<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Derin Sular</title>
	<atom:link href="http://derinsular.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://derinsular.com</link>
	<description>Türkiye’de Hakim Olan Zihniyetin ve Bu Zihniyeti Mümkün Kılan Arka Planın Analizi</description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 06:49:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Taraf ve Türk Solu</title>
		<link>http://derinsular.com/taraf-ve-turk-solu/</link>
		<comments>http://derinsular.com/taraf-ve-turk-solu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 23:15:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21581</guid>
		<description><![CDATA[[20 Mayıs 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Taraf, ideolojik bir çizgide yayın yapan tek sesli bir gazete değil. Aksine, ateist ile dindarın, sağcı ile solcunun, başörtülü olan ile olmayanın, kapitalist ile sosyalistin aynı anda yazdığı, yazabildiği bir platform. Aynı renklilik, gazetenin okuyucu kitlesi için de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[20 Mayıs 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk21-120520-Taraf_012.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p><em>Taraf</em>, ideolojik bir çizgide yayın yapan tek sesli bir gazete değil. Aksine, ateist ile dindarın, sağcı ile solcunun, başörtülü olan ile olmayanın, kapitalist ile sosyalistin aynı anda yazdığı, yazabildiği bir platform. Aynı renklilik, gazetenin okuyucu kitlesi için de geçerli. Ancak, <em>Taraf</em> konsepti etrafında buluşan bu kitlenin çokrenkli bir yapıya sahip olması, onları bir araya getiren bir ortak paydanın bulunmadığı anlamına gelmiyor.<span id="more-21581"></span></p>
<p><strong>Ortak Payda ve Sınırları</strong><br />
<em>Taraf</em>, Türkiye&#8217;de siyaseti (ve hatta toplumu) kuşatan otoriter anlayışa cephe alan bir gazete. Bu doğrultuda, ülkenin siyasetinden kamusal alanına, medyasından eğitimine dek her noktasında daha sivil yaklaşımların hakim olması yönünde gayret göstermek, gazetenin temel kaygısı durumunda. Gazetenin ve yazarlarının ortak paydası sadece bu. Böyle bir duruş, yapısı gereği, devletin telkin ettiği algıları ve gerçeklikten uzak tarih anlatısını eleştirel bir gözle incelemeye karşılık geliyor. <em>Taraf</em>&#8216;ta yayınlanan röportajlarda, yakın tarih dosyalarında ve daha genel anlamda da haberlerde ve köşe yazılarında sıklıkla &#8220;<strong>Türkiye&#8217;nin anlatılmamış hikayeleri</strong>&#8220;nin yer alıyor olması ve Türkiye&#8217;nin gerçeklerini anlama adına resmi telkinlerin değil bu hikayelerin esas alınması, bu nedenle şaşırtıcı değil.</p>
<p>Tabii Türkiye&#8217;de bu tavır sadece <em>Taraf</em> gazetesi yazarlarına özgü değil. Başka gazetelerde de, aynı doğrultuda bilgi ve analizler sunan (<strong>Cemil Koçak</strong> ya da <strong>Şükrü Hanioğlu</strong> gibi) önemli isimler var. Ancak kurumsal bazda konuştuğumuzda, <strong>dünya üzerinde, Türkiye&#8217;nin anlatılmamış hikayelerini anlatmayı ve ülke şartlarında yayınlanmaya kolay kolay cesaret edilemeyecek belgeleri sonuçları ne olursa olsun yayınlamayı adeta varlık nedeni haline getirmiş olan <em>Taraf</em> dışında ikinci bir gazete yok gibi</strong>.</p>
<p>Ancak bütün bunlar işin bir yanı. Diğer yanda ise, söz konusu ortak paydanın sınırlarının son derece dar olması var. Yani <em>Taraf</em>, ortak paydaların sayısını artırarak dışlayıcı davranmıyor. Farklı siyasi geleneklerden gelen insanların aynı gazetede yazabilmelerini mümkün kılan da bu. Yani, <strong>ilginç ama, <em>Taraf</em>, marjinalleşmemesini, taraflı olmamasına borçlu. Ne var ki, <em>taraf olmak</em> ile <em>taraflı olmak</em> arasındaki farkı dikkate almayanlar, gazete ile ilgili bu gerçeği göremiyorlar</strong>.</p>
<p><strong>Türk Solunun Geniş Paydaları</strong><br />
<em>Taraf</em>&#8216;ın aksine, Türk solunun ortak paydalarının sınırları ekseriyetle gayet geniş oldu. Bir başka deyişle, <strong>Türk solunda, belli bir konuda farklı düşünmek, çoğu zaman gruba ait olmama ve hatta grubun düşmanı olma anlamına geldi</strong>. Dolayısıyla, Türk solu, her düşünsel farklılaşmayla birlikte daha da bölündü ve çatıştı.</p>
<p>Bir arada bulunmanın kurallarını <em>düşünce ortaklığı</em> ekseninde algılamak, Türk solunun terk etmekte halen zorlandığı bir yaklaşım. Geçtiğimiz günlerde, <strong>Ümit Kıvanç</strong> ve <strong>Nabi Yağcı</strong>&#8216;nın <em>Taraf</em>&#8216;tan ayrılma kararı almaları da aynı algının bir başka yansımasıydı. Zira Kıvanç ve Yağcı, <em>Taraf</em>&#8216;ın 1 Mayıs 1977 konusunda yaptığı haberleri rahatsız edici bulduklarında, bu haberlerin içeriğini eleştirmek, ilgili diyaloga katılarak muhataplarını ikna etmeye çalışmak ve bu konuda (kısmen de olsa) ikna olmaya açık davranmak yerine, gazeteyi &#8211; ve dolayısıyla da diyalogu &#8211; terk etmeyi seçtiler.</p>
<p>İlgili algıyı taşıyan Türk solcuları, aynı tavrı <strong>Roni Margulies</strong>&#8216;ten de beklediler. Ancak Margulies, cevaben, <em>Taraf</em>&#8216;ı değil, <em>Taraf</em>&#8216;ın ona sunduğu köşeyi sahiplendi &#8211; ve bunu bir parça misyonerce bir gerekçeyle açıkladı. Dahası, Margulies, sürmekte olan tartışmaya katılmak yerine, tartışmanın çerçevesini (kendi sosyalizm anlayışı gereği) hatalı bulduğunu ve dolayısıyla da tartışmayla ilgilenmediğini de belirtti.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Her üç yazar da ilgili tavırları alma hakkına elbette sahip. Ama ne var ki, bu tavırların hiçbiri demokrat tavırlar değil. Zira (<strong>Etyen Mahçupyan</strong>&#8216;ın bilişsel yaklaşımıyla) demokratlık, doğaları gereği farklı düşünen ve bu farklılıklarının bilincinde olan insanları, siyasetin merkezine <strong>iletişim</strong>i ve <strong>uzlaşı arayışı</strong>nı koymaya yönelten bir zihniyete karşılık geliyor. Bu zihniyet, siyaseti, <strong>kendi yaklaşımını hakim kılma aracı</strong> değil, bir <strong>ikna etme ve ikna olma süreci</strong> olarak algılıyor &#8211; ve bunun dışındaki yöntemleri zaten siyaset olarak görmüyor.</p>
<p>Bu çerçevede, diyalogu terk etmenin, yeterince demokrat olamamayı ima ettiği açık. Terk edilen diyalogun, yazarlarına maksimum derecede özgürlük tanıyan <em>Taraf</em> gibi bir gazetedeki diyalog olması ise, (<strong>Orhan Miroğlu</strong>&#8216;nun da işaret ettiği gibi) <strong>Türk solunun cemaatçi muhafazakarlığı</strong>nın bireysel demokratlığa baskın gelmesinin bir diğer örneği.</p>
<p>Bu noktada şunu da sormak gerekli: Diyalogun alternatifi nedir? 1977&#8242;de ne olmuştu?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/taraf-ve-turk-solu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Solunun Bilgi Kavramına Yabancılığı</title>
		<link>http://derinsular.com/turk-solunun-bilgi-kavramina-yabanciligi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/turk-solunun-bilgi-kavramina-yabanciligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 May 2012 22:22:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21571</guid>
		<description><![CDATA[[13 Mayıs 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] 27 Mayıs (1960) öncesinin meşhur efsanelerindendir: Adnan Menderes, üniversite öğrencilerini işkence altında öldürtmekte, sonra da kıyma makinelerinden geçirtip tavuk yemi yaptırmaktadır. O günleri çok fazla bilmeyip bu efsaneyi bugün duyanlar, muhtemelen, &#8220;Böyle bir saçmalığı kim ciddiye alır ki?&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[13 Mayıs 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk20-120513-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p>27 Mayıs (1960) öncesinin meşhur efsanelerindendir: <strong>Adnan Menderes, üniversite öğrencilerini işkence altında öldürtmekte, sonra da kıyma makinelerinden geçirtip tavuk yemi yaptırmaktadır</strong>. O günleri çok fazla bilmeyip bu efsaneyi bugün duyanlar, muhtemelen, &#8220;Böyle bir saçmalığı kim ciddiye alır ki?&#8221; diyeceklerdir. Ama bu haberi Anadolu Ajansı geçmiş, CHP basını süslemiş ve neticede hatırı sayılır sayıda insan memleketin bir &#8220;korku cumhuriyeti&#8221;ne dönüştüğüne inanmıştı.<span id="more-21571"></span></p>
<p>İstenen olup da darbe gerçekleştikten sonra ise, kendisine Milli Birlik Komitesi adını veren cunta başa geçmiş ve kıyma makinelerinden geçirilen üniversite öğrencileri konusunu araştıracağını duyurmuştu. Sonrasında da, halka verilen söz tutulmuş ve <strong>Et ve Balık Kurumu&#8217;na çıkartma yapılarak, olmayan öğrencilerin cesetleri aranmıştı</strong>.</p>
<p>Özetle, insanları olmayan şeylere inandırmak zor değildir. Hatta bugün dahi Türkiye&#8217;de Adnan Menderes hakkındaki bu gibi iddialara inananların sayısının az olmadığı söylenebilir. Bu durum, şaşırtıcı da değildir. Çünkü böyle iddialar, güçlerini, çürütülmelerinin zorluğundan alır.</p>
<p><strong>Russell&#8217;ın Çaydanlığı</strong><br />
Filozof Bertrand Russell, 1952 yılında yazdığı bir makalede, yanlışlanması zor konulara dair bir örnek verir: Bir insanın çıkıp da, Dünya ile Mars arasında bir yerde bir çaydanlık bulunduğunu, bu çaydanlığın tıpkı diğer gezegenler gibi güneşin yörüngesinde dönmekte olduğunu, ancak teleskoplarımızla görünemeyecek kadar küçük olduğu için yerini tespit etmemizin mümkün olmadığını söylemesi durumunda, bu argümanı çürütmek mümkün olmaz. Zira, <strong>sırf varlığını tespit edemiyor olmamızdan hareketle, güneş sisteminde küçük bir çaydanlığın bulunmadığı sonucuna varamayız. Ama bu sonuca varamıyor olmamız, güneşin yörüngesinde böyle bir çaydanlığın bulunduğu anlamına gelmez</strong>.</p>
<p>Adnan Menderes örneği de böyledir. Bugün elimizde Adnan Menderes&#8217;in gençleri kıyma makinelerinden geçirtip tavuk yemi yaptırdığı yönünde herhangi bir bilgi yok. Hiçbir zaman da olmadı. Dolayısıyla da, böyle bir iddiada bulunanlar, bu iddialarını somut bilgilerle desteklemedikleri müddetçe ciddiye alınamazlar.</p>
<p><strong>1 Mayıs 1977 tarihinde CIA ya da derin devletin keskin nişancılarının Sular İdaresi ya da Intercontinental binası üzerinden kalabalığın üzerine ateş açtıkları iddiası da, Russell&#8217;ın çaydanlığını akla getiriyor</strong>. Çünkü, tıpkı uzay boşluğundaki çaydanlık gibi, söz konusu keskin nişancılar hakkında da elimizde herhangi bir somut bilgi yok. Yani &#8220;keskin nişancılar&#8221;, &#8220;CIA&#8221; ya da &#8220;derin devlet&#8221; dediğimizde, bir <strong>bilgi</strong>den değil, <strong>kanaat</strong>ten söz ediyoruz. Bu kanaatin <strong>popüler bir kanaat</strong> olduğu doğru. Ancak bir kanaatin popüler olması, onu daha gerçek kılmıyor.</p>
<p>Ne var ki, bu popüler kanaat, Türk solu için adeta <strong>tartışma kabul etmez derecede açık bir gerçek</strong> durumunda. Halbuki, bilgi ile desteklenmeyen bir argüman, tartışma kabul etmemek bir yana, <strong>geçerli</strong> dahi değildir. Bu durumu Türkiye özelinde ironik kılan ise, ülkede popüler kanaatlerin sorgulanmasına tepki gösteren bir solun varolması.</p>
<p><strong>İnkarın Tersi</strong><br />
Kimi gerçekleri inkar etmek, Türkiye siyasetinin yabancısı olduğu bir durum değil. <strong>Dersim Katliamı</strong> ya da <strong>Ermeni Soykırımı</strong> gibi &#8220;tatsızlık&#8221;ların inkarı, bu durumun ilk akla gelen örnekleri arasında. Ancak inkar ile mücadele etmek, çok zor değil. Çünkü varolan ve varolduğu için de dünyaya bir iz bırakmış olan bir gerçekliği  sistemli çalışmalarla ortaya çıkarabilmek mümkün.</p>
<p>Varolmayan bir şeyin varolduğunu iddia etmek ise, inkarın tersi bir duruma karşılık geliyor. Adnan Menderes&#8217;in üniversite öğrencilerini tavuk yemi yaptırması gibi şehir efsaneleri, bu durumun bir örneği &#8211; ve maalesef Türk siyaseti bu ikinci duruma da pek yabancı değil. Dahası, mantık hataları kavramına çok fazla aşina olmayan bir ülkede, efsanelerle mücadele etmek, inkarla mücadele etmekten çok daha zor.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
1 Mayıs 1977 olaylarında derin devlet ya da CIA parmağı var mıdır bilmiyorum. Ama bunu söylerken, &#8220;Olabilir de, olmayabilir de&#8221; anlamında bir kararsızlık içinde olduğumu kast etmiyorum. Bu, benim için, uzay boşluğunun derinliklerinde bir çaydanlığın varolup olmadığını bilmemek, ama argümanın yapısı gereği bunu pek muhtemel görmemek gibi bir durum. Gökbilimciler bir gün böyle bir çaydanlığa tesadüf edecek olurlarsa, bu konudaki tavrımı değiştirmekte zorlanmam. Aynı durum, elbette 1 Mayıs 1977 konusundaki tavrım için de geçerli. <strong>Düşüncelerini bilgileriyle</strong> şekillendirme gayretinde olan herhangi bir insan için başka türlüsünü düşünmek de zaten biraz zor. Bir tarihte saplanmış bulundukları <strong>düşüncelerle bilgilerini</strong> şekillendirenler için ise çok fazla umut yok.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/turk-solunun-bilgi-kavramina-yabanciligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya Basınında Soykırım (2)</title>
		<link>http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/</link>
		<comments>http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 May 2012 21:57:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21481</guid>
		<description><![CDATA[[6 Mayıs 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] 18 Ağustos 1915: &#8220;Ermeniler Ölmeleri İçin Çöle Gönderildi&#8221; &#8220;Türkler Bütün [Ermeni] Nüfusu Yok Etmeyi Planlamakla Suçlanıyor / Yollar ve Fırat nehri, sürülenlerin cesetleriyle kaplı.&#8221; (New York Times) 5 Eylül 1915: &#8220;1.500.000 Ermeni Açlıktan Ölüyor&#8221; (New York Times) 21 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[6 Mayıs 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk19-120506-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p><strong>18 Ağustos 1915: &#8220;Ermeniler Ölmeleri İçin Çöle Gönderildi&#8221;</strong><br />
&#8220;Türkler Bütün [Ermeni] Nüfusu Yok Etmeyi Planlamakla Suçlanıyor / Yollar ve Fırat nehri, sürülenlerin cesetleriyle kaplı.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>5 Eylül 1915: &#8220;1.500.000 Ermeni Açlıktan Ölüyor&#8221;</strong> (<em>New York Times</em>)<span id="more-21481"></span></p>
<p><strong>21 Eylül 1915: &#8220;Bryce, Ermenistan&#8217;a Yardım Etmemizi İstiyor&#8221;</strong><br />
&#8220;İstanbul&#8217;dan, [şehirdeki] bütün Ermeniler için yakalama emri gelmesi üzerine, askerler, 10.000&#8242;den fazla Ermeninin yaşadığı Trabzon şehrindeki Ermenileri yakalayıp kıyıya götürdüler ve denize açıldıktan sonra bütün erkekleri, kadınları ve çocukları suya atarak boğdular. Olaylar İtalyan Konsolosluğu tarafından izlendi ve tarif edildi.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>24 Eylül 1915: &#8220;500.000 Ermeninin Yok Olduğu Söyleniyor&#8221;</strong><br />
&#8220;[ABD Dışişleri Bakanlığının kayıtları ve Anadolu'daki Amerikan konsolosluklarındaki memurların raporları] Türklerin Ermenilere karşı bir yok etme savaşına giriştiklerine işaret ediyor. / Washington&#8217;a gelen raporlar, 500.000 civarında Ermeninin ya katledildiğine ya da Türk tehciri ve müteakip yok etme savaşı sonucunda hayatlarını kaybettiğine işaret ediyor.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>27 Eylül 1915: &#8220;Ermeni Dehşet Hikayeleri Doğrulandı&#8221;</strong><br />
&#8220;Bu göçmenler ve kurbanlar arasında, Amerikan okullarında ve üniversitelerinde öğrenci olanlar ve Amerikan ve Avrupa üniversitelerini bitiren ve en az bir nesildir ülkenin beyin ve girişimcileri durumunda olan öğretmenler ve profesyoneller de var.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>4 Ekim 1915: &#8220;Ermenistan&#8217;da Gerçekleşen Dehşetin Anlatısı&#8221;</strong><br />
&#8220;Çaresiz bir halka karşı bir yok etme politikası uygulamaya kondu / Haftalardır Türk Ermenistanı&#8217;ndaki durumu araştırmakta olan bir grup seçkin Amerikalıdan oluşan Ermeni Vahşeti Komisyonu, dün bu araştırmanın detaylı bir raporunu yayınladı. Rapor, son 1000 yıl içindeki hiçbir şeyin acımasızlık ve dehşet konusunda Türklerin Ermeni halkına mevcut zulümlerine eşdeğer olmadığı çıkarsamasında bulunuyor. / Rapor, Türk İmparatorluğu&#8217;nun her bölgesinden toplanan bilgilere dayanıyor. / Rapor, 15 yaşından küçük olan çocukların boğulmaları için Fırat nehrine atıldıklarını, kadınların kollarındaki bebeklerini ölmek üzere yol kenarına terk etmek zorunda kaldıklarını, genç kız ve kadınların Türkler tarafından sahiplenildiklerini, saldırıya uğradıklarını, haremlere alındıklarını ya da açık artırmalarda satıldıklarını, erkeklerin ise öldürüldüklerini ve işkenceye uğradıklarını anlatıyor. Bir Ermeninin sahip olduğu herşey, üzerindeki elbiseler dahi, zorbalar tarafından çalınıyor. Rapor, falaka kullanımının yeniden canlandırıldığını, kilisenin ruhani liderlerinin asıldığını, ailelerin dört bir yana dağıtıldığını, savunmasız ve perişan haldeki binlerce insanın ardından binlerce diğerlerinin sığırlar gibi sürü haline getirilerek aç kalmak ve ölmek üzere imparatorluğun çöllerine sürüldüğünü ifade ediyor.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>7 Ekim 1915: &#8220;800.000 Ermeninin Yok Edildiği Tahmin Ediliyor&#8221;</strong><br />
&#8220;Vikont Bryce, Lordlar Kamarasına Türklerin kurbanlarının sayısının muhtemelen bu olduğunu söyledi. / Lordlar Kamarası, pek duygusal olmayan bir meclistir. Fakat kamara, Abdülhamid&#8217;in vahşetlerini bile önemsiz kılan dehşet hikayelerinin herbir detayı karşısında gerilim yaşadı. Lord Bryce, &#8220;Bu korkunç politika, mevcut Türk hükümetince, Abdülhamid&#8217;in hiçbir zaman yapmadığı kadar geniş çaplı gerçekleştirildi. Ermeni milleti henüz tamamen yok olmuş değil; sağ kalan perişan kimseler Kafkas eyaletlerine sığındı, bazıları Mısır&#8217;a varmayı başardı, iyi kötü silahlanan yarı aç gruplar ise, muhtemel katillerine karşı kendilerini Sason ve Kilikya dağlarında kahramanca müdafaa ediyorlar&#8221; dedi.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>10 Ekim 1915: &#8220;Türk Devlet Adamı Vahşetleri Kınıyor&#8221;</strong><br />
&#8220;[Mehmed] Şerif Paşa, Jön Türklerin Ermenileri Yok Etmeyi Çoktandır Planladıklarını Söylüyor.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>11 Ekim 1915: &#8220;Papa, Sultan&#8217;dan Ermenilerin Canlarını Bağışlamasını Rica Ediyor&#8221;</strong><br />
&#8220;İstanbul&#8217;dan gelen raporun ardından, 15. Benedict Osmanlı Sadaretine Yazıyor.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>18 Ekim 1915: &#8220;Bir Irka Suikast&#8221;</strong> (<em>The Independent</em>)</p>
<p><strong>18 Ekim 1915: &#8220;Dini Katliamların En Büyüğü&#8221;</strong><br />
&#8220;Dünyanın asırlardır gördüğü dini katliamların en geniş çaplısı ve en vahşisi, şimdi Türkiye&#8217;de gerçekleştiriliyor.&#8221; (<em>The Independent</em>)</p>
<p><strong>26 Ekim 1915: &#8220;Giresun Şehrindeki Bütün Ermeniler Öldürüldü&#8221;</strong> (<em>New York Times</em>)</p>
<p><strong>27 Kasım 1915: &#8220;Ermenilerin Dağlardaki Kahramanca Direnişi&#8221;</strong><br />
&#8220;Erkekler, Kadınlar ve Çocuklar, Bıçaklarla, Tırpanlarla ve Taşlarla Savaştılar. / Neticede Hepsi Yok Edildi. / Bazı genç kadınlar, Türklerin eline geçme tehlikesine girdiklerinde kendilerini kayalıklardan attılar &#8211; kimilerinin ellerinde bebekleri vardı.&#8221; (<em>New York Times</em>)</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">SOYKIRIM YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim">01. Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/sozde-degil-ozde-soykirim/">02. Sözde Değil Özde Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirimla-yuzlesmek">03. Soykırımla Yüzleşmek</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ben-soykirima-soykirim-demem">04. &#8220;Ben Soykırıma Soykırım Demem&#8230;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/">05. &#8220;Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim&#8221;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/">06. Meclis Zabıtlarında Soykırım İzleri</a><br />
