunu telkin eden yaygın <strong>ataerkil gelenek</strong>, ve (2) totaliter kaygıları nedeniyle öğretmenlik mesleğini yücelten <strong>Cumhuriyet</strong>.<span id="more-21183"></span></p>
<p><strong>Totaliter Yapı</strong><br />
Totaliter rejimlerin ayırt edici özelliği, toplumu belli bir ideoloji doğrultusunda şekillendirmek istemeleridir. Ancak bunu sadece propaganda yoluyla gerçekleştirmek mümkün olmaz. Köklü ve kalıcı bir toplumsal değişim için, mevcut eğitim felsefesini yeni rejimin ideolojisi doğrultusunda değiştirmek ve yeni nesillerin bu ideolojiyi benimseyecek şekilde yetişmelerini temin etmek gerekir. Bu nedenle, her ciddi siyasi değişimi, eğitim felsefesinde yapılan köklü bir değişiklik takip eder.</p>
<p>Yeni bir öğretmen kadrosu yetiştirmek, bu noktada hayati bir önem arz eder. Zira yeni rejimin ideologları başkentteki resmi makamlarında otururlarken, bu yeni öğretmenler, onların halkın içindeki uzantıları olacak ve rejimin ideolojisini yeni nesillere benimseteceklerdir. Rejimin, öğretmenlerin bu işlevini gizlemektense ilan etmesi, amaca ulaşmayı kolaylaştırır. Çünkü <strong>öğretmenlik mesleğinin devlet eliyle kutsanmasıyla birlikte, öğretmenler devletin kurumsallığı ile iç içe geçer ve seküler bir dinin rahipleri ve rahibeleri haline gelirler. Bu kutsanmışlık, öğretmenlerin sınıf içindeki otoritelerine de yansır</strong>.</p>
<p>Örneğin, öğrencinin (1) öğretmen içeri girdiğinde ayağa kalkmasının beklenmesi, (2) sınıfta söz aldığında ayağa kalkarak konuşmak durumunda olması, (3) (diğer öğrencilerle birlikte) bir bütünün parçası olduğuna inanması, (4) öğretmenin dile getirdiği siyasi düşüncelere aykırı fikirler beyan etme konusunda tamamen özgür olmaması, ya da (5) böyle bir şeye cesaret edebildiği durumlarda, sadece öğretmeni değil, öğretmenin temsil ettiği devleti de karşısına almakta olduğunu bilmesi gibi gerçeklikler, totaliter idareler için son derece sıradandır.</p>
<p>Türkiye özelinde, <strong>Yeşilçam filmlerinde ve diğer popüler kültür ürünlerinde köyün imamının <em>gerici</em>, öğretmeninin ise <em>aydın kişi</em> olarak sunulması, devlet ideolojisi ile öğretmen kimliğinin iç içe geçmiş olmasının bir yansımasıdır</strong>. Necip Fazıl&#8217;ın Dersim Katliamı ile ilgili olarak aktardığı bir anekdot da, Türkiye örneğinde öğretmen, rejim ve &#8220;adam edilmek&#8221; istenen halk arasındaki ilişkinin niteliği hakkında bir fikir verebilir: &#8220;<em>Her evi ayrı ayrı tutuşturduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp &#8230; [jandarmalara] doğru ilerliyor ve haykırıyor: &#8216;Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim!&#8217;</em>&#8221; Yani <strong>jandarma halkı öldürmekte, öğretmen ise jandarmaya halktan olmadığını, bir devlet memuru olduğunu ifade etmektedir</strong>.</p>
<p><strong>Ataerkil Gelenek</strong><br />
Öğretmenlik mesleğinin kutsanması, öğretmenlerin sınıf içinde öğrencilerin duygularını incitici davranışlar sergilemelerini ve hatta zaman zaman fiziksel şiddete başvurmalarını dahi gerekçelendirir ve olağanlaştırır. Örneğin, herhangi bir devlet dairesinde görev yapan bir memurun, o daireden hizmet almaya gelen bir vatandaşı dövmesi hemen her durumda absürd karşılanırken, öğretmenler söz konusu olduğunda bu algı geçerliliğini yitirir. Ancak bütün bunlarda, totaliter yapı kadar ataerkil gelenek de belirleyicidir.</p>
<p>Ataerkil gelenek, bir bilenin yol göstericiliğini ve bu bilene derin bir saygı duymayı telkin eder. Bu telkin kategorik olarak olumsuz bir anlam ifade etmese de, ataerkil bir çerçeve içinde son derece katı bir yapıya bürünür. Zira ataerkil yapı, (1) gücün ve şiddetin, haklılığı da beraberinde getirdiğini varsayan, (2) maskülen, (3) yaş hiyerarşisini vurgulayan, ve dolayısıyla da (4) otoriter ve militer yaklaşımlarla eklemlenmeye fazlasıyla meyilli olan bir niteliğe sahiptir.</p>
<p>Şiddeti olumlayan &#8220;Dayak cennetten çıkmadır&#8221; gibi efsanelerle şekillenen Türkiye geleneğinde, bu ataerkil-otoriter zihniyetin izini sürmek çok zor değildir. Bu gelenekte, &#8220;Söz büyüğün, su küçüğün&#8221; gibi yerleşik ifadeler, büyüklerin (ve özellikle de erkek büyüklerin) egemenliğini vurgular. Andımız&#8217;da da yer alan &#8220;Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak&#8221; gibi ifadeler, sevgi ve saygı gibi hisleri yaş hiyerarşisine oturtur.</p>
<p>İlgili zihni çerçeve, Hz. Ali&#8217;ye atfedilen &#8220;Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum&#8221; sözünü dahi (gerçek bağlamını bilmeden) bir ezber haline getirmekte ve bu ifadeyle türlü haksızlıkları gerekçelendirmekte bir sorun görmez. Zira (Hegel&#8217;in ifadesiyle) <strong>kölenin olduğu her yerde mutlaka bir de efendi vardır</strong>.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik<br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</title>
		<link>http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2011 23:48:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21168</guid>
		<description><![CDATA[[20 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] ABD&#8217;nin New Jersey eyaletindeki Bankbridge Lisesi&#8217;nde öğrenci olan Julio Artuz, öğretmenlerinden birinin derste sürekli onu küçük düşüren sözler sarf ettiğini söylediğinde, ailesi ona inanmadı. Zira, bir öğretmenin böyle şeyler yapması, Batı ülkelerinde pek sık rastlanan bir şey değil. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[20 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/XYxNo.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>ABD&#8217;nin New Jersey eyaletindeki Bankbridge Lisesi&#8217;nde öğrenci olan Julio Artuz, öğretmenlerinden birinin derste sürekli onu küçük düşüren sözler sarf ettiğini söylediğinde, ailesi ona inanmadı. Zira, bir öğretmenin böyle şeyler yapması, Batı ülkelerinde pek sık rastlanan bir şey değil. Bunun üzerine, Julio, ilgili öğretmenin derslerinden birini cep telefonuyla videoya aldı.<span id="more-21168"></span></p>
<p>Julio&#8217;nun ailesi, <a href="http://www.nbcphiladelphia.com/news/local/133858078.html" target="_blank">videodaki görüntülere</a> inanamadı. Öğretmen, sınıfta (yer yer argo kelimeler de kullanarak) Julio&#8217;yu aşağılıyor ve hatta &#8220;Sana istediğimi söylerim&#8221;, &#8220;Bana hiçbir şey yapamazsın&#8221; gibi ifadelerle kendisini psikolojik anlamda ezmeye çalışıyordu. Bunun üzerine, Julio&#8217;nun babası okula giderek ilgili öğretmen ile görüştü. Öğretmen, kullandığı ifadeler için üzgün olduğunu söyledi ve evde eşiyle yaşamakta olduğu bazı sorunların işine de yansıdığını ifade etti. Baba, ikna olmamıştı. Çünkü ona göre, hiçbir şey videoda izlediklerini mazur gösteremezdi.</p>
<p>Videonun (geçtiğimiz Perşembe günü) NBC&#8217;de yayınlanmasının <a href="http://ca.shine.yahoo.com/teacher-caught-on-tape-bullying-student--is-a-camera-a-kid-s-only-advocate-.html" target="_blank">ardından</a>, Amerikalı pek çok veli görüntüler karşısında şok oldu ve lise, derhal öğretmen hakkında soruşturma başlattı. Öğretmenin tavırları çocukların psikolojik sağlığı için tehlike arz eder nitelikte olduğundan, bu şartlar altında derslere girmeye devam etmesine müsaade edilemezdi. Bu nedenle, öğretmen, soruşturma sona erene dek ücretli izne gönderildi.</p>
<p><strong>Kalp Kırmak</strong><br />
ABD&#8217;deki olayda, öğretmenin öğrenciye yönelik herhangi bir fiziksel saldırısı söz konusu değil. İnfiale neden olan, sadece öğrenciyi inciten tavır ve sözler. Zira psikologların sıklıkla belirttikleri gibi, <strong>bu türden tecrübeler, öğrencilere otorite sahibi olmanın başkalarını ezmeyi meşru kıldığı düşüncesini telkin ediyor. Bu şekildeki tavırlara maruz kalan bir öğrenci, hem kendisine saygısını yitiriyor hem de ileride kendisinden daha zayıf olan insanlara benzeri türden davranışlar sergilemekte bir mahzur görmüyor</strong>. Tabii bu işin sadece pedagojik yönü. Bu türden davranışlar, etik anlamda da sorunlu. Çünkü, bir eğitim kurumunda çalışıyor olmak, bir insana başkalarını (ve hele hele kendisinden küçükleri) ezme hakkını (elbette) vermiyor.</p>
<p>ABD&#8217;de öğrencilerini alaya alan ve zaman zaman &#8220;tembel&#8221;, &#8220;aptal&#8221;, &#8220;şişko&#8221; gibi incitici hakaretlerde bulunan öğretmenlerin oranının %1 ila 2 arasında olduğu tahmin ediliyor. Öğrenciye vurmaya kalkan ise elbette hiç yok, çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi durumunda ilgili kişinin bu mesleğe devam edebilmesi mümkün değil.</p>
<p><strong>Türk Eğitim Sistemi</strong><br />
Türkiye&#8217;deki tablo, ABD örneği ile taban tabana zıt olan pek çok yön içeriyor. Herşeyden önce, <strong>Türkiye&#8217;de bir lise öğretmeninin öğrencisini sınıfta küçük düşürmesinin haber değeri dahi yoktur. Zira pek çok okulda hemen her gün yaşanan ve zaman zaman hakaretin ötesine geçerek fiziksel şiddet de içeren olaylar, Türkiye&#8217;de istisnadan ziyade kural durumundadır</strong>. Öğretmen terörünün haber olabilmesi, ancak sergilenen şiddetin alışıldık seviyenin ötesine geçmesi durumunda mümkün olabilir.</p>
<p>Bunun böyle olmasında, (diğer sebepler arasında) hakaret ya da fiziksel şiddetin Türkiye&#8217;de hala bir eğitim aracı olarak görülebiliyor olmasının payı büyüktür. Bu algıya göre, öğretmen ile öğrenci arasında hiyerarşik bir ilişki vardır. Ancak bu hiyerarşi, meşruiyetini öğretmenin bilgisinden ziyade, yaşından ve otoritesinden alır. Bu ilişkide yaşça küçük ve otoriteden yoksun olan öğrenciye düşen, öğretmeninin &#8220;sözünü dinleyerek&#8221; başarılı olmaktır. Dolayısıyla da, öğretmenin öğrenciye &#8220;tembel&#8221; ya da &#8220;aptal&#8221; şeklindeki hakaretleri, öğretmenin değil, öğrencinin hata hanesine yazılır. Çünkü bu hakaretlere (ve kimi zaman da şiddete) öğrencinin hatasının ya da &#8220;yaramazlığının&#8221; neden olduğu, öğrenci öyle hak ettiği için öğretmenin bu tavrı sergilediği ve hatta bu şekilde çocuğu &#8220;adam ettiği&#8221; düşünülür. Konunun pedagojik boyutu çok fazla akla getirilmez. Bu şekilde yürütülen bir eğitim faaliyetinin nasıl bir kültürü yansıttığı ve pekiştirdiği (ya da <em>geçimsizliğin</em>, <em>özgüven yoksunluğunun</em> ve <em>şiddet eğiliminin</em> Türkiye&#8217;de neden adeta kültürel kimliğin bir parçası haline geldiği) ise, pek kimsenin gündeminde değildir.</p>
<p>NBC&#8217;deki haberde, &#8220;Öfkeli veliler, bir öğretmenin bir öğrenciye kötü davranacağına ilk başta inanamadıklarını söylediler&#8221; şeklinde bir ifade yer alıyordu. Belli ki, &#8220;kötü davranış&#8221; dendiğinde Amerikalı ve Türkiyeli veliler aynı şeyi anlamıyor.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Pek çok resmi gün için olduğu gibi Öğretmenler Günü kutlamaları için de aynı soruyu sormak gerekli: Neyi kutluyoruz? Niye kutluyoruz?</p>
<p>Hiç düşündük mü?</p>
<p>Zira ortada kutlamaya değer bir başarı olmadığı açık.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?<br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Terörist Gerilla</title>
		<link>http://derinsular.com/terorist-gerilla/</link>
		<comments>http://derinsular.com/terorist-gerilla/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Nov 2011 22:52:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21159</guid>
		<description><![CDATA[[13 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] PKK kendisini gerilla olarak nitelendiriyor. Devlete göre ise, o bir terör örgütü. Ancak ne var ki, PKK&#8217;nın gerilla olması örgütün, terör örgütü olması ise devletin bugüne dek işlediği insanlık suçlarını mazur göstermiyor. Terör Devleti kimi mevcut politikalarını değiştirmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[13 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/Rd7Wp.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>PKK kendisini gerilla olarak nitelendiriyor. Devlete göre ise, o bir terör örgütü. Ancak ne var ki, PKK&#8217;nın gerilla olması örgütün, terör örgütü olması ise devletin bugüne dek işlediği insanlık suçlarını mazur göstermiyor.<span id="more-21159"></span></p>
<p><strong>Terör</strong><br />
Devleti kimi mevcut politikalarını değiştirmeye zorlama adına girişilen her şiddet içerikli eylem, terör kapsamına girer. Örneğin, devlet, &#8220;Başörtüsünü yasaklıyorum&#8221; der ve bu yasak üzerine bazı müslüman çevreler şiddete başvurmaya başlarsa, bunun adı terör olur. Yani <strong>terörden söz edebilmek için, ortada, (1) bir devlet politikası, (2) bu politikaya karşı çıkan bir ya da birden fazla kişi ya da grup, ve (3) bu kişi ya da grupların devleti ilgili politikasından vazgeçirmek amacıyla gerçekleştirdikleri şiddet içerikli eylemler olması gereklidir</strong>.</p>
<p>Terörün tanımına dikkat edilirse, <strong>fikir ve ifade özgürlüğü</strong>nün konu ile ne denli yakından ilgili olduğu görülebilir. Zira bu tanımın ilk akla getirdiği sorulardan biri, ilgili devlet politikasını değiştirmek için şiddetten başka bir yöntemin mevcut olup olmadığıdır. Bu çerçevede, &#8220;İnsanların sivil toplum örgütleri aracılığıyla seslerini duyurmalarının önü açık mı?&#8221; ya da &#8220;Yazılar yazmanın, yürüyüşler düzenlemenin, kampanyalar organize etmenin önünde engeller var mı?&#8221; gibi sorular önemlidir. Bu gibi soruların yanıtlarının olumsuz olması terörü gerekçelendirmese de, ülkedeki siyasi taleplerin neden teröre kanalize olduğunu anlamayı kolaylaştırabilir.</p>
<p>Terörün varlık sebebini tespit edebilme adına dikkate alınması gereken bir diğer boyut da, ilgili şiddet eylemlerinin bir tür <strong>direniş</strong> niteliğine sahip olup olmadığıdır. Bu noktada ise, &#8220;Ortada bir <strong>devlet terörü</strong> de var mı?&#8221; ya da &#8220;Terör eylemleri devletin işlemekte olduğu insanlık suçlarına bir <strong>cevap</strong> ya da <strong>başkaldırı</strong> niteliğinde mi?&#8221; gibi sorular önem kazanır. Ancak bu soruların yanıtlarının olumlu olması da terörü gerekçelendiremez. Çünkü bunlara ek olarak, şiddete başvurmanın bir <strong>nefsi müdafaa</strong> niteliği taşıması da gereklidir &#8211; ki bu da gerilla kavramını akla getirir.</p>