<a href="http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/">07. Türkiye’nin Nazileri</a><br />
<a href="http://derinsular.com/rum-soykirimi/">08. Rum Soykırımı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/">09. Dünya Basınında Soykırım</a><br />
10. Dünya Basınında Soykırım (2)
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya Basınında Soykırım</title>
		<link>http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/</link>
		<comments>http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Apr 2012 22:28:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21459</guid>
		<description><![CDATA[[29 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] [Soykırım öncesinde Anadolu'daki hıristiyan azınlığa yapılanları yansıtan New York Times haberlerinden alıntılar. Hemen hepsi aynı gerçeğe işaret eden çok sayıdaki korkunç örneğin sadece bir kısmı. Çeviriler bana ait.] Haber 1: &#8220;Türkler 100 Rum Öldürdü&#8221; &#8220;Küçük Asyalı Rum göçmenler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[29 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk18-120429-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p>[Soykırım öncesinde Anadolu'daki hıristiyan azınlığa yapılanları yansıtan <em>New York Times</em> haberlerinden alıntılar. Hemen hepsi aynı gerçeğe işaret eden çok sayıdaki korkunç örneğin sadece bir kısmı. Çeviriler bana ait.]</p>
<p><strong>Haber 1: &#8220;Türkler 100 Rum Öldürdü&#8221;</strong><br />
&#8220;Küçük Asyalı Rum göçmenler, bugün, İzmir&#8217;in 25 mil kuzeybatısındaki Foça kasabasında, Türklerin gerçekleştirdiği, aralarında rahipler, yaşlılar ve çocukların da bulunduğu 100 kişilik katliamı rapor ettiler. / Resmi rapora göre, kasabayı istila eden silahlı bir güruh, [kasabalıların mallarını] yağmaladıktan sonra bütün binaları ateşe verdi. İlgili kimselerin Türk polisinden yardım gördükleri iddia ediliyor. / Çoğu Rum olan kasaba halkı mülklerini geride bırakarak kaçtılar ve içlerinden 3800&#8242;ü Selanik&#8217;e vardı. Kasabalılar, maktullerin cesetlerinin kuyulara atıldığını ifade ettiler.&#8221; (17 Haziran 1914)<span id="more-21459"></span></p>
<p><strong>Haber 2: &#8220;Türkler Hıristiyanlara Kaçmalarını Tavsiye Ediyor&#8221;</strong><br />
&#8220;Hükümetin bütün dikkat ve endişesi, müttefik filosunun Çanakkale Boğazı&#8217;nı geçme ihtimaline odaklanmış durumda. Bu korku, hükümetin Alman kılavuzları tarafından da paylaşılıyor gibi görünüyor. Alman başkonsolosu Baron von Wangenheim, Balkan devletlerinden birinin İstanbul&#8217;da bulunmakta olan bakanını, müttefik filosunun boğazları zorlaması durumunda, Türklerin öfkelerini hıristiyan nüfusa yansıtarak katliam yapacakları konusunda uyardı. İstanbul&#8217;da, bakanlar, hıristiyan tebalarına yönelik hislerini gizleme konusunda artık hiçbir çaba sarf etmiyorlar.&#8221; (11 Ocak 1915)</p>
<p><strong>Haber 3: &#8220;Hıristiyanlar Büyük Tehlikede&#8221;</strong><br />
&#8220;Hıristiyanlar için durum büyük şehirlerde bile son derece riskli. İçişleri Bakanı Talat Bey, Türkiye&#8217;deki Rum Patrikhanesi üyesine yaptığı açıklamada, Türkiye&#8217;de bundan böyle sadece Türklere yer olduğunu belirtti.&#8221; (13 Ocak 1915)</p>
<p><strong>Haber 4: &#8220;Bütün Ova Ermeni Cesetleriyle Kaplı&#8221;</strong><br />
&#8220;Gelen Haberler, Türkler ve Kürtlerin Erkek, Kadın ve Çocuk Katliamı Yaptıkları Yönünde.&#8221; (20 Mart 1915)</p>
<p><strong>Haber 5: &#8220;Türklerden Yeni Katliamlar&#8221;</strong><br />
&#8220;İzmir&#8217;in Kuzeyindeki Bir Kasabada 60 Hıristiyan Aile Vahşice Öldürüldü.&#8221; (22 Mart 1915)</p>
<p><strong>Haber 6: &#8220;Türkiye&#8217;ye Katliamları Durdurma Ricası&#8221;</strong><br />
&#8220;Katliam haberlerinin ve yeni tehditlerin ardından, Amerika Birleşik Devletleri, Türk hükümetinden Ermeni hıristiyanların acılarının dindirilmesi adına ricada bulundu.&#8221; (28 Nisan 1915)</p>
<p><strong>Haber 7: &#8220;6000 Ermeni Öldürüldü&#8221;</strong><br />
&#8220;Van&#8217;daki Türk ve Kürt Vahşeti 1895&#8242;tekiler Seviyesinde / Ermeniler, kendilerine karşı birleşen Türk ve Kürtlere karşı herşeyleriyle kendilerini savunmaktalar, ancak acil yardım gerekli.&#8221; (18 Mayıs 1915)</p>
<p><strong>Haber 8: &#8220;İttifak Güçleri Cinayet İşleyen Türkleri Cezalandıracak&#8221;</strong><br />
&#8220;İşlenen yeni suçlar karşısında, müttefik hükümetler, Osmanlı Sadaretine, bu gibi katliamlardan bütün hükümet üyelerini … kişisel olarak sorumlu tutacaklarını bildirdiler.&#8221; (24 Mayıs 1915)</p>
<p><strong>Haber 9: &#8220;Yeni Ermeni Katliamları&#8221;</strong><br />
&#8220;Rusların Van&#8217;ı ve Türk Ermenistanını işgalinin ardından, Kürt çeteler, Bitlis, Muş ve Diyarbekir&#8217;de vahşetler işlemeye devam ediyor. Hıristiyan nüfusu Kürtlerden koruma adına giderek daha fazla Ermeni gönüllü can havliyle savaşıyor.&#8221; (6 Haziran 1915)</p>
<p><strong>Haber 10: &#8220;Türkler Yerli Hıristiyanları Tahliye Ediyor&#8221;</strong><br />
&#8220;Osmanlı İmparatorluğu&#8217;ndaki hıristiyanlar, Türklerin Bizans İmparatorluğu&#8217;nu zaptetmelerinden bu yana bu denli gerilim ve tehlike altında olmamışlardı. / Ermeniler ve Rumlar, sistemli bir şekilde ve toplu halde evlerinden çıkarılıyor, uzak vilayetlere sürülüyor ve oralarda Türk köylerine küçük gruplar halinde dağıtılıp İslamı seçme ile kılıçla ya da açlıktan ölme arasında hemen bir seçim yapmak durumunda bırakılıyorlar. Bu esnada, komşuları ya da Makedonyalı muhacirler, evlerine ve [diğer] mülklerine el koyuyor.&#8221; (12 Temmuz 1915)</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Demek ki, (Meclis-i Mebusan zabıtlarında da açıkça bahsi geçtiği şekliyle) &#8220;hükümetçe tertip edilmiş çeteler&#8221;, bir tarihten sonra sistemli bir şekilde Anadolu&#8217;nun her yanında irili ufaklı katliamlar gerçekleştirmişler. Bu esnada, bazı etnik gruplar hemen herşeylerini kaybederlerken, bir diğeri onların kayıplarıyla zenginleşmiş. Demek ki, herşey Ermeni diasporasının anlattığı bir masaldan ibaret değilmiş. Ve demek ki, biraz da Türk devletinin anlattığı masalları sorgulamak lazımmış.</p>
<p>Bütün bu yaşananların işaret ettiği bir diğer gerçek ise, bir grubun özgürlük savaşçısının, pekala diğerinin çetesi olabileceği. Tabii aynı şekilde, bir grubun kurtuluş savaşçısı da diğerinin soykırımcısı olabiliyor.</p>
<p>(Bu örnekler, soykırımın başlangıç dönemine karşılık geliyor. Dünya basınından örnekler sunmaya önümüzdeki Pazar &#8211; kronolojik sırayı takip ederek &#8211; devam edeceğim. Haberler daha da korkunç bir hal alacak.)</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">SOYKIRIM YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim">01. Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/sozde-degil-ozde-soykirim/">02. Sözde Değil Özde Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirimla-yuzlesmek">03. Soykırımla Yüzleşmek</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ben-soykirima-soykirim-demem">04. &#8220;Ben Soykırıma Soykırım Demem&#8230;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/">05. &#8220;Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim&#8221;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/">06. Meclis Zabıtlarında Soykırım İzleri</a><br />
<a href="http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/">07. Türkiye’nin Nazileri</a><br />
<a href="http://derinsular.com/rum-soykirimi/">08. Rum Soykırımı</a><br />
09. Dünya Basınında Soykırım<br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/">10. Dünya Basınında Soykırım (2)</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rum Soykırımı</title>
		<link>http://derinsular.com/rum-soykirimi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/rum-soykirimi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 10:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21446</guid>
		<description><![CDATA[[22 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Osmanlı&#8217;da hıristiyan nüfusa yönelik ilk ciddi boyutlu katliamlar, 1894 ila 1896 yılları arasında II. Abdülhamid tarafından gerçekleştirilir. Amaç, Doğu Anadolu&#8217;daki Ermeni ve Süryani nüfusu budamaktır. Pek çok kaynak, Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilen bu katliamlardaki ölü sayısını 100.000&#8242;in üzerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[22 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk17-120422-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Osmanlı&#8217;da hıristiyan nüfusa yönelik ilk ciddi boyutlu katliamlar, 1894 ila 1896 yılları arasında II. Abdülhamid tarafından gerçekleştirilir. Amaç, Doğu Anadolu&#8217;daki Ermeni ve Süryani nüfusu budamaktır. Pek çok kaynak, Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilen bu katliamlardaki ölü sayısını 100.000&#8242;in üzerinde verir. Ancak, İttihatçıların 1913 sonrasında yaptıkları, bu katliamları dahi gölgede bırakır. Yıllara yayılan bir <strong>Hıristiyan Soykırımı</strong>nın ilk mağdurları Rumlar olur.<span id="more-21446"></span></p>
<p>Herşey, 1914 ilkbaharında, (yani I. Dünya Savaşı başlamadan önce) Batı Anadolu&#8217;daki Rumların göçe zorlanmalarıyla başlar. 1914 yazında yetişkin Rum erkekler (muafiyet bedelini ödedikleri halde) askere alınır ve amele taburlarında çok ağır işlerde çalıştırılırlar. Bu kimselerin çoğu ölür. Erkekler askerdeyken savunmasız kalan Trakya ve Ege bölgesindeki Rum köyleri, (İttihatçı hükümetin yönlendirdiği) çetelerin şiddetli saldırısı altında kalır. Gasplar, cinayetler, tecavüzler bitmek bilmez. Bunları gerçekleştiren çetelerin önemli bir kısmı Rumelilidir ve halbuki kısa bir süre önce Balkanlarda kendileri benzeri çirkinliklere maruz kalmışlardır.</p>
<p>Yaşananlara Avrupa&#8217;dan büyük tepki gelir. Ancak Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, benzeri uygulamalar bu sefer doğrudan devlet eliyle (ve hatta müttefik Almanların da desteğiyle) gerçekleştirilir. Sonu gelmeyen vahşet, tecavüz ve yağma olayları neticesinde yüzbinlerce Rum ölür, yüzbinlerce diğerleri de Anadolu içlerine tehcir edilir. Tehcirin bir adı da <strong>kansız kıtal</strong>dir. Bu <strong>ölüm yürüyüşleri</strong>nde çok sayıda Rum, açlık, hastalık ve soğuktan ölür.</p>
<p>Bazı ekonomik hesaplar da yapılmıyor değildir. Konunun bu yönüyle <strong>Celal Bayar</strong> ilgilenir ve yok edilen Rumların mallarının müslüman nüfusa aktarılması işini yönetir.</p>
<p>Soykırımın Karadeniz ayağı ise, 1916 kışında başlar. Son dalga ise, Yunanların 1919&#8242;da İzmir&#8217;e çıkmalarından sonra gelir. Neticede, <strong>İzmir&#8217;e çıkan da, Giresun&#8217;da köyünde oturan da aynı millettendir. Biriyle savaşırken diğerini sağ bırakmak olmaz&#8230;</strong></p>
<p><strong>Soykırımdan Sonra</strong><br />
1914 ila 1922 arasındaki sekiz yıllık dönemde takriben 750 bin civarında Rum ölür. Sürgün edilenlerin sayısı ise, hem Türk hem de dünya kaynaklarında 400 ila 500 bin civarında verilir. Bu şekilde, Batı Anadolu, Trakya ve Karadeniz bölgeleri Rumlardan büyük ölçüde &#8220;temizlenmiş&#8221; olur.</p>
<p>İttihatçı liderler, bu insanlık suçlarından yerel yöneticilerin sorumlu olduklarını iddia ederler. Bir diğer <strong>İttihatçı klasiği</strong> ise, operasyon sona erdiğinde, mensupları katledilen kimliğe ait eserlerin (Türk olmayanlar sanki Anadolu&#8217;da hiç bulunmamışlar gibi yapmak için) tahrip edilmesidir.</p>
<p><strong>Noktaları Birleştirmek</strong><br />
Aslında bütün bunları biliyoruz. Mesela, <strong>Topal Osman</strong>&#8216;ın Karadeniz bölgesinde mağaralara insanları doldurup yakan gözü dönmüş bir canavar olduğu (<a href="http://derinsular.com/yakin-tarih-10-ilk-meclis-ve-ikinci-grup/" target="_blank">Ali Şükrü Bey</a> cinayetinin başka yerlere uzanmaması kaygısıyla da olsa) Kemalist kaynaklarda dahi açıkça belirtilir.</p>
<p>Peki hiç sormak gelmez mi aklımıza: <strong>Topal Osman ve çetesinin mağaralarda yaktığı insanlar tam olarak kimlerdir? Onlardan böyle şeyler yapmalarını kim istemiştir? Bu kimseler, nasıl olup da bir şehirden diğerine ellerini kolllarını sallaya sallaya gidip katliamlar yapabilmekte ve bir noktadan sonra birden B.M.M. Başkanı&#8217;nın muhafız kıtasına dahil olabilmektedirler?</strong></p>
<p><strong>Aslında böyle tuhaf şeyleri tekil bazda biliyoruz. Ama bu bilgileri anlamlandırmamıza imkan tanıyacak bir çerçeveye sahip olmadığımız için noktaları birleştiremiyoruz</strong>. Bu nedenle de, herşeyi iyi ve kötülerin savaşına indirgeyen bir <strong>milli masal</strong>a inanmaktan başka çaremiz kalmıyor.</p>
<p>Bugün itibariyle bizler için herşey, kötü düşmanın bir gün İzmir&#8217;e çıkması ve ardından iyi Türklerin bir Kurtuluş Savaşı vererek vatanı kurtarmasından ibaret. Kurtuluş Savaşı&#8217;nın (aynı zamanda Sakarya Savaşı gazileri olan) Topal Osman çetesi gibi yüzlercesinin gerek cephedeki gerekse &#8220;cephe arkası&#8221;ndaki faaliyetleriyle verildiğini düşünmek ise, pek bize göre değil. Savaş sonrasında &#8220;<strong>Türkçe konuş(turul)an müslümanlar</strong>&#8221; ve &#8220;<strong>müslüman edilenler</strong>&#8220;den &#8220;<strong>Orta Asya&#8217;dan gelmiş bir Türk milleti</strong>&#8221; çıkarıldığını düşünmek de öyle.</p>
<p>Halbuki sorulacak ne çok soru var&#8230; <strong>Düşman neden başka bir yere değil de İzmir&#8217;e çıktı? Neden Batı Anadolu&#8217;yu işgal etti? Bize karşı neden bu kadar kin doluydu? Düşman dediğimiz insanların ne kadarı evini barkını geri almaya çalışan Osmanlı Rum köylüleriydi? Buna hakları var mıydı?</strong> Biz yedi düvele ve onların emperyalist emellerine karşı savaşmamış mıydık? Peki düşmanı &#8220;denize döktükten&#8221; sonra İzmir&#8217;de neden günlerce söndürülmeyen bir yangın başladı? Kimlerin evi barkı yanıyordu?</p>
<p>Emperyalist kime denir? Sözlükler bu konuda ne der?</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">SOYKIRIM YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim">01. Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/sozde-degil-ozde-soykirim/">02. Sözde Değil Özde Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirimla-yuzlesmek">03. Soykırımla Yüzleşmek</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ben-soykirima-soykirim-demem">04. &#8220;Ben Soykırıma Soykırım Demem&#8230;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/">05. &#8220;Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim&#8221;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/">06. Meclis Zabıtlarında Soykırım İzleri</a><br />
<a href="http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/">07. Türkiye’nin Nazileri</a><br />
08. Rum Soykırımı<br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/">09. Dünya Basınında Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/">10. Dünya Basınında Soykırım (2)</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/rum-soykirimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Nazileri</title>
		<link>http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/</link>
		<comments>http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Apr 2012 01:57:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21416</guid>
		<description><![CDATA[[15 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] [1918 yılında, üç gayrimüslim milletvekili Meclis-i Mebusan'a bir soru önergesi verir. Önerge, yeni hükümete son dört yıl zarfında Ermeni ve Rum nüfusa yapılan katliamların sorumluları konusunda ne yapacağını sormaktadır.] Soru önergesinin mecliste okunmasının ardından söz alan Aydın milletvekili [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[15 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk16-120415-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p>[1918 yılında, üç gayrimüslim milletvekili Meclis-i Mebusan'a bir soru önergesi verir. Önerge, yeni hükümete son dört yıl zarfında Ermeni ve Rum nüfusa yapılan katliamların sorumluları konusunda ne yapacağını <a href="http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/">sormaktadır</a>.]</p>
<p>Soru önergesinin mecliste okunmasının ardından söz alan Aydın milletvekili Emanuelidi Efendi, onca insanın öldürülmesinin üç dört kişinin yapabileceği bir iş olmadığını, beş on kişiye ceza vermenin konuya herhangi bir çözüm getirmediğini söyler ve yeni hükümetin bu konuda herhangi bir politikası olup olmadığını öğrenmek istediğini belirtir.<span id="more-21416"></span></p>
<p>Soru önergesine cevabı, yeni hükümet adına İçişleri Bakanı Fethi (Okyar) Bey verir. Fethi Bey&#8217;e göre, son dört senede memleketin altı üstüne gelmiş, bu esnada Rumlar, Ermeniler ve Araplar kadar, Türkler de zarar görmüştür. Fethi Bey&#8217;in şu cümlesinden sonra ise, mecliste alkış sesleri yükselir: &#8220;<strong>Arzu ederdim ki Emanuelidi Efendi Hazretleri bu unsurlar arasına belki hepsinden ziyade zarar gören ve mağdur olan Türk unsurunu da dahil etmiş olsunlar</strong>.&#8221;</p>
<p><strong>Soru ve Cevabı</strong><br />
Acaba Fethi Bey&#8217;in bu sözleri soru önergesinde yer alan ifadeleri cevaplandırmakta mıdır?. Önergede, &#8220;<strong>Ermeni milletine mensup olmaktan başka hiçbir cürümleri bulunmayan bir milyon nüfus, kadınlar ve çocuklar istisna edilmeyerek katil ve itlaf edilmiştir</strong>&#8221; denmektedir. Buna ek olarak, Karadeniz, Marmara ve Ege&#8217;de katledilmiş ve malları gasp edilmiş olan &#8220;<strong>beş yüz elli bin Rum nüfus</strong>&#8220;un bahsi geçmektedir.</p>
<p><strong>1945 yılında Almanya&#8217;da yahudi milletvekillerinin (yahudiler başka olmak üzere çeşitli etnik grupların soykırıma uğradığı) holokost hakkında bir soru önergesi verdiklerini düşünelim</strong>. Kendilerine cevap veren Alman milliyetçileri, &#8220;<strong>Biz sizi öldürmüş olabiliriz ama başkaları da bizi öldürdü</strong>, askerlerimiz doğuda, batıda farklı cephelerde savaşıyordu, hatta bu bahsettiğiniz unsurlar arasında belki en ziyade zarar gören ve mağdur olan Alman unsurudur&#8221; diyecek olsa ve orada bulunan Almanlar bu sözleri alkışlasa, ilgili kimseler hakkında ne düşünmek icap eder?</p>
<p><strong>Türk Unsurunun İktidarı</strong><br />
Emanuelidi Efendi, yeniden söz aldığında, &#8220;Bendeniz Rum unsurunun mağduriyetinden ne kadar müteesir olur isem Türk unsurunun mağduriyetinden de aynı surette müteessir olurum&#8221; der. Türklerin mağduriyetini önergesinde belirtmemiş olmasını ise, Türklerin azınlıkta değil iktidarda olmaları nedeniyle buna gerek olmadığı ile açıklar. Emanuelidi Efendi&#8217;nin &#8220;Bugün hâkimiyet, Türk unsuru namına icra edilmektedir&#8221; şeklindeki sözleri, &#8220;<strong>İnşallah daima</strong>&#8221; sadaları ile mukabele görür!</p>
<p>Ardından, Trabzon milletvekili Mehmet Emin Bey (Yurdakul) söz ister. Ancak ilgili oturuma dair düzenleme, açıklama yapmaya değil, soru sormaya müsaade etmektedir. Ama, Mehmet Emin Bey&#8217;e göre, &#8220;<strong>Bu mesele başka</strong>&#8220;dır. Meclis Başkanının bu keyfi tavra cevabı, &#8220;<strong>Öyle ise nizamnameyi bırakıp atalım</strong>&#8221; olur. Bunun üzerine de, Kastamonu milletvekili Rüştü Bey, &#8220;<strong>Milletim tahkir olunuyor, haksız ithamata maruz bulunuyor da hâlâ meclis nizamnamesinin tatbiki düşünülüyor</strong>&#8221; der. Bu tepkiler karşısında, Meclis Başkanı, müzakerelerin bir usüle bağlı kalmaması durumunda meclisteki heyetin bir müzakere heyeti olmaktan çıkacağını izah etmeye çalışsa da, oturumu bir düzene koymayı başaramaz.</p>
<p><strong>Etrak-ı Bîinsaf</strong><br />
1918 yılına ait olan bu tablo, gurur duyulacak bir tablo değildir. Daha da acı olan ise, ilgili kaba ve çiğ tavırların 94 yıl sonra hala değişmemiş olmasıdır.</p>
<p>Bir mecliste yeni bir hükümete sorulması en doğal sorulardan biri, &#8220;Peki bundan sonra ne olacak?&#8221; sorusudur. İlgili soru önergesi de bu soruyu soruyordu. Ancak Türk vekillerin içinden, işlenen onca suçun ardından hicap duyup özür dilemek şöyle dursun, bu basit soruyu efendice cevaplandıracak bir kişi bile çıkmadı. Sonradan bir kısmı Ermeni katliamı sanığı olarak İngilizlerce Malta&#8217;ya götürülecek olan bu vekiller, ya konuyu geçiştirme ya da Emanuelidi Efendi&#8217;ye tepki gösterme eğiliminde oldular. Mehmet Emin Bey&#8217;in derdi ise, soru önergesinin zabta geçmesine engel olmaktı!</p>
<p>Soru önergesi zabıttan çıkarılmadı. Ama bu şekilde, cevaplandırılmadan geçiştirildi. Bir sonraki mevzu, yine Ermeni katliamı ve gasp edilen mallar ile ilgiliydi; ve Mehmet Emin Bey yine &#8220;Türk tezleri&#8221;ni savunmaktaydı. Bir noktada sözü yine Emanuelidi Efendi&#8217;nin soru önergesine getirdi ve &#8220;sırf Ermeni olduklarından dolayı kesilmişlerdir&#8221; mealindeki beyanları kabul etmediğini söyledi. Bunun üzerine, Halep milletvekili Artin Boşgezenyan Efendi kendisine çok basit bir soru sordu: &#8220;<strong>Ne için kesilmişler?</strong>&#8221; </p>
<p>Az önceki soru önergesi gibi, bu soru da cevapsız kaldı.</p>
<div class="source">
Kaynak: Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, <a href="http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MECMEB/mmbd03ic05c001/mmbd03ic05c001ink011.pdf" target="_blank">TBMM Arşivi</a>.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">SOYKIRIM YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim">01. Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/sozde-degil-ozde-soykirim/">02. Sözde Değil Özde Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirimla-yuzlesmek">03. Soykırımla Yüzleşmek</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ben-soykirima-soykirim-demem">04. &#8220;Ben Soykırıma Soykırım Demem&#8230;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/">05. &#8220;Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim&#8221;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/">06. Meclis Zabıtlarında Soykırım İzleri</a><br />
07. Türkiye’nin Nazileri<br />
<a href="http://derinsular.com/rum-soykirimi/">08. Rum Soykırımı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/">09. Dünya Basınında Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/">10. Dünya Basınında Soykırım (2)</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Meclis Zabıtlarında Soykırım İzleri</title>
		<link>http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/</link>
		<comments>http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Apr 2012 23:50:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21393</guid>
		<description><![CDATA[[8 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Bugün, bu köşede başka bir yazı yer alacaktı. O yazıda, Türkiye&#8217;de çok fazla bilinmeyen üç gerçeği dile getirecektim: (1) Türkiye&#8217;de soykırım dendiğinde akla 1915 geliyor olsa da, 1914-1922 arası dönemde, sadece Ermeniler değil bütün hıristiyan gruplar hedef alındı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[8 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk15-120408-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Bugün, bu köşede başka bir yazı yer alacaktı. O yazıda, Türkiye&#8217;de çok fazla bilinmeyen üç gerçeği dile getirecektim:</p>
<p>(1) Türkiye&#8217;de soykırım dendiğinde akla 1915 geliyor olsa da, 1914-1922 arası dönemde, sadece Ermeniler değil bütün hıristiyan gruplar hedef alındı.</p>
<p>(2) 1914 ilkbaharından 1922&#8242;ye kadar Türkiye&#8217;de <strong>Ermenilere ek olarak</strong> bir milyon civarında Osmanlı vatandaşı Rum ve Süryani de soykırıma uğradı. Bu iki etnik grup içinde, sayısı bilinemeyecek kadar çok kadın tecavüze uğradı. Bu kimselerin malları, (Celal Bayar&#8217;ın yönetiminde) müslümanlara paylaştırıldı.<span id="more-21393"></span></p>
<p>(3) Bu olaylar, ilk yıllarından itibaren dünyaca izlendi, gazete haberlerine yansıdı, büyük tepki gördü. <em>Soykırım Çalışmaları</em> alanında uzmanlaşan dünya akademisyenlerinin çoğu, bugün itibariyle, Rum ve Süryanilerin yaşadıklarını da soykırım olarak kabul ediyor. Soykırım nitelendirmesinde bulunmayan nisbeten küçük grup ise, katliamların, tecavüzlerin ve gaspların boyutu konusunda daha farklı bir düşünceye sahip değil.</p>
<p><strong>&#8220;Bu da nereden çıktı?&#8221;</strong><br />
Peki bunları yazacaktım da ne olacaktı? Konuyu bilenler için elbette hiçbir şey değişmeyecekti. Bilmeyenler ise, 1915&#8242;i, Dersim&#8217;i, Mustafa Kemal&#8217;in devasa <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=atat%C3%BCrk%27%C3%BCn+maa%C5%9F%C4%B1%2F%40derinsular" target="_blank">maaşını</a> ve <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=atat%C3%BCrk%27%C3%BCn+mal+varl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%2F%40derinsular" target="_blank">mal varlığını</a>, <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=79191" target="_blank">Diyarbakır Cezaevi</a>&#8216;ni ve daha pek çok şeyi ilk kez duyduklarında yaptıkları gibi, &#8220;<strong>Bu da nereden çıktı?</strong>&#8221; ya da &#8220;<strong>Daha neler uyduracaksınız bakalım!</strong>&#8221; gibi ifadelerle tepki göstereceklerdi.</p>
<p>Ülkenin tarihi hakkında gerçek manada hiçbir fikri olmayan kimselerin, &#8220;Doğru olsa biz de mutlaka bilirdik&#8221; varsayımıyla verdikleri tepkilerle muhatap olmak, elbette pek de iç açıcı bir durum değil. Bu nedenle, yazımı ertelemeye karar verdim. <strong>Bu hafta, bu gibi şeylerin yeni ortaya çıkmadığını, herşeyin başından beri bilindiğini, ancak memleket sathını kaplayan</strong> 87 yıllık kara bir sis <strong>yeni yeni dağılmaya başladığı için bunları artık gazetelerde de okuyabilmenin (bir parça) mümkün hale geldiğini gösteren bir belgeyi paylaşmaya karar verdim</strong>.</p>
<p>Bu belge, üç gayrimüslim milletvekilimiz tarafından 2 Teşrinisani 1334 (1918) tarihinde Meclis-i Mebusan&#8217;a verilen ve iki gün sonra mecliste okunup zabıtlara geçen bir <strong>soru önergesi</strong>. Önergenin tam metnini aşağıda sunuyorum. Metindeki vurgular, sadeleştirmeler ve köşeli parantez içindeki ifadeler bana ait. Önergenin sadeleştirilmemiş metnine, TBMM&#8217;nin <a href="http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MECMEB/mmbd03ic05c001/mmbd03ic05c001ink011.pdf" target="_blank">web arşivinden</a> ulaşılabilir.</p>
<p><strong>Belge Metni:</strong></p>
<blockquote><p>Aydın Milletvekili Emanuel Emanuelidi Efendi&#8217;nin <strong>eski hükümetin icraatı hakkında yeni hükümete soru önergesi</strong>.</p>
<p>REİS: Bir soru önergesi daha var efendim, o da Hükümete tebliğ edilmiştir. Okutuyorum efendim:</p>
<p>Bildiğiniz üzere, memlekette beş seneden beri hükümet icraatları adı altında tarihte emsaline tesadüf edilemeyen bir çok üzücü haller görülmüştür:</p>
<p>1. <strong>Ermeni milletine mensup olmaktan başka hiçbir cürümleri bulunmayan bir milyon nüfus, kadınlar ve çocuklar istisna edilmeyerek katil ve itlaf edilmiştir</strong>.</p>
<p>2. En az kırk asırdan [dört bin yıldan] beri memlekette gerçek manada medeniyet sahibi olan <strong>Rum unsurlarından iki yüz elli bin nüfus, Osman sınırları dışına sürülerek mallarına el konmuştur</strong>.</p>
<p>3. <strong>Harpten [1918'den] sonra beş yüz elli bin Rum nüfus daha, Karadeniz, Çanakkale, Marmara ve Adalar denizleri kıyı ve civarında ve diğer mahallerde katl ve imha edilmiş ve malları da zabt ve gasb edilmiştir</strong>.</p>
<p>4. Memlekette gayrı müslim unsurlar ticaret yapmaktan men edilmiş ve ticaret, yalnızca güç ve etki sahibi insanların tekeline terk edilmiş olduğundan, milletin bütün fertleri adeta soyulmuştur.</p>
<p>5. Milletvekillerinden Zöhrap ve Varteks efendiler yok edilmiştir. [Bu iki Ermeni milletvekili, 1915'te tutuklanıp tehcir edildikten sonra, ölüm yolculukları esnasında öldürülmüşlerdi.]</p>
<p>6. Necip Arap milletine reva görülen kötü muameleler şimdiki felaketlerin başlıca sebeblerini teşkil etmiştir.</p>
<p>7. Seferberlik vesilesi ile teşkil edilen amele taburu fertlerinden iki yüz elli bin kişinin açlık ve mahrumiyetten müteessiren telef olmalarına sebebiyet verilmiştir.</p>
<p>8. Sebepsiz yere Birinci Dünya Savaşı&#8217;na girmiş ve bu uğursuz şerefe nailiyet için Bulgarlara memleketin bir kısmı da terk edilmiştir.</p>
<p>Failler hakkında yeni hükümetin malumatı neden ibarettir? Yeni hükümet konunun içyüzü hakkında ne düşünmektedir ve alabileceği tedbirlere ne vakit başlayacaktır? Bu noktaları yeni hükümetten sual ederiz.</p>
<p>2 Teşrinisani 1334 [1918]</p>
<p>Aydın Milletvekili Emanuelidi<br />
Çatalca Milletvekili Tokinidis<br />
İzmir Milletvekili Vangel</p></blockquote>
<div class="source">
<strong>Kaynak</strong>: Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi. Cilt 1. Devre 3. İçtima Senesi 5. (4 Teşrinisani 1334/1918 Pazartesi) Onbirinci İnikad. 109.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">SOYKIRIM YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim">01. Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/sozde-degil-ozde-soykirim/">02. Sözde Değil Özde Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirimla-yuzlesmek">03. Soykırımla Yüzleşmek</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ben-soykirima-soykirim-demem">04. &#8220;Ben Soykırıma Soykırım Demem&#8230;</a><br />
<a href="http://derinsular.com/agri-dagini-verelim/">05. &#8220;Ağrı Dağı&#8217;nı Verelim&#8221;</a><br />
06. Meclis Zabıtlarında Soykırım İzleri<br />
<a href="http://derinsular.com/turkiyenin-nazileri/">07. Türkiye’nin Nazileri</a><br />
<a href="http://derinsular.com/rum-soykirimi/">08. Rum Soykırımı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim/">09. Dünya Basınında Soykırım</a><br />
<a href="http://derinsular.com/dunya-basininda-soykirim-2/">10. Dünya Basınında Soykırım (2)</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/meclis-zabitlarinda-soykirim-izleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanada Foklarının Trajedisi Bitmiyor</title>
		<link>http://derinsular.com/kanada-foklarinin-trajedisi-bitmiyor/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kanada-foklarinin-trajedisi-bitmiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Apr 2012 04:14:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorisiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21384</guid>
		<description><![CDATA[[3 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanan haber.] Her yıl Mart ve Nisan aylarında kırmızıya boyanmış beyaz karlar üzerinde öldürülmelerini izlemek durumunda kaldığımız fok yavrularını bu sene sadece avcılar değil, eriyen buzlar da tehdit ediyor. Kanada&#8217;nın kuzeydoğusunda nisbeten ılık geçen kış, buzların Mayıs gelmeden erimesine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[3 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://i.imgur.com/asGmx.jpg" target="_blank">yayınlanan haber</a>.]</p>
<p>Her yıl Mart ve Nisan aylarında kırmızıya boyanmış beyaz karlar üzerinde öldürülmelerini izlemek durumunda kaldığımız fok yavrularını bu sene sadece avcılar değil, eriyen buzlar da tehdit ediyor. Kanada&#8217;nın kuzeydoğusunda nisbeten ılık geçen kış, buzların Mayıs gelmeden erimesine neden olursa, katliamdan kurtulan yüzbinlerce fok yavrusu bu sefer de boğularak ölecek. Aşağıdaki 15 soru, Kanada foklarının dünden bugüne yaşadıkları trajedinin belli başlı bütün yönlerini ele alıyor.<span id="more-21384"></span></p>
<p><strong>1. Fok avı ne zamandan beri yapılıyor?</strong><br />
Kuzey Amerika yerlilerinin dört bin yıldan beri fok avladıkları tahmin ediliyor. 1500&#8242;lü yıllardan itibaren Avrupa göçmeni balıkçılar da fok avlamaya başlıyor. 1800&#8242;lü yılların başında ise, fok endüstrisi büyümeye başlıyor ve 1830&#8242;lara gelindiğinde her sene avlanan fok sayısı yarım milyona varıyor. Bu yüksek miktardaki avlar neticesinde, müteakip yıllarda fok sayısında azalma yaşanıyor.</p>
<p><strong>2. Fok avı neden yapılıyor?</strong><br />
Foklar, etleri, derileri ve yağları için avlanıyor. Fokların et ve yağları gıda endüstrisinde, derileri ise elbise yapımında kullanılıyor. Fok yağlarını vitamin dükkanlarında kapsüllerde görebilmek de mümkün.</p>
<p><strong>3. Foklar dünyada nerelerde yaşıyor?</strong><br />
Foklar, kutuplara yakın bölgelerde yaşıyor. Kuzey yarımkürede ise, Kanada&#8217;nın kuzeydoğusundan Grönland&#8217;a, oradan da İskandinavya&#8217;nın kuzeyine doğru uzanan çizginin fokların yaşam alanı olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>4. Peki fok avı konusunda neden ekseriyetle Kanada&#8217;nın adı geçiyor?</strong><br />
Çünkü Grönland, Norveç ya da Rusya gibi ülkelerdeki fok sayısı ve avlanma miktarı nisbeten düşük. Bu durum, dünyada fok avının en çok yapıldığı yer olarak Kanada&#8217;yı öne çıkarıyor.</p>
<p><strong>5. Fok avı Kanada&#8217;nın tam olarak neresinde gerçekleşiyor?</strong><br />
Kanada&#8217;daki foklar, ülkenin kuzeydoğusunda yaşıyorlar. Ülkedeki fok avının %70&#8242;i Newfoundland and Labrador eyaletinde gerçekleşiyor. Geriye kalan %30&#8242;luk avlanmanın yeri ise, St. Lawrence körfezi.</p>
<p><strong>6. Fok avı yılın hangi döneminde yapılıyor?</strong><br />
Kanada&#8217;da fok avı mevsimi 15 Kasım&#8217;da başlıyor ve 15 Mayıs&#8217;a kadar (yani altı ay) devam ediyor. Ancak avın neredeyse tamamı, Mart ve Nisan aylarında gerçekleşiyor. Fok avının hep yılın bu döneminde gündeme gelmesinin nedeni de bu.</p>
<p><strong>7. Fok avını trajik kılan nedir?</strong><br />
Fok avını trajik kılan iki konu var: Fokların öldürülüş şekli ve avlanan fokların henüz yavru oluşu. Bu iki trajedi birbiri ile yakından ilgili. Şöyle ki, fokların yavrulama mevsimi, Şubat ayına tekabül ediyor. Anne foklar, yavrularını doğduktan sonra iki hafta boyunca yanlarından ayırmıyor; sonrasında ise, suda yüzen (ve büyüklüğü kimi zaman 200km2&#8242;ye kadar çıkabilen) buz parçalarının üzerine bırakıyorlar. Henüz yüzmeyi başaramayan yavrular, iki ay kadar bu buz parçalarının üzerinde yaşıyor ve Nisan ayının sonlarında buzlar eridiğinde yüzmeyi başaracak güç ve beceriye sahip oluyorlar. Avın Mart ve Nisan aylarında yapılması, savunmasız fok yavrularını kolaylıkla avlayabilmenin mümkün olmasından ileri geliyor. Yani yapılana aslında avlanma demek bile mümkün değil. Zira avcılar, çoğu zaman koşmalarına bile gerek kalmadan fok yavrularının yanlarına gidiyor ve ellerindeki hakapik adlı (uzun saplı, ucunda uzun ve keskin bir cisim bulunan) aleti fok yavrularının beyinlerine saplıyorlar. Ancak asıl korkunç olan, yavru fokların çoğunun, iddia edilenin aksine, derilerinin yüzülmesi esnasında henüz ölmemiş olmaları. Normalde 30 sene civarında yaşayabilen fokların henüz birkaç haftalık iken bu şekilde öldürülmeleri ve kimi durumlarda sadece derilerinin alınarak vücütlarının buzların üzerinde terk edilmesi, fok avının temel trajedisi durumunda.</p>
<p><strong>8. Kanada&#8217;da bu konudaki kanun ve düzenlemeler ne doğrultuda?</strong><br />
Kanada&#8217;da fok avından Balıkçılık ve Okyanuslar Bakanlığı (DFO) sorumlu. DFO, hem fok avında uyulması gereken kuralları belirliyor, hem de avlanma için başvuran kişi ya da şirketlere izin belgesi düzenliyor. Bu kurallara göre, bir fokun öldürülmesi üç aşamada gerçekleştirilmeli: (1) vurma, (2) kontrol, ve (3) kan akıtma. Foku vurmanın, bir silah ya da hakapik ile fokun kafatasını parçalamak şeklinde gerçekleşmesi gerekiyor. Kontrol aşaması ile kast edilen ise, fokun öldüğünün ya da bir daha kendine gelemeyecek şekilde bilincini yitirmiş olduğunun kontrol edilmesi. Kan akıtmanın ancak bu ikinci aşamadan sonra ve en az bir dakika süreyle gerçekleştirilmesi, ve bu süre tamamlanmadan fokun derisinin yüzülmemesi gerekiyor.  </p>
<p><strong>9. Bu kurallara uyuluyor mu?</strong><br />
DFO, avları izlemek ve kurallara uyulup uyulmadığını denetlemekle de sorumlu. Bu çerçevede, helikopterler ve hatta uydu teknolojisi de kullanılıyor. Ancak yine de fokların canlı canlı derilerinin yüzüldüğünü gösteren internet videolarının sonu gelmiyor.</p>
<p><strong>10. Avcılar kimler?</strong><br />
2010 yılı itibariyle geçerli durumda olan 12500 ticari, 1641 de şahsi av lisansı vardı.</p>
<p><strong>11. Diğer ülkelerin bu konudaki politikaları ne durumda?</strong><br />
Rusya, 2009 yılında bir yaşından küçük fokların avlanmasını yasakladı. Geçtiğimiz Aralık ayında ise, fok derisinin ithalat ve ihracatına yasak getirdi. Avrupa Birliği ise, 2010 yılında fok ürünlerinin ithalatını yasakladı.</p>
<p><strong>12. Sivil toplum örgütlerinin bu konudaki faaliyetleri neler?</strong><br />
Sivil toplum örgütleri, fok avının gündeme gelmesinde yıllardır büyük bir rol oynamakta. Örneğin, 1960&#8242;ların sonlarında Kanada&#8217;daki tahmini fok sayısı iki milyona kadar düşünce, doğa savunucuları fok avına kota getirilmesi talebinde bulundular. Bu talep neticesinde, 1971 yılında Kanada hükümeti kota sistemine geçti. Halen devam eden bu sistem, fok nüfusunun düzenli olarak gözlenmesi ve bu doğrultuda her yıl fok avı için bir üst limit ilan edilmesi esasına dayanıyor.</p>
<p>Hayvan hakları savunucularının spesifik olarak av konusundaki en etkili faaliyetleri ise, gerekli izinleri alıp fok avının yapıldığı yerlere giderek, avcıların kurallara uyup uymadıklarını yerinde izlemeleri. (Gazetecilerin ise, avları izleme hakları Kanada&#8217;da anayasal güvence altında.)</p>
<p><strong>13. Kanada&#8217;da her yıl kaç fok avlanıyor?</strong><br />
Kanada&#8217;da 2007&#8242;de 82.800, 2008&#8242;de 217.800, 2009&#8242;da 72.400 ve 2010&#8242;da 67.000 fok avlandı.</p>
<p><strong>14. Fok sayısı azalıyor mu?</strong><br />
Hayır. Kota sistemine geçilmesinden bu yana geçen 40 yıl içerisinde fokların sayısı takriben üç katına çıktı. Bu nedenle, her yıl yapılan avlar artık çoğu zaman kotanın altında kalıyor.</p>
<p><strong>15. Avda bu seneki durum nedir?</strong><br />
Bu sene kuzeydoğu Kanada&#8217;da kışın nisbeten ılık geçmesi nedeniyle fok avı dört gün erken başladı. Bunun nedeni, avın gerçekleştiği buz parçalarının daha erken inceleceğinden, avcıların ve diğer görevlilerin hayatlarının tehlikeye atılmak istenmemesi. Diğer yandan, fok ürünlerinin en büyük ihraç alanı olan AB ve Rusya&#8217;nın ithalat yasaklarına gitmesi nedeniyle, avlanan fok sayısında bu yıl düşüş yaşanacağı tahmin ediliyor. Bu gelişme, her ne kadar hayvanseverler için iyi bir haber gibi görünse de, yaşanan bir diğer gelişme, bu konudaki memnuniyeti gölgeliyor. Şöyle ki, kışın ılık geçmesi, suda yüzen buz parçalarının erimesinin de hızlanacağı anlamına geliyor. Şayet ısınan hava nedeniyle buzlar Mayıs&#8217;tan önce erirse, hayatlarının ilk birkaç haftasını bu buzların üzerinde geçirmek zorunda olan yüzbinlerce fok yavrusu bu sefer de boğularak ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.</p>
<div class="source">
<strong>Önemli Bilgi Ve Anekdotlar</strong></p>
<p>(1) DFO&#8217;nun resmi sitesinde fok avı hakkında sık sorulan sorulara verilen <a href="http://www.dfo-mpo.gc.ca/fm-gp/seal-phoque/faq-eng.htm" target="_blank">cevaplar</a>.</p>
<p>(2) Newfoundland and Labrador eyaletinin resmi web sitesinde yer alan, fok avının &#8220;insancıllığı&#8221; hakkındaki <a href="http://www.fishaq.gov.nl.ca/sealing/humane.html" target="_blank">metin</a>.</p>
<p>(3) Foklar hakkında <a href="http://www.harpseals.org/about_seals/index.php" target="_blank">temel bilgiler</a>.</p>
<p>(4) Kanada&#8217;nın en büyük iki ulusal gazetesinden biri olan National Post&#8217;ta 28 Ocak 2012 tarihinde yayınlanan fok avı yanlısı bir <a href="http://fullcomment.nationalpost.com/2012/01/28/rex-murphy-on-with-the-seal-hunt/" target="_blank">yazı</a>.</p>
<p>(5) The Human Society of the United States tarafından hazırlanan 14 dakikalık <a href="http://www.youtube.com/watch?v=r1E_X6c4c6A" target="_blank">belgesel</a>.</p>
<p>(6) AB&#8217;nin fok ürünlerine ithalat yasağı getirmesinin ardından yapılan BBC haberinin <a href="http://www.bbc.co.uk/news/business-11044776" target="_blank">görüntüleri</a>.</p>
<p>(7) PETA üyesi bir kadının 2010 yılının Ocak ayında DFO Bakanı Gail Shea&#8217;nın yüzüne pasta attığı <a href="http://www.theglobeandmail.com/video/fisheries-minister-takes-pie-in-face/article1443621/?from=2376946" target="_blank">görüntüler</a>.