<p><strong>Gerilla</strong><br />
Gerilla kavramı ile kast edilen, büyük ve düzenli bir orduya karşı faaliyet gösteren küçük, paramiliter bir gruptur. Böyle bir yapılanmanın avantajı, savaşılan kuruma nisbeten daha ele geçmez ve mobil olmaktır. Gerillalar, bu avantajlarını, sürpriz saldırılar düzenleyerek kullanırlar.</p>
<p>Gerilla kelimesi, (terörün aksine) her koşulda olumsuz bir mana ifade etmez. Hatta gerilla ifadesinin kimi bağlamlarda gayet sempatik çağrışımlara sahip olduğu da doğrudur. Bunun nedeni, terörün bir <strong>eylem</strong>e atıfta bulunurken, gerillanın ise sadece bir <strong>örgütlenme biçimi</strong>ni ifade etmesidir. Bu örgütlenme biçimi, zayıf mağdurların güçlü zalimlere karşı koymaları yönünde güçlü imalar içerdiğinden, dünyanın hemen her yerinde (özellikle sol çevrelerce) ilgi ve sempati ile karşılanır.</p>
<p>Bu nedenle, <strong>örgütler, kendilerine &#8220;gerilla&#8221; demek suretiyle haksızlıklara karşı duruyor olduklarını nazara verirlerken, devletler de gerillalara &#8220;terörist&#8221; diyerek onları sadece eylemlerinden ibaretmiş gibi göstermeye çalışırlar</strong>. Fakat gerçekte bu iki kelime birbirinden farklı şeylere atıfta bulunuyor olduğundan, aralarında zorunlu bir ayrım ya da örtüşme yoktur. Dolayısıyla da, <strong>bir örgüt, sırf gerilla tipi örgütlenmeye sahip diye her eylemini mazur gösteremez</strong>.</p>
<p><strong>PKK</strong><br />
Örgütlenme biçimine bakıldığında, PKK&#8217;nın bir gerilla olduğu, hatta çok tipik gerilla nitelikleri taşıdığı açık. Ancak gerilla olmak, bir örgütü terörden azade kılmıyor. PKK&#8217;nın, (1) sivillere, (2) hakları için savaşmakta olduğu insanlara, ve hatta (3) bizzat kendi mensuplarına geçmişte yapmış oldukları, sadece güçlü bir zalime karşı koymadığı, kendisinin de pekala zalimleşebildiğini gösteriyor.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2011/1112-pkk.jpg" alt="Terörist Gerilla" title="Terörist Gerilla" /></p>
<p>Evet, <strong>Türkiye&#8217;de pek çok insan bunu duymaya tahammül edemese de, PKK&#8217;nın davası, &#8220;çıkış noktası itibariyle&#8221; haklı bir davadır. Ama ne çıkış noktasındaki bu haklılık, ne de Kürtler arasında azımsanmayacak derecede bir desteğe sahip olmak, PKK hakkındaki bu gerçekleri değiştirmiyor, mazur göstermiyor</strong>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/terorist-gerilla/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tanrı, Atatürk ve İnsan Beyni</title>
		<link>http://derinsular.com/tanri-ataturk-ve-insan-beyni/</link>
		<comments>http://derinsular.com/tanri-ataturk-ve-insan-beyni/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Nov 2011 22:57:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21153</guid>
		<description><![CDATA[[6 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Davranış bilimleri profesörü Nicholas Epley ve dört diğer akademisyen tarafından 2009 yılında yapılan bir dizi deney, insanların &#8220;Tanrı&#8217;nın dileği&#8221; olarak gördükleri pek çok şeyin aslında büyük ölçüde kendi düşüncelerinin bir yansıması olduğunu ortaya koydu. İlk dört deneyde, deneklerden, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[6 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/ZZCdX.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Davranış bilimleri profesörü <a href="http://faculty.chicagobooth.edu/nicholas.epley/" target="_blank">Nicholas Epley</a> ve dört diğer akademisyen tarafından 2009 yılında yapılan <a href="http://www.pnas.org/content/106/51/21533.full.pdf+html" target="_blank">bir dizi deney</a>, insanların &#8220;Tanrı&#8217;nın dileği&#8221; olarak gördükleri pek çok şeyin aslında büyük ölçüde kendi düşüncelerinin bir yansıması olduğunu ortaya koydu.<span id="more-21153"></span></p>
<p><strong>İlk dört deney</strong>de, deneklerden, <em>idam cezası</em>, <em>Irak Savaşı</em>, <em>eşcinsel evlilikleri</em> ve <em>kürtaj</em> gibi bir dizi ihtilaflı konudaki pozisyonlarını belirtmeleri istendi. Denekler bunu yaparken, (1) ortalama bir Amerikalının, (2) Bill Gates&#8217;in, (3) George W. Bush&#8217;un, ve (4) Tanrı&#8217;nın aynı konulardaki tavrı hakkında tahminler de bulundular. Deney sonuçları, deneklerin kendi yanıtlarının Tanrı hakkındaki düşünceleri ile sistemli olarak aynı doğrultuda olduğunu ortaya çıkardı.</p>
<p><strong>Beşinci deney</strong>de, denekler iki kısma ayrıldı. Birinci kısımdakiler, pozitif ayrımcılık konusunda son derece iyi yazılmış, gayet güçlü argümanlar içeren bir yazı okudular. İkinci kısımdakilere ise, aynı konuda, ancak zayıf argümanlarla desteklenen bir başka yazı verildi. Amaç, deneklerin pozitif ayrımcılık konusundaki fikirlerinin değişmesi durumunda, Tanrı hakkındaki fikirlerinin de değişip değişmeyeceğini ölçmekti. Sonuçlar analiz edildiğinde, güçlü argümanlar içeren makaleyi okuyanların, diğer makaleyi okuyanlara göre pozitif ayrımcılığa daha çok ikna oldukları görüldü. Ancak daha da önemlisi, bu deneklerin, kendi düşünceleriyle birlikte, Tanrı&#8217;nın pozitif ayrımcılık konusunda ne düşündüğü hakkındaki tahminlerinin de aynı doğrultuda değişmiş olmasıydı.</p>
<p><strong>Altıncı deney</strong>de, denekler yeniden iki kısma ayrıldı. Birinci kısımdakilerden, idam cezasının <strong>lehinde</strong>, ikinci kısımdakilerden ise <strong>aleyhinde</strong> bir metin yazmaları ve sonra da, yazdıkları metinleri kamera önünde okumaları istendi. Amaç, gerçek düşüncelerinin aksi yönünde zihin egzersizinde ve beyanda bulunmak durumunda bırakılan deneklerin düşüncelerinin değişime uğramasını sağlamaktı. Öyle de oldu. Deneklerin idam cezası konusundaki düşünceleri (her iki yönde de) değişikliğe uğradı. Ancak, bununla birlikte, deneklerin Tanrı&#8217;nın idam cezası konusunda ne düşündüğü hakkındaki tahminleri de aynı doğrultuda değişmişti.</p>
<p><strong>Yedinci ve son deney</strong>de, denekler, yine çeşitli konulardaki düşüncelerini ifade ettiler, ve (1) ortalama bir Amerikalının, ve (2) Tanrı&#8217;nın aynı konularda ne düşündüğü hakkında tahminlerde bulundular. <strong>Bu son deneyi önemli kılan, MR cihazıyla deneklerin beyin faaliyetlerinin de gözlenmesiydi</strong>. Çekilen beyin fotoğrafları, deneklerin, gerek kendi düşüncelerini belirtirken, gerekse Tanrı&#8217;nın düşünceleri hakkında tahminlerde bulunurken, beyinlerinin aynı kısmını kullandıklarını ortaya çıkardı. Denekler &#8220;ortalama bir Amerikalı&#8221; hakkında tahminlerde bulunurken ise, böyle bir durum söz konusu olmuyordu.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2011/1106-beyin.jpg" title="Tanrı, Atatürk ve İnsan Beyni" alt="Tanrı, Atatürk ve İnsan Beyni" /></p>
<p>Bütün bunlar, insanların kendilerini merkeze alarak düşündükleri ve kendi düşüncelerini doğru gördükleri için, yanılmaz olan Tanrı&#8217;ya da aynı &#8220;doğru&#8221; düşünceyi atfettiklerini ima ediyor. Yani <strong>insanlar, şu şekilde özetlenebilecek bir mantık dizisi ekseninde düşünüyorlar: (1) idam cezası doğru/yanlış, (2) Tanrı yanlış düşünmez, o halde (3) Tanrı da idam cezasının doğru/yanlış olduğunu düşünüyor</strong>.</p>
<p><strong>Atatürk ve İnsan Beyni</strong><br />
Hilal Kaplan&#8217;ın geçtiğimiz günlerde yayınlanan <a href="http://www.idefix.com/kitap/turkiyenin-olmeyen-babasi-hilal-kaplan/tanim.asp?sid=L5VASAULL6CRV5DQQF2F" target="_blank">Türkiye&#8217;nin &#8216;Ölmeyen&#8217; Babası</a> adlı kitabında, üniversitelerdeki Atatürkçü Düşünce kulüplerinin üyeleriyle yapılan mülakatlar yer alıyor. Mülakatlar, her Atatürkçünün Atatürk hakkında farklı bir tahayyüle sahip olduğunu, dahası, kendisine &#8220;Atatürk kimdi?&#8221; diye sorulan bir Atatürkçünün, aslında &#8220;Ben kimim?&#8221; sorusunu yanıtladığını ortaya çıkarıyor. Kimi Atatürkçülerin dinle barışık bir Atatürk imgesine sahipken, kimi diğerlerinin dine eleştirel bakan bir Atatürk tahayyül etmeleri, bu durumun bir sonucu.</p>
<p>Hilal Kaplan, bu verilerden hareketle, (bir semiyoloji terimi kullanarak) Atatürk imgesinin &#8220;boş bir gösteren&#8221; haline geldiğini söylüyor. Bunun anlamı, Atatürk imgesinin içinin, kişiye göre farklı şekillerde doldurulabilmesi. Mülakatlardan birinde Atatürkçü bir kızın Atatürk için, &#8220;Işık gibi, yani birçok şeye uyarlanabilir&#8221; demesi, bu <strong>yanlışlanamaz belirsizlik</strong> ile ilgili.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
<strong>Atatürk, Atatürkçülerin Tanrısı haline geldi. Bu tanrı, Atatürkçülerin sayısı adedince farklı anlamlar ifade ediyor</strong>. Mantık dizisinin formatı ise aynı: (1) din iyi/kötü, (2) Atatürk yanlış düşünmez, o halde (3) Atatürk de dinin iyi/kötü olduğunu düşünüyor. Ya da: (1) Dersim Katliamı kötü, (2) Atatürk mutlak manada iyidir, o halde (3) Atatürk Dersim&#8217;de katliam emri vermiş olamaz.</p>
<p>Özetle, siyasi değil, psikolojik bir vaka ile karşı karşıyayız. Ama neyse ki tespiti MR cihazı ile mümkün.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/tanri-ataturk-ve-insan-beyni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye ve Irkçılık</title>
		<link>http://derinsular.com/turkiye-ve-irkcilik/</link>
		<comments>http://derinsular.com/turkiye-ve-irkcilik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2011 23:06:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21138</guid>
		<description><![CDATA[[30 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Hiçbir delinin deli olduğunu kabul etmediği söylenir. Irkçılık için de aynı durum söz konusu. Bir Örnek: Fransa Joan Scott&#8217;ın, 2007 yılında Princeton University Press tarafından yayınlanan The Politics of the Veil adlı kitabı, Fransa&#8217;da müslüman azınlığa (ve spesifik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[30 Ekim 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/HpRWk.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Hiçbir delinin deli olduğunu kabul etmediği söylenir. Irkçılık için de aynı durum söz konusu.</p>
<p><strong>Bir Örnek: Fransa</strong><br />
Joan Scott&#8217;ın, 2007 yılında Princeton University Press tarafından yayınlanan <a href="http://www.amazon.com/Politics-Veil-Public-Square/dp/0691147981/ref=sr_1_1?s=books&#038;ie=UTF8&#038;qid=1319928624&#038;sr=1-1" target="_blank">The Politics of the Veil</a> adlı kitabı, Fransa&#8217;da müslüman azınlığa (ve spesifik olarak da başörtülülere) yönelik hakim tavırları ele alır. Kitabın ikinci bölümü, spesifik olarak, ülkedeki ırkçılık hakkındadır. Scott, bu bölümün hemen başında, yıllar önce bir doktora öğrencisiyken Fransa&#8217;nın küçük bir kasabasında başından geçenleri özetler:<span id="more-21138"></span></p>
<p>Scott, nüfus kayıtlarının tutulduğu bir resmi dairede tez araştırmasını yürütmektedir. Kasabada Kuzey Afrika kökenli insanlar yaygın olarak yaşamakta olduğu için, ilgili kuruma hemen her gün yeni doğan çocuklarını nüfusa kaydettirmek isteyen Araplar da gelir. Fransız memurların bu kimselere karşı tavırları gayet nazik ve resmidir. Ancak işlemleri tamamlanan azınlık mensubu kişi oradan ayrıldıktan sonra olumsuz yorumlar başlar&#8230;</p>
<p>İlk olarak, <em>daireye gelen Arap ile (hem içeri girdiğinde, hem de ayrılmadan önce) iki kez kibarca el sıkışmak durumunda kalan Fransız memur lavaboya yönelir ve Kuzey Afrikalıların ne kadar da pis olduklarından yakınarak ellerini yıkar</em>. Bir başkası, doğum beyanında bulunulan çocuğun ismini alaya alarak, &#8220;İsimleri ya Nasır oluyor, ya da Muhammed&#8221; gibi sözler sarf eder.</p>
<p>Scott, bu şekilde her gün mesai boyunca Fransız memurların Araplar hakkındaki aşağılayıcı yorumlarını dinlemek zorunda kalır. Ancak bir gün ilginç bir şey yaşanır&#8230; Amerika&#8217;nın pek çok şehrinde siyah isyanları başgöstermiştir. Konu ile ilgili haberleri dinleyen Fransız memurlar, Scott&#8217;a, Amerikalıların nasıl olup da bu kadar ırkçı olabildiklerini sorarlar. Onlara göre, Fransa&#8217;da değil ırkçılık, önyargı bile yoktur.</p>
<p>Bu tepki üzerine Scott artık dayanamaz ve onlara her gün Araplar hakkında onca korkunç şey söylediklerini, bu sözlerin Amerikalı beyazların siyahlar hakkında söyledikleri ile tamamen aynı doğrultuda olduğunu ve zannettiklerinin aksine, ırkçılığın Fransa&#8217;da da epey yaygın olduğunu ifade ederek itiraz eder. Fransız memurlar Scott&#8217;ın bu sözlerine epey şaşırırlar. Zira onlara göre, Araplar hakkındaki söz ve davranışları hakikatin ifadesidir ve dolayısıyla ırkçılıkla ilgisizdir: &#8220;<em>Araplar hayvan</em>. Onlar hıristiyan da değil. Sizin siyahlarınız hıristiyan. <em>Araplar evlerde değil, gecekondularda &#8230; yaşıyorlar, medeni değiller, cahiller, pisler</em>. &#8230; Sizin siyahlarınız bir zamanlar köleydi, bu Arapların öyle bir mazereti de yok.&#8221;</p>
<p>Scott, Fransız ırkçılığı hakkındaki fikirlerini başka Fransızlarla da paylaşır. Ancak her seferinde hep aynı tepkileri alır.</p>
<p>Bu noktada, kimi Türklerin Kürtler hakkında söylediklerinin de yukarıda alıntılanan ifadelerle aynı doğrultuda olduğunu fark etmemek zor. <strong>Bütün bunlar, ırkçılığın bir dili olduğunu ima ediyor. İnsanlar bu dili iyi biliyor, ancak sadece bir başkası kullandığında tanıyabiliyorlar</strong>.</p>
<p><strong>Bir Başka Örnek: Türkiye</strong><br />
<em>Van depreminin hemen ardından adeta refleks hızında verilen ırkçı tepkiler, Türkiye&#8217;deki ırkçılığın sadece yaygın olmakla kalmadığını, aynı zamanda ileri derece kaba bir niteliğe de sahip olduğunu bir kez daha ortaya koydu</em>. Deprem gibi genç-yaşlı, kadın-erkek demeden herkesi etkileyen trajik bir olayın hemen ardından sosyal medyayı Kürtlere nefret kusan girdilerle dolduran insanlar, depreme üzülmediklerini, (hatta &#8220;Gebersinler!&#8221;, &#8220;Beter olsunlar!&#8221; gibi ifadelere bakılırsa sevindiklerini) ifade ettiler ve diğer Doğu illerinde de depremler yaşanmasını dilediler. </p>