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kanada-foklarinin-trajedisi-bitmiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk&#8217;ün Kapitalizm İle Deşarjı</title>
		<link>http://derinsular.com/turkun-kapitalizm-ile-desarji/</link>
		<comments>http://derinsular.com/turkun-kapitalizm-ile-desarji/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2012 22:23:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21376</guid>
		<description><![CDATA[[1 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;deki yaygın kapitalizm karşıtlığı, siyaseten hem rahat hem de risksiz bir pozisyona karşılık geliyor. Bu pozisyon, &#8220;tüketim çılgınlığı&#8221;ndan asgari ücrete, Avrupa Birliği&#8217;nden Arap Baharına kadar hemen herşeyin nedenini ve &#8220;içyüzü&#8221;nü kapitalizm ile açıklıyor. Bu açıklamalar, kapitalizmin kötücüllüğünü ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[1 Nisan 2012 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk14-120401-Taraf_013.jpg" target="_blank">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;deki yaygın kapitalizm karşıtlığı, siyaseten hem rahat hem de risksiz bir pozisyona karşılık geliyor. Bu pozisyon, &#8220;tüketim çılgınlığı&#8221;ndan asgari ücrete, Avrupa Birliği&#8217;nden Arap Baharına kadar hemen herşeyin nedenini ve &#8220;içyüzü&#8221;nü kapitalizm ile açıklıyor. Bu açıklamalar, kapitalizmin kötücüllüğünü ve acımasızlığını vurgulayan bir söylemde ifade buluyor. Bu söylemi sahiplenmek de, kötü olana karşı duran kişiyi otomatikman iyi ve ahlaklı bir konuma oturtuyor.<span id="more-21376"></span></p>
<p>Bu yaklaşım, terk edilmesi epey zor bir <strong>kafa konforu</strong> da sunuyor. Zira tasvir edilen dünyada neyin niçin yaşandığı, kimin iyi kimin kötü olduğu son derece açık. Alternatif açıklamalara çok fazla yer yok. Hatta herşey o denli aşikar ki, ne olup bittiğini görememek ancak kötü niyetli olmakla mümkün!</p>
<p>Bu noktada, tek bir şeyle herşeyi açıklamaya kalkan böylesine basit bir kurgunun nasıl olup da her durumda kafa konforunu temin edebildiği sorusu öne çıkıyor &#8211; ki bu sorunun cevabı aslında kendi içinde gizli. Şöyle ki, herşeyi, karşı olunan kötücül güç (ya da, o gücün gizli emelleri) ile açıklamak, dile getirilen argümanları <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Falsifiability" target="_blank">yanlışlanamaz</a> (ve dolayısıyla da, <strong>bilim dışı</strong>) kılıyor. Zira, bilimsel metodun en temel sorularından biri olan, &#8220;Yanılıyor olsak, bunu nasıl anlardık?&#8221; sorusuna bir cevap alabilmek burada mümkün değil.</p>
<p>Bir örnekle izah etmek gerekirse, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Democratic_peace_theory" target="_blank">Demokratik Barış Teorisi</a>, demokrasilerin birbirleri ile savaşma ihtimalinin daha düşük olduğu argümanına dayanır. Bu teori, yanlışlanabilir bir teoridir ve dolayısıyla da bilimseldir. Çünkü, tarafların her ikisinin de demokrasi olduğu her savaş vakası, teoriyi yanlışlayabilir. </p>
<p>Yaygın antikapitalist söylem ise, her siyasi gelişmenin &#8220;emperyalist güçler&#8221;in inisiyatifinde olduğu söylemekte bir mahsur görmeyebiliyor. Örneğin, bu söylem, Batı ülkelerinin <strong>Libya</strong>&#8216;da yaşanan katliama müdahale etmemesini, &#8220;çıkarlarının öyle gerektirmemesi&#8221; ile açıklamış ve bu ülkeleri (onlara atfedilen kötücüllükle uyumlu olacak şekilde) katliama seyirci kalmakla suçlamıştı. Ancak, aynı söylem, NATO&#8217;nun Libya&#8217;ya müdahalesinin hemen sonrasında, asıl niyetin Libya&#8217;nın doğal kaynaklarını sömürmek olduğunu iddia etmekte bir sorun görmemişti.</p>
<p>Dikkat edilecek olursa, yapacağımız hiçbir gözlemin, inceleyeceğimiz hiçbir vakanın ya da yaşayacağımız hiçbir yeni gelişmenin, böyle bir yaklaşımı çürütebilmesi mümkün değildir. Çünkü, <strong>Kaddafi</strong>&#8216;ye müdahale edilmesini de, edilmemesini de emperyalizm ile açıklayan bir yaklaşımın, &#8220;Yanılıyor olsak, bunu nasıl anlardık?&#8221; sorusuna verebileceği (objektif kriterlere dayanan) hiçbir cevap yoktur. Dolayısıyla, sadece rahat ve risksiz bir siyasi pozisyonla değil, aynı zamanda bu pozisyonun ifade bulduğu söylem üzerinden yapılan <strong>sahte bir entelektüellikle</strong> karşı karşıyayız.</p>
<p><strong>Sadece Muhalefet</strong><br />
Antikapitalist söylem, her eleştirisinin merkezine oturttuğu kapitalizmi çoğu zaman tanımlama zahmetine dahi girmiyor. <strong>Karşı çıkılan tam olarak nedir?</strong> Serbest piyasa mı? Mülkiyet hakkı mı? &#8220;Tüketim çılgınlığı&#8221; mı? Emek sömürüsü mü? Güçlü devletlerin uygulamaları mı?</p>
<p>Bu soruyu &#8220;Hepsi&#8221; ya da &#8220;Hiçbiri&#8221; şeklinde cevaplandırmak mümkün. Çünkü, <strong>yaygın söylem, bilgiden ziyade tepkiyle şekilleniyor ve spesifik ya da tutarlı olmak gibi kaygılara sahip değil. Bu durumun doğurduğu üç belirgin sonuç var: (1) Kapitalizm karşıtlığı, içeriği konuya ve duruma göre değişen bir muhalefet söyleminde ifade buluyor. (2) Bu tepki bazlı söylem sadece eleştiriye ve muhalefete odaklandığından neredeyse hiçbir alternatif sunmuyor, ve (3) insanları özeleştiriden uzaklaştırarak yanıbaşlarındaki asıl problemleri göremez hale getiriyor</strong>.</p>
<p>Bütün bunlar, kapitalizmin zihinlerde bir imgeye dönüştüğünü ve belli bir psikolojik ihtiyacı gidermekte olduğunu da ima ediyor. Kötücüllüğe karşılık gelen bu imge, kişisel bazda, insanların hayatlarında yanlış giden hemen herşey için suçlayabilecekleri bir <strong>günah keçisi</strong> işlevi görüyor. Aynı imge, kitlesel anlamda ise, ülkenin gerikalmışlığının ve Batı karşısındaki yenilmişliğinin sorumlusu olarak <strong>her daim taşlanan bir şeytan</strong> durumunda.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Böyle bir söylemin Türkiye&#8217;de solcusundan Kemalistine, İslamcısından milliyetçisine ilgili ilgisiz her kesim tarafından bu kadar kolaylıkla sahiplenilebilmesinin nedenlerini biraz da burada aramak gerekli. Zira Türkiye toplumunun psikolojisi, birkaç asırdır büyük bir yenilmişlik hissi ve bu hissin doğurduğu aşağılık kompleksi ile malul. Bu rahatsızlık, özellikle belli konularda ciddi bir agresiflik doğuruyor. Kapitalizm ise, (diğer bazı kavramlarla birlikte) bu agresifliğin doğurduğu tepkinin yöneldiği bir imgeden ibaret.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/turkun-kapitalizm-ile-desarji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Günah Keçisi Olarak Kapitalizm</title>
		<link>http://derinsular.com/bir-gunah-kecisi-olarak-kapitalizm/</link>
		<comments>http://derinsular.com/bir-gunah-kecisi-olarak-kapitalizm/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Mar 2012 00:17:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21368</guid>
		<description><![CDATA[[25 Mart 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] İstatistik derslerinde bahsi mutlaka geçen bir prensip vardır: İki vakanın sürekli aynı anda gözleniyor olması, aralarında bir nedenselliğin bulunduğu (yani birinin, diğerinin sonucu olduğu) anlamına gelmez. Bu konuda verilen belki de en meşhur örnek, dondurma tüketimi ile boğulma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[25 Mart 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk13-120325-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>İstatistik derslerinde bahsi mutlaka geçen bir prensip vardır: İki vakanın sürekli aynı anda gözleniyor olması, aralarında bir nedenselliğin bulunduğu (yani birinin, diğerinin sonucu olduğu) anlamına gelmez. Bu konuda verilen belki de en meşhur örnek, <strong>dondurma tüketimi</strong> ile <strong>boğulma vakaları</strong>nın hep aynı dönemlerde artış ve azalış gösteriyor olmasıdır. Haliyle, sırf bu örtüşmeden hareketle, dondurma tüketiminin boğulmaya neden olduğu sonucuna varılamaz. Zira her iki gerçekliği de aynı anda etkileyerek birlikte artıp azalmalarına neden olan asıl faktör, <strong>hava sıcaklığı</strong>dır.<span id="more-21368"></span></p>
<p>Dondurma-boğulma ilişkisi, hatalı olduğu bariz olan bir örnek. Birbirleri ile ilişkilendirilmeye daha müsait gerçeklikler söz konusu olduğunda ise, insanların korelasyondan hareketle nedenselliğe hükmetme hatasına düşmeleri kolaylaşır.</p>
<p>Mesela, nüfusu müslüman olan ülkelerde diktatörlüklerin yaygın olmalarından hareketle <strong>İslam dini</strong>nin <strong>demokrasi açığı</strong>na neden olduğu sonucuna varmak böyle bir hatadır. Zira zengin <strong>doğal kaynaklar</strong>a sahip olmayan müslüman ülkelere bakıldığında, ilgili korelasyonun gücü önemli ölçüde azalır. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Ama çıkarılacak sonuç hep aynıdır: <strong>Hayat, ilk bakışta anlaşılabilecek kadar basit değildir. Dahası, insanların çoğu da, görünenin ardına bakmak isteyecek kadar meraklı ve çalışkan değildir. Bu iki gerçek, tartışmaların çoğunun bilgiye dayalı olmamasını sonuç verir</strong>.</p>
<p><strong>Sorular</strong><br />
Bugün itibariyle işçi hakları (ve daha genel anlamda da insan hakları) kapitalist ülkelerde çok daha iyi durumda. Ancak sırf bu veriden hareketle, bu durumun kapitalizmin bir sonucu olduğuna hükmetmek mümkün değil. Geçmişte yaşananlar dikkate alındığında ise, böyle bir hükme varmak daha da zor. Çünkü, işçilerin endüstriyelleşmenin ilk dönemlerinde maruz kaldıkları uygulamalar, vahşi olarak nitelendirilmeye müsait.</p>
<p>Bu durumda, kapitalist ülkelerde bugün itibariyle demokrasi ve insan haklarının daha ileri bir seviyede olmasının nedeni kapitalizm değilse nedir? Bu ülkelerde, kapitalizmin vahşi yıllarından bu yana yaşanan değişimde ne(ler) etkili olmuştur? Bu ülkelerin daha oturmuş bir yargı sistemine sahip olmaları mı? Kapitalizmin de beslendiği liberal düşünce geleneği mi? Sendikaların ve diğer proleter grupların mücadeleleri mi? Bu konuda herhangi bir sonuca varmadan önce bu soruların üzerinde durmak gerekiyor.</p>
<p>Diğer yandan, asıl neden ne olursa olsun, şu soru değişmiyor: <strong>Benzeri bir süreç sosyalist ülkelerde neden yaşanmadı?</strong> Neden hiçbir sosyalist tecrübe, demokratikleşemedi? Neden sosyalist ülkelerde işçi hakları bir yana, genel anlamda insan haklarından dahi söz etmek mümkün olmadı? Bu durum, sosyalizmin doğası ile mi ilgili? Yani <strong>sosyalizm, uygulamada, tek parti diktatörlüğüne dönüşmeye fazlasıyla müsait bir yapıya mı sahip?</strong> Eğer sorun bu değil ise, o zaman, yaşanan sosyalizm tecrübelerinde neden denge ve kontrol mekanizmaları ortaya çıkmadı?</p>
<p>Bu noktada <strong>daha hayati sorular</strong> da sorulabilir: <strong>Eğer daha az kapitalizm, daha fazla işçi hakkı anlamına gelmiyorsa, bu durum, işçi haklarının kapitalizm ile çok da ilgili olmadığı (ya da en azından, sadece kapitalizm ile açıklanamayacağı) anlamına gelmez mi?</strong> Yani eğer işçi haklarını (ve genel anlamda da insan haklarını) mümkün kılan <strong>liberal demokrasi</strong>, <strong>örgütlenme hakkı</strong> ve <strong>hukukun üstünlüğü</strong> gibi prensiplerse ve bu gibi prensipler kapitalist bir ülkede de varolabiliyorsa, o zaman hak taleplerini bu prensipler üzerinden değil de kapitalizm karşıtlığıyla dile getirmek ne kadar makul? Eğer özel teşebbüs hakkı gibi işçi hakları da gücünü büyük ölçüde liberal demokrasiden alıyorsa, o zaman her iki hak konusunda da kötü bir sabıkası olan sosyalizme dayanan bir tecrübenin daha iyi sonuçlar vereceğini nereden biliyoruz?</p>
<p>Ezberlerle ve bilgiye dayanmayan çıkarsamalarla hareket etme alışkanlığında olan ideolojik yaklaşım, bu türden analitik sorularla ilgilenmediği gibi, bunlardan rahatsızlık da duyuyor. Çünkü bu gibi sorular, her türlü kötülüğü keyfi bir tavırla karşıt ideolojiye atfetme alışkanlığını <em>düşünce</em> zannetmenin yüzeyselliğini ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Dünya üzerinde kusursuz bir siyasi ya da ekonomik bir politikalar bütünü (ve dolayısıyla da, kusursuz bir sistem) yok. Spesifik olarak, kapitalizm de, sosyalizm de, tıpkı diğer sistemler gibi ciddi açıklara sahip. Çünkü her politika tercihi, belli artı ve eksileri beraberinde getirir. Zaten politika tercihleri de, bu artı ve eksilere (<a href="http://www.answers.com/topic/trade-off" target="_blank">trade-off</a>) bakarak yapılır. Eksileri bulunmayan, yani her durumda olumlu sonuç veren politikalar ya da sistemler ise, sadece ideolojilerin dünyasında bulunur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/bir-gunah-kecisi-olarak-kapitalizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İşçileri Kapitalizm Mi Öldürüyor?</title>
		<link>http://derinsular.com/iscileri-kapitalizm-mi-olduruyor/</link>
		<comments>http://derinsular.com/iscileri-kapitalizm-mi-olduruyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Mar 2012 22:23:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21360</guid>
		<description><![CDATA[[18 Mart 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Esenyurt&#8217;taki bir inşaatta çalışan işçilerin kaldığı çadırlarda çıkan yangın sonucunda 11 işçinin yanarak hayatını kaybetmesi, (doğal olarak) tepkilere neden oldu. Bu tepkiler, elbette haklı tepkilerdi. Ancak tepkilerin haklı olması, ifade buldukları söylemlerin de haklı olacağı anlamına gelmiyor. Hayatını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[18 Mart 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk12-120318-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Esenyurt&#8217;taki bir inşaatta çalışan işçilerin kaldığı çadırlarda çıkan yangın sonucunda 11 işçinin yanarak hayatını kaybetmesi, (doğal olarak) tepkilere neden oldu. Bu tepkiler, elbette haklı tepkilerdi. Ancak tepkilerin haklı olması, ifade buldukları söylemlerin de haklı olacağı anlamına gelmiyor. Hayatını kaybeden işçilerin bir alışveriş merkezi inşaatında çalışıyor olmalarından hareketle yapılan sorunlu kapitalizm eleştirileri, bu çerçevede değerlendirilebilir.<span id="more-21360"></span></p>
<p><strong>İlk Bakış, İkinci Bakış</strong><br />
Esenyurt&#8217;ta yaşanan trajedi, ilk bakışta, sömüren şirket/sömürülen işçi çerçevesine oturtulmaya gerçekten de epey müsait görünüyor. Ancak <strong>herhangi bir konuda verilen bir hükmün ne kadar sağlıklı olduğunu anlayabilmek için, ilk bakışta nasıl göründüğüne değil, objektif kriterlerle sınanıp sınanmadığına bakmak gerekiyor</strong>.</p>
<p>Kapitalist ülkeler ve işçi hakları özelinde, birkaç mukayeseli soru sorarak bunu yapabilmek mümkün: İhmalden kaynaklanan bu gibi kazalar, kapitalist ülkelerde, (sözgelimi ABD&#8217;de) daha mı çok yaşanmaktadır? Bu ülkelerde, iş yerlerinde, hayati tehlikelere karşı daha mı az önlem alınmaktadır? İlgili hukuki düzenlemeler daha mı yetersizdir? Kanunlar kağıt üzerinde kalmakta ve sistemli denetlemeler daha mı az yapılmaktadır?</p>
<p>Bu sorulara olumlu yanıtlar vermek pek mümkün değil gibidir. Zira <strong>günümüzün kapitalist olarak nitelendirilen gelişmiş ülkeleri, aynı zamanda dünyada iş yeri güvenlik standartlarının en detaylı şekillerde belirlendiği, uygulandığı ve denetlendiği yerler durumundadır. Bütün önlemlere rağmen kazalar yaşandığında ise, bu ülkelerde gerek tazminat sistemi gerekse (gelecekte benzeri kazaları azaltmaya yönelik) geri bildirim mekanizmaları çok daha hızlı ve etkili bir şekilde işlemektedir</strong>.</p>
<p>Sosyalist ülkeler ise, bu gibi konularda acınacak haldedir. Bu ülkeler, ya sefalet içindedir, ya da sefaletten kurtulma adına (çok yüksek çalışma saatlerinden çocuk işçi çalıştırmaya kadar) her yola tevessül eden işçi cehennemleri durumundadır. Zaten tam da bu nedenle günümüzde pek çok şirket, &#8220;kapitalist&#8221; ülkelerdeki kuralların ve diğer işçi haklarının radarı dışına çıkabilmek için &#8220;sosyalist&#8221; dünyaya göç etmektedir.</p>
<p>Dolayısıyla, bu tabloya bakarak sorunun kapitalizmde (ya da çözümün sosyalizmde) olduğunu söylemek epey zordur. Bu durumda sorulması gereken asıl soru, karşılaştırılan ülkeler arasındaki bu uçuruma rağmen konu hakkında yapılan değerlendirmelerin nasıl olup da gerçeklerden bu denli kopuk olabildiği olmalıdır.</p>
<p><strong>Algılar İdeolojikleşince&#8230;</strong><br />
İnsanın hayatı anlamlandırması, zihnindeki algılar aracılığıyla olur. Bu algılar, kültür, eğitim gibi bir dizi faktörün etkisi altında şekillenir. Aynı ülkede yaşayan insanların belli olaylar karşısındaki tavır ve reflekslerinin birbirine benzemesinin ya da aynı düşünce ekolünden beslenen insanların benzeri siyasi tercihlerde bulunmalarının nedeni budur. Söz konusu olan, aynı etkiler altında şekillenen insanların, (çoğu zaman farkında bile olmadan) benzer bir perspektif edinmeleridir.</p>
<p>Ancak, söz konusu <strong>perspektifler ideolojikleştiğinde, algılar, herşeyi tek bir düzleme indirgeyen bir nitelik kazanır. Böyle bir duruma gelen bir kişi, herşeyi belli bir kalıbın içinde değerlendirmeye başlar ve alternatifleri göremez hale gelir. Alternatifleri görememenin doğal bir sonucu ise, gerçekte varolmayan ilişkileri mevcut (ve hatta aşikar) görmektir</strong>.</p>
<p><strong>&#8220;Dindar İnsanlar Görüyorum!&#8221;</strong><br />
Gelişmiş ülkelerdeki ırkçılar, ülkelerinde yanlış giden herşeyin birincil sorumlusunun göçmenler olduğu yönünde kesin bir inanca sahiptirler. Onların bu durumu, ideolojik körlük nedeniyle varolmayan şeyler gözlemlemenin (ve bu gözlemleri verilerle teyit etme ihtiyacı duymamanın) tipik bir örneğidir. Türkiye özelinde, Kemalistlerin halkın dindarlaştığını düşünmeleri ve (verilerle desteklenmeyen) bu &#8220;durum&#8221;u AKP iktidarı ile ilişkilendirmeleri de, aynı doğrultuda bir diğer örnektir.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Esenyurt&#8217;ta çıkan yangını doğrudan kapitalizm ile açıklamak da, ideolojik bir refleksten ileri geliyor. Türkiye, insan hayatına verilen değerin düşük olduğu, güvenlik standartlarının yeterli ölçüde varolmadığı, varolan standartların ise denetlenmediği bir ülke. Bu nedenle, her sosyoekonomik gruptan insan, her gün, kolaylıkla önlenebilir nedenlerden ötürü hayatını kaybediyor. Konuyu tek bir düzleme indirgemeye ve tek bir faktörle açıklamaya kalkmak yerine, bu genel sorunu görmek gerekli.</p>
<p><strong>Önemli Not</strong><br />
Kapitalist ülkelerde işçi haklarının daha iyi düzeyde olması, bunun nedeninin kapitalizm olduğu ya da olmadığı anlamına gelmiyor. (Konunun bu yönünü, önümüzdeki Pazar ele almaya çalışacağım.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/iscileri-kapitalizm-mi-olduruyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kışkır(t)mak</title>
		<link>http://derinsular.com/kiskirtmak/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kiskirtmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 02:53:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21352</guid>
		<description><![CDATA[[11 Mart 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;de, hemen her olumsuz gerçekliği, &#8220;birilerinin halkı kışkırtmış olması&#8221; ile açıklama yönünde güçlü bir eğilim var. Ancak ülkenin dününe ya da bugününe dair olayları bu şekilde açıklamaya alışmak, suçu her durumda başkalarında görmek gibi olumsuz sonuçlar doğuruyor. Kışkırmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[11 Mart 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk11-120311-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;de, hemen her olumsuz gerçekliği, &#8220;birilerinin halkı kışkırtmış olması&#8221; ile açıklama yönünde güçlü bir eğilim var. Ancak ülkenin dününe ya da bugününe dair olayları bu şekilde açıklamaya alışmak, suçu her durumda başkalarında görmek gibi olumsuz sonuçlar doğuruyor.<span id="more-21352"></span></p>
<p><strong>Kışkırmak</strong><br />
Dilek Güven, <a href="http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=HOSH0HEE676ODVIU6BQU" target="_blank">Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları</a> adlı kitabında, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Istanbul_riots" target="_blank">1955 İstanbul pogromuna</a> dair şöyle bir anekdot aktarıyor:</p>
<blockquote><p>&#8220;<strong>Beyoğlu&#8217;nda sabaha kadar açık olan, genelde belediye otobüslerinin şoförleri ve biletçilerinin gittiği bir kahve vardı. Orada vardiya zamanlarını beklerlerdi. O akşam birisi içeri daldı ve bağırdı: &#8216;Siz ne biçim Türksünüz? Tüm halk ayaklandı siz hala oturmuş burada kart oynuyorsunuz.&#8217; Bir çoğu hemen kalktı ve saldırganların arasına karıştı.</strong>&#8221; (s.27)</p></blockquote>
<p>Türkiye&#8217;nin tarihinde benzerlerine kolaylıkla rastlanabilecek olan bu anekdot, &#8220;birilerinin halkı kışkırtmış olması&#8221;nın çok ötesinde şeyler söylüyor. Herşeyden önce, <strong>bu tabloda sadece kışkırtan bir provokatör değil, çok kolay bir şekilde kışkıran, hatta neredeyse kışkırmaya hazır vaziyette bekleyen bir kitle var</strong>. Bu kitlenin kışkırmasındaki birincil saik, Türklük. Hedeftekiler ise, çoktan ötekileştirilmiş olan Rumlar.</p>
<p>6-7 Eylül olaylarına baktığımızda, kışkıran kitlenin önemli bir kısmının sadece tahrip değil, yağma ve tecavüze de kalkıştığını görüyoruz. Yani olaylar sıradan vatandaşların katılımıyla ivme kazanmakla kalmıyor, ardından ciddi suçlar da işleniyor. Dolayısıyla da, bütün bunları, &#8220;<strong>Birileri halkı kışkırttı ve sonra da bazı tatsız olaylar yaşandı</strong>&#8221; şeklinde basite indirgemek pek mümkün değil.</p>
<p><strong>Sorular</strong><br />
İnsan davranışları (hatalı ya da hatasız) bir akıl yürütme süreci içinde şekillenir. &#8220;<strong>Birileri halkı kışkırttı ve sonra da bazı tatsız olaylar yaşandı</strong>&#8221; gibi bir ifade, bu düşünsel süreci gözardı ediyor olması itibariyle problemli. Zira bu cümleye göre, &#8220;kışkırtma&#8221; <em>sebeb</em>i, &#8220;tatsız olaylar&#8221; <em>sonuc</em>unu doğuruyor.</p>
<p>Halbuki, insan davranışları, &#8220;<strong>Yıldırım düştü ve sonra da adam öldü</strong>&#8221; örneğinde olduğu gibi, &#8220;yıldırım&#8221; <em>sebeb</em>i ve &#8220;ölüm&#8221; <em>sonuc</em>undan ibaret olan teknik bir boyuta sıkıştırılmaya müsait değil. Çünkü, &#8220;yıldırım&#8221;ın aksine, &#8220;kışkırtma&#8221; yoruma açık. Bu nedenle de, &#8220;tatsız olaylar&#8221; gibi bir sonucu doğru bir şekilde açıklayabilmek için, bu davranışı sergileyenlerin <em>niçin</em> kışkırdıklarını bilmek gerekli. Bu ise, ilgili kimselerin anlam dünyalarına dair bazı sorgulamalar yapmakla mümkün:</p>
<p>Akşam vakti kahvehaneye gelen adam &#8220;Siz ne biçim Türksünüz?&#8221; diye bağırdığında, oradakiler buna ne anlam verdiler? &#8220;Türklük&#8221; kavramının onlar için ifade ettiği mana neydi? O adam o akşam oraya gelene dek, gün boyunca kahvehanenin radyosu havadisleri nasıl aktarmıştı? İnsanlar bu havadislerden ne anlamışlardı? &#8220;Rum&#8221; dendiğinde bu kimselerin aklına nasıl şeyler geliyordu? Dışarıdaki saldırgan kalabalığa karışmalarında, tüm halkın ayaklanmış olmasının (ya da öyle olduğunu zannetmelerinin) payı neydi? Dışarıdaki saldırganlar da yarım saat öncesine kadar başka bir kahvehanede mi oturuyorlardı? Onlar da radyodan havadisleri dinliyorlar mıydı? <strong>Söz konusu olan Rumlar değil de, (sözgelimi) Arnavutlar ya da Çerkezler olsaydı, bu adamlar yine aynı şekilde kışkırırlar ve yine kadınlara tecavüze yeltenirler miydi?</strong> Yoksa o zaman iş değişir miydi? Eğer değişirse, bu durum yaygın Türk kültürünün gerek farklı kimlikleri gerekse bireyleri algılayış şekli hakkında bize nasıl bir fikir verirdi?</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Adamın biri bir kahvehaneye girip bir şeyler söyledi diye hiç kimse galeyana gelip sağı solu tahrip etmez. Hiç kimse bir günde yağmacı ya da tecavüzcü olmaz. Bu gibi cinnet hallerinin ortaya çıkabilmesi için, ciddi bir arkaplana ihtiyaç vardır. Zira <strong>kişinin düğmesine basılınca kışkırıp delice şeyler yapabilmesi için, daha erken bir tarihte delir(til)miş ve ardından da bu deliliği normalize ederek yaşamaya devam etmiş olması gerekir</strong>.</p>
<p>Nisbeten daha normal olan ülkelerde böyle şeylerin artık pek yaşanmamasının nedeni de budur. (Sözgelimi) Japonya&#8217;da bir oyun salonuna giren biri, &#8220;Siz ne biçim Japonsunuz? Tüm halk ayaklandı siz hala oturmuş burada oyun oynuyorsunuz&#8221; diye bağıracak olsa, hiç kimse oturduğu yerden kalkıp sağa sola saldırmaz.</p>
<p>Kaldı ki, (yukarıdaki Arnavut ve Çerkez örneklerinden de anlaşılabileceği gibi) <strong>yaygın kültür içinde herhangi bir karşılığı olmayan hiçbir kışkırtma, insanlar üzerinde etkili olamaz</strong>. Dolayısıyla, kışkırtanlara değil, kışkıranlara (ve adeta kışkırmak için bahane arayanlara) bakmamız ve <strong>insanlık tarihinin yüz kızartıcı suçlarından bizim payımıza düşenleri inkar etmeye artık bir son vermemiz gerekiyor</strong>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kiskirtmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Radikal İslamcılar ve Sıradan Vatandaşlar</title>
		<link>http://derinsular.com/radikal-islamcilar-ve-siradan-vatandaslar/</link>
		<comments>http://derinsular.com/radikal-islamcilar-ve-siradan-vatandaslar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2012 22:43:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21334</guid>
		<description><![CDATA[[4 Mart 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Mehmet Ali Birand, Son Darbe: 28 Şubat adlı belgeselinde, Sivas Katliamı öncesinde ortaya çıkan kalabalığa &#8220;Radikal İslamcılar&#8221; ve &#8220;militanlar&#8221; şeklinde atıfta bulunuyor. Bu ifadeler biraz problemli. Türkiye&#8217;yi Tanımak Madımak Oteli&#8217;ndeki katliamı gerçekleştiren kalabalığın içinde bazı militanların ve provokatörlerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[4 Mart 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk10-120304-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Mehmet Ali Birand, <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=27511534" target="_blank">Son Darbe: 28 Şubat</a> adlı belgeselinde, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Sivas_massacre" target="_blank">Sivas Katliamı</a> öncesinde ortaya çıkan kalabalığa &#8220;Radikal İslamcılar&#8221; ve &#8220;militanlar&#8221; şeklinde <a href="http://tvarsivi.com/player.php?y=4&#038;z=2012-02-13%2021:29:00" target="_blank">atıfta bulunuyor</a>. Bu ifadeler biraz problemli.<span id="more-21334"></span></p>
<p><strong>Türkiye&#8217;yi Tanımak</strong><br />
Madımak Oteli&#8217;ndeki katliamı gerçekleştiren kalabalığın içinde bazı militanların ve provokatörlerin bulunması elbette mümkün. Ama görüntülere baktığımızda, ilgili kitlenin ekseriyetle halktan insanlardan oluştuğunu görüyoruz. Yani burada &#8220;Radikal İslamcı&#8221; ifadesi aslında sadece zihinlerdeki bir imgeden ibaret.</p>
<p><strong>İslam dinine eleştirilerde bulunan bir yazara tepki gösteren, bunu yaparken dini muhtevaya sahip kimi sloganlar atan ve bir noktadan sonra şiddete yönelen kimseleri &#8220;Radikal İslamcı&#8221; olarak nitelendirmek, konu üzerinde çok fazla düşünmeden konuşmanın (ve belki de, Türkiye&#8217;yi pek tanımamanın) bir sonucu</strong>. Şöyle ki, <em>din</em>, <em>vatan</em>, <em>bayrak</em>, <em>millet</em>, <em>milliyet</em> gibi kavram ve semboller, Türkiye&#8217;deki yaygın kültür içinde yer etmiş bulunan ve dolayısıyla da insanların refleks ve tepkilerinde doğrudan belirleyici olan öğeler durumunda. Ülkede çok geniş bir kitle, bu öğelerin neredeyse <strong>tamamı</strong> için büyük bir hassasiyet duyuyor. Bu hassasiyetlerin zaman zaman fazlasıyla ölçüsüz şekillerde ifade bulabiliyor olmaları, onları aynı zamanda kitleleri yönlendirme (ve zaman zaman da provoke etme) adına basılabilecek damarlar durumuna da getiriyor.</p>
<p>Ancak burada asıl önemli olan nokta, hiçbir yaygın kültürün, bu gibi hassasiyetlerden sadece birine indirgenerek anlaşılamayacak olması. Zira söz konusu hassasiyetler, zihinlerde aynı anda taşınır. Ancak, herhangi bir olay bu hassasiyetlerden birini tetiklediğinde, kişi <strong>sadece o bağlamda</strong> bir tepki verir. Diğer hassasiyetler ise, (uyarılmadıkları için) o an itibariyle pasiftir. Bu nedenle de, kişinin o anki tepkisine bakarak &#8220;İslamcı&#8221;, &#8220;milliyetçi&#8221; ya da &#8220;ırkçı&#8221; bir &#8220;militan&#8221; olduğunu söylemek hatalı olur.</p>
<p>Sivas Katliamındaki şu detay da konu hakkında bir fikir verebilir: <strong>Madımak Oteli&#8217;nden güç bela dışarı çıkarılan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Aziz_Nesin" target="_blank">Aziz Nesin</a>&#8216;i gören itfaiyecilerin ilk tepkileri, kendisine saldırmak ve onu şiddetle yumruklamak <a href="http://tvarsivi.com/player.php?y=4&#038;z=2012-02-13 21:43:00" target="_blank">olmuştu</a>. Söz konusu itfaiyeciler (elbette) &#8220;Radikal İslamcı&#8221; değil, sıradan vatandaşlardı &#8211; ve dine hakaret edildiği düşüncesiyle herkesin galeyana geldiğini gören sıradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının vereceği tepkiyi veriyorlardı</strong>. Eğer ahalinin dine değil de, vatana, millete, bayrağa yönelik hakaretler sonucunda oraya toplandığını düşünseler, dışarıdan bakanlar kendilerini bu sefer de &#8220;radikal milliyetçiler&#8221; olarak göreceklerdi.</p>
<p><strong>Diğer Örnekler</strong><br />
Toplumsal ya da siyasi gerilimin arttığı dönemlerde <em>sıradan vatandaşlar</em>ın sahneye çık(arıl)ması, Türkiye&#8217;de az rastlanılan bir durum değil. Örneğin, 6-7 Eylül 1955 <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Istanbul_riots" target="_blank">İstanbul pogromu</a> esnasında İstiklal Caddesi&#8217;nde çekilen fotoğraflara bakılırsa, Rumlara ait olan dükkanların camını çerçevesini indiren, mallarını yağmalayan insanların her gün çarşıda pazarda rastlanılan türden halktan kimseler oldukları görülebilir.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2012/0304-1955-istanbul-pogromu.jpg" alt="6-7 Eylül 1955 - İstanbul Pogromu" title="6-7 Eylül 1955 - İstanbul Pogromu" /></p>
<p><strong>Murat Belge</strong>&#8216;nin, dün <em>Taraf</em>&#8216;ta yayınlanan <a href="http://www.taraf.com.tr/murat-belge/makale-gecmisi-desmek.htm" target="_blank">yazısında</a> o günlerden aktardığı ilginç bir anekdot da aynı gerçeğe işaret ediyor: &#8220;6 Eylül&#8217;de de, olayı düzenleyenlerin, bir “kitlesellik” sorunu yoktu. İlkin, önceden konuşularak örgütlenmiş kişilerle başlatılmıştı olay, ama birkaç saate kadar, duyan gelmişti. &#8230; / Amiralis ayakkabıcı mağazası vardı Beyoğlu&#8217;nda. bu olaydan bir iki hafta sonra yolum düşmüştü. Geniş mağazanın ortasına tahta bir kerevet yapıp kondurmuşlar, üstüne eski, yırtık, patlak ayakkabılar yığmışlardı. Mağazayı basıp raflardan, kutulardan ayakkabıları alıp giyenlerin geride bıraktıkları eski ayakkabıları&#8230;&#8221;</p>
<p>İstanbul&#8217;da geçen hafta <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Khojaly_Massacre" target="_blank">Hocalı Katliamını</a> anma mitinginde ırkçı sloganlar atan ve pankartlar taşıyan kimseler de (<em>Taraf</em>&#8216;ın manşet haberinin <a href="http://www.taraf.com.tr/haber/hepiniz-ermenisiniz-hepiniz-picsiniz.htm" target="_blank">fotoğrafından</a> da görülebileceği gibi) sıradan vatandaşlardı. Dolayısıyla bu gibi durumlarda odaklanılması gereken asıl nokta, &#8220;militan gruplar&#8221; değil, yaygın kültür. Murat Belge&#8217;nin, aynı yazısında, ilgili miting katılımcıları hakkında söyledikleri de bu durumu teyit eder mahiyette: &#8220;O meydanda boy gösterenler arasında anket yapsan, … kaçı Hocalı&#8217;nın nerede olduğunu biliyordur, kaçı Karabağ sorununun ne olduğunu biliyordur? Ama &#8220;Ermeni Yalanı&#8221; falan deyince, meydanı dolduracak kadar adamı oraya getirebiliyorlar. Fotoğraflarda görünen az buz bir kalabalık değil. / Bu kalabalık böyle sloganlarla her zaman toplanabildi, bugün de toplanıyor.&#8221;</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye&#8217;de halk-vatandaş ayrımından söz etmek ve mazlum &#8220;halk&#8221;tan yana tavır almak epey popüler. Ama hangi halk; hangi mazlumiyet?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/radikal-islamcilar-ve-siradan-vatandaslar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biz Türk Değildik, Sonradan Olduk</title>
		<link>http://derinsular.com/biz-turk-degildik-sonradan-olduk/</link>
		<comments>http://derinsular.com/biz-turk-degildik-sonradan-olduk/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2012 00:12:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21324</guid>
		<description><![CDATA[[26 Şubat 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Milliyetçilik, 1800&#8242;lü yıllardan itibaren imparatorlukları ortadan kaldırarak yeni devletler kurdu. Yıkılan çok etnisiteli imparatorlukların halkları, bu süreçte tek bir milli kimliğe asimile edildiler. Örneğin, Fransız İhtilali gerçekleştiğinde, halkın yarısı bile Fransızca bilmiyordu. Ancak zaman içinde bütün &#8220;Fransızlar&#8221; Fransız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[26 Şubat 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk09-120226-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Milliyetçilik, 1800&#8242;lü yıllardan itibaren imparatorlukları ortadan kaldırarak yeni devletler kurdu. Yıkılan çok etnisiteli imparatorlukların halkları, bu süreçte tek bir milli kimliğe asimile edildiler. Örneğin, <strong>Fransız İhtilali gerçekleştiğinde, halkın yarısı bile Fransızca bilmiyordu</strong>. Ancak zaman içinde bütün &#8220;Fransızlar&#8221; Fransız kimliğine asimile oldular ve &#8220;dil birliği&#8221; sağlandı.<span id="more-21324"></span></p>
<p>Benzeri bir süreç başka ülkelerde de yaşandı. Örneğin, İtalyan yarımadasında yer alan çok sayıdaki şehir-devlet, 1800&#8242;lü yıllara yayılan bir <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Italian_unification" target="_blank">birleşme süreci</a> sonucunda tek bir siyasi yapıya entegre oldu. Milliyetçi lider Massimo d&#8217;Azeglio&#8217;nun &#8220;İtalya&#8217;yı ortaya çıkardık, şimdi de İtalyanları ortaya çıkarmamız lazım&#8221; şeklindeki sözü, <em>millete göre devlet değil, devlete göre millet</em> inşa etmeye yönelik milliyetçi gayretlerin birinci elden bir özeti gibidir. </p>
<p><strong>&#8220;Türkiye&#8217;yi Kurduk, Şimdi de Türkleri Varetmemiz Lazım!&#8221;</strong><br />
Milliyetçi düşünce, (bir parça gecikmeyle) 1800&#8242;lü yılların sonlarından itibaren Osmanlı aydınları arasında da yaygınlaşmaya başladı. Ancak <strong>Cumhuriyet&#8217;in kurulduğu dönemde dahi, halkın çok geniş bir kesimi kendisini Türk değil, müslüman olarak görüyordu</strong>. O dönemde &#8220;Türk&#8221; kelimesi ile, kırsal kesimde yaşayan ve ekseriyetle okuma yazma bilmeyen kimseler kast ediliyordu. Bir başka deyişle, milli bir mana ifade eden Türklük, o yıllarda daha yeni yeni deneyimlenen ve yaygınlaştırılmaya çalışılan bir kimlik durumdaydı.</p>
<p>Şevket Süreyya Aydemir, bu durumu izah ederken, o dönemde halk ile aydınlar arasında müşterek hiçbir şey bulunmadığını belirtir ve konu hakkında bir fikir vermesi amacıyla I. Dünya Savaşı yıllarına dair bir hatırasını nakleder. Şöyle ki, <strong>Aydemir, Kafkas cephesindeki Osmanlı askerlerine &#8220;Biz Türk değil miyiz?&#8221; diye sorduğunda, &#8220;Estağfurullah!..&#8221; yanıtını almıştır</strong>. Aydemir&#8217;in, &#8220;Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türktük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk&#8221; şeklindeki sözleri, bu durumdan duyduğu üzüntüyü ifade eder. Aydemir, Türklüğün halk içinde karşılığı olan bir kimlik olmadığını, dolayısıyla da ordunun Türk ordusu olamayacağını elbette bilmiyor değildir. Ama dünyanın girdiği bu yeni yolda Osmanlı&#8217;nın kurtuluşunun Türk kimliği altında yeniden yapılanmaktan geçtiğine inanmaktadır. &#8220;Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi&#8221; şeklindeki müteakip sözleri, bu arayışın bir ifadesi olarak okunabilir.</p>
<p>Yakup Kadri&#8217;nin <a href="http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=CP1MREQ65Y7TM9S283H4" target="_blank">Yaban</a> adlı romanında geçen bir diyalog da, Milli Mücadele yıllarında Türk kimliğinin halk arasında bir karşılığı olmamasına ve bu ifadeden Anadolu&#8217;daki kimi köylülerin anlaşılıyor olmasına bir diğer örnektir:</p>
<p>- İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa&#8217;dan yana olmaz?<br />
- <strong>Biz Türk değiliz ki, beyim</strong>.<br />
- Ya nesiniz?<br />
- <strong>Biz İslamız, elhamdülillah&#8230; O senin dediklerin Haymana&#8217;da yaşarlar</strong>.</p>
<p><strong>Orta Asya Efsanesi</strong><br />
Milliyetçi ideolojiler, ülkenin tarihini bir &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Myth_of_origins" target="_blank">kurucu efsane</a>&#8220;den başlatarak yeniden kurgular. Yani (tamamen hayal ürünü değilse bile) gerçeklikle ilişkisi pek kuvvetli olmayan bir vaka ortaya konur ve o vakadan başlatılan tarih, bugüne dek yeniden kurgulanır. Bu kurgusal tarih anlatısının amacı, hanedanların ve Tanrı&#8217;nın belirleyiciliğini ortadan kaldırmak ve vatandaşların zihinlerinde ortak bir aidiyet bilinci inşa ederek (literatürdeki ifadesiyle) &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Imagined_communities" target="_blank">hayali komüniteler</a>&#8221; oluşturmaktır. Milliyetçilik bu amacını başarmış ve neticede modernitenin yalancı dini olmuştur.</p>
<p>Vatandaşlarını hiçbir zaman yaşanmamış olan bir kurgusal tarihe inandırmak, ulus-devletler için istisnadan ziyade kural durumundadır. Türkiye özelinde bunun karşılığı, Türklük ve Orta Asya&#8217;dan göç efsanesidir.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin &#8220;Türkleri Varetme&#8221; çabası, ancak kısmen başarılı olabildi. Osmanlı içindeki bütün müslüman etnik gruplar (Kürtler haricinde), neredeyse tamamen Türklüğe asimile oldular. Yani <strong>bugün Türk olmamakta direttikleri için Kürtlere kızanlar, aslında birkaç onyıl önce eski kimliklerini unutarak Türk olan Osmanlı müslümanlarıdır</strong>. İçlerinden bazılarının artık yeni bir kıblesi, yeni bir peygamberi ve yeni bir kutsal kitabı vardır. Çoğu ise, Medine&#8217;deki Kıbleteyn Mescidi gibi iki kıbleli olmuştur.</p>
<p><strong>Daha Fazlası İçin</strong>:<br />
İlk baskısı 2010 yılında yayınlanan <a href="http://www.serdarkaya.com/endoktrinasyon" target="_blank">Endoktrinasyon ve Türkiye&#8217;de Toplum Mühendisliği</a> adlı kitabımın 10 ve 11. bölümlerinde, yukarıdaki süreci çok daha tafsilatlı bir şekilde ve farklı örnekler ışığında ele almıştım. Bu yazıyı ilginç bulanlar için, kitabın ilgili bölümlerini (ücretsiz olarak indirilebilecek şekilde) <a href="http://www.serdarkaya.com/endoktrinasyon/bolum-11-12.pdf" target="_blank">şu adrese</a> yükledim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/biz-turk-degildik-sonradan-olduk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçilik Türkiye&#8217;nin Batısını da Böler</title>
		<link>http://derinsular.com/milliyetcilik-turkiyenin-batisini-da-boler/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milliyetcilik-turkiyenin-batisini-da-boler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 02:52:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21314</guid>
		<description><![CDATA[[19 Şubat 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;de hakim olan milliyetçi algı, ulus kavramını etnik temelde anlamlandırıyor. Bu algının bir diğer önemli özelliği ise, nüfusu büyük ölçüde homojen olan ulus-devletlerden oluşan bir dünya tasavvur ediyor olması. Bu düşünsel arkaplan, bağımsız Kürdistan taleplerinin zihinlerde derhal nüfus [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[19 Şubat 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk08-120219-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;de hakim olan milliyetçi algı, ulus kavramını etnik temelde anlamlandırıyor. Bu algının bir diğer önemli özelliği ise, nüfusu büyük ölçüde homojen olan ulus-devletlerden oluşan bir dünya tasavvur ediyor olması.</p>
<p>Bu düşünsel arkaplan, bağımsız Kürdistan taleplerinin zihinlerde derhal <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Population_exchange" target="_blank">nüfus mübadelesi</a> gibi uygulamaları çağrıştırmasına neden oluyor. Ancak Türkiye&#8217;de halen yeterince bilinmiyor olsa da, nüfus mübadelesi artık <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Population_exchange#Changing_status_in_international_law" target="_blank">uluslararası hukuka aykırı</a> bir politika. Hatta zorunlu göç kapsamındaki her uygulama, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/International_Criminal_Court" target="_blank">Uluslararası Ceza Mahkemesi</a>&#8216;nin tanımladığı &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Crimes_against_humanity#International_Criminal_Court" target="_blank">İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar</a>&#8221; arasında yer alıyor. Dolayısıyla, Türkiye&#8217;nin yeni bir nüfus mübadelesi macerasına atılması ya da Kürtleri tek taraflı olarak ülkenin batısından doğusuna sürmesi eskisi kadar kolay değil.<span id="more-21314"></span></p>
<p>Dahası, <strong>tarihe baktığımızda, herkes gibi azınlıkların da hayat düzenlerini bozmaktan hoşlanmadıklarını ve ciddi bir tehdit altına girmedikleri müddetçe yaşadıkları yerleri kolay kolay terk etmediklerini görüyoruz</strong>. Dolayısıyla, (sözgelimi) Avrupa&#8217;daki (ırkçı eğilimlere de sahip olan) aşırı sağın müslümanlara Avrupa&#8217;yı terk etme çağrıları ne kadar gerçekçiyse, çoğu artık Fırat nehrinin batısında yaşayan Türkiye Kürtlerinin geriye dönmelerini beklemek de o kadar gerçekçi. Zira <strong>Kürtler artık çoktan Türkiye&#8217;nin doğusunun olduğu kadar batısının da bir gerçeği haline gelmiş durumdalar. Bu bariz durumun hala farkına varamıyor olmak, batıdaki Kürtleri batıya ait görememenin bir sonucu</strong> &#8211; ki bağımsız Kürdistan eksenli tartışmaların bir noktasında nüfus mübadelesi konusunun mutlaka gündeme geliyor olmasının başlıca nedenlerinden biri de bu. Dikkat edilecek olursa, bu tavır, bölünmeye karşı çıkanların Batı-Türk ve Doğu-Kürt gibi gerçekliğe tekabül etmeyen eşleştirmeler ekseninde düşündükleri ve aslında Türkiye&#8217;yi kendi zihinlerinde çoktan böldükleri anlamına da geliyor.</p>
<p><strong>Fırat&#8217;ın Doğusu ve Batısı</strong><br />