<p>Bu insanlara tek tek soracak olsak, muhtemelen hiçbiri ırkçı olduğunu kabul etmeyecektir. Ancak &#8220;Türklere &#8230; inşallah bir şey olmamıştır. ama diğerlerinin canı cehenneme…&#8221; gibi ifadeleri başka türlü izah etmek zor.</p>
<p>(Sosyal medyadaki ırkçı tepkilerden yaptığım ibretlik derlemeye <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25893248" target="_blank">http://j.mp/tepkiler</a> adresinden ulaşılabilir.)</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Etyen Mahçupyan, 23 Ekim 2011 tarihli yazısında, sadece bireylerin değil, bir toplumun da topyekün delirebileceğini ifade ediyor. <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1193842" target="_blank">Delirmek</a> başlıklı yazı, deliliğin algılara sinmesi ve kurumsallaşması durumunda, toplumun içinde bulunduğu halin farkında olamayacağı bir duruma geleceğini vurguluyor.</p>
<p><em>Türkiye&#8217;deki yaygın ırkçılığı normalize eden de yine kitlesel bir delirmişlik hali. Bu delirmişlik, &#8220;soydaş&#8221;lardan &#8220;asil kan&#8221;a, bu kanı sembolize eden &#8220;al kanlı bayrak&#8221;tan &#8220;Türkiye Türklerindir&#8221; gazetelerine dek uzanan pek çok ırk eksenli söylem ve sembolde ifade buluyor</em>. Onyıllardır kuşatılmış bulunduğumuz bu tımarhane atmosferi nedeniyle, bu ırkçılığın, değil yaygın olmasının, varlığının dahi pek farkında değiliz. Bunlar normal şeylerdir zannediyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/turkiye-ve-irkcilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Makedonyalı &#8220;Soydaş&#8221;lar, Kürt &#8220;Kardeş&#8221;ler</title>
		<link>http://derinsular.com/makedonyali-soydaslar-kurt-kardesler/</link>
		<comments>http://derinsular.com/makedonyali-soydaslar-kurt-kardesler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Oct 2011 00:52:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[bülent arınç]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kürt sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[recep tayyip erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[tsk]]></category>
		<category><![CDATA[uğur kantar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21127</guid>
		<description><![CDATA[[23 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;nin hızla değişiyor olması, yaygın söylemlere de doğrudan yansıyor. Ancak yaygın zihniyet aynı kaldığı müddetçe hem gerçek manada bir değişimin yaşanması mümkün değil, hem de sürekli çelişkili ifadeler kullanmak kaçınılmaz. Bir Örnek: Irk Bülent Arınç, hafta içinde Makedonya&#8217;nın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[23 Ekim 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/HCUHp.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;nin hızla değişiyor olması, yaygın söylemlere de doğrudan yansıyor. Ancak yaygın zihniyet aynı kaldığı müddetçe hem gerçek manada bir değişimin yaşanması mümkün değil, hem de sürekli çelişkili ifadeler kullanmak kaçınılmaz.</p>
<p><strong>Bir Örnek: Irk</strong><br />
Bülent Arınç, hafta içinde Makedonya&#8217;nın başkenti Üsküp&#8217;e gitti ve ardından, Twitter hesabından gezi hakkındaki olumlu izlenimlerini bizlerle <a href="http://twitter.com/#!/bulent_arinc/status/126242570656428033" target="_blank">paylaştı</a>. Arınç&#8217;ın şu ifadesi özellikle ilginçti: &#8220;<em>Fırsat buldukça buralara gelip, buradaki soydaşlarımızı ziyaret etmelisiniz</em>.&#8221;<span id="more-21127"></span></p>
<p>Arınç&#8217;ın bu cümlesi, (1) Makedonya&#8217;da soydaşlarımız bulunduğu, (2) soy birliğinin önemli bir <strong>ortak payda</strong> olduğu, ve dolayısıyla da (3) fırsat buldukça gidip kendilerini ziyaret etmemiz gerektiği anlamına geliyor. Daha önce de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, &#8220;Önemli olan boy değil soy, soy&#8221; şeklinde, soyun <strong>övünülecek</strong> bir şey olduğunu ima eden epey problemli bir ifade kullanmıştı.</p>
<p>Irk anlamına gelen soy kelimesi, Türkiye&#8217;de her kesimden insan tarafından sıklıkla (ve daha da kötüsü, çok fazla yadırganmadan) kullanılıyor. Özellikle Orta Asya&#8217;daki Türki cumhuriyetler söz konusu olduğunda, aradaki <strong>dil ve kültür bağından ziyade soydaşlığı vurgulayan bir söylem</strong> ön plana çıkıyor. 1920&#8242;lerden sonra ortaya çıkan &#8220;Orta Asya&#8217;dan gelmiş olma&#8221; efsanesine göre, bizi bir arada tutan şey soydaşlık. Bu soydaşlıktan ötürü de, hem Balkanlarda hem de Orta Asya&#8217;da, varlıklarından haberdar olmamız (ve Arınç&#8217;a göre, zaman zaman ziyaret de etmemiz) gereken soydaşlarımız var.</p>
<p>Peki bu durumda (sözgelimi) <strong>Kürtler ile ilişkimizde belirleyici olan ne? Onlar da soydaşlarımız mı? Değil. Onlar &#8220;kardeş&#8221;lerimiz!</strong> Gerçi Cumhuriyet&#8217;in kuruluş dönemindeki söyleme göre, Kürt diye bir şey zaten yoktu. Şimdi ise var, ama Kürtler soydaşlarımız değilse de, bir şekilde kardeşlerimiz oluyorlar. Peki ortak paydayı soydaşlık olarak belirlediğimizi ima eden bir söylem bu denli hakim olursa, onlar kendilerini dışlanmış hissetmezler mi? Öyle hissederlerse haksız olurlar mı? Dahası, bu şartlar altında, onların da kendi soydaşları ile birlik arayışı içine girmeleri doğal olmaz mı?</p>
<p>Irak Kürdistanı&#8217;ndan bir grup resmi yetkilinin Güneydoğu&#8217;ya ziyarete geldiğini ve bölgedeki Kürtlere &#8220;soydaşlarımız&#8221; diye hitap ettiklerini düşünelim&#8230; Bu durumda bizler neler hissederiz? Bundan rahatsızlık duyar mıyız? Şayet duyarsak ve buna karşılık bir Kürt milliyetçisi de çıkıp, &#8220;<strong>Türkiye&#8217;nin Makedonya ile gen ortaklığı mı daha fazladır, yoksa Güneydoğu ile Kuzey Irak&#8217;ın mı?</strong>&#8221; gibi tehlikeli sorular soracak olursa, verecek cevabımız olur mu?</p>
<p><strong>Bir Diğer Örnek: Şehadet</strong><br />
Geçtiğimiz günlerde bir vatandaşımız daha zorunlu askerlik görevini yerine getirmekteyken işkence altında hayatını kaybetti. <a href="http://www.taraf.com.tr/haber/komutanim-ne-olur-artik-vurmayin.htm" target="_blank">İddianameye göre</a>, bu cinayeti işleyenler, <strong>Er Uğur Kantar</strong> bilincini kaybettikten sonra dahi işkenceye devam etmişler. Bilinci yerinde değilken güneş altında ve bir sandalyeye kelepçeli vaziyette yarım saat daha eziyet gören Kantar&#8217;ın numara yaptığını düşünen işkencecileri, kendisine tıbbi müdahalede bulunulmasına da engel olmuşlar.</p>
<p>Bütün bunların elbette savunulacak bir yanı yok. Ancak <strong>bu insanlık suçlarını eleştirenler dahi, çoğu zaman bütün bu canavarlıkları mazur görmeyi mümkün kılan &#8220;kutsal ordu&#8221; algısından kurtulamıyor. Mesela, Er Uğur Kantar&#8217;ı şehit saymadığı için TSK&#8217;yı eleştirmek, böyle bir zihni önkabulün sonucu</strong>.</p>
<p>Herşeyden önce, <strong>laiklik</strong> vurgusuyla meşhur olan, ama her nasılsa bir şekilde &#8220;<strong>Peygamber Ocağı</strong>&#8221; da olabilen TSK&#8217;da silah altına alınanlar cihada mı çıkıyorlar ki, şehit olsunlar? Yok eğer kast edilen milli ve seküler bir şehadet ise, bir üstün astını öldürmesi de buna dahil mi? Diğer yandan, bu milli şehadet neden sadece ordu için geçerli? Emniyet teşkilatı da güvenlik görevi görüyor. Bu durumda, karakollarda işkence altında ölenler de şehit sayılmalı mı? <strong>Laik Cumhuriyette, şehitlik, vatandaşların devlet elinde can vermesinin ifadesi mi?</strong></p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Bütün bu tutarsızlıklar, tekil bazda değişen kimi düşüncelerimize rağmen, bütün düşüncelerimize temel teşkil eden <strong>zihniyet</strong>in aynı kalmasından ileri geliyor. Zihniyetin aynı kalması, eski yaklaşımların, (aradaki uyumsuzluğa rağmen) yenilerle bir arada yaşamasını sonuç veriyor.</p>
<p>Bir yandan &#8220;Türküyle Kürdüyle, Lazıyla Çerkeziyle&#8230;&#8221; bir olan bir Türkiye mesajı verirken, diğer yandan &#8220;soydaş&#8221;lardan bahisler açmak, ya da, bir yandan masum insanları öldüren bir terör örgütüne lanet okurken, diğer yandan benzeri suçlar işlediği defalarca gün yüzüne çıkmış olan ultra-laik bir devlet kurumunu <strong>şehadet tescil makamı</strong> olarak görmek, hep aynı kafa karışıklığının sonucu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/makedonyali-soydaslar-kurt-kardesler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Wisdom Supreme</title>
		<link>http://derinsular.com/wisdom-supreme/</link>
		<comments>http://derinsular.com/wisdom-supreme/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 Oct 2011 10:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Muhtelif]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21115</guid>
		<description><![CDATA[2004 yılında ekonomi, siyaset bilimi, sosyoloji ve felsefe alanlarında dört ayrı online İngilizce sözlük hazırlamıştım. Bu siteler ilgili branşlardaki terimler, kavramlar, teoriler ve teorisyenler hakkında bilgi sunuyordu. Bu dört site, hitap ettikleri dar ve spesifik alanlarda fena sayılmayacak bir başarı gösterdi ve sadece son beş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2004 yılında <em>ekonomi</em>, <em>siyaset bilimi</em>, <em>sosyoloji</em> ve <em>felsefe</em> alanlarında dört ayrı online İngilizce sözlük hazırlamıştım. Bu siteler ilgili branşlardaki terimler, kavramlar, teoriler ve teorisyenler hakkında bilgi sunuyordu. Bu dört site, hitap ettikleri dar ve spesifik alanlarda fena sayılmayacak bir başarı gösterdi ve sadece son beş sene içinde sekiz milyondan fazla sayfa gösterdi. (Hatta sitelerden biri, bir BBC programında <a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/programmes/click_online/8215096.stm" target="_blank">kısaca tanıtılmıştı</a>.)<span id="more-21115"></span></p>
<p>Geçtiğimiz günlerde, diğer meşguliyetlerim nedeniyle yıllardır güncelleme yapamadığım bu siteler üzerinde yeniden çalışmaya başlamaya ve projeyi bir sonraki aşamaya taşımaya karar verdim. Bu yeni aşama, iki yenilik içeriyor:</p>
<p>(1) Dört siteyi (mevcut trafiği kısa vade için feda etme pahasına da olsa) tek bir adreste konsolide ederek büyük bir &#8220;sosyal bilimler sözlüğü&#8221; oluşturmak, ve</p>
<p>(2) farklı çalışmalardan (elbette kaynak belirterek) derlenen girdiler yapmak yerine, tamamen sıfırdan telif edilen orijinal bir içerik oluşturmak.</p>
<p>İki haftadır süren çalışmalar neticesinde birinci aşama tamamlandı ve Sosyal Bilimler Sözlüğü yeni adresinde yayına başladı: <a href="http://WisdomSupreme.com" target="_blank">http://WisdomSupreme.com</a></p>
<p>İkinci aşama ise, düzenli güncellemelerle zamana yayılarak gerçekleşecek. Şöyle ki, şu anda sözlükte 1400&#8242;ün üzerinde girdi var. Her gün ortalama 10 yeni girdi yapıyorum. Bu da, ayda 300, yılda 3650 girdi yapar &#8211; ki, plana göre, ilk yıl sonunda mevcut içeriğin takriben dörde katlanacak olduğu anlamına gelir. Girdiler an itibariyle bir parça duru. Ancak format ve üslubun zaman içinde oturacağını ve geriye dönük güncellemelerle birlikte bir bütünselliğin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu konudaki amacım, üslubun, ilgili branşlarda uzman olmayan okuyucuların da çok fazla zorlanmadan anlayabilecekleri bir noktaya doğru evrilmesi.</p>
<p>Sözlüğün an itibariyle vardığı girdi sayısı ana sayfada belirtiliyor. Yazılan yeni kodlarla bu gibi istatistiki bilgiler otomatik olarak güncellenecek.</p>
<p>Sözlüğe yapılan girdilerin tamamını olmasa da, nisbeten daha ilginç olanlarını sitenin yeni açtığım Twitter adresinde de paylaşmaya başladım: <a href="http://twitter.com/wsupreme" target="_blank">http://twitter.com/wsupreme</a></p>
<p>Proje ile ilgili her türlü feedback ve tavsiye elbette <a href="http://derinsular.com/iletisim/">makbule geçer</a>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/wisdom-supreme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;nin Laiklik Serüveni</title>
		<link>http://derinsular.com/abdnin-laiklik-seruveni/</link>
		<comments>http://derinsular.com/abdnin-laiklik-seruveni/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Oct 2011 21:57:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21082</guid>
		<description><![CDATA[[16 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Fransız laikliği, Kilise (ve daha geniş anlamda da eski rejim) ile yaşanan çatışma sürecinde şekillendiğinden, herhangi bir dini anlam ifade eden herşeye şüpheyle yaklaşma eğilimine sahip. Amerikan laikliğinin evrildiği tarihi süreçte ise böyle bir tecrübe yer almıyor. Hatta, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[16 Ekim 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/zbpF3.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Fransız laikliği, Kilise (ve daha geniş anlamda da <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ancien_R%C3%A9gime_in_France" target="_blank">eski rejim</a>) ile yaşanan çatışma sürecinde şekillendiğinden, herhangi bir dini anlam ifade eden herşeye şüpheyle yaklaşma eğilimine sahip. Amerikan laikliğinin evrildiği tarihi süreçte ise böyle bir tecrübe yer almıyor. Hatta, Amerikan tecrübesi, tamamen ters istikamette etkilere sahip olan dinamikler de içeriyor.<span id="more-21082"></span></p>
<p>Bu dinamiklerden biri, Avrupa&#8217;da ayrımcılığa maruz kalan çok sayıda dindar püritanın Kuzey Amerika&#8217;ya göç ettikten sonra <strong>dini pratiklerine devlet müdahalesinin söz konusu olmayacağı bir siyasi sistem</strong> arayışında olmaları. Bir diğer dinamik ise, gerek daha seküler bir yaklaşıma sahip olan gerekse dindar oldukları halde (azınlıktaki bir din ya da mezhebe bağlı oldukları için) ayrımcılık görmek istemeyen kitlelerin, <strong>devletin herhangi bir dine resmi bir hüviyet tanımadığı bir anayasa</strong> talep etmeleri.</p>
<p>Bu iki tarihi dinamik dikkate alındığında, Amerikan Haklar Bildirgesi&#8217;nin <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/First_Amendment_to_the_United_States_Constitution" target="_blank">Birinci Madde</a>sindeki &#8220;<em>Kongre, dini resmi kılan, ya da dinin özgürce icra edilmesini yasaklayan hiçbir kanun yapmayacaktır</em>&#8221; ifadesinin hangi kaygıları yansıttığı daha iyi anlaşılabilir. Zira, <strong>ABD&#8217;nin kuruluş yıllarında birbirine muhalif olan bu iki siyasi dinamiğin iki müstakil talebi anayasaya aynı anda yansımış ve Amerikan laikliğinin temelini oluşturmuştur</strong>.</p>