Kürtlerin çoğunun artık Fırat&#8217;ın batısında yaşıyor olmasından hareketle varılan bir diğer hatalı sonuç ise, bu durumun bağımsız Kürdistan taleplerini anlamsız kılıyor olduğu. Halbuki <strong>Kürtlerin çoğunun Fırat&#8217;ın batısında yaşıyor olması, doğudaki pek çok ilde çoğunluğun halen Kürtlerden oluştuğu ve dolayısıyla da bölgenin siyasetinin o insanların talepleri doğrultusunda şekilleneceği gerçeğini değiştirmiyor</strong>. Bir başka deyişle, batıda yaşayan Kürtler doğudaki Kürdistan taleplerinin önünde bir engel teşkil etmediği gibi, doğuda özerk ya da bağımsız bir Kürdistan&#8217;ın kurulması da batıdaki Kürtlerin doğuya göç edeceği anlamına gelmiyor. Yani, <strong>Türkiye (bir hukuk devleti olduğu ve öyle kaldığı ölçüde), ülkenin doğusu ayrılmayı seçse bile, batıda Türkler ile Kürtler yine birlikte yaşamak durumunda olacak</strong> &#8211; ki bu, Kürtlerin kimlikleri konusunda Türklerle tamamen aynı haklara sahip olacaklarını ve eşit haklarla siyasi katılımda bulunacaklarını da ima ediyor.</p>
<p>Bütün bunların anlamı şu: Türkiye, (her ne kadar ismi bu gerçeği maskeliyor olsa da) çok etnisiteli bir ülke. Ülkenin (hem doğusundaki hem de batısındaki) vatandaşları farklı etnik kimliklere sahip. Bu farklı kimlikler arasında en yaygın olanlar, Türk ve Kürt kimlikleri. Dolayısıyla, bu iki kimlik, ülkenin doğusunda özerklik ya da bağımsızlık kararı alınsa dahi, batıda (hem birbirleriyle, hem de diğer kimliklerle) <strong>her alanda</strong> eşit bir konumda olmak durumunda.</p>
<p>Her alanda eşit olmak, Kürtçe yasaklarını sona erdirmek ya da Kürtçe eğitime &#8220;izin vermek&#8221; gibi amaca özel açılımların artık bir mana ifade etmeyeceği anlamına geliyor. İki dilli, iki kültürlü, dolayısıyla da iki kimlikten birini taşıyanların diğerlerine kimi özgürlükler bahşetmek durumunda olmadığı yeni bir siyasi yapı, sadece barışın ve barışmanın değil, adaletli ve ahlaklı bir toplum olmanın da önündeki tek yol.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
<em>Türkiye Türklerindir</em> zihniyeti Türkiye&#8217;ye ülkenin doğusunu kaybettirdi. Etnik temelli siyasete son vermenin Türkiye&#8217;ye doğuyu geri kazandırabileceğini düşünmek zor. Ama <strong>Türkiye, bundan sonra barışı, adaleti ve ahlaklı olmayı tercih etmez ve bugün doğuyu ülkeden kopma noktasına getiren milliyetçi ideolojiye bunca acı tecrübenin ardından hala zorla tutunmaya çalışırsa, bu ideoloji yarın da ülkenin batısının istikrarını tehdit edecek</strong>. Türk milliyetçilerinin Kürtlere de bulaştırdığı bu zehiri bir kenara bırakmak ise, ülkeye doğuyu geri kazandıramasa bile, en azından batıyı daha huzurlu ve istikrarlı kılabilir. Zira adalet ve ahlak huzur, temelsiz millet-i hakime böbürlenmeleri ise nefret ve çatışma getirir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milliyetcilik-turkiyenin-batisini-da-boler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçilik ve Toprak Parçası</title>
		<link>http://derinsular.com/milliyetcilik-ve-toprak-parcasi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milliyetcilik-ve-toprak-parcasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 02:18:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21306</guid>
		<description><![CDATA[[12 Şubat 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Kuzey Irak&#8217;ın özerkleştiği 1990&#8242;larda, Türkiye&#8217;de çok sayıda insan bu gelişmeyi tedirginlikle karşılamıştı. Ancak yaşananlarda Türkiye&#8217;nin Kürt sorunu adına bir çözüm ışığı görenler de az değildi. Şöyle ki, madem artık Kürtlerin de bir devleti oluyordu, Türkiye&#8217;deki Kürtler çok istiyorlarsa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[12 Şubat 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk07-120212-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Kuzey Irak&#8217;ın özerkleştiği 1990&#8242;larda, Türkiye&#8217;de çok sayıda insan bu gelişmeyi tedirginlikle karşılamıştı. Ancak yaşananlarda Türkiye&#8217;nin Kürt sorunu adına bir çözüm ışığı görenler de az değildi. Şöyle ki, madem artık Kürtlerin de bir devleti oluyordu, Türkiye&#8217;deki Kürtler çok istiyorlarsa oraya gidebilirlerdi. Kürt sorunu da böylece &#8211; yani Kürtlerden kurtulmak suretiyle &#8211; kökünden çözülmüş olurdu.<span id="more-21306"></span></p>
<p><strong>Milliyetçiliğin Anlam Dünyası</strong><br />
Milliyetçilik, <em>insan</em> ile <em>üzerinde yaşadığı toprak</em> arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlar. Şöyle ki, her insanın, doğup büyüdüğü (ya da bir tarihten sonra yaşamaya başladığı) memleketi ile arasında çeşitli sosyal, kültürel, psikolojik ve ekonomik bağlar vardır. Milliyetçilik, kişiye bütün bu bağlarını ikinci plana atmasını ve herşeyi öncelikle etnik ve siyasi bir çerçeve içinde anlamlandırmasını telkin eder. <strong>Bu tasavvura göre, dünya, farklı parçalara bölünmüş olan, sınırları belli topraklardan ibarettir. Ulus-devletlerin hakimiyetindeki bu toprak parçalarının herbiri üzerinde farklı bir etnik grup yaşamaktadır. Bizi biz yapan şey (yani kimliğimiz) ise, herşeyden önce, bu etnik aidiyet üzerinden anlam kazanır</strong>.</p>
<p><strong>Bu yaklaşım, halkları milletlere, memleketleri vatanlara, azınlıkları ise yabancılara dönüştürür</strong>. Bu çerçevede, kişinin önceden (sözgelimi) köyünden ibaret olan memleketinin sınırları, ulus-devletin hakimiyet alanı ile çizilen çok daha geniş bir toprak parçasını kapsayacak şekilde genişler. İnsanların ilgili toprakları hiç görmemiş (ya da görmeyecek) olmaları önemli değildir.</p>
<p>Milliyetçilik, buna ek olarak, memleket sevgisini bireysel olmaktan çıkararak kollektifleştirir. Ancak bundan kasıt, sınırlar dahilindeki herkesin birbirine kenetlenerek bir diğerinin memleketini sevmesi değildir. Aslolan, milletin hep birlikte haritaya bakması ve sınırları çizilmiş olan toprak parçasını sanki tek parça ve homojen bir satıhmışçasına sevmesidir. (Sınırlar dahilindeki bir toprağı sevmek için orada birilerinin yaşıyor olması da gerekmez. Vatanın herhangi bir yeri, sırf havası, suyu ya da taşı, toprağı için sevilebilir.)</p>
<p>Bir örnekle izah etmek gerekirse, Türkiye özelinde, Edirne&#8217;den Ardahan&#8217;a dek uzanan her karış toprak Türk milleti için vatandır. Yunanistan ile Türkiye arasında doğal bir sınır işlevi gören Meriç nehrinin öbür yakası ise, (orada da Türkler yaşıyor olsa da) vatan değildir &#8211; çünkü Yunanlara aittir. Dünyanın her yerinde aynı durum geçerlidir. Her vatan, aynı zamanda (ve öncelikle) orada yaşayan hakim milletin yurdudur.</p>
<p><strong>İnsanlara Göre Devlet Değil, Devlete Göre Millet</strong><br />
<strong>1990&#8242;larda Kürtleri Irak Kürdistanına göndermek suretiyle Türkiye&#8217;nin Kürt sorununu çözebileceğini düşünenler, böyle bir anlam dünyasının içinden konuşuyorlardı</strong>. Bu dünyaya göre, Türkiye Türklerindi. Kürtler ise, ülkedeki hakim kimliğin Türk kimliğini olduğunu bilmek ve kendilerini mümkün mertebe bu kimlikle uyumlu hale getirmek durumundaydı. Mesela (o yıllardaki hakim görüşe göre) Kürtçe konuşmaları doğru olmazdı. Böyle bir şey ülkeyi bölerdi.</p>
<p>Buradaki bölünme kaygısı, her toprak parçasını belli bir etnisite ile eşleştirmenin bir sonucu. Dahası, bu kalıplarla düşünüldüğünde, bir toprak parçası üzerinde iki etnik kimliğin varolması, gerçekten de bölünmeye kapı açan bir durum. Dolayısıyla, Kürtleri Irak Kürdistanı&#8217;na göndermek rastgele dile getirilmiş bir argüman değil. Bu argüman, kendi içinde tutarlı bir düşünce dünyasında anlam buluyor. Bu dünyanın değerlerine göre, Türklerin Türkiye&#8217;de, Kürtlerin ise Irak Kürdistanı&#8217;nda yaşamalarının eşyanın tabiatına daha uygun olduğu dahi söylenebilir. Sözü edilen Kürtlerin &#8220;memleket&#8221;lerinin nerede olduğu ise, bu noktada çok fazla önem arz etmez.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Milliyetçilik Türkiye&#8217;ye Batıya nazaran biraz daha geç geldiği gibi, haddinden uzun da kaldı. Batıda artık insanlık suçu olarak kabul edilen uygulamaların Türkiye&#8217;de halen normal addediliyor olması, bunun bir sonucu. Bu insanlık suçlarından biri de, bir topluluğu (sırf hasbelkader taşıdığı bir kimlikten ötürü) güdülecek bir hayvan sürüsü gibi görmek ve gerekli görüldüğünde bir yerden diğerine nakletmeye kalkmak.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin siyasi geleneği bu gibi &#8220;çözüm&#8221;lere pek yabancı değil. Peki Türkiye&#8217;de devlet ileride gerek uluslararası hukukun bağlayıcılığı, gerekse ülkede hukukun üstünlüğünün yerleşmesi nedeniyle (sözgelimi) Kürtleri kimliklerinden ötürü ülkenin batısından doğusuna ya da doğusundan Kuzey Irak&#8217;a süremez hale gelirse ne olacak? Bu durum, milliyetçiliğin Türkiye&#8217;nin sadece doğusunu değil, batısını da bölebileceği anlamına geliyor. (Önümüzdeki Pazar, konunun bu yönünü ele alacağım.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milliyetcilik-ve-toprak-parcasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayrılmanın Da Bir Adabı Var (2)</title>
		<link>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var-2/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var-2/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 05:31:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21295</guid>
		<description><![CDATA[[5 Şubat 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] [Gülay Göktürk'ün ayrılma eksenli sorularına geçen hafta kaldığım yerden devam ediyorum.] Soru: Hiç kimsenin nüfus kağıdında Kürt ya da Türk yazmadığına göre, [olası bir referandumda] kimler oy kullanacak? Çizilen Kürdistan sınırları içinde doğanlar mı? O sınırlar içinde yaşayanlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[5 Şubat 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk06-120205-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>[Gülay Göktürk'ün ayrılma eksenli sorularına geçen hafta <a href="http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/">kaldığım yerden</a> devam ediyorum.]</p>
<p><strong>Soru</strong>: <em>Hiç kimsenin nüfus kağıdında Kürt ya da Türk yazmadığına göre, [olası bir referandumda] kimler oy kullanacak? Çizilen Kürdistan sınırları içinde doğanlar mı? O sınırlar içinde yaşayanlar mı? Anadili Kürtçe olanlar mı? Yoksa kendini Kürt olarak beyan edenler mi? Kürt anadan Türk babadan doğanlar (ya da tersi); dörtte bir, sekizde bir oranında Kürt olanlar kendilerini ne sayacaklar?</em><span id="more-21295"></span></p>
<p>Sadece Kürt olan, Kürtçe konuşan ya da kendisini Kürt olarak beyan edenlerin oy kullanacak olmaları, Kürt olmayan, Kürtçe konuşmayan ya da kendisini Kürt kabul etmeyenlerin oy kullanamayacağı anlamına gelir. Konu ne olursa olsun, böyle bir ayrımcılık, ırkçılıktan başka bir şekilde açıklanamaz. <strong>Bir bölgedeki herkesi ilgilendiren bir kararın muhatabı, o bölgedeki herkestir</strong>. Aksi yöndeki her türlü uygulama, oy kullanamayanların olası bir ayrılma sonrasında ikinci sınıf vatandaş olmaları için de sağlam bir zemin hazırlar. Aynı şekilde, kimin Türk, kimin (tam ya da sekizde bir) Kürt olduğu da sadece demokrasilerde değil, ırkçı olmayan otoriter rejimlerde dahi ilgisizdir. Bu noktada, ayrılmaya konu olan tartışmaların kimlik merkezli olduğu, dolayısıyla da referandumun bu kimliği taşıyanları esas almasının normal olduğu da öne sürülebilir. Ancak tartışmaların kimlik merkezli olması, bir bölgenin özerkliği ya da bağımsızlığı ile ilgili bir kararı o bölgedeki bir grubun tek başına alamayacağı prensibini değiştirmez.</p>
<p><strong>Soru</strong>: <em>Kürtler&#8217;e &#8220;Türkler&#8217;le ayrı mı yoksa birlikte mi yaşamak istiyorsun&#8221; sorusu soruluyorsa, hakkaniyet gereği, aynı sorunun Türkler&#8217;e de sorulması gerekmeyecek mi? Sandıklar Kürtler&#8217;in &#8220;birlikte yaşamak&#8221; istediğini ortaya koyarken Türkler&#8217;den ayrı yaşama isteği çıkarsa o zaman ne olacak?</em></p>
<p>Ayrılma, merkezi otoritenin bir şekilde kendisini temsil etmediğini düşünen periferilerce dile getirilen bir talep. Dolayısıyla, bu biraz tuhaf bir soru. Diğer yandan, <strong>Türkiye&#8217;nin doğusunda yaşayanların kendi gelecekleri adına bir karar alarak Türkiye&#8217;den ayrılmaları</strong> ile <strong>Türkiye&#8217;nin doğuyu ülkeden ayırması</strong> aynı hakka dayandırılamaz. Zira, birinci durum, ülkenin doğusunda yaşayanların kendi kaderlerini tayin etme haklarını kullanmalarına, ikinci durum ise, batıdakilerin, tek taraflı olarak, doğudakileri ilgilendiren bir karar almalarına karşılık gelir. Yani aslında birbirinin mukabili değil zıttı olan iki durum söz konusu. Soru, siyasi değil, sosyal bir çerçevede değerlendirilmeye de müsait &#8211; ki sorunun asıl tehlikeli olan yönü de bu. Çünkü yanıbaşımızdaki insanlarla artık birlikte yaşamama yönünde bir karar almak, onlara ne yapmamız gerektiği sorusunu da beraberinde getirir &#8211; ki bu durumda akla gelen en hafif çözüm sürgündür. (Yani kapıyı açtığımız nokta bile bir insanlık suçu.)</p>
<p><strong>Soru</strong>: <em>Eğer oylama belli bir coğrafi bölgeyle sınırlanacaksa, o bölge dışında yaşayan Kürtler&#8217;in iradeleri hiçe sayılmış olmayacak mı?</em></p>
<p>Olmayacak. Belli bir coğrafi bölgede yaşayanlar kendileri ile ilgili bir karar alıyorlarsa, o bölgede yaşamayan insanların iradeleri bu konuda neden bahis mevzuu olsun? Aynı ırkı paylaştıkları için mi? Türkiye&#8217;yi ilgilendiren bir karar alınırken (sözgelimi) Batı Trakyalılara da danışma ihtiyacı hissediliyor mu? Ya da aslen İstanbullu biri Bursa&#8217;ya taşındığı zaman yerel seçimlerde her iki ilde de oy kullanabiliyor mu? Böyle yapılmadığına göre, bazı insanların iradeleri hiçe mi sayılmış oluyor? Eğer kriterimiz ırk ya da köken değilse, öyle olmuyor olmalı.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Bütün bu soruların iki temel problemi var. Birincisi, siyaseti etnisite temelinde algılamak &#8211; ki bu, Türkiye&#8217;nin bir türlü kurtulamadığı kronikleşmiş bir hastalık. İkinci problem ise, siyasete dair &#8220;çözüm&#8221;ler üretirken insan hakları ekseninde neredeyse hiçbir kaygı duymuyor ve savunulan politikaların kimlere ne gibi zararlar verebileceğini umursamıyor olmak.</p>
<p>(Gülay Göktürk&#8217;ü bütün bunlarla elbette ilişkilendirmiyorum. Bu yazıda sadece onun sorularını birer çıkış noktası olarak kullandım. Cevaplarım ona değil.)</p>
<p><strong>Mustafa Kemal ve Ahmet Altan Notu</strong><br />
Ahmet Altan, 2 Şubat 2012 tarihli <a href="http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-gecmise-ilerlemek.htm" target="_blank">yazısında</a> &#8220;Mustafa Kemal, bu ülkede seçim kazanabilir miydi?&#8221; diye soruyor. Bu sorunun cevabı tamamen meçhul değil. Zira 1930 yılındaki (muvazaalı) Serbest Fırka deneyimi esnasında Türkiye&#8217;de bir yerel seçim tecrübesi de yaşandı. Bu tecrübeyi önemli kılan, ülke sathında yerel yönetimlerden silineceğini hisseden CHP&#8217;nin seçimlere jandarma zoruyla müdahale edip açıktan hile yapmasıdır. Detaylar için bkz.: <a href="http://derinsular.com/yakin-tarih-13-serbest-firka/">http://j.mp/1930hile</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayrılmanın Da Bir Adabı Var</title>
		<link>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 23:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21288</guid>
		<description><![CDATA[[29 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Geçen Pazar Quebec&#8217;teki ayrılıkçı hareketten söz etmiş ve Kanada&#8217;daki tartışmalarda, &#8220;Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir?&#8221;, &#8220;Quebec&#8217;te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi?&#8221;, &#8220;Nüfus mübadelesi yapılır mı?&#8221;, &#8220;Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak?&#8221; gibi soruları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[29 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk05-120129-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Geçen Pazar Quebec&#8217;teki ayrılıkçı hareketten <a href="http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/">söz etmiş</a> ve Kanada&#8217;daki tartışmalarda, &#8220;Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir?&#8221;, &#8220;Quebec&#8217;te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi?&#8221;, &#8220;Nüfus mübadelesi yapılır mı?&#8221;, &#8220;Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak?&#8221; gibi soruları pek kimsenin sormadığını belirtmiştim. Türkiye&#8217;de ise, Kürtlerin ayrılması söz konusu olduğunda bu gibi sorular liberal olarak nitelendirilen yorumcular tarafından bile sorulabiliyor.<span id="more-21288"></span></p>
<p><strong>Gülay Göktürk&#8217;ün Soruları</strong><br />
Gülay Göktürk, 31 Aralık 2011 tarihli <a href="http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/179822-ayri-devlet-2-makalesi.aspx" target="_blank">yazısında</a>, demokratik bir sistemde Kürtlerin ayrılma konusunda referanduma gitmeye hakları olduğunu belirtmekle birlikte, bu hakkın pratikte çok fazla anlam ifade etmeyeceğini ileri sürüyor. Çünkü, Göktürk&#8217;e göre, ayrılma sürecine gelindiğinde, taraflar, cevaplandırılması çok zor olan bir dizi soruyla karşılaşacaklar. Bu sorulardan bazıları şöyle:</p>
<p>(1) &#8220;<em>Hiç kimsenin nüfus kağıdında Kürt ya da Türk yazmadığına göre, kimler oy kullanacak bu referandumda? Çizilen Kürdistan sınırları içinde doğanlar mı? O sınırlar içinde yaşayanlar mı? Anadili Kürtçe olanlar mı? Yoksa kendini Kürt olarak beyan edenler mi? &#8230; Kürt anadan Türk babadan doğanlar (ya da tersi); dörtte bir, sekizde bir oranında Kürt olanlar kendilerini ne sayacaklar?</em>&#8221;</p>
<p>(2) &#8220;<em>Kürtler&#8217;e &#8220;Türkler&#8217;le ayrı mı yoksa birlikte mi yaşamak istiyorsun&#8221; sorusu soruluyorsa, hakkaniyet gereği, aynı sorunun Türkler&#8217;e de sorulması gerekmeyecek mi? Sandıklar Kürtler&#8217;in &#8220;birlikte yaşamak&#8221; istediğini ortaya koyarken Türkler&#8217;den ayrı yaşama isteği çıkarsa o zaman ne olacak?</em>&#8221;</p>
<p>(3) &#8220;<em>Sandıktan ayrılma çıkarsa, nüfus mübadelesi mi yapılacak? Nüfus mübadelesine kalkışılırsa, acaba kaç yüz bin aile parçalanacak?</em>&#8221;</p>
<p>Bu sorulara demokrasi çerçevesinde verilecek herhangi bir cevap yok. Çünkü verilecek her cevap, uygulamaya döküldüğü an uluslararası hukuka göre suç teşkil edecek nitelikte.</p>
<p><strong>Nüfus Mübadelesi</strong><br />
Nüfus mübadelesi konusunu ele alalım. 1923 yılında Yunanistan ile Türkiye arasında gerçekleştirilen nüfus mübadelesinden bu yana dünya çok değişti. <strong>Devlet eliyle nüfus mübadelesi, uluslararası hukuka göre artık bir suç. Hatta bu suç, Uluslararası Ceza Mahkemesi&#8217;nin belirlediği &#8220;<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Crimes_against_humanity#International_Criminal_Court" target="_blank">İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar</a>&#8221; arasında yer alıyor</strong>.</p>
<p>İnsanlar kendileri isterlerse, bir yerden diğerine elbette göç edebilirler &#8211; hatta bu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Universal_Declaration_of_Human_Rights#Article_13" target="_blank">yer alan</a> bir hak. Ama devletin insanları göçe zorlaması ve gerek kimliklerinden ötürü gerekse başka nedenlerle onları kendi uygun gördüğü coğrafyalara yerleştirmesi gibi uygulamalar, kendileri adına kararlar alınan insanların hukukunun hiçe sayılması anlamına geliyor.</p>
<p>Halbuki, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Greek_genocide#Events" target="_blank">1914</a>, <a href="http://derinsular.com/soykirim/">1915</a>, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Population_exchange_between_Greece_and_Turkey" target="_blank">1923</a>, <a href="http://derinsular.com/yakin-tarih-9-cumhuriyet-kurtler-ve-siddet/">1937</a>, <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=21734953" target="_blank">1964</a> ya da (bindirilmiş kıtalar vasıtasıyla dolaylı olarak &#8220;halledilen&#8221;) <a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25313603" target="_blank">1934</a> ve <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Istanbul_riots" target="_blank">1955</a> <strong>gibi etnik temizlik örnekleri, hal-i hazırda zaten Türkiye&#8217;nin tarihinde birer kara leke durumunda</strong>. Bir yandan bu gibi örneklerle yüzleşmeyi reddederken, diğer yandan aynı doğrultudaki yeni &#8220;macera&#8221;lardan söz etmek, gerek ülkenin kendi tarihinden gerekse insanlığın bugün geldiği noktadan pek bir şey öğrenilmemiş olduğunu ima ediyor.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Gülay Göktürk etnik temelli yaklaşımlara mesafeli olan bir yazar. Dolayısıyla, yukarıdaki soruları, Kürt milliyetçilerine yönelttiği için bu eksende sorduğunu zannediyorum. Ancak, ilgili politikaları sadece pratikte uygulanamaz oldukları için eleştirmek yine de hatalı. Çünkü, özgür bir ülkede, bu türden politikaların, hayata geçirilmeleri çok kolay olsa bile uygulanmaları düşünülemez. Yani asıl sorun, böyle soruları hala sorabiliyor olmakta.</p>
<p>[Önümüzdeki Pazar, Gülay Göktürk'ün sorularını değerlendirmeye devam edeceğim.]</p>
<p><strong>Ece Temelkuran ve Hrant Dink Notu</strong><br />
Ece Temelkuran&#8217;ın The Guardian&#8217;da &#8220;<a href="http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2012/jan/27/turkish-journalists-fight-intimidation?CMP=twt_gu" target="_blank">Türk Gazetecileri Çok Korkuyor &#8211; ama bu yıldırma ile savaşmalıyız</a>&#8221; başlıklı bir yazısı yayınlandı. AKP ile özgür düşünen gazeteciler arasına yapay denebilecek derecede keskin bir çizgi çizen yazıya, Hrant Dink&#8217;in AGOS önündeki üzeri örtülü fotoğrafı da eşlik ediyor. Türkiye&#8217;nin gerçeklerini yakından bilmeden yazıyı okuyan birinin Dink&#8217;in AKP tarafından sindirilen gazetecilerden biri olduğunu (ve hatta AKP tarafından öldürtüldüğünü) düşünmesi işten bile değil. Temelkuran&#8217;ın yazısını neden bu şekilde kurgulamayı tercih ettiğini bilemiyorum. Ama Hrant Dink&#8217;in adının ve fotoğrafının bu şekilde istismar edilmesi epey rahatsız edici.</p>
<p>Hrant Dink, maalesef, giderek bir imge (ve hatta bir marka) haline geliyor, getiriliyor. Bu imge, kişisel savaşlara ve siyasi aktivizme araç kılındığı ölçüde temsil ettiği gerçeklikten de uzaklaşıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ayrilmanin-da-bir-adabi-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Quebec ve Kürdistan</title>
		<link>http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/</link>
		<comments>http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 00:26:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21284</guid>
		<description><![CDATA[[22 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Kanada&#8217;nın Quebec eyaletinin durumu, Türkiye&#8217;nin doğusu ile karşılaştırılmaya müsait bir vaka durumunda. Ancak karşılaştırmalara konu olan bütün vakalar gibi bu iki vaka arasında da önemli benzerlikler ve farklılıklar var. Quebec Kanada&#8217;da, ülkenin geri kalanının aksine, Quebec eyaletinde Fransız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[22 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk04-120122-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Kanada&#8217;nın Quebec eyaletinin durumu, Türkiye&#8217;nin doğusu ile karşılaştırılmaya müsait bir vaka durumunda. Ancak karşılaştırmalara konu olan bütün vakalar gibi bu iki vaka arasında da önemli benzerlikler ve farklılıklar var.<span id="more-21284"></span></p>
<p><strong>Quebec</strong><br />
Kanada&#8217;da, ülkenin geri kalanının aksine, Quebec eyaletinde Fransız dili ve kültürü hakim. Yani ülkenin belli bir bölgesinde spesifik bir azınlığın yoğun olarak yaşaması söz konusu. Bölgede, 1960&#8242;lardan bu yana, bu kimlik farklılığı üzerinden bağımsızlık talebinde bulunan ayrılıkçı bir kesim de var. 1960&#8242;lı yıllarda bu ayrılıkçı kesimin içinden <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Front_de_lib%C3%A9ration_du_Qu%C3%A9bec" target="_blank">Quebec Özgürlük Cephesi</a> adlı Marksist-Leninist bir terör örgütü de çıktı. Bu örgüt o dönemde çeşitli terör eylemleri düzenlese de, Quebec ayrılıkçıları 1970&#8242;lerden itibaren şiddetten uzak oldu. </p>
<p>1993 yılından bu yana Kanada parlamentosunda ayrılıkçıları temsil eden <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bloc_Qu%C3%A9b%C3%A9cois" target="_blank">Bloc Québécois</a> adlı bir parti de bulunuyor. Ulusal bir parti olmasına rağmen Quebec bölgesinin çıkarları üzerine siyaset yapan parti, 2011 genel seçimlerinde oyların %6&#8242;sını aldı.</p>
<p><strong>Bugüne dek Quebec&#8217;te bağımsızlık adına iki referandum yapıldı</strong>. 1980 yılında yapılan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/1980_Quebec_referendum" target="_blank">ilk referandumda</a> (bağımsızlık için) %40,4 evet ve %59,5 hayır sonucu elde edildi. 1995 yılındaki <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Quebec_referendum,_1995" target="_blank">ikinci referandum</a> ise, %49,4 evet ve %50,5 hayır gibi dar bir marjla sonuçlandı.</p>
<p>İkinci referandumun ardından, Kanada Yüksek Mahkemesi referandumu ve ima ettiği ayrılma sürecini değerlendirdi. Yüksek Mahkeme, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Reference_re_Secession_of_Quebec" target="_blank">vardığı kararda</a>, mevcut Kanada anayasasının Quebec&#8217;e tek taraflı olarak federasyondan ayrılma hakkı vermediğini belirtti.</p>
<p>Karar, uluslararası hukuka da vurguda bulundu. Buna göre, <strong>Kanada hükümeti Quebec&#8217;i sömürgeleştirmediği, işgal etmediği ve Quebec&#8217;e yönelik ayrımcı politikalar uygulamadığı için, ortada uluslararası hukukun tatbikini gerektiren bir durum da yoktu</strong>. Zira bu üç şarttan herhangi birinin mevcut olmadığı durumlarda, uluslararası hukuk ülkenin sınır bütünlüğünden yanaydı. Dolayısıyla, Quebec&#8217;in bu konuda düzenlenen bir referandumun sonucuna dayanarak Kanada&#8217;dan ayrılması ne ulusal ne de uluslararası hukuka göre legal olamazdı.</p>
<p><strong>Ancak, mahkeme, bütün bunların yanı sıra, Quebec&#8217;te net bir çoğunluğun açık bir şekilde Kanada&#8217;dan ayrılmak istemesi durumunda anayasal düzenin bu talebe kayıtsız kalamayacağını da belirtti</strong>. Buna göre, Quebec&#8217;in bağımsızlık ilan etmesinin önünde gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk açısından herhangi bir engel yoktu. Dolayısıyla Quebec böyle bir ilanda bulunabilir, bu ilanın geçerli olup olmadığına da uluslararası kamuoyu (Quebec devletini tanımak ya da tanımamak suretiyle) karar verebilirdi.</p>
<p><strong>Kürdistan?</strong><br />
Quebec örneğinden, özerk ya da bağımsız bir Kürdistan tartışmasına katkıda bulunabilecek çeşitli sonuçlar çıkarılabilir:</p>
<p>* Kanada&#8217;dan farklı olarak, Türkiye, Kürtlere yönelik ileri seviyede ayrımcı politikalar izledi. Bu ayrımcı politikalar doğrultusunda, uzun yıllara yayılan çok sayıda ciddi insan hakkı ihlallerinde de bulundu. Dolayısıyla, Quebeclilerden farklı olarak, Kürtlerin uluslararası hukuka göre ayrılma zeminleri çok daha güçlü.</p>
<p>* Kanada Yüksek Mahkemesi&#8217;nin de işaret ettiği gibi, bir ülkenin anayasası ayrılma talebine yönelik herhangi bir süreç öngörmese bile, belli bir bölgede yaşayan vatandaşların net bir şekilde ayrılmayı talep etmeleri durumunda bir demokrasinin buna kayıtsız kalması giderek zorlaşıyor.</p>
<p>* Kürt siyasetinin çok da uzak olmayan bir gelecekte bağımsızlık ilan etme kararı alması mümkün. Ama Kürtlerin ne kadarı böyle bir karara destek verir, Türk devletinin buna tepkisi ne olur, ve uluslararası camiada kaç ülke Türkiye&#8217;yi karşısına alarak bu Kürt devletini tanımak ister, orası meçhul.</p>
<p>* Türkiye&#8217;den farklı olarak, Kanadalılar ayrılıkçıları hain ilan etmiyor, ayrılma talebinin varlığını sorgulamıyorlar. Ayrılma talebini veri kabul ederek o noktadan itibaren neler yapılabileceğini konuşuyorlar. Birbirini tehdit etmekten ziyade, (merkezi ve yerel hükümetler arasında) iknaya ve pazarlığa dayalı bir süreç yaşanıyor.</p>
<p>* En önemlisi de, Kanada&#8217;da, &#8220;Quebec ayrılırsa, diğer eyaletlerdeki Frankofonların başına neler gelir?&#8221;, &#8220;Quebec&#8217;te yaşayan Anglofonların hakları ihlal edilir mi?&#8221;, &#8220;Nüfus mübadelesi gerekir mi?&#8221;, &#8220;Annesi Frankofon babası Anglofon olanlar ne olacak?&#8221; gibi soruları pek kimse sormuyor. Bu farklılık, aynı zamanda iki ülkenin siyaset ve demokrasi geleneği arasındaki uçurumun da bir göstergesi durumunda.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Yukarıdaki son maddedeki dört sorudan ilk ikisi, bir ülkedeki şiddet eğiliminin yaygınlığı ile ilgili. Son iki soru ise, siyaseti etnik temelde algılıyor olmanın bir sonucu. (Önümüzdeki Pazar bu durumu detaylandırmaya çalışacağım.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/quebec-ve-kurdistan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtlerin Kendi Kaderlerini Tayini</title>
		<link>http://derinsular.com/kurtlerin-kendi-kaderlerini-tayini/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kurtlerin-kendi-kaderlerini-tayini/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 01:25:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21273</guid>
		<description><![CDATA[[15 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye özelinde, kendi kaderini tayin hakkı dendiğinde akla (doğal olarak) ülkenin doğusu ve Kürtler geliyor. Ancak konu hakkındaki yorumlar, bu hak talebinin içerdiği imaları gerektiği şekilde değerlendirebilmekten hala epey uzak. Yazılıp çizilenler, ekseriyetle, Kürtlerin bu yöndeki taleplerini devletin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[15 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk03-120115-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye özelinde, <em>kendi kaderini tayin hakkı</em> dendiğinde akla (doğal olarak) ülkenin doğusu ve Kürtler geliyor. Ancak konu hakkındaki yorumlar, bu hak talebinin içerdiği imaları gerektiği şekilde değerlendirebilmekten hala epey uzak. Yazılıp çizilenler, ekseriyetle, Kürtlerin bu yöndeki taleplerini devletin yapageldiği haksızlıklarla açıklamaktan ve bu haksızlıklara bir son verilmesi durumunda sorunun çözülebileceğini ileri sürmekten ibaret.<span id="more-21273"></span></p>
<p>Bu çerçevedeki yorumların en büyük hatası, <em>kendi kaderini tayin</em> talebinin düne ya da bugüne değil, yarına dair bir talep olduğunu gözardı etmek. Yani bazı Kürtler geleceğe yönelik bir talepte bulunuyorlar; ama Türk tarafındakiler, bugüne dair bazı acı gerçekliklerin sona ermesi durumunda bu talebin de sona ereceğinden bir şekilde gayet eminler&#8230;</p>
<p>Halbuki, <strong>bir sebebin ortadan kalkması, o sebebin o güne dek doğurduğu sonuçların da ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira yıllarca türlü kötülüklere maruz kalan insanlar, bir noktadan sonra buna bir son verilse dahi, gelecekte eski zalimlerinin insafına kalmak istemeyebilirler</strong>.</p>
<p>Devletin bugüne dek yaptığı yanlışlara bir son vererek özgürlükçü adımlar atmasını sorunun çözümü adına yeterli sayan yaklaşımlar, zaman zaman (yanlış bir şekilde) &#8220;liberal&#8221; olarak da nitelendiriliyor. Halbuki bu türden yaklaşımlar, Kürtlere karşı sergilenen &#8220;Haksızlıklar sona erdi, hala ne istiyorsunuz?&#8221; şeklindeki, Kürtleri bir şeyler isteyen, Türkleri ise bu istekleri lutfeden (ya da reddeden) bir konuma oturtan milliyetçi tavırdan çok da farklı bir zemine oturmuyor. Kaldı ki, gerek demokrasinin, gerekse spesifik olarak kendi kaderini tayin hakkının temelinde, kararların yukarıdan-aşağıya değil, aşağıdan-yukarıya doğru alınması var. Dolayısıyla da, demokrasilerde, bu gibi süreçlerin sonucunu baştan tek taraflı olarak tayin etmek mümkün değil.</p>
<p>Bu noktada, <strong>demokrasi ile demokratikleşmenin birbirinden çok farklı şeyler olduğunu da hatırlamak gerekli. Zira demokrasi, varılmak istenen bir hedef durumunda iken, demokratikleşme, o hedefe varana dek yaşanan istikrarsızlıklarla dolu tehlikeli bir süreci ima ediyor. Bu süreç, Türkiye için özellikle problemli. Çünkü, bugüne dek Cumhuriyet&#8217;in otoriter dayatmalarıyla ayakta duran milliyetçi-laik kimlik ve bu kimliğin yücelttiği değerler ve kurumlar, yaygın bir temsil niteliğine sahip değil. Cumhuriyet&#8217;in baskıyla yok edeceğini zannettiği ve halk arasında geniş tabana sahip olan kimlikler ise, daha da bilenmiş olarak ayakta. Dolayısıyla, iktidarın halkın eline geçmesi, ülkede büyük bir kimlik boşluğunun doğacağı, 100-150 sene önceki tartışmaların yeniden alevleneceği ve sular yeniden durulana kadar ciddi istikrarsızlıklar yaşanacağı anlamına geliyor</strong>.</p>
<p>Suni kimliği sofra başında planlanan ve ilelebet yaşayacağı söylenen Türkiye bir türlü huzur bulamadı ve bugün kısa tarihinin tehlikeli bir noktasında. Özgürleşse bir türlü, özgürleşmese bir türlü&#8230;</p>
<p><strong>Uludere Notu</strong><br />
Uludere&#8217;deki bombardımanın kasıtlı olarak yapıldığının ortaya çıktığını düşünelim. Böyle bir durumda, Kürtler elbette böyle bir şeyle hayatlarında ilk kez karşılaşıyormuşçasına büyük bir şaşkınlık yaşamazlar. Böyle bir şeyin olmayacağını Kürt olmayanlar da bilir. Ama Türkiye&#8217;de pek çok insan, devletin kendi vatandaşını bombalayabileceğine inanmamayı tercih ediyor. Onlar için böyle bir devlet algısı çok yeni. Medyanın ve siyasetin bugünkü nisbeten çoksesli ortamı olmasa, Uludere&#8217;den muhtemelen ya hiç haberdar olmayacak ya da TRT ekranlarından 34 teröristin etkisiz hale getirildiğini öğreneceklerdi.</p>
<p>Özetle, batıdakilerin hayalindeki devlet ile doğudakilerin bizzat gördükleri devlet arasında büyük bir fark var. Ayrılma fikrinin batıdakilere hala uzak bir ihtimal olarak görünmesinin nedeni de bu. Halbuki doğudaki pek çok insan, kabalığıyla ve acımasızlığıyla defalarca yüz yüze geldiği devlete de, o devletin suçlarını gerekçelendirenlere de çoktan mesafe aldı. Ama batıdakiler bu mesafenin derinliğinin hala farkında değil.</p>
<p>Radikal gazetesi muhabiri Serkan Ocak&#8217;ın Uludere&#8217;de yaşadığı bir diyalog, bu konuda bir fikir verebilir: &#8220;<em>Mezarlıkta, ağabeyini kaybeden 10 yaşlarında bir çocuk yanıma geldi. Nerede çalıştığımı sordu. &#8216;Radikal&#8217; dedim. &#8216;Türk basını mı?&#8217; diye sordu. Radikal&#8217;in &#8216;Türk basınından&#8217; olduğunu öğrenince, nazikçe &#8216;Lütfen buradan gider misin?&#8217; dedi.</em>&#8221;</p>
<p>Araya giren mesafeye rağmen, bu çocuk ile barışmak aslında kolaydır. Samimi olmak ve bir parça olsun utanma duygusu taşımak yeter. Ama bu çocuğu zaman zaman üzerinden geçen savaş uçaklarının kendi uçakları olduğuna, başka bir devlete ihtiyacı olmadığına ikna etmek zordur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kurtlerin-kendi-kaderlerini-tayini/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kendi Kaderini Tayin Hakkı</title>
		<link>http://derinsular.com/kendi-kaderini-tayin-hakki/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kendi-kaderini-tayin-hakki/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 00:42:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21264</guid>
		<description><![CDATA[[8 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Kendi kaderini tayin (ya da self determinasyon) hakkı, I. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktı. O dönemde böyle bir hak ile kast edilen, sömürgeleştirilen toplulukların bağımsızlıklarını kazanmalarının önünü açmaktı. Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında Birleşmiş Milletler&#8217;in bu konuda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[8 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk02-120108-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Kendi kaderini tayin (ya da self determinasyon) hakkı, I. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktı. O dönemde böyle bir hak ile kast edilen, sömürgeleştirilen toplulukların bağımsızlıklarını kazanmalarının önünü açmaktı. Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında Birleşmiş Milletler&#8217;in bu konuda yaptığı düzenlemelerin ardından, bu hak uluslararası hukukun bir parçası haline geldi.<span id="more-21264"></span></p>
<p>Günümüzde, kendi kaderini tayin hakkı, (prensip bazında da olsa) sadece sömürge geçmişine sahip olan ülkeleri değil, bütün halkları kapsıyor ve bir <strong>insan hakkı</strong> olarak kabul ediliyor. Ancak ne var ki, <strong>kendi kaderini tayin hakkı, net bir şekilde tanımlanmış ve sınırları çizilmiş olan bir hak değil</strong>. &#8220;Bu haktan tek kasıt tam bağımsızlık mıdır?&#8221;, &#8220;Bu hakkı kimler kullanabilir?&#8221;, &#8220;Prosedür nasıl işler?&#8221; gibi sorulara uluslararası hukukun verdiği net bir cevap yok.</p>
<p>Dahası, uluslararası hukuk, mevcut ülkelerin sınır bütünlüğünü de açık bir şekilde koruyor. Bu durumda, kendi kaderini tayin hakkının ne şekilde kullanılabileceği sorusunu cevaplandırmak iyice zorlaşıyor. Daha fazla otonomi arayışında olan bir topluluğun (özellikle ilk planda) <strong>bağımsızlık</strong>tan ziyade <strong>demokratik özerklik</strong> kavramını vurgulama eğiliminde olması, biraz da bu belirsizliğin bir sonucu.</p>
<p><strong>Demokratik Özerklik</strong><br />
Demokratik özerklik, bir ülkenin belli bir bölgesinin (diğer bölgelerden farklı olarak) sınırlı bir bağımsızlığa sahip olduğu, savunma ve dışişleri gibi birkaç önemli alan haricindeki bütün kararları yerel seviyede alabildiği bir yapıya karşılık geliyor. Merkezden yerele doğru geniş bir hakimiyet transferi ile mümkün olabilen özerkliğe geçiş, tam bağımsızlık kadar karmaşık ve tartışmalı bir süreç gerektirmiyor.</p>
<p>Özerklik, özü itibariyle demokrasi ile uyumlu bir talep. Zira insanların kendilerini ilgilendiren kararları başkalarının almasını istememeleri, temel bir demokratik talep. Demokrasilerde yerel yönetimlerin genellikle daha güçlü olması da zaten aynı temsil prensibinin bir yansıması.</p>
<p>Ancak bu noktada akla birkaç soru gelmiyor değil: Eğer <strong>amaç yerinden yönetim ise, neden ülkedeki bütün bölgeler değil de, genellikle spesifik bir bölge özerklik talebinde bulunuyor?</strong> Dahası, eğer amaç insanların kendilerini ilgilendiren kararları yine kendilerinin alması ise, bu prensip tam bağımsızlık kararı için de geçerli olmaz mı?</p>
<p>Bu soruları sağlıklı bir şekilde cevaplandırabilmek için, kendi kaderini tayin talebini doğru bir şekilde anlamlandırmak gerekli.</p>
<p><strong>Biz ve Onlar</strong><br />
Kendi kaderini tayin, özerklik ya da bağımsızlık gibi talepler, belli toplulukları ilgilendiren kararları yine <strong>kendilerinin almaları</strong> konusundan ibaret değil. Böyle bir nitelendirme yanlış olmasa da, bu düz anlamın ardındaki asıl mana, toplulukların kendilerini ilgilendiren kararları <strong>başkalarının almaması</strong>. Aynı şey gibi görünen bu iki ifade arasındaki nüans, <strong>biz-ve-onlar</strong> algısının derinliğinde gizli. <strong>Quebec&#8217;te de, Belçika&#8217;da da, Türkiye&#8217;nin güneydoğusunda da belirleyici olan, bu nüans</strong>. Dahası, biz-ve-onlar algısının derinleşmesi için iki grup arasında şiddet yaşanmış olması da şart değil. <strong>Müstakil bir kimlik bilincinin inşasına katkıda bulunan herşey, müstakil bir siyasi otorite arayışının ortaya çıkmasına da neden olabilir</strong>.</p>
<p>Otonomi arayışı bu çerçevede değerlendirildiğinde, Türkiye&#8217;deki özerklik taleplerinin neden (sözgelimi) Ege bölgesinde değil de güneydoğuda gözlendiğini anlamak kolaylaşır. En basit ifadesiyle: Egelilerin, kendilerini ilgilendiren kararları Egeli olmayanların almaması gibi bir kaygıları yoktur. Çünkü Egelilik, siyasi anlamda bir mana ifade edecek denli müstakillik kazanmış bir kimlik değildir.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Dünyanın farklı yerlerindeki topluluklar farklı nedenlerle otonomi arayışındalar. Bu arayışları görmezden gelmek ve insanları istemedikleri bir merkezi otoriteye bağlı tutmak giderek daha da zorlaşıyor. Bundan sadece 60 sene önce, dünyada bugünkünün üçte biri kadar dahi bağımsız ülke yoktu. O günden bugüne, bağımsız ülkelerin sayısı giderek arttığı gibi, bağımsızlık talebi de daha fazla saygı ve anlayış görmeye başladı. Gerek demokrasinin gerekse etnik kimliklerin güçleniyor olmasının da etkisiyle, <strong>dünya, kendi kaderini tayin hakkının daha da geniş bir meşruiyet alanına sahip olduğu bir noktaya doğru gidiyor</strong>.</p>
<p>Ulus-devletler imparatorlukları parçaladı. Komünizm ve diğer ideolojiler de milliyetçilikten daha belirleyici bir ortak payda olmayı başaramadı. Dolayısıyla, <strong>1990&#8242;ların başında Yugoslavya&#8217;nın yaşadığı süreç, bir süre daha dünyanın farklı yerlerinde gözlenmeye devam edecek</strong>. Ortaya çıkacak yeni sınırlarda yine etnik kimlikler belirleyici olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kendi-kaderini-tayin-hakki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</title>
		<link>http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2011 22:00:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21238</guid>
		<description><![CDATA[[1 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Takriben iki aydır yazmakta olduğum yazılar hakkında öğretmenlerden ve öğretmen adaylarından çok sayıda ileti aldım. Bu iletilerin çok büyük bir kısmı (ne yazık ki) bozuk bir imla ile yazılmış olan hakaret mesajlarından ibaretti. Küfür etmek, bela okumak ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[1 Ocak 2012 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2012/wk01-120101-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Takriben iki aydır yazmakta olduğum yazılar hakkında öğretmenlerden ve öğretmen adaylarından çok sayıda ileti aldım. Bu iletilerin çok büyük bir kısmı (ne yazık ki) bozuk bir imla ile yazılmış olan hakaret mesajlarından ibaretti. Küfür etmek, bela okumak ve &#8220;Akıllı ol!&#8221; uyarısında bulunmak yerine aklı başında bir üslupla düşünce ve tecrübelerini paylaşanlar da elbette yok değildi. Ancak maalesef genel içinde küçük bir orana karşılık geliyorlardı.<span id="more-21238"></span></p>
<p>İletiler sayıca çok olsa da, içerdikleri argümanları birkaç maddede özetlemek mümkün. Ancak ilginçtir ki, bu argümanların neredeyse hiçbiri, yazılarla aslında doğrudan ilgili değil. Ama yine de hepsini kısaca da olsa yanıtlamaya çalışacağım.</p>
<p><strong>&#8220;55 bin atama sözü verildi ama sadece 11 bin kişi atandı; mağdur edildik&#8221;</strong><br />