<p><strong>ABD&#8217;deki Farklı Laiklik Anlayışları</strong><br />
San Diego Eyalet Üniversitesi&#8217;nde görev yapan Doç. Dr. Ahmet Kuru, 2009 yılında Cambridge University Press tarafından yayınlanan <a href="http://www.idefix.com/kitap/pasif-ve-dislayici-laiklik-ahmet-t-kuru/tanim.asp?sid=B5NBH2N1LD8DOPZ8CL7H" target="_blank">Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: ABD, Fransa ve Türkiye</a> adlı kitabında bu tarihi dinamiklere dikkat çekiyor ve ABD&#8217;deki farklı laiklik anlayışlarının geçmişten bugüne yaşadıkları evrimin izini sürüyor. Bu çerçevede, günümüz Amerikasında laiklik konusunda dört ana tavır tespit eden Kuru, bu dört tavrı mevcut ihtilaflar ekseninde karşılaştırıyor.</p>
<p>Yelpazenin bir ucunda, (1) hıristiyanlığın Amerikan kültür hayatına egemen olmasını isteyen, (2) devlet okullarında (ekseriyetle sabahları yapılan) toplu dualardan yana tavır koyan ve (3) devletin dini okullara da destek olmasında bir mahzur görmeyen <strong>hıristiyan sağı</strong> var. Diğer uçta ise, bütün bunlara karşı çıkan ve hatta dinin kamusal alandan tamamen dışlanmasını isteyen <strong>katı ayrışmacılar</strong> yer alıyor.</p>
<p>Bu iki ucun arasında ise, <strong>uzlaşmacılar</strong> ve <strong>ayrışmacılar</strong> bulunuyor. Bu iki grupta yer alanlar, dinin kamusal alandan dışlanması gerektiğini düşünmüyorlar. Ancak herhangi bir düşünce ya da inancın ülkenin kültür hayatına egemen olmasını da problemli buluyorlar. Bu iki grup arasındaki fark ise, ayrışmacıların dini alan ile devlet alanını ayırmak istemeleri noktasında. Örneğin, ayrışmacılar, devlet okullarındaki toplu dualara ve dini okullara verilen devlet desteğine karşı çıkıyorlar.</p>
<p>Uzlaşmacılar ise, katılım mecburi olmadığı müddetçe, dualarda bir problem görmüyor ve inançları gereği güne dua ile başlamak isteyen kimi öğrencilerin bunu yapmalarına engel olmayı doğru bulmuyorlar. Uzlaşmacıların, dini okullara verilen devlet desteği konusundaki düşünceleri de daha farklı. Zira onlara göre, devletin kimi özel okullara destek verirken sırf dini kimliği nedeniyle kimi diğerlerini dışarıda bırakması da bir tür ayrımcılık. Dolayısıyla da, devletin bir kişinin/okulun seküler olup olmadığı konusunda kör olması ve çocuğunu (sözgelimi) özel bir Katolik lisesine yazdırmayı tercih eden aileler ile seküler bir özel liseye gönderenler arasında ayrıştırma yapmaması gerekiyor. (Bu konunun sıklıkla atıfta bulunulan bir diğer yönü ise, devletin özel okullara verdiği desteğin her iki gruptaki ailelerin de vergileriyle finanse ediliyor olması.)</p>
<p>ABD içindeki bu yelpazeye bakıldığında, iki nokta özellikle dikkat çekiyor: Birincisi, Türkiye&#8217;de &#8220;din ve devlet işlerinin ayrılması&#8221; denen, Amerikan siyasetinde ise (Thomas Jefferson&#8217;a atıfla) &#8220;ayrıştırma duvarı&#8221; (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Wall_of_separation#Jefferson.2C_Madison.2C_and_the_.22wall_of_separation.22" target="_blank">wall of separation</a>) şeklinde ifade bulan çizginin, yelpazenin sadece bir kanadından ibaret olması. İkinci önemli nokta ise, bu kanatta yer alan ve katı ayrıştırmacılar tarafından temsil edilen Fransız tipi laikliğin, yelpazenin ucuna (yani merkezin epey dışına) düşmesi.</p>
<p><strong>Kitap Notu</strong><br />
Ahmet Kuru&#8217;nun yukarıda bahsettiğim (ve Şükrü Hanioğlu&#8217;nun ifadesiyle, şimdiden &#8220;konusunda otorite haline gelen&#8221;) kitabı, dünyadaki farklı laiklik anlayışları konusundaki en önemli güncel çalışmalardan biri. Kitabın Türkçe çevirisi, geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından <a href="http://www.idefix.com/kitap/pasif-ve-dislayici-laiklik-ahmet-t-kuru/tanim.asp?sid=B5NBH2N1LD8DOPZ8CL7H" target="_blank">basıldı</a>. Konuyla ilgilenen herkese şiddetle tavsiye ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/abdnin-laiklik-seruveni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sıradan Hadiseler (87): Yakın Gitsin&#8230;</title>
		<link>http://derinsular.com/siradan-hadiseler-87-yakin-gitsin/</link>
		<comments>http://derinsular.com/siradan-hadiseler-87-yakin-gitsin/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Oct 2011 09:50:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tahtelbahir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21085</guid>
		<description><![CDATA[Geçen gün vasiyet ettim, &#8220;Ölünce beni yaktırın&#8221; dedim. Hatta küllerimin serpilmesini istediğim yeri de gösterdim. Bunu yaptıktan sonra, hiç tahmin etmediğim bir şekilde bir tür huzur doldu içime. Sanırım, insan, çok da uzakta olmayan bir gün dünyada hiçbir izinin kalmayacağını fark edince, ölmenin ne demek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen gün vasiyet ettim, &#8220;Ölünce beni yaktırın&#8221; dedim. Hatta küllerimin serpilmesini istediğim yeri de gösterdim.<span id="more-21085"></span></p>
<p>Bunu yaptıktan sonra, hiç tahmin etmediğim bir şekilde bir tür huzur doldu içime. Sanırım, insan, çok da uzakta olmayan bir gün dünyada hiçbir izinin kalmayacağını fark edince, ölmenin ne demek olduğunu biraz daha iyi anlıyor. Zira <em>yakılacak olma</em> düşüncesi, <em>gömülecek olma</em> düşüncesinden çok daha farklı bir psikolojik etkiye sahip. Öyle sanıyorum ki, kişinin ölüm sonrasına dair inancı ne olursa olsun, ölünce bedeninin mezara gömüleceği düşüncesi, &#8220;hala burada kalma&#8221; ve &#8220;cansız da olsa bir şekilde varolma&#8221; fikrini telkin ediyor. Buna karşılık, ortadan kaybolma düşüncesinin ise bir parça daha mütevazi bir yanı var. En azından ben, bu kararı aldıktan sonra geçiciliğimin daha fazla farkına vardığımı ve eskisine nazaran birazcık daha iyi bir insan olduğumu zannediyorum.</p>
<p>Hazır konu açılmışken, yurtdışında yaşayan Türklerin gurbet hissinden bir türlü kurtulamama ve bir gün mutlaka geri dönme eğiliminden de söz etmek gerekli&#8230; Şöyle ki, ilk kuşak göçmen Türkler göç ettikleri ülkelerde (paraya kıyıp gurbet ellerinde bir ev almış olsalar dahi) kendilerini bir türlü evlerinde hissedemiyorlar. Akıllarının bir yanı hep Türkiye&#8217;de oluyor. Hatta yurtdışında yaşayıp, Türkiye&#8217;deymiş gibi Türk bakkalından alışveriş eden, evinde Türk televizyonlarını izleyen, buradan maçları takip eden, takımı gol atınca çocuk gibi sevinen ve gol yiyince de (gayet tabii) üzülen Türkler hiç de az değil. Ancak bu kimseler hiçbir zaman yaşadıkları topluma yeterli ölçüde entegre olamadıkları gibi, zaten baştan kendilerini göçmen olarak da kabul edemiyorlar. 20 yıldır yurtdışında yaşayan Türklerin bile çoğunda, burada geçici olarak bulundukları hissi çok güçlü. Yani bir gün bir şekilde döneceklerine hepsi bir şekilde emin gibi.</p>
<p>Peki bu kişi olur da Hak emri ülkesine geri dönmeden vaki olur (yani henüz burada iken ölür) ise ne oluyor? İşin bu kısmı da ayrıca ilginç&#8230; Zira bu er kişi, bir gün geri döneceğine emin olduğu ülkesine (cansız olarak da olsa) gerçekten de geri dönüyor! Kendisi sağlığında bu konuda bir şey dememiş olsa bile, ruhunu yurtdışında teslim eden bir Türk&#8217;ün yakınları, hayatı boyunca göçmen olduğunu bir türlü kabul etmek istememiş olan bu kardeşlerinin gurbet ellerde defnedilmesine, gavur böceklerince yenmesine kesinlikle razı gelmiyorlar. Hatta ölmeden önce bu konudaki isteğini bildirme imkanı bulan Türklerin çoğunun da Türkiye&#8217;de gömülmek istediklerini ifade ettiklerini tahmin ediyorum. Bu yöndeki yaygın talep nedeniyle, mevtanın yakınları, (maliyeti 10000 dolar civarında olsa da) paraya kıyıp (misal) Hayri Abi&#8217;ye son bir uçak bileti alıyor ve kendisini Türk&#8217;ün tek ve gerçek vatanı olan Anadolu&#8217;ya kargolayıveriyorlar.</p>
<p>Hayri Abi de herhalde onca yol yorgunluğunun üstüne mezara şöyle iyice yerleşip <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25296558" target="_blank">rahat bir pozisyon alıyor</a>, ve vatan toprağında olmanın verdiği güven ve huzurla sorgu meleklerini bekliyordur.</p>
<p>Allah kabul etsin, Hayri Abi. Nurlar içinde yatasın. Bizim akrabalara selam söyleyesin&#8230; Bu arada, Fener deplasmanda 1-0 galip.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/siradan-hadiseler-87-yakin-gitsin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa&#8217;nın Laiklik Serüveni</title>
		<link>http://derinsular.com/fransanin-laiklik-seruveni/</link>
		<comments>http://derinsular.com/fransanin-laiklik-seruveni/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Oct 2011 22:23:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21068</guid>
		<description><![CDATA[[9 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Fransız laikliği, 1789&#8242;daki büyük ihtilali takip eden uzun yıllar boyunca, ülkenin laikleri ile Katolik Kilisesi arasında yaşanan çatışma ile şekillendi. Bu süre zarfında yaşanan karşılıklı geçici zaferler sonrasında 1905 yılında yürürlüğe giren &#8220;kiliseler ile devleti ayırma kanunu&#8221; ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[9 Ekim 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/JWTd8.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Fransız laikliği, 1789&#8242;daki <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/French_Revolution" target="_blank">büyük ihtilali</a> takip eden uzun yıllar boyunca, ülkenin laikleri ile Katolik Kilisesi arasında yaşanan çatışma ile şekillendi. Bu süre zarfında yaşanan karşılıklı geçici zaferler sonrasında 1905 yılında yürürlüğe giren &#8220;kiliseler ile devleti ayırma kanunu&#8221; ile Fransız laikliği büyük ölçüde bugünkü şeklini almış oldu.<span id="more-21068"></span></p>
<p><strong>Devlet-Kilise Çatışması</strong><br />
<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Roman_Catholicism_in_France" target="_blank">Katolik Kilisesi</a>, ihtilal öncesinde, Fransa&#8217;nın sosyal ve siyasi hayatının merkezinde bulunan son derece güçlü bir kurumdu. Kilise <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tithe" target="_blank">vergi</a> topluyor, hastaneleri ve (ilk ve orta dereceli) okulları yönetiyordu. Fransa topraklarının %10&#8242;dan fazlasına sahipti. Her türlü sansür yetkisini elinde bulunduruyordu.</p>
<p>İhtilalden hemen sonra, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/First_French_Republic" target="_blank">yeni yönetim</a>, Kilise mülkiyetindeki tüm arazileri kamulaştırdı ve Kilisenin vergi toplama yetkisini elinden aldı. <strong>Yeni kanunlar, Kilise karşıtlığı üzerine bina edildi ve laik bir sosyal hayat, ihtilal öncesi döneme alternatif olarak sunuldu. Katolik inancına göre yasak olan boşanma, yasallaştırıldı. Doğum, ölüm ve evlilik kayıtları Kilisenin kontrolünden çıkarıldı. Dini anlam ifade eden yer ve cadde isimleri değiştirildi. Gregoryen takvime son verilerek <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/French_Republican_Calendar" target="_blank">Fransız Cumhuriyet Takvimi</a> kullanılmaya başlandı. Yeni takvimde, sadece yıl içindeki dini günlere değil, &#8220;Pazar&#8221; kelimesine dahi yer verilmedi. Dini tatiller, kilise çanları ve umuma açık yerlerdeki haçlar ortadan kaldırıldı</strong>.</p>
<p>Bu çerçevede yaşanan en önemli gelişmelerden biri de, kilise mensuplarının devlet memuru statüsüne alınmalarıydı. <strong>Devletin amacı, din adamlarını memurlaştırmak suretiyle kontrol altına almaktı</strong>. Dahası, söz konusu <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Civil_Constitution_of_the_Clergy" target="_blank">kanun</a>, din adamlarına bir de &#8220;bağlılık yemini&#8221; etme zorunluluğu getiriyordu. Papa ile Fransız devleti arasında bir seçim yapmak durumunda kalan din adamları (ve dolayısıyla da Kilise), yemin edenler ve etmeyenler olmak üzere ikiye bölündü. (Bu bölünme, Fransız devleti <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Pope_Pius_VII" target="_blank">bir sonraki papa</a> ile <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Concordat_of_1801" target="_blank">anlaşma</a> sağlayana dek sürdü.) İlgili süreçte, <strong>yüzlerce rahip giyotinlerde can verdi</strong>.</p>
<p>Kimi dönemlerde değişen konjonktürle birlikte Kilisenin zaman zaman yeniden güçlendiği de oldu. Örneğin, ihtilal, kraliyet makamını lağvetmişti. Ancak 1814 yılında Fransa&#8217;yı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/War_of_the_Sixth_Coalition" target="_blank">mağlup eden</a> Avrupalı devletler, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Napoleon" target="_blank">Napolyon</a>&#8216;a baskıda bulunarak kraliyet ailesinin yeniden Fransa&#8217;nın başına geçmesini <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bourbon_Restoration" target="_blank">temin ettiler</a>. Bu dönemde bir tür karşı-devrim yaşandı ve ihtilalden sonra yapılan kilise karşıtı değişikliklerin çoğu eski haline getirildi. Ancak Kilisenin bu türden zaferleri hep geçici oldu ve 1905 yılında çıkartılan ve halen yürürlükte olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/1905_French_law_on_the_separation_of_Church_and_State" target="_blank">kanun</a> ile Fransız laikliği son şeklini aldı.</p>
<p>Varılan bu son noktada, kiliselere verilen her türlü devlet desteği kesildi. <strong>Devlet okullarındaki din dersleri kaldırıldı</strong>. Dini anlam ifade eden her türlü sembol, halka açık olan her yerde (mezarlıklar dahil) yasaklandı. Önceden de var olan &#8220;başkalarını rahatsız etmemek kaydıyla kişilerin inançlarını yaşayabilmeleri&#8221; ilkesi korunsa da, <strong>inançlara dair öğe ve pratikler dört duvar arasına hapsedilmiş oldu</strong>.</p>
<p><strong>Güncel Sorunlar</strong><br />
Fransa, 1960&#8242;lı yıllardan sonra, işçi ihtiyacını karşılamak üzere, eski kolonileri olan Fas, Cezayir ve Tunus&#8217;tan göçmen kabul etmeye başladı. Göçmenlerin gelişinden sonra, ülkedeki müslüman azınlığın oranı %10&#8242;a kadar yükseldi. Söz konusu müslüman ailelerin, çocuklarını başörtüsüyle devlet okullarına göndermek istemeleri, o günlerden bu yana hep sorun oldu. Ancak <strong>başörtüsünü hem dini hem de ataerkil bir sembol olarak gören Fransız yönetimi</strong>, bu konudaki tavrından ödün vermedi.</p>
<p>80&#8242;li yıllardan itibaren sorunun giderek büyümesi üzerine, 2004 yılında yeni bir <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/French_law_on_secularity_and_conspicuous_religious_symbols_in_schools" target="_blank">kanunla</a>, <strong>ilk ve orta dereceli okullarda &#8220;başkalarınca kolayca görülebilen&#8221; her türlü dini sembol yasaklandı</strong>. (Fransız üniversitelerinde ise bu yönde herhangi bir yasak yok.)</p>
<p>Bu noktada, Fransız laikliğinin dinler karşısında tarafsız olmadığını da belirtmek gerekli. Örneğin, 2004 yılında yürürlüğe giren bu kanun, Musevi kipası, Sikh türbanı ve müslüman başörtüsünü yasaklarken, hıristiyan öğrencilere sadece &#8220;büyük&#8221; haç yasağı getirdi. Aynı şekilde, Fransız devleti (her dinden öğrenci kabul etmeleri şartıyla) Katolik okullarının (öğretmen maaşları da dahil olmak üzere) bütçelerinin %80&#8242;ini karşılamakta da bir sakınca görmüyor. Bir başka örnek de, (özellikle <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Lent" target="_blank">Lent</a> döneminde) Cuma günleri <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Fasting_and_abstinence_in_the_Roman_Catholic_Church" target="_blank">et yemeyen</a> Katolik öğrencilere özel menü hazırlanırken, müslüman öğrencilerin helal et konusundaki hassasiyetlerinin gözardı ediliyor olması.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Bu, Fransız tecrübesinin epey kısa bir özetiydi. Bu tecrübenin Türkiye ile parallellikleri, yukarıdaki <strong>koyulaştırdığım</strong> ifadelerde görülebilir. (Önümüzdeki Pazar: ABD)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/fransanin-laiklik-seruveni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Laiklik Faciası</title>
		<link>http://derinsular.com/turkiyenin-laiklik-faciasi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/turkiyenin-laiklik-faciasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 Oct 2011 00:05:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21061</guid>
		<description><![CDATA[[2 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Gülay Göktürk, önceki hafta gayet isabetli bir değerlendirmede bulundu ve laikliğin, demokrasinin din alanına uygulanmasından başka bir şey olmadığını yazdı. Zira din ve vicdan özgürlüğü ya da devletin din konusunda tarafsızlığı zaten demokrasinin bir parçası. Peki o zaman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[2 Ekim 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/oP0XN.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Gülay Göktürk, önceki hafta gayet isabetli bir değerlendirmede bulundu ve laikliğin, demokrasinin din alanına uygulanmasından başka bir şey olmadığını <a href="http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/169998-laiklik-ortadogu-ya-uyar-mi-makalesi.aspx" target="_blank">yazdı</a>. Zira <em>din ve vicdan özgürlüğü</em> ya da <em>devletin din konusunda tarafsızlığı</em> zaten demokrasinin bir parçası. Peki o zaman neden laiklikten ayrıca bu kadar söz ediyoruz? Gülay Göktürk, bunu dinin özel bir önemi olmasına bağlıyor. Ama ben işin bu kısmından çok emin değilim.<span id="more-21061"></span></p>
<p><strong>&#8220;Yüksek Modernizm&#8221;</strong><br />
Yale Üniversitesi&#8217;de görev yapan siyasetbilimci ve antropolog <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/James_C._Scott" target="_blank">James C. Scott</a>, 1998 yılında yayınlanan ve şimdiden alanında bir klasik haline gelmiş olan <a href="http://www.idefix.com/kitap/devlet-gibi-gormek-james-c-scott/tanim.asp?sid=MZBXZ09SOG2GNZHQ5AT0" target="_blank">Devlet Gibi Görmek</a> adlı kitabında, &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/High_modernism" target="_blank">yüksek modernizm</a>&#8221; olarak atıfta bulunduğu bir ideolojiden söz eder. Bu ideolojinin temelinde, bilimin insanlığın her sorununu çözeceğine dair bir &#8220;iman&#8221; vardır. Özellikle 1800 ve 1900&#8242;lü yıllarda hakim olan bu düşünce, o dönemde bilim ve endüstride yaşanan (daha önce benzeri görülmemiş çapta) ilerlemelerin neden olduğu aşırı özgüvenin bir sonucudur. Bu yaklaşıma göre, bilim, geçmişin karanlığına bir son verecek ve sadece doğayı değil, insanları ve sosyal alanı dahi olması gereken şekle sokacaktır!</p>
<p>Ancak yüksek modernizm, bilime vurguda bulunmasına rağmen, bilimsellikten uzaktır. Örneğin, eleştiri ya da şüpheye tahammülü yoktur. Bu nedenle, Scott, yüksek modernizmi bir ideoloji ve hatta bir inanç olarak nitelendirir. Dahası, bu ideoloji, doğruyu kendi tekeline aldığı ölçüde totaliterleşir. Bu totaliter algı, yüksek modernist devletleri, geleneksel olan (ve dolayısıyla ilerlemenin önünde bir engel teşkil eden) her türlü kurum ve pratiği ortadan kaldırmaya yöneltir. Geleneksel hayat tarzlarını, ahlaki değerleri ve dünya görüşlerini ortadan kaldırmanın yolu ise, <em>büyük çaplı toplum mühendisliği projeleri</em>dir.</p>
<p>Ne var ki, Stalin Rusyasından Tanzanya&#8217;ya, Brezilya&#8217;dan Almanya&#8217;ya dek her yerde, yüksek modernist projeler (gerek sosyal gerekse endüstriyel alanda) hep hüsranla sonuçlanır. Dahası, militerleşen ve kendi vatandaşlarına şiddet uygulamaktan çekinmeyen yüksek modernistler, bu uğurda ciddi insanlık suçları işlerler. Büyük <em>facia</em>lar yaşanır.</p>
<p><strong>Yüksek Modernizm, Türkiye ve Laiklik</strong><br />
James Scott, devlet eliyle gerçekleştirilen ve trajediyle neticelenen söz konusu toplum mühendisliği projelerinde (son derece tehlikeli olarak nitelendirdiği) dört özellik tespit eder. <em>Batı Avrupa ve Kuzey Amerika&#8217;dakine benzer bir gelişme kaydedebilme amacıyla hareket eden pek çok ülkede ortak olan bu dört özellik, aynı zamanda Atatürk devrimleri ile ortaya çıkan facianın da formülü gibidir</em>: (1) devletin doğayı ve toplumu şekillendirmeye girişmesi; (2) bilim ve teknolojinin hem endüstriyel ilerlemeyi temin edeceği hem de sosyal alanı dizayn edeceği inancını telkin eden bir devlet ideolojisi; (3) bir savaş, devrim ya da buhran sonrasında ortaya çıkan ve söz konusu yüksek modernist tasarımları gerçekleştirme adına var gücüyle dayatmalarda bulunan bir otoriter devlet; ve (4) bu otoriter devletin planlarına karşı koyma gücüne sahip olmayan zayıf bir toplum.</p>
<p>Tablo gayet açık: Benzeri bir tecrübe yaşayan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye&#8217;de de, çalkantılı bir dönemin ardından gelenek karşıtı, pozitivist bir kadro iktidara gelmiş ve bu kadro toplumu kendi ideolojisi doğrultusunda şekillendirmek üzere hayatın her alanında dayatmalarda bulunmaya başlamıştır. Amaç, gerilikten kurtulmak ve ilerlemektir. Söz konusu ideoloji, bu ilerlemeyi temin edecektir. Bu nedenle de, her türlü gerilik militer bir anlayışla ortadan kaldırılacak ve gerekli görüldüğünde halka şiddet uygulamaktan çekinilmeyecektir.</p>
<p>Laiklik, bu yüksek modernist ideolojinin en merkezi unsurudur. Dolayısıyla da, <strong>Türkiye özelinde, laikliğin &#8220;devletin din konusundaki tarafsızlığı&#8221; ile herhangi bir ilgisi yoktur. Amaç, demokrasi değil, toplum mühendisliğidir</strong>.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Her devlet vatandaşlarına çeşitli masallar anlatır. Bu masallara inananlar, kendi ülkelerini ve liderlerini biricik zannederler. Tam da bu nedenle, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Comparative_politics" target="_blank">Karşılaştırmalı Politika</a> dünyanın siyasi anlamda en tehlikeli branşıdır. Zira dünyayı mukayeseli bir perspektifle öğrenmeye başlayınca, aslında herşeyinizle ne kadar da sıradan olduğunuz gerçeğiyle karşı karşıya gelirsiniz. Ölümsüz olduğuna inandığınız kişi ya da fikirlerin belli bir dönemin tipik ve modası geçmiş kopyaları olduklarını öğrenmek dünyanızı yıkar.</p>
<p>Trajik de olsa, bu bizim hikayemiz. Tabii başka ülkelerin de laiklik adına başka serüvenleri, başka masalları var&#8230; (Önümüzdeki Pazar: Fransa)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/turkiyenin-laiklik-faciasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Liberalizmin Zihinsel Sınırları ve Laiklik</title>
		<link>http://derinsular.com/liberalizmin-zihinsel-sinirlari-ve-laiklik/</link>
		<comments>http://derinsular.com/liberalizmin-zihinsel-sinirlari-ve-laiklik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Sep 2011 02:27:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21055</guid>
		<description><![CDATA[[25 Eylül 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;de (dindar olan ve olmayan) liberaller, &#8220;din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması&#8221; şeklinde yapılan bir laiklik tanımına sahip çıkma eğilimindeler. Bu tavrın temelinde, bu tanımın hem dine hem de devlete özgür alan tanıdığı ve dolayısıyla da laiklik konusunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[25 Eylül 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/fhKnd.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;de (dindar olan ve olmayan) liberaller, &#8220;din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması&#8221; şeklinde yapılan bir laiklik tanımına sahip çıkma eğilimindeler. Bu tavrın temelinde, bu tanımın hem dine hem de devlete özgür alan tanıdığı ve dolayısıyla da laiklik konusunda yaşanan çatışmalara çözüm olabileceği düşüncesi yatıyor. Ancak bu konu bu kadar basit değil.<span id="more-21055"></span></p>
<p><strong>Kurgular ve Gerçekler</strong><br />
Hayatı anlamlandırabilme adına zihnimizde çeşitli kategoriler oluşturuyor ve bunun doğal bir sonucu olarak, bu kategoriler arasına sınırlar çiziyoruz. <em>Dini</em>, <em>siyasi</em>, <em>sosyal</em>, <em>ekonomik</em>, <em>kültürel</em> gibi kategoriler, toplumu ilgilendiren konulardan söz ederken en sık kullandıklarımız arasında. Ancak ne var ki, <em>bizim pratik kaygılarla zihnimizde kimi sınırlar çiziyor olmamız, bu sınırların gerçekte varolduğu ya da bizim çizdiğimiz yerlerden geçtiği anlamına gelmiyor</em>.</p>
<p>Dahası, bu farklı kategoriler kendi aralarında çok geniş örtüşme alanlarına sahip. Örneğin, yukarıdaki beş kategorinin herbiri, diğer dördü ile çok ciddi derecede iç içe. Dolayısıyla, dini alan ile siyasi alanı (ya da yukarıdaki beş kategoriden herhangi ikisini) birbirinden ayırmak, istesek bile pek mümkün değil.</p>
<p><strong>Liberal Bakışın Sorunları</strong><br />
Sosyal hayatı bu müstakil parçalardan oluşan bir bütün olarak tasavvur etmek, siyasetin algılanış şekline de doğrudan yansıyor. Siyasi alan ile dini alanın arasına bir çizgi çizmek suretiyle her iki alanı da kendi içinde özgür kılmayı düşünmek, böyle bir yaklaşımın sonucu. Bu yaklaşım bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor.</p>
<p>Örneğin, <em>dini</em>, <em>siyasi</em>, <em>sosyal</em>, <em>ekonomik</em> ve <em>kültürel</em> alanların önemli ölçüde iç içe olmaları, herhangi bir sivil talebi bu kategorilerden sadece biri ile ilişkilendirmeyi zorlaştırıyor. Örneğin, Ramazan orucu, bir ibadet olmanın yanı sıra, sosyal ve kültürel boyutlara da sahip. Oruç tutan devlet memurlarını düşünerek Ramazan ayında devlet kurumlarının çalışma saatlerinin iftara vaktine göre yeniden düzenlenmesi talebi ise, bu konuya siyasi bir boyut da getiriyor.</p>
<p>Peki laik bir devlet, bu konuda Ramazan ayına özel bir düzenlemeye gidecek midir? Farklı laiklik anlayışları bu soruya farklı yanıtlar veriyorlar. Kimileri dini bir içeriğe sahip olan her konuyu diğer boyutlarına bakmaksızın siyasetin (ve hatta sosyal alanın) dışına itmeye çalışırken, diğerleri daha kapsayıcı politikalar izliyorlar. Ancak bu noktada asıl önemli olan, hangi politikanın izlenmesi gerektiğinden ziyade, dini ve siyasi alanları birbirinden tamamen ayırmanın baştan mümkün olmaması. Bu nedenle de, <em>din ile devleti birbirinden ayırınca sorunların çözüleceğini düşünmek yerine, ister istemez kesişmek durumunda olan bu iki kurum arasındaki ilişkilerin ne şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirlemek gerekiyor</em>.</p>
<p><strong>Topluma Dokunmak</strong><br />
Dini, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanların kesişmekten de öte iç içe olması, toplumlara dair bir gerçeklik. Hatta, <em>bir toplumu toplum yapan da zaten bu girift yapı</em>. Bu noktada, bu gerçeği kabul etmek ve <em>sivil taleplerin dini bir çıkış noktasına sahip olup olmadığına aldırmaksızın</em> bir arada yaşamanın kurallarını birlikte oluşturmayı öğrenmek gerekiyor. Bunun alternatifi ise, toplumu onun için önceden çizilmiş (seküler olan ya da olmayan) kalıplara sığdırmaya çalışmak.</p>
<p>Kemalizm (totaliter yapısı gereği) bugüne dek hep ikincisini yaptı. Liberaller ise, iyi niyetliler ve bu tavra karşı çıktıklarını söylüyorlar. Ancak hayatı farklı alanlara bölmek ve özgürlüklerin sınırlarını bu alanları esas alarak çizmek gerçekliğe tekabül etmediği gibi, (subjektif ve normatif olması itibariyle) ideolojikleşmeye ve otoriterleşmeye de müsait.</p>
<p>Bu yaklaşım liberalizm için yeni değil. Zira &#8220;her bireyin başkalarının özgürlüklerini ihlal etmediği müddetçe kendi özel alanında tamamen hür olması&#8221; esasına dayanan liberal özgürlük anlayışı da aynı şekilde insanlar arasındaki kesişim alanlarını gözardı eden bir yapıya sahip. Halbuki siyaset, tanımı gereği, söz konusu ortak alanlar hakkında kararlar almakla ilgili olan bir süreç. Bu alanları büyük ölçüde gözardı eden ve öncelikle bireysel alanlara yönelik dışsal tehditlere odaklanan liberalizm ise, kendisini (Etyen Mahçupyan&#8217;ın ifadesiyle) topluma dokunamayan bir ideoloji olmaya mahkum ediyor.</p>
<p><strong>Sonsöz: Laiklik Bir Saplantıdır</strong><br />
Eğer bir demokraside aslolan, vatandaşların (dini olan ya da olmayan) talepleri ise &#8211; ki bu taleplere (dini olan ya da olmayan) dayatmaları reddetmek de dahildir &#8211; o zaman laiklikten bu kadar söz ediyor olmak neden? Laiklik dediğimiz şeyin aslında &#8220;yüksek modernist&#8221; bir saplantı olmasından olmasın? (Bu noktayı açacağım.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/liberalizmin-zihinsel-sinirlari-ve-laiklik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyaset Bilimi 106: Laiklik</title>
		<link>http://derinsular.com/siyaset-bilimi-106-laiklik/</link>
		<comments>http://derinsular.com/siyaset-bilimi-106-laiklik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 08:28:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21049</guid>
		<description><![CDATA[[18 Eylül 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Mısır&#8217;da katıldığı bir televizyon programında, dünyadaki farklı laiklik anlayışlarından söz etti. Türkiye&#8217;de uzun yıllar boyunca bu konu üzerinde düşündüklerini ifade eden Erdoğan, neticede, devletin (inançlarından bağımsız olarak) bütün vatandaşlara eşit uzaklıkta olduğu bir laiklik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[18 Eylül 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/9Lc4G.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Mısır&#8217;da katıldığı bir televizyon programında, dünyadaki farklı laiklik anlayışlarından söz etti. Türkiye&#8217;de uzun yıllar boyunca bu konu üzerinde düşündüklerini ifade eden Erdoğan, neticede, devletin (inançlarından bağımsız olarak) bütün vatandaşlara eşit uzaklıkta olduğu bir laiklik anlayışında karar kıldıklarını belirtti ve Mısırlılara da bu anlayışı tavsiye etti.</p>
<p>Bütün bunlarda çok fazla problem yok. Ancak Erdoğan, konuşmasında, &#8220;Laik bir devlet yapısı dinsizliğin değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır&#8221; gibi, açıklanması daha zor olan ifadeler de kullandı.<span id="more-21049"></span></p>
<p>Laikliği din ve vicdan özgürlüğü ekseninde tanımlama yönündeki bu eğilim, Türkiye&#8217;de son dönemde giderek yaygınlaşıyor. Halbuki, <em>laiklik başka, din ve vicdan özgürlüğü başka anlamlar ifade eder. Dahası, her demokrasi için vazgeçilmez olan bu iki kavram, müstakil olmanın yanı sıra, birbirini tehdit edici niteliğe de sahiptir. Dolayısıyla da, karşılıklı olarak dengelenmeleri zorunludur</em>. Zira laikliğin yanı sıra din ve vicdan özgürlüğünün de güvence altına alınmadığı (yani laikliğin dengelenmediği) durumlarda, Sovyetler Birliği ya da Türkiye örneklerinde görülen türden zorbalıklar yaşanır.</p>
<p>ABD Anayasasının bir parçası olan Haklar Bildirgesinin ilk maddesinde yer alan &#8220;Kongre, dini bir kurumu destekleyen, ya da dinin özgürce icra edilmesini yasaklayan hiçbir kanun yapmayacaktır&#8221; ifadesi, bu dengenin nasıl gerçekleştirilebileceğinin çok iyi bir örneğidir. Zira ilgili ifadenin ilk kısmı (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Establishment_Clause" target="_blank">Establishment Clause</a>) laikliği, ikinci kısmı (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Free_Exercise_Clause" target="_blank">Free Exercise Clause</a>) ise dini hürriyetleri teminat altına alır.</p>
<p><strong>Medeniyet İthali ve Kavram Karmaşası</strong><br />
Türkiye&#8217;de yaşanan ciddi seviyedeki kavram karmaşasının doğurduğu en yaygın sorunlardan biri, <em>laiklik</em>, <em>demokrasi</em>, <em>haklar</em>, <em>özgürlükler</em> gibi kavramları gerçekte ifade ettiği anlamların dışında (ve hatta zaman zaman da birbirleri yerine) kullanmak. Tabii bu durum çok da şaşırtıcı değil. Zira bu kavramların hiçbiri Türkiye&#8217;nin kendi siyasi geleneği içinde doğmadı. Daha da önemlisi, Batı kimi dönemlerde Osmanlı&#8217;yı bu konularda reforma zorlamış olsa da, ilgili kavramlar, tarihin doğal seyri içerisinde yaşanan gelişmelerle bugüne gelmedi. Dolayısıyla, bugün, belli bir süreç sonrasında şu anda bulunduğu noktaya gelmiş olan Fransız ya da Anglosakson laiklik anlayışlarından söz etmek mümkün iken, günümüz Türkiye&#8217;sindeki politikalar için aynı şeyi söylemek zor.</p>
<p><em>Türkiye&#8217;nin laiklik geleneği, bir generalin bir tarihte Fransa&#8217;dan ithal ettiği politikaları din ve vicdan hürriyetini hiçe sayarak halka dayatması, ve sonrasında buna gösterilen haklı tepkilerin bölünmüş bir toplum ortaya çıkarmasından ibaret</em>. Bu bölünmüşlüğün, bugün yaşanmakta olan kavram karmaşasındaki payı da büyük. Zira yapısal değişiklikleri <em>emir ile</em>, yani doğal süreçlerin üzerine çıkarak gerçekleştirebileceğini zanneden &#8220;cumhuriyetçi&#8221; kadronun uyguladığı dayatmalar, bir yandan toplumu kaba bir siyasi ortam içerisinde kamplaştırırken, diğer yandan da kavramları sloganlaştırdı. Hep birlikte &#8220;ilericilik&#8221; başlığı altında kategorize edilen &#8220;laiklik&#8221;, &#8220;özgürlük&#8221; gibi Batılı kavramlar, hem aynılaştı hem de yaşanmakta olan <em>kültürel devrim</em>in sloganları haline gelerek ucuzladı. Bu kavramlar arasındaki (hiçbir zaman tam olarak öğrenilmemiş olan) farklar iyice silikleşince, bu kelimeleri birbirlerinin yerine kullanmak dahi olağanlaştı! <em>&#8220;Demokratik, laik, hukuk devleti&#8221; gibi tekrarlana tekrarlana anlamını hepten yitirmiş olan virgüllü ifadeler, bu sığ mirasın bir sonucudur</em>.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye Cumhuriyeti, (kronolojik sırayla ve özetle) bir bölgedeki vatandaşlarının tepesine bombalar yağdıran ve çoluk çocuk demeden hepsinin topluca imha edilmesi emrini verebilen, yoktan varedilen vergi borçlarından ötürü malına mülküne el koyduğu gayrimüslimleri tutuklayıp sürgünlere gönderebilen, şehir merkezlerinde pogromlar düzenlemekten geri durmayan, üst üste üç kez seçilmiş bir başbakanı idam edebilen, ülkenin topraklarını faili meçhul binlerce insana (taşsız) mezar eden, başörtülü insanlara iç düşman muamelesinde bulunan ve 2000&#8242;li yıllarda bile gayrimüslim yazarlara suikast planları yapan otoriter ve acımasız bir devlet iken, bugün belki de tarihinde ilk kez gerçek bir cumhuriyet olma yolunda. Bu değişim, siyasetin halka ait olduğu ve dolayısıyla da kavramların slogan olmaktan uzaklaşarak hayatın içinde reel karşılıklar bulmaya başladığı yeni bir süreci ima ediyor. Anayasanın ilk kez siviller tarafından yapılacak olmasının asıl önemi de zaten bu normalleşmede.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/siyaset-bilimi-106-laiklik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben Kürt Olsaydım&#8230;</title>
		<link>http://derinsular.com/ben-kurt-olsaydim/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ben-kurt-olsaydim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Sep 2011 05:57:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21042</guid>
		<description><![CDATA[[11 Eylül 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Yarın olacakları tahmin etmeye çalışmak ile yarına dair temennilerde bulunmak arasında ciddi bir fark var. Zira öngörüde bulunmak objektif olmayı gerektirirken, temenniler ise subjektif bir yapıya sahip. Ancak bu basit fark, ne yazık ki herkes için yeterince belirgin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[11 Eylül 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/tOAef.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p><em>Yarın olacakları tahmin etmeye çalışmak</em> ile <em>yarına dair temennilerde bulunmak</em> arasında ciddi bir fark var. Zira öngörüde bulunmak objektif olmayı gerektirirken, temenniler ise subjektif bir yapıya sahip. Ancak bu basit fark, ne yazık ki herkes için yeterince belirgin değil. Bu nedenle de, <em>dile getirilen öngörüler, ülkemizde, gerçekleşmesi arzu edilenin beyanı (ve hatta siyasi bir duruş) olarak algılanıyor</em>.<span id="more-21042"></span></p>
<p>Geçen Pazar yayınlanan yazım da maalesef çokları tarafından böyle bir algıyla değerlendirildi. Yazıda, (1) yeni bir Kürt siyasi elitinin ortaya çıktığını, (2) bu elitin de etkisiyle, yeni bir Kürt kimlik bilincinin son derece dinamik bir şekilde güçlendiğini ve (3) bu kimliğin reaksiyoner-milliyetçi bir niteliğe sahip olduğunu belirtmiştim. Bütün bunlar, bana göre, Kürt kimliğinin yakın bir gelecekte Türk üniter devletinin mevcut kalıplarına sığmakta daha da zorlanacağı anlamına geliyordu. Bu nedenle de, bölünmenin önüne geçebilmek için bu kalıpların bir an önce değişmesi gerekmekteydi. Ancak ben Türkiye&#8217;de yaşanan onca olumlu gelişmeye rağmen, Türk tarafındaki değişimin Kürtlerin değişim hızına yetişemeyeceğinden hareketle, (özellikle Doğulu) Kürtlerin giderek artan bağımsızlık taleplerinin bir noktadan sonra önünün alınamayacağı sonucuna vardım. Halen de böyle düşünüyorum.</p>
<p>Yanıldığımı zannetmiyor olsam da, neticede bu bir öngörü &#8211; ve elbette herkes bu öngörüye katılmak zorunda değil. Örneğin, bir başkası da çıkıp, &#8220;Bu söylenenler yanlış. Kürtler ve Türkler müthiş bir barış ve kardeşlik arefesindeler&#8221; diyebilir. Böyle bir argüman, benim açımdan <em>geçerli</em> olmasa da, en azından <em>meşru</em>dur.</p>
<p>Ne var ki, <em>bazı insanlar okuduklarına metinde yer almayan anlamlar yüklüyor ve zaman zaman da meşruiyet sınırlarını zorluyorlar</em>. Örneğin, Engin Ardıç, yazımın metninden (nasıl başardıysa) benim ayrılıkçı bir Kürt olduğum fikrine varmış. Sadece onun yazısını okuyan biri, benim bağımsızlık mücadelesi veren bir militan gibi konuştuğumu dahi düşünebilir. Ardıç, edindiği bu izlenim doğrultusunda, yazımdan yaptığı alıntıların tırnak içlerini değiştirerek (benim adıma) kişiselleştirmekte dahi bir mahzur görmemiş. Mesela &#8220;mumla aramaya mahkûmlar&#8221; şeklindeki ifademi, &#8220;mumla aramaya mahkûmsunuz&#8221; yapmış.</p>
<p>Halbuki <em>benim yaptığım, olayları Türk ya da Kürt perspektifinden değerlendirmek değil, ülkedeki gelişmelere bakarak &#8220;Gidişat bu yöne&#8221; demekten ibaretti</em>. Aldığım cevap ise, şöyle oldu: &#8220;Gidersen gidersin, biz burada yaşarız sen de dağın başında. / Ama artık öyle ipini kırıp İstanbul&#8217;a gelmek olmayacak, pasaport alacaksın, belki vize de!&#8221;</p>
<p>Bu gibi ifadeler, Türk tarafının Kürtlere bakışının halen ne kadar kaba (ve dolayısıyla da bütün bu olan biteni idrak edebilmekten ne denli uzak) olabildiğinin bir diğer göstergesi. <em>Ben Doğulu bir Kürt olsaydım, benimle bu şekilde konuşmayı adet edinen ve yaşanan onca şeyden sonra hala bir şantaj aracı olarak vizeden bahis açan insanlarla aynı ülkede yaşamayı istemez, işim düştüğünde İstanbul&#8217;a vize ile seyahat etmeyi tercih ederdim</em>.</p>
<p>(Yazıda başka önemli problemler de var. Ama bunları bir polemik çerçevesinde yazmak yerine, Kürt sorunu hakkındaki diğer yazılarım içerisinde değerlendirmek istiyorum.)</p>
<p><strong>Ayşe Hür Notu</strong><br />
Bu hafta çok anlamlı bulmadığım bir diğer tepki de Ayşe Hür&#8217;den geldi. Hür&#8217;ün tepkisinin nedeni, Kuran&#8217;ın derlenme sürecini ele alan son yazıları hakkında <em>Twitter</em>&#8216;da yaptığım iki girdi.</p>
<p>Aynı konuda sadece tek bir girdi yapan Mustafa Akyol da Hür&#8217;ün tepkisinden payını almış. Mustafa Akyol ile suçumuz, (mealen) &#8220;Böylesine karmaşık bir konuda sırf Ali Ünal&#8217;ın yazısı ile herşeyi anlamak ve kolayca tatmin olmak&#8221;.</p>
<p>Ayşe Hür&#8217;ün yazısında alıntılamadığı iki girdim şöyleydi:</p>
<blockquote><p>
(1) Ali Ünal&#8217;ın yazısı Ayşe Hür&#8217;ün kimi bilgi yanlışlarını düzeltme açısından iyi olmuş:</p>
<p>(2) &#8216;Birden fazla Kuran&#8217; argümanının hatalı olduğunu ben de yazmıştım. Ancak derleme süreci Ali Ünal&#8217;ın anlattığı kadar sorunsuz değil.</p></blockquote>
<p>Bu girdilerde bu kadar büyütecek ne var bilmiyorum. Ayrıca ikinci girdiden de görülebileceği gibi, <em>Ali Ünal&#8217;ın yazısına tamamen katılmam söz konusu değil</em>. Ayşe Hür&#8217;ün buna rağmen neden böyle şeyler söylediğini ve neden bunu bir parça müstehzi bir üslupla yaptığını bilmiyorum. İzah ede(bili)rse sevinirim.</p>
<p>Ayşe Hür&#8217;ün kendileri ile polemikte bulunduğu kişilere yanıt vermek (ve belki, daha sağlıklı bir literatür taramasıyla argümanlarını zenginleştirmek) yerine, bu polemiğin dışında olan ve ilgili tartışma hakkında sadece iki üç cümlelik yorumlar yapmakla yetinen insanları yazı ve alay konusu yapmasını tuhaf bulduğumu da ayrıca belirtmek istiyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ben-kurt-olsaydim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>37</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkler, Kürtler ve Teksaslılar</title>
		<link>http://derinsular.com/turkler-kurtler-ve-teksaslilar/</link>
		<comments>http://derinsular.com/turkler-kurtler-ve-teksaslilar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2011 07:20:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21034</guid>
		<description><![CDATA[[4 Eylül 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Geçen Pazar yayınlanan &#8220;Federasyon ve Bölünen Türkiye&#8221; başlıklı yazıma gelen bazı itirazlar ekseninde yazının kimi noktalarını detaylandırmaya çalışacağım. Soru 1: &#8220;Türkler henüz bunun farkında değiller&#8221; gibi bir ifade, yazarın kendisini Türk saymadığı anlamına gelmez mi? Gelmez. Çünkü, hiç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[4 Eylül 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/HWmyt.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Geçen Pazar yayınlanan &#8220;Federasyon ve Bölünen Türkiye&#8221; başlıklı yazıma gelen bazı itirazlar ekseninde yazının kimi noktalarını detaylandırmaya çalışacağım.<span id="more-21034"></span></p>
<p><strong>Soru 1: &#8220;Türkler henüz bunun farkında değiller&#8221; gibi bir ifade, yazarın kendisini Türk saymadığı anlamına gelmez mi?</strong></p>
<p>Gelmez. Çünkü, hiç kimse, değerlendirmelerini taşıdığı kimliğin perspektifinden yapmak zorunda değildir. Hatta <em>insanın kendisine mesafe alması, tek yönlü bir bakışa hapsolmaktan kurtulma ve daha objektif olabilme adına önemli bir adımdır</em>.</p>
<p>Diğer yandan, bir insanın Türk olması kadar olmaması da gayet doğaldır ve bu ikisinden birinin diğerine (elbette) herhangi bir üstünlüğü yoktur. Dahası, bir insan Türk olmakla birlikte bir kimlik olarak Türklüğü önemsemiyor ve kendisini milliyeti dışındaki özellikleri (örneğin, düşünceleri ya da inançları) ekseninde tanımlıyor olabilir.</p>
<p>Yani bu gibi sorular aslında çok anlamlı değil. Bir tartışmada aslolan, kişinin kendisini hangi milliyet ekseninde tanımladığı değil, ortaya koyduğu argümanlardır.</p>
<p><strong>Soru 2: Peki bu gibi ifadeler genellemede bulunuyor olmaları itibariyle problemli değil mi?</strong></p>
<p>&#8220;Türkler&#8221;, &#8220;Kürtler&#8221; ya da &#8220;Amerikalılar&#8221; gibi ifadeler, zorunlu olarak genelleyici değildir. Örneğin, &#8220;Amerikalılar seçim sonuçlarına şaşırdılar&#8221; gibi bir ifade, &#8220;Amerikalıların çoğu&#8221; anlamına gelir. Yani ülkede seçim sonuçlarına şaşırmayan, böyle bir sonucu bekleyen kimseler de muhakkak vardır. Ancak ilgili ifade ile kast edilen ülkedeki herkes değil, <em>yaygın eğilim</em>dir.</p>
<p>Bu gibi ifadelerin sorunlu olması, ancak belli bir kimliği taşıyan herkese aynı özelliğin atfedildiği durumlarda olur. Örneğin, &#8220;Türkler çalışkandır&#8221; ya da &#8220;Yahudiler zengindir&#8221; gibi özcü önermeler bu çerçevededir.</p>
<p><strong>Soru 3: Teksas ile Kürdistan&#8217;ı karşılaştırmak makul mü?</strong></p>
<p>ABD&#8217;nin Teksas eyaleti ile Türkiye Kürdistanı arasında analitik bir karşılaştırmadan ziyade, bir düşünce egzersizi yapmak mümkün:</p>
<p>Kürtlerin milliyetçi bir Türkiye&#8217;deki konumlarının ne olacağı konusu Kurtuluş Savaşı&#8217;nın sona ermesinin ardından gündemde oldu. Mustafa Kemal&#8217;in sıklıkla atıfta bulunulan ve Kürtlere özerklik verileceğini ifade ettiği İzmit konuşması da bu döneme rastlar. Ancak tek parti diktatörlüğünün tesis edilmesinin ardından, merkezi hükümet Kürtlere özerklik tanımak şöyle dursun, Kürt kimliğini bir tehdit olarak görmeye başladı ve bu süreçte, Kürt kimliğine dair kültürel öğeler dahi zamanla birer suç unsuru haline geldi. </p>
<p>Teksas ise, 1845 yılında Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne katılmış ve (ilgili müzakerelerde karara bağlandığı üzere) kendi kimliğine ve siyasi sembollerine sahip olmaya devam etmişti. Ancak federal hükümet tek taraflı olarak aldığı bir kararla Teksaslıların temel haklarını hiçe saysa, Teksaslılar buna rağmen ABD&#8217;nin bir parçası olarak kalmak isterler miydi? Yoksa hemen herkesin zaten silahlı olduğu Teksas&#8217;ta merkezi hükümete karşı mücadele veren ayrılıkçı örgütler mi ortaya çıkardı?</p>
<p>Tarihi değiştirmemiz mümkün olmadığı için bu soruların cevaplarını bilemesek de, dünyadaki örneklere baktığımızda, dayatmaların ve asimilasyon politikalarının ne gibi facialara neden olabildiklerini görebiliyoruz.</p>
<p><strong>Soru 4: Federasyon neden Kürt sorununa çözüm olamaz?</strong></p>
<p>Onyıllarca süren ve Kürt kimliğini ortadan kaldırmayı hedefleyen sistemli uygulamalar artık sona erdi. Bu yeni dönemde, yeni bir Kürt kimliği hayatın hemen her alanında ciddi bir dinamizm ile inşa olmakta. Geçmişteki acılarla ve Türklerin (biraz da kendi acıları nedeniyle) bu acıları halen ciddiye almıyor olmalarıyla şekillenen bu yeni kimlik, ciddi derecede reaksiyoner bir yapıya da sahip. Dolayısıyla, bu yeni kimliği taşıyanlar, temel haklarına sahip olmayı artık bir lütuf olarak görmedikleri gibi, kendilerine yönelik aşağılayıcı tavırları da daha fazla sineye çekmek istemiyorlar.</p>
<p>Ancak Türk tarafı, bu güçlü hisleri (ve daha da önemlisi, bu hislerin ima ettiği siyasi gelişmeleri) anlamakta halen zorlanıyor. Bu nedenle de, <em>Türkler, asıl konunun federasyon (ya da herhangi bir başka bir sistem) olmadığını, Türk devletinin acımasızlıklarıyla şekillenen Kürt milliyetçiliğinin kendisini TÜRKiye&#8217;ye ait hissetmesi için artık ortada pek bir neden kalmadığını göremiyorlar. Bu nedenle de, bugün duymaya dahi tahammül edemedikleri bir kelime olan &#8220;federasyon&#8221;u bir gün mumla aramaya mahkumlar</em>.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türk tarafının bu hali, yaklaşmakta olan tsunamiden haberdar olmadıkları için sahilde eğlenmeye devam eden ve içinde bulundukları sarhoşluğun etkisiyle anlamsız sloganlar atan ve hatta bu sloganlara inanabilen insanların durumunu andırıyor.</p>
<p>En azından benim baktığım yerden görünen bu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/turkler-kurtler-ve-teksaslilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayattan Kareler (53): Mustafa Akyol&#8217;un Kitabı</title>
		<link>http://derinsular.com/hayattan-kareler-53-mustafa-akyolun-kitabi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/hayattan-kareler-53-mustafa-akyolun-kitabi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Sep 2011 08:10:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tahtelbahir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21029</guid>
		<description><![CDATA[Salı gününden beri, dünyanın en büyük siyaset bilimi konferansı olan APSA için Seattle&#8217;dayım. Bugün yayıncılara ayrılan bölümü gezerken, W.W. Norton&#8217;ın standında Mustafa Akyol&#8217;un yeni çıkan &#8220;Islam Without Extremes&#8221; adlı kitabının gayet görünür bir yerde sergilendiğine şahit oldum. Bu vesileyle kitabı ilk kez elime alıp inceleme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Salı gününden beri, dünyanın en büyük siyaset bilimi konferansı olan <a href="http://www.apsanet.org/" target="_blank">APSA</a> için Seattle&#8217;dayım.</p>
<p>Bugün yayıncılara ayrılan bölümü gezerken, W.W. Norton&#8217;ın standında Mustafa Akyol&#8217;un yeni çıkan &#8220;<a href="http://www.amazon.com/Islam-without-Extremes-Muslim-Liberty/dp/0393070867/ref=sr_1_1?ie=UTF8&#038;qid=1315127908&#038;sr=8-1" target="_blank">Islam Without Extremes</a>&#8221; adlı kitabının gayet görünür bir yerde sergilendiğine şahit oldum. Bu vesileyle kitabı ilk kez elime alıp inceleme fırsatım da oldu.</p>
<p>Sonrasında, oradaki görevli kıza kitabın satıp satmadığını sordum. &#8220;Fena değil, bugün birkaç tane sattık&#8221; dedi. &#8220;Catchy title&#8221; dedim. &#8220;Öyle&#8221; dedi.</p>
<p>Ne diyelim, hayırlı uğurlu olsun. Ama henüz vatana millete değil, sadece İngilizce literatüre&#8230; (2 Ağustos 2011 / Seattle)</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2011/0903-akyol.jpg" alt="Islam Without Extremes / Mustafa Akyol" title="Islam Without Extremes / Mustafa Akyol" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/hayattan-kareler-53-mustafa-akyolun-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Federasyon ve Bölünen Türkiye</title>
		<link>http://derinsular.com/federasyon-ve-bolunen-turkiye/</link>
		<comments>http://derinsular.com/federasyon-ve-bolunen-turkiye/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Aug 2011 04:07:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21012</guid>
		<description><![CDATA[[28 Ağustos 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Üniter devlet, federasyon ve konfederasyon kavramları arasındaki temel fark, egemenliğin paylaşılması noktasındadır. Şöyle ki, üniter devlette, egemenlik sadece merkezi idareye aittir. Yerel yönetimler ancak merkezi idarenin izin verdiği ölçüde yetki sahibi olabilirler. Federasyonda, böyle bir merkeziyetçi yapı bulunmaz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[28 Ağustos 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/c3kMK.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p><em>Üniter devlet</em>, <em>federasyon</em> ve <em>konfederasyon</em> kavramları arasındaki temel fark, egemenliğin paylaşılması noktasındadır. Şöyle ki, <strong>üniter devlet</strong>te, egemenlik sadece merkezi idareye aittir. Yerel yönetimler ancak merkezi idarenin izin verdiği ölçüde yetki sahibi olabilirler. <strong>Federasyon</strong>da, böyle bir merkeziyetçi yapı bulunmaz. Egemenlik, yerel yönetimler ile merkezi idare arasında paylaşılır. <strong>Konfederasyon</strong>da ise, (üniter devlettekinin tam tersine) egemenlik sadece yerel idareye aittir. Merkezi idare ancak yerel idarenin onayı dahilinde yetki sahibi olabilir.<span id="more-21012"></span></p>
<p>Bu üç yapı arasındaki farkı, bir örnek ekseninde incelemek gerekirse: Üniter bir devlet olan Türkiye&#8217;de vatandaşlar sadece Ankara&#8217;ya vergi verirler. Bir Teksaslı ise, hem Teksas hükümetine, hem de Washington&#8217;a vergi verir. (Günümüzde geldiği nokta itibariyle bir konfederasyonu andıran) Avrupa Birliği sınırları içinde yaşayanlar ise, sadece kendi ülkelerine vergi öderler.</p>
<p><strong>Tarihi Süreç ve Teksas Örneği</strong><br />
Bu gibi farklı siyasi yapılar, farklı tarihi süreçler neticesinde ortaya çıkar. Bu nedenle, içlerinden birinin diğerine üstünlüğünden ziyade, farklı siyasi tecrübelerin doğurduğu farklı işleyişlerden söz etmek daha doğru olur. Örneğin, 17. yüzyılda önce Fransa, ardından da İspanya tarafından sömürgeleştirilen Teksas, daha sonra Meksika&#8217;nın bir eyaleti durumuna geldi. Sonrasında bir süre bağımsız bir Teksas Cumhuriyeti olarak varolduktan sonra nihayet 1845 yılında Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne katıldı. Aradan geçen 166 yıldan sonra, Teksas&#8217;ta &#8220;Amerikalı&#8221; kimliğinin yanı sıra &#8220;Teksaslı&#8221; kimliği de halen güçlü.</p>
<p>Teksas, kendi yasama, yürütme ve yargı organlarına, polis teşkilatına ve hatta bayrağına sahip olmaya devam etmesine imkan tanıyan bu federal yapıya kendi rızasıyla dahil oldu. Ama bunun yerine Teksas merkeziyetçi bir sisteme dahil olmaya zorlansaydı, daha farklı tecrübelerin yaşanması herhalde şaşırtıcı olmazdı.</p>
<p><strong>Yeni Kürtler</strong><br />
Günümüz Türkiyesinde federasyon dendiğinde ise, ilk akla gelen ülkenin doğusu ve Kürtler. Zira federasyon talebi, epey zamandır Kürt siyasetinin en belirgin gündem maddelerinden biri durumunda. Hatta bazı Kürtlerin federasyonu tam bağımsızlık yolunda bir aşama olarak gördükleri de bir gerçek.</p>
<p>Bu talepler, Kürt siyasetinin Ankara&#8217;nın bölge üzerindeki egemenliğinden rahatsızlık duyduğu ve daha fazla otonomi arayışı içerisinde olduğu anlamına geliyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir&#8217;in, TBMM ve Türkiye bayrağına ek olarak bir de bölgeye özgü bir Kürt parlamentosu ve bayrağı talep eden sözleri de, böyle bir arayışın ifadesiydi.</p>
<p>Kürt siyasetinin bu arayışları karşısında, Ankara, (pek çok devletten beklenecek tavrı sergileyerek) ne egemenliğini paylaşmak, ne de bölünmeye kapı açmak istiyor. Onyıllar süren asimilasyon politikasının ve bu doğrultuda işlenen insanlık suçlarının ardından devletin bugün geldiği nokta, üniter yapı içerisinde Kürtlerin kimliklerini tanımak ve sivil haklarını (tamamen olmasa da) vermek suretiyle çözüm üretmeyi öngörüyor.</p>
<p>Ancak böyle bir çözüm, dünyanın pek çok yerinde olumlu sonuçlar vermiş olsa da, Türkiye&#8217;de benzeri bir başarının elde edilmesi bu noktadan sonra çok zor. Zira, bundan 20 yıl önce yapılsa belki çok etkili olacak olan bu açılımlar, artık Kürtler için çok fazla anlam ifade etmiyor. Bunun nedenleri arasında, (1) yaşanan korkunç tecrübeler, (2) Kürtlerin yükselen kimlik bilinci, (3) bu yeni milliyetçi kimliğin fazlasıyla reaksiyoner olması, (4) yeni bir Kürt entelijansiyasının doğmuş olması, (5) Kürt kimliğinin müzikten edebiyata her alanda ifade bulması ve bu kimlik inşasının Kürt kitlelerde büyük bir heyecan uyandırması, ve (6) Kürtlerin, haklarının tanınmasını artık bir lütuf olarak görmüyor olmaları sayılabilir.</p>
<p>Bütün bunlar, herşeyden önce, Türkiye&#8217;de Kürt kimlik siyasetinin artık hak ihlalinden korunma kaygısının çok ötesinde dinamiklerle şekillendiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, <em>ana dilde eğitim gibi dünyada çoktan genel kabul görmüş hakları tanımak artık bir marifet olmadığı gibi, çözüm adına yeterli de değil. Bu durum, federasyon ya da başka bir sistemin sorunlara çözüm olmasının artık mümkün olmadığı anlamına da geliyor</em>. Zira Türk tarafı henüz farkında olmasa da, günümüz Kürt siyaseti, Kanada ve Belçika gibi federal ülkelerde görülen türden bir sürece girmiş durumda. </p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Bugün gelinen noktada, Kürtleri Türk <a href="http://derinsular.com/siyaset-bilimi-105-uniter-devlet/">üniter devletinin</a> kadim kalıplarına sokmak artık epey zor. Yapılması gereken, kalıbı değiştirmek &#8211; ki bu da, ülkenin adı dahil herşeyinin radikal bir değişime tabi tutulması demek.</p>
<p>Türkiye&#8217;de böyle bir değişimin er geç yaşanması kaçınılmaz olsa da, mevcut milliyetçi zihniyetin kendisini hızla değişmekte olan Kürtlerin dinamizmine ayak uydurabilecek denli hızlı dönüştürebilmesi pek muhtemel değil. Yani <em>tren çoktan kaçtı. Ama Türkler henüz bunun farkında değiller</em>.</p>
<div class="source"><strong>PKK ve BDP Notu</strong>: Bu yazı uzun bir süreci ele alıyor ve mevcut gündem ile ilgili değil. PKK&#8217;nın eylemlerinin ve BDP&#8217;nin son dönem siyasetinin hem Türklere hem Kürtlere hem de barışa büyük zarar verdiğini düşünüyorum.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/federasyon-ve-bolunen-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyaset Bilimi 105: Üniter Devlet</title>
		<link>http://derinsular.com/siyaset-bilimi-105-uniter-devlet/</link>
		<comments>http://derinsular.com/siyaset-bilimi-105-uniter-devlet/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2011 23:30:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21003</guid>
		<description><![CDATA[[21 Ağustos 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Üniter devlet, siyasi idarenin tek ve merkezi bir otoritenin kontrolünde bulunduğu bir işleyişin ifadesidir. Bu işleyiş, ülkenin farklı bölgelerini ilgilendiren kararların, o bölgelerde yaşayanlar tarafından değil, başkentteki politikacılar tarafından alınmasını öngörür. Böyle bir sistemde, yerel yönetimler, çoğu zaman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[21 Ağustos 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/baKco.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Üniter devlet, siyasi idarenin tek ve merkezi bir otoritenin kontrolünde bulunduğu bir işleyişin ifadesidir. Bu işleyiş, ülkenin farklı bölgelerini ilgilendiren kararların, o bölgelerde yaşayanlar tarafından değil, başkentteki politikacılar tarafından alınmasını öngörür. Böyle bir sistemde, yerel yönetimler, çoğu zaman merkezi otoritenin birer uzantısı durumundadır. Dolayısıyla da, görevleri, bulundukları bölgedeki insanların iradelerini temsil etmek değil, merkezin ürettiği politikaları uygulamaktır.<span id="more-21003"></span></p>
<p>Üniter devletlerde yerel yönetimlere geniş yetkiler tanınması da az rastlanılan bir durum değildir. Ancak bu yetki verildiği gibi, alınabilir de. Zira aslolan yetkinin miktarı değil, iplerin merkezi otoritenin elinde olmasıdır.</p>
<p><strong>Üniter Devlet ve Demokrasi</strong><br />
Üniter devlet söz konusu olduğunda ilk akla gelen konulardan biri, merkeziyetçilik ile demokrasi arasındaki ilişkidir. Zira merkezi düzenlemelerin yerel taleplerle uyuşmadığı her durum, merkezin kendi tercihlerini dayatması anlamına gelir. Bu noktada sorular gayet açıktır: <em>Eğitimden sağlığa pek çok konu bölgesel olarak mı düzenlenecektir, yoksa merkezi bir şekilde mi? Kararlar başkenttekilerce mi alınacaktır, yoksa ilgili sorunları yerinde gören, seçmenler tarafından daha iyi tanınan, daha erişilebilir durumda olan ve dolayısıyla da kendilerinden daha kolay hesap sorulabilen yerel liderlerce mi?</em></p>
<p>Bu soruların vurgusu, demokrasinin <em>siyasi irade</em> ve <em>temsil</em> gibi temel değerleri üzerindedir. Dolayısıyla da, cevaplarının prensip bazında nasıl olacağı çok fazla kuşku götürmez. Ancak işleyiş söz konusu olduğunda, bu sorulara tek bir doğru cevap vermek zorlaşır. Zira Danimarka gibi küçük bir ülkede merkezi örgütlenme çok fazla sorun doğurmazken, büyük şehirleri arasında binlerce kilometre mesafe bulunan ABD ve Kanada&#8217;da durum farklıdır.</p>
<p>Merkeziyetçiliğin totaliter rejimler tarafından araçsallaştırılması hakkında ise, daha net konuşabilmek mümkündür. Hayatın her alanını kontrol altına almak ve toplumu belli bir şekle sokmak gibi eğilimlere sahip olan totaliter rejimler, hem toplum içindeki farklılıkları baskı altına alma, hem de resmi kılınan kimlik çerçevesinde bir aidiyet hissi kurgulama noktasında merkeziyetçi bir politika izlerler. Üniter devletlerde tektipleştirme kaygısına ve birlik vurgusuna daha sık rastlanması da zaten ilgili yapının merkeziyetçiliği bu denli işlevsel kılabilmesinden ileri gelir.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de Üniter Devlet</strong><br />
&#8220;Üniter&#8221; kelimesi, <em>teklik</em>, <em>bütünsellik</em>, <em>bölünmezlik</em> çerçevesinde bir anlam ifade eder. Dolayısıyla, Türkiye&#8217;de kimi yetkililerin devletin üniter niteliğine sıklıkla atıfta bulunuyor olmaları boşuna değildir. Fazlasıyla klişeleşmiş ve halkın nezdinde artık anlamını yitirmiş olan bu söylemde devletin &#8220;üniter niteliği&#8221; ya da &#8220;bölünmez bütünlüğü&#8221; ile kast edilen, Türkiye&#8217;nin Ankara&#8217;dan (ve tabii mümkünse Ankara&#8217;nın belli bir noktasından) idare edilmeye devam etmesidir.</p>
<p>Bu söylemin varlık nedeni, herşeyden önce, Türkiye&#8217;nin doğusunda Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmeye başlama ihtimalinden duyulan kaygıdır. Zira Türkiye&#8217;de yerel yönetimlerin güçlenmesi, Kürtlerin de kendi kendilerini idare etmeye başlamaları anlamına gelecektir. Dolayısıyla da, kendi dillerini konuşmaları ya da çocuklarına kendi dillerinde eğitim verme kararı almaları, (herhangi bir kargaşaya dahi sebep olmadan) doğal bir süreç dahilinde kendiliğinden olağanlaşacaktır.</p>
<p>Tabii aynı şey Kürt olmayanlar için de geçerlidir. Şöyle ki, Cumhuriyet, memleketin İstanbullusunun da, Konyalısının da, Ankaralı gibi olmasını ister. Ancak yerinden yönetime engel olunmaması durumunda, zamanla kendiliğinden İstanbullu İstanbullu, Konyalı da Konyalı gibi olacaktır.</p>
<p>O halde, bütün bunların önüne geçebilmek için yapılacak şey bellidir: <em>Her ile Ankara&#8217;dan bir vali atanacaktır</em>. Bu valiler, Ankara&#8217;nın o ildeki temsilcisi ve &#8220;ayrı ayrı her Bakanın mümessili ve bunların idari ve siyasi yürütme vasıtası&#8221; olacaklardır. Halkın seçtiği belediye başkanları ise hadlerini bilip devlet işlerine karışmayacak, çöpleri toplamak gibi işlerle iştigal edeceklerdir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin üniter devlet anlayışı ve bu anlayış çerçevesinde ortaya çıkan yerel yönetim sistemi özetle budur. Biraz dikkat edilirse, çok yakın bir geçmişe kadar ulusal siyasetin de buna benzer bir atananlar ve seçilenler ya da <em>görünenler ve görünmeyenler oyunu</em> olduğu görülebilir.</p>
<p>Bu, İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin <em>rical-i gayb</em> geleneğidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/siyaset-bilimi-105-uniter-devlet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim&#8230;&#8221;</title>
		<link>http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/</link>
		<comments>http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Aug 2011 00:34:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=20787</guid>
		<description><![CDATA[[7 Ağustos 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Ağrı Dağı, pek çok Ermeni için neredeyse kutsal bir anlam ifade ediyor. Bunun nedeni, dağın, Ermeni tarihine ve kimliğine dair anlatılarda merkezi bir yere sahip olması. Dahası, Ağrı Dağı, Türkiye-Ermenistan sınırının Türkiye tarafında bulunuyor ve sınırın diğer tarafındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[7 Ağustos 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://i.imgur.com/cRhHS.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mount_Ararat" target="_blank">Ağrı Dağı</a>, pek çok Ermeni için neredeyse kutsal bir anlam ifade ediyor. Bunun nedeni, dağın, Ermeni tarihine ve kimliğine dair anlatılarda merkezi bir yere <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Mount_Ararat#Significance_in_Armenian_nationalism" target="_blank">sahip olması</a>. Dahası, Ağrı Dağı, Türkiye-Ermenistan sınırının Türkiye tarafında bulunuyor ve sınırın diğer tarafındaki Erivan&#8217;dan bütün ihtişamıyla <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/File:Yerevan_Armenia_with_the_backdrop_of_Mount_Ararat.JPG" target="_blank">görünüyor</a>. Hem dağın hem de ilgili anlatı ve çağrışımların zihinlerde her daim canlı kalmasını sağlayan bu durum, Ağrı Dağı&#8217;nı (Türkiye dışındaki) Ermenilerin gözünde hem çok yakın hem de (aradaki sınır nedeniyle) çok uzak olan efsanevi bir kültürel hazine durumuna getiriyor.<span id="more-20787"></span></p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılabileceği gibi, Ağrı Dağı, Ermenilerin Anadolu&#8217;dan toprak koparma planlarının bir parçasından ziyade, bir zamanlar yitirilmiş olan ancak yeniden kazanılmak istenen önemli bir değere karşılık geliyor. Bir başka deyişle, <strong>Ermenilerin Ağrı Dağı&#8217;na yönelik tavırları, sıradan bir genişleme politikasından epey farklı bir zemine oturan duygulardan besleniyor</strong>.</p>
<p><strong>Gitmesek de&#8230; Görmesek de&#8230;</strong><br />
Türk resmi söylemi, (1) vatan toprağının şehit kanlarıyla sulandığı ve dolayısıyla her karışının kutsal olduğu, (2) bütün dünyanın gözünün Türkiye&#8217;nin üzerinde olduğu ve (3) başta ülkenin komşuları olmak üzere pek çok dış gücün ülkeyi zayıflatmak ve bölmek gibi bir emele sahip olduğu yönünde bir dizi telkinde bulunur. Bu telkinler, Türkiye&#8217;nin sınırlarının (gerçekte öyle olmasa da) Misak-ı Milli sınırlarına karşılık geldiği iddiasıyla desteklenir.</p>
<p>Bu çerçevede sözü edilen vatan, üzerinde bir medeniyet inşa etmek ya da huzur içinde yaşamak için değil, uğrunda ölmek için vardır. Militarist bir algıyı yansıtan (ve zaten yıllardır asker desteğiyle ayakta duran) bu söylem, vatanı bir araçtan ziyade amaç olarak görür. Bu yaklaşım, Türkiye&#8217;de (çoğu ülkenin aksine) sadece kendisini milliyetçi olarak tanımlayanlarca değil, halkın ciddi bir çoğunluğu tarafından kabul görür. Bu nedenle de, (sözgelimi) İstiklal Marşı&#8217;nın &#8220;Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı&#8221; şeklindeki mısrası bir söz sanatı olarak görülmez ve düz anlamıyla kabul edilir.</p>
<p>Resmi söylemin gücü, &#8220;dış güçler&#8221;, &#8220;vatana ihanet&#8221; ya da &#8220;bölünme&#8221; gibi anahtar kelimelerle insanların provoke edilmelerini de kolaylaştırır. Türkiye&#8217;de, Avrupa Birliği&#8217;nden Kürt sorununa dek uzanan pek çok gündem maddesinin makul bir düzlemde konuşulamıyor olması bu nedenle şaşırtıcı değildir. Zira <strong>belli anahtar kelimeler devreye sokulduğu an, bizler çoğu zaman değil konuşmakta, düşünmekte bile güçlük çekeriz</strong>.</p>
<p><strong>Bir &#8220;Diyalog&#8221; Örneği</strong><br />
Bir tarihte, karşımdaki kişinin tepkisini ölçmek için, &#8220;<em>Ağrı Dağı Ermeniler için çok önemliymiş; bizim için ise diğer dağlardan çok farklı değil; o halde aynı büyüklükte bir kara parçasıyla takas edip barış yolunda büyük bir adım atsak nasıl olur?</em>&#8221; diye sormuştum. Muhatabım cevaben ilk önce ne &#8220;Evet&#8221; ne de &#8220;Hayır&#8221; diyebildi. Ama bu fikirden bir şekilde rahatsız olduğu her halinden belliydi. Kısa bir süre sonra aradığı bahaneyi bulduğunda ise, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, çünkü Ağrı Dağı&#8217;nın (yüksekliğinden ötürü) stratejik öneme sahip olduğunu söyledi.</p>
<p>Stratejik önem konusunun burada bir bahane olduğunu sezsem de, neticede makul bir karşı-argüman olduğu için sorumu yeniledim ve bu şartlar altında Ağrı Dağı&#8217;nı daha geniş bir toprak parçasıyla takas edebileceğimizi, böylelikle yüzölçümümüzü de genişletebileceğimizi söyledim. Neticede, bu şartlar altında her iki taraf da kazanıyordu. Ancak muhatabım, benzeri bir duraksamanın ardından, yine, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söyledi. Ancak bu sefer ortada bir bahane kalmadığından, cevap daha klasikti: Böyle bir takas düşünülemezdi, çünkü vatan toprağı kutsaldı&#8230;</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Gerçek hayatta böyle bir teklifi gerçekleştirmek elbette zordur. Hatta bu gibi tekliflere zaten herkesten önce ilgili bölgelerde yaşayan ve başka bir ülkeye bağlı olmak istemeyen insanlar karşı çıkar. Örneğin, Ermenistan, Nahçıvan bölgesi için Azerbaycan&#8217;a böyle bir teklifte bulunduğunda, buna ilk önce takas için teklif edilen bölgede yaşayan Ermeniler karşı çıkmışlardı.</p>
<p>Kaldı ki, asıl ideal olan, Ağrı Dağı&#8217;nı takas ederek barışmak değil, Ağrı Dağı&#8217;nı paylaşabilen bir kültürü birlikte inşa edebilmektir. Ancak bugün itibariyle her iki tarafta da hakim olan yaklaşım ile bu gibi şeyleri başarabilmek pek mümkün değil. Einstein&#8217;a atfedilen, &#8220;<strong>Problemler, onları ortaya çıkaran düşünce seviyesinde çözülemezler</strong>&#8221; şeklindeki söz de zaten bu duruma işaret ediyor. Yani kimi sorunların çözümü, ancak bir zihniyet değişimi ile mümkün.</p>
<p>Bu noktada, zihniyet değişiminin tek taraflı olarak yaşanmasının bile sorunların çözümü adına çok önemli olduğunu belirtmek gerekli. Zira, her iki tarafın da karşılıklı olarak tansiyonu yükselttiği milliyetçi iletişim tarzını ortadan kaldırabilmek için, iki taraftan sadece birinin uzlaşıdan yana olması yeterli. Dahası, uzlaşı amacıyla hareket eden tarafın tavrı, muhatabının konuya bakış şeklini değiştirebilecek (ve hatta muhatabında bir zihniyet değişimini tetikleyecek) bir güce de sahip.</p>
<div style="background:#ecece4;padding:10px;margin:10px 0">
<h3>.pdf</h3>
<p><strong>Soykırım</strong> başlıklı yazı dizisinin tamamını <a href="http://www.derinsular.com/pdf/soykirim.pdf">buradan</a> .pdf formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">SOYKIRIM YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim">01. Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/sozde-degil-ozde-soykirim/">02. Sözde Değil Özde Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirimla-yuzlesmek">03. Soykırımla Yüzleşmek</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ben-soykirima-soykirim-demem">04. &#8220;Ben Soykırıma Soykırım Demem&#8230;</a><br />
05. Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayattan Kareler (52): Somali&#8217;de İftar</title>
		<link>http://derinsular.com/hayattan-kareler-52-somalide-iftar/</link>
		<comments>http://derinsular.com/hayattan-kareler-52-somalide-iftar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 17:24:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tahtelbahir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=20777</guid>
		<description><![CDATA[The Toronto Star&#8217;ın birinci sayfası. Somali&#8217;de kıtlıktan ötürü müslümanlar iftar vaktinde yiyecek bulamıyorlarmış. Haber, &#8220;Somali&#8217;de oruç iftardan sonra da kesintisiz devam ediyor&#8221; diyor. (2 Ağustos 2011 / Toronto)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>The Toronto Star&#8217;ın birinci sayfası. Somali&#8217;de kıtlıktan ötürü müslümanlar iftar vaktinde yiyecek bulamıyorlarmış. Haber, &#8220;Somali&#8217;de oruç iftardan sonra da kesintisiz devam ediyor&#8221; diyor. (2 Ağustos 2011 / Toronto)</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2011/0803-somalide-iftar.jpg" alt="Somali'de İftar" title="Somali'de İftar" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/hayattan-kareler-52-somalide-iftar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