Bunda şaşırılacak bir şey yok. Politikacıdır; söz verir, tutmaz&#8230; Ama ortada gerçekten bir mağduriyet var mı emin değilim. Çünkü bu söz, ilgili öğretmen adayları eğitim fakültelerine girmeye karar vermeden önce verilmemişti.</p>
<p><strong>&#8220;Öğretmenlik mezunu olmayan ücretli öğretmenler yerine bizi atamaları gerekir&#8221;</strong><br />
Prensipte elbette doğru. Ama uygulamadaki performans farklılıklarını karşılaştırmak da eğitim fakültelerinin işlevi konusunda ayrıca ufuk açıcı olabilir. Diğer yandan, Türkiye&#8217;deki eğitim sistemi ya da öğretmenleri konu alan ilgili ilgisiz her eleştiriye &#8220;55 bin atama sözü&#8221; ve &#8220;ücretli öğretmenler&#8221; argümanı ile karşılık vermek pek makul değil.</p>
<p><strong>&#8220;Öğretmen terörü eskidendi, şimdi asıl öğrenci terörü var&#8221;</strong><br />
Özellikle son iki haftadır öğretmen terörünü bizzat yaşadım. (Hatta buna bir de &#8220;öğretmen adayı terörü&#8221; dahil oldu!) Öğretmen terörü sürüyor &#8211; ve hatta öğrenci terörünü de körüklüyor. Bu tavırlar (ve daha da önemlisi bu zihniyet) varolduğu müddetçe, bu sorun da çözüme kavuşmayacak. Okullarda dayağın azalmış olduğu doğru. Ama şiddet hala tümüyle ortadan kalkmış değil. Diğer yandan, özellikle küçük yaştaki öğrencilerin psikolojilerinde ciddi yaralar açan &#8220;tembel&#8221; ya da &#8220;aptal&#8221; gibi sözler, Türkiye&#8217;de halen değil &#8220;öğretmen terörü&#8221;, bir problem olarak dahi görülmüyor.</p>
<p><strong>&#8220;Maaşımız az&#8221;</strong><br />
Çok sayıda öğretmenin yazılanlara herhangi bir eleştiri getirmek ya da katkıda bulunmak yerine doğrudan konuya girip, &#8220;Az maaş alıyoruz, biraz da bunları yaz&#8221; mealinde kısa mesajlar göndermiş olması, atanmış olanların beklentilerinin atama bekleyenlerden çok farklı olmadığını ima ediyor. Konu ne olursa olsun maaşlardan yakınmak, çoğu öğretmen için neredeyse otomatik bir tepki haline gelmiş gibi.</p>
<p><strong>&#8220;Bütün öğretmenleri genellemeyin, çok iyi öğretmenler de var&#8221;</strong><br />
Otoriter ve işini iyi yapamayan öğretmenlerin yaygınlığından söz etmek başka, genellemek başkadır.</p>
<p><strong>&#8220;Siz öğretmenlere takmışsınız&#8221;</strong><br />
Bu çok yaygın bir tepki. Farklı konularda yazdığım her yazı dizisi bu çerçevede tepkiler aldı. Bu tepkilerin ortak noktası, oturup bir konuyu farklı yönleriyle ele alan birkaç yazı yazan birine yazılarındaki argümanlar üzerinden cevap vermek yerine, bu kişinin ilgili konuda &#8220;takıntılı&#8221; olduğunu iddia etmek. (Kaldı ki, bir insanın takıntılı olduğu kabul edilse bile, bu durum, argümanlarının geçerliliğine herhangi bir zarar vermez.)</p>
<p><strong>&#8220;Bizimle neden uğraşıyorsunuz?&#8221;</strong><br />
Öğretmenlerimiz, kimi meslektaşları ile ilgili sorunlar dile getirildiğinde, kitlesel olarak hedef alındıklarını düşünüyor gibiler. Bu pek anlamlı değil. Dahası, öğretmenlik ve benzeri önemli kamu hizmetlerinde bulunan insanların böyle tepkiler göstermesi özellikle anlamsız. Çünkü her kamu görevi (tanımı gereği) halkı yakından ilgilendirdiğinden, bu görevleri yerine getirenler, (en azından demokrasilerde) medyanın, müfettişlerin, savcıların, sivil toplum örgütlerinin ve sivil vatandaşların sürekli yakın merceği altında olurlar. Bir başka deyişle, demokrasilerde, kamu görevlileriyle sürekli &#8220;uğraşılır&#8221;. Hem kamu görevinde bulunup hem de layüsel olmayı beklemek kabul edilemez.</p>
<p><strong>&#8220;Gasteci eğitimden ne anlar; bize işimizi öğretmeyin&#8221;</strong><br />
Bir başka layüsellik arayışı. Peşinhükümlülük de cabası. Bu kadar emin konuşmamak lazım. Ben gazeteci değilim. Türkiye&#8217;deki pek çok öğretmenin eğitimciliği de tartışılır.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye&#8217;nin eğitim sisteminde bir şeylerin epey yanlış gitmekte olduğu konusunda (öğretmenler dahil) herkes hemfikir. Ancak bu durumu kendileri de kabul ediyor olmalarına rağmen, çoğu öğretmenin bu sorunlar (ve özellikle de bu sorunlardaki payları) dile getirildiğinde ilk tepkisi çözüm üretmek değil, savunmaya geçmek oluyor. Eğer eğitim sistemindeki sorunlar mevcut öğretmen kadrosu ile çözülecekse, bu kadronun köklü bir meslek içi eğitime tabi tutulması ve hakim algılarının mümkün mertebe yıkılması gerekiyor.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitim, Devlet, Rekabet</title>
		<link>http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/</link>
		<comments>http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 00:45:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21224</guid>
		<description><![CDATA[[25 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Atama bekleyen öğretmenlerden bazıları bugünlerde sürekli, &#8220;Madem öğretmene ihtiyaç yok, o zaman neden eğitim fakültelerine bu kadar çok öğrenci kaydediyorlar?&#8221; sorusunu soruyorlar. Bu soru pek makul değil. Eğitim Öncelikle, böyle bir sorunun eğitim fakültesi mezunlarınca sorulması özellikle vahim. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[25 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk49-111225-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Atama bekleyen öğretmenlerden bazıları bugünlerde sürekli, &#8220;Madem öğretmene ihtiyaç yok, o zaman neden eğitim fakültelerine bu kadar çok öğrenci kaydediyorlar?&#8221; sorusunu soruyorlar. Bu soru pek makul değil.<span id="more-21224"></span></p>
<p><strong>Eğitim</strong><br />
Öncelikle, böyle bir sorunun eğitim fakültesi mezunlarınca sorulması özellikle vahim. Zira soru, eğitime (ve spesifik olarak da üniversite eğitimine) sadece araçsal bir mana yüklüyor. Halbuki, <strong>üniversiteler, emek piyasasına insan hazırlayan meslek edindirme kurumları değil. Üniversitelerin varlık nedeni, bilgi üretmek</strong>. Kişinin bilgi ile ne yapacağı (örneğin, bu bilgiyi para kazanmakta kullanıp kullanmayacağı ya da kullanacaksa ne şekilde kullanacağı) ise, kendi almak durumunda olduğu, üniversiteyi ilgilendirmeyen bir karar. Böylesine kişisel bir karara üniversiteyi ve hatta devleti ortak etmek istemek ise, &#8220;<strong>Ben birey değilim, ne olacağıma devlet karar versin</strong>&#8221; demekten çok farklı değil. Bireyselliğini bu denli yitirmiş olan kimselerin, &#8220;insan yetiştirme&#8221; iddiasında olmaları ve bu doğrultuda kutsanan bir sosyal role soyunmakta herhangi bir mahzur görmemeleri ise, hem absürt, hem de öğrencilerde neden olacakları zihinsel tahribat itibariyle endişe verici.</p>
<p><strong>Devlet</strong><br />
Bireyselliğini yitirmiş olan bir insanın, eğitim üzerindeki devlet kontrolünden (ya da devletin üniversitelere öğrenci kotaları koymasından) rahatsız olmamasında şaşırılacak pek bir şey olmadığı söylenebilir. Ancak burada başka sorunlar da var.</p>
<p>Şöyle ki, <strong>devletin emek piyasalarını planladığı ve bu planlar doğrultusunda ortaya çıkan ihtiyaca göre insanlara belli alanlarda eğitim aldırmak (ya da aldırmamak) yoluna gittiği bir toplum, ileri seviyede otoriter bir toplumdur</strong>. Böyle bir devletin sosyal alana müdahaleleri sadece üniversiteler üzerinde yapılan düzenlemelerle sınırlı kalmaz. Toplumsal alana bu denli doğrudan müdahil olan bir devlet, (büyük ihtimalle ücretsiz sunduğu) üniversite programlarına yerleştirdiği öğrencileri mezuniyet sonrasında nerede, hangi pozisyonda ve ne şartlar altında istihdam edeceğini de planlamak durumunda olur.</p>
<p>Dolayısıyla, <strong>öğretmen adaylarının &#8220;Devlet mezun olduğumda bana bir iş bulamayacaksa, baştan bu bölüme kaydolmama da engel olsaydı&#8221; mealindeki sözleri, böyle bir uygulamanın ancak otoriter bir devlet tarafından yürürlüğe konabileceğinin farkında olup olmadıkları sorusunu akla getiriyor</strong>. Öğretmen adayları bu taleplerinin olsa olsa özgürlüklerin sınırlandığı, insanların hayatları üzerinde birincil derecede belirleyici olan kararların dahi devlet tarafından alındığı otoriter bir ülkede anlam bulabileceğinin farkında iseler, bu durumda asıl konuşulması gereken konu, yeni nesillere nasıl bir zihniyet aktaracakları olmalı. Yok eğer sözlerinin içerdiği imaların farkında değilseler, o zaman da, (üniversite mezunu olan olmayan) her bilinçli vatandaşın otorite konusunda yapabilmesi gereken en temel seviyedeki sorgulamaları dahi yapamıyorlar ya da <strong>olayların sadece işlerine gelen yönlerini görüyorlar</strong> demektir.</p>
<p><strong>Rekabet</strong><br />
Devletin, emek piyasalarında ve üniversitelerdeki programların kontenjanlarında karşılıklı düzenlemelerde bulunmak suretiyle ülkedeki herhangi bir üniversitenin herhangi bir bölümünü bitiren herkesin iş sahibi olmasını temin etmeye kalkışması pek mümkün olmadığı gibi, sağlıklı da olmaz. Bu durum, eğitim gibi, mezunları ekseriyetle devlet tarafından istihdam edilen bölümler için de geçerli.</p>
<p><strong>Herhangi bir branşa talep yüksek ise, o branşta çok sayıda lisans programının bulunması ve bu programların çok sayıda mezun vermesi doğaldır. Bu mezunlara olan talep nisbeten az olabilir. Bu durum, sadece ve sadece, mezuniyet sonrasındaki rekabetin yüksek olacağı anlamına gelir &#8211; ve başka da hiçbir anlama gelmez.</strong></p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Her insan, meslek kararı alırken ilgili sektördeki istihdam trendlerini de dikkate almak durumunda. Yani mevcut ve müstakbel üniversite öğrencilerinin devletten ve diğer kurumlardan öncelikle <strong>iş</strong> değil, <strong>bilgi</strong> talep etmeleri ve aldıkları bilgiler doğrultusunda kendilerini mezuniyet sonrasına hazırlamaları gerekiyor.</p>
<p>Böyle bir tavrın, &#8220;devlete kapağı atma&#8221; kaygısıyla sergilenen reaksiyoner davranışlardan hem daha rasyonel hem de daha işlevsel olacağı da rahatlıkla söylenebilir.</p>
<div class="source">
<strong>Soykırım ve Fransa Notu</strong><br />
<a href="http://derinsular.com/soykirim/">1915 bir soykırımdır</a>. Hatta bizzat soykırım kavramının doğmasına ve tanımlanmasına ilham olmuş olan bir soykırımdır. Ancak 1915&#8242;in bir soykırım olması, bunu inkar edenleri cezalandırmayı mazur göstermiyor. Soykırım inkarını cezalandırmaya kalkmak, (soykırım inkarının kendisi kadar olmasa da) çirkin.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
06. Eğitim, Devlet, Rekabet<br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atama Bekleyen Öğretmenler de İnsan</title>
		<link>http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/</link>
		<comments>http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Dec 2011 23:39:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21216</guid>
		<description><![CDATA[[18 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Öğretmen atamaları Türkiye&#8217;de son dönemde sıklıkla gündeme geliyor. Ancak gündemdeki pek çok diğer konu gibi bu konu da çoğu zaman olması gerektiğinden farklı bir çerçevede tartışılıyor. Kılıf: İş Güvencesi Atamalar konusunda dile getirilen en yaygın argümanlardan biri, öğretmen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[18 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk48-111218-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Öğretmen atamaları Türkiye&#8217;de son dönemde sıklıkla gündeme geliyor. Ancak gündemdeki pek çok diğer konu gibi bu konu da çoğu zaman olması gerektiğinden farklı bir çerçevede tartışılıyor.<span id="more-21216"></span></p>
<p><strong>Kılıf: İş Güvencesi</strong><br />
Atamalar konusunda dile getirilen en yaygın argümanlardan biri, öğretmen adaylarının iş güvencesini nazara veriyor. <strong>&#8220;İş güvencesi&#8221; kavramını bir parça gerçek anlamı dışına taşıyan bu argümana göre, bir yanda öğretmenlik işi, diğer yanda da öğretmen adayları var ve bütün problem, devletin bu ikisini buluşturmamasından ileri geliyor</strong>. Halbuki, gerçekler, bu çerçevede çizildiğinden çok farklı.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre <strong>Türkiye&#8217;de hal-i hazırda 500 binin üzerinde öğretmen var.<sup>1</sup> Her yıl onbinlerce yeni mezun bu geniş kitleye katılmak istiyor</strong>. Dolayısıyla, öğretmen atamalarının yavaşlamasında şaşılacak bir durum yok. Çünkü, Türkiye&#8217;de pek çok meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de emek arzı artık ihtiyacın çok üzerinde. </p>
<p>Dahası, öğretmenlik alanında iş bulma konusundaki rekabet önümüzdeki yıllarda daha da kızışacağa benziyor. Bu nedenle, öğretmen adayları, bu rekabeti daha kolay göğüsleyebilme adına branşlarındaki bilgi ve becerilerini artırmaya çalışmak durumundalar. Ancak bu gerçeklerle yüzleşmek yerine, &#8220;Devlet bize iş güvencesi sağlasın&#8221; diyen öğretmen adayları, işin kolayına kaçıyor gibiler. Zira &#8220;bir yolunu bulup devlete kapağı atma&#8221; ve bu şekilde (verimlilikleri düşük de olsa) ömür boyu iş, maaş ve emeklilik güvencesi kazanma kaygısıyla dile getirilen bu argümanlar pek ikna edici değil.</p>
<p><strong>Gerçek: Menfaat</strong><br />
&#8220;İş güvencesi&#8221; gibi kavramlar, bir gerçeği dile getirmekten ziyade, gerçeği saklama ve olduğundan farklı bir şekilde sunma işlevi görüyor. Zira bu gibi kalıplaşmış ifadeler etrafında kurgulanan argümanlar, ortada doğruluğu tartışılmaz bir prensip olduğu ve bu prensibin ihlal edildiği izlenimini uyandırıyor. Atama bekleyen öğretmenler konusu özelinde yapılan, (1) iş güvencesinin tartışılmaz bir hak olduğu ve (2) eğitim fakültesi mezunlarının otomatikman bu hakka sahip oldukları şeklinde özetlenebilecek iki varsayımı birer veri olarak sunmak ve ardından da, (3) devletin atamalarını yapmayarak öğretmenlerin bu hakkını ihlal ettiğini ima etmekten ibaret.</p>
<p>Halbuki durum bu değil. Atama bekleyen öğretmenler de herkes gibi mesleklerini yapabilmek ve bu şekilde geçimlerini sağlayabilmek istiyorlar. Yani <strong>ortada hakları ihlal edilen değil, kendi özel menfaatleri doğrultusunda taleplerde bulunan bir kitle var. Bu kitlenin talebine konu olan istek, meşru bir istek. Ancak talebe konu olan isteğin meşru olması, bu talebin bir hak talebi olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, Türkiye&#8217;de arabasını yenilemek gibi meşru bir isteğe sahip olan milyonlarca insan var. Ancak bu isteğin meşru olmasından hareketle, devletin bu kimselerin arabalarını yenilemesi gerektiği, aksi takdirde haklarını ihlal etmiş olacağı sonucuna varmak pek mümkün değil</strong>. Yani bu tartışmadaki asıl sorun, özü itibariyle son derece basit olan bir konuyu anlamaya çalışırken <strong>öğretmen ihtiyacı</strong>, <strong>emek arzı</strong> ya da <strong>menfaat</strong> gibi objektif değerleri bir kenara bırakarak, <strong>emeğe saygı</strong> ya da <strong>öğretmenlik mesleğinin kutsallığı</strong> gibi subjektif (ve dolayısıyla da farklı şekillerde yorumlanmaya müsait) ifadelere saplanıp kalıyor olmak.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
İnsanlar, emek, saygı, kutsallık gibi kavramları seviyorlar. Menfaat ise, (hayatın temel bir gerçeği olmasına rağmen) ne yazık ki antipati uyandıran bir kelime. Bu nedenle de, insanların bu gibi genel kabul gören kavramları kendi tekellerine almaya ve menfaatleri öyle gerektirdiğinde onlar aracılığıyla argümanlarına haklılık ve dokunulmazlık kazandırmaya çalışmaları gayet anlaşılır nedenlere dayanıyor. Örneğin, bir meslek bu şekilde kutsallık zırhına büründüğü ölçüde, &#8220;<strong>Devlet neden başka meslek sahiplerine değil de spesifik olarak size iş güvencesi sağlasın?</strong>&#8221; gibi sorular sormak da, bir işi beceri ve çalışkanlık ile hak etmeyi bir değer olarak yüceltmek de, giderek daha az akla geliyor.</p>
<p>Halbuki bunlar (eğitim fakültesi mezunları da dahil olmak üzere) herkesçe bilinen ve günlük hayat içerisinde sıklıkla takdir edilen gerçekler. Örneğin, hiç kimse tuttuğu takımın transfer döneminde bu işe ayrılan bütçeyi yanlış kişilere harcamasını istemiyor. Hatta çoğu taraftar, işinin hakkını veremeyen bir oyuncunun oyunun sonuna kadar takımda kalmasına dahi (haklı olarak) tahammül edemiyor. Ama söz konusu olan kendi işi olunca, insan başka türlü konuşmaya başlıyor. Çünkü insan böyle bir varlık.</p>
<p>Atama bekleyen öğretmenlerin söylemlerini de bu şekilde anlamak lazım. Neticede onlar da insan.</p>
<div class="source">
<sup>1</sup> <a href="http://sgb.meb.gov.tr/istatistik/meb_istatistikleri_orgun_egitim_2010_2011.pdf" target="_blank">Milli Eğitim İstatistikleri (Örgün Eğitim) 2010-2011</a>. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan<br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanada, Kyoto Protokolü&#8217;nden Çekiliyor</title>
		<link>http://derinsular.com/kanada-kyoto-protokolunden-cekiliyor/</link>
		<comments>http://derinsular.com/kanada-kyoto-protokolunden-cekiliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 23:08:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorisiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21210</guid>
		<description><![CDATA[[14 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlanan haber.] Kanada hükümeti, Kyoto Protokolü&#8217;nden çekileceğini açıkladı. Açıklama üzerine muhalefetin ve çevreci grupların sert tepkisiyle karşılaşan hükümetin çekilme kararını gerçekleştirmesi durumunda, Kanada protokolü terk eden ilk ülke olacak. Kanada Çevre Bakanı Peter Kent, dün yaptığı açıklamada, Kanada için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[14 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde <a href="http://i.imgur.com/JBzrG.jpg" target="_blank">yayınlanan haber</a>.]</p>
<p><em>Kanada hükümeti, Kyoto Protokolü&#8217;nden çekileceğini açıkladı. Açıklama üzerine muhalefetin ve çevreci grupların sert tepkisiyle karşılaşan hükümetin çekilme kararını gerçekleştirmesi durumunda, Kanada protokolü terk eden ilk ülke olacak.</em><span id="more-21210"></span></p>
<p>Kanada Çevre Bakanı Peter Kent, dün yaptığı açıklamada, Kanada için Kyoto Protokolü&#8217;nün geçmişte kaldığını söyledi. Ülkesinin protokol çerçevesindeki  yükümlülüğünü aşmamasının ancak bütün taşıtları yollardan çekmek ve hiçbir binayı ısıtmamak gibi çok ileri seviyede önlemler alınması durumunda mümkün olabileceğini iddia eden Kent, Kanada&#8217;nın protokolden çekilmemesi durumunda önümüzdeki yıl sera gazları emisyon aşımı nedeniyle 14 milyar dolara yakın ödeme yapması gerekeceğini ve bunun ülkedeki her aile için 1600 dolar civarında bir rakama karşılık geldiğini ifade etti. Kent, gerek protokolda imzası bulunmayan ABD, gerekse gelişmekte olan ülkeler grubunda olduğu için aynı yükümlülüklere tabi tutulmayan Çin gibi çevreyi en çok kirleten ülkeler için de bağlayıcı olacak yeni bir anlaşmaya gidilmek istenmesi durumunda, Kanada&#8217;nın da ilgili sürece katkıda bulunacağını da sözlerine ekledi.</p>
<p>Kent&#8217;in açıklaması, Kanada&#8217;daki muhalefetin ve çevreci grupların büyük tepkisini çekti. Dünya genelinde ise karar sürpriz olarak değerlendirilse de, 2006 yılından beri iktidarda olan muhafazakarların protokol konusundaki eleştirileri uzun süredir biliniyordu.</p>
<p>Anlaşmanın hükümlerinin genişletilmesinin tartışılmakta olduğu bir dönemde, protokolün kısa tarihinde ilk kez bir ülkenin çekilme kararı alması moralleri bozarken, Kanada&#8217;nın bu adımının başka ülkelerin de protokolden çekilmesinin önünü açacağından çekiniliyor.</p>
<p><strong>Kyoto Protokolü Nedir?</strong><br />
Kyoto Protokolü, iklim değişimi ve global ısınma ile mücadele adına ilk olarak 1997 yılında Japonya&#8217;nın Kyoto şehrinde benimsendi ve 2005 yılında yürürlüğe girdi. Bugün itibariyle protokolde 191 ülkenin imzası bulunuyor. Protokol, anlaşmada imzası bulunan 37 gelişmiş ülkenin sera gazları emisyonu miktarlarını azaltmaları esasına dayanıyor ve yükümlülüklerini yerine getiremeyen ülkeleri, gelişmiş ülkelerden kota satın almak ya da gelişmekte olan ülkelerde emisyon miktarını azaltacak projelere destek vermek gibi finansal anlamda gayet ağır olabilen seçeneklere yöneltiyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/kanada-kyoto-protokolunden-cekiliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</title>
		<link>http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli/</link>
		<comments>http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 23:19:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21205</guid>
		<description><![CDATA[[11 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Öğretmenlerin performansları konusunda öğrencilerden geri bildirim almak, Türkiye&#8217;de çok fazla alışkın olunan bir şey değil. Hatta böyle bir uygulamanın pek akla dahi gelmediği bile söylenebilir. Zira Türkiye&#8217;deki hakim kültür, öğretmenleri &#8220;bilen&#8221;, öğrencileri ise &#8220;bilmeyen&#8221; olarak konumlandırır ve eğitimin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[11 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk47-111211-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Öğretmenlerin performansları konusunda öğrencilerden <strong>geri bildirim</strong> almak, Türkiye&#8217;de çok fazla alışkın olunan bir şey değil. Hatta böyle bir uygulamanın pek akla dahi gelmediği bile söylenebilir. Zira <strong>Türkiye&#8217;deki hakim kültür, öğretmenleri &#8220;bilen&#8221;, öğrencileri ise &#8220;bilmeyen&#8221; olarak konumlandırır ve eğitimin başarılı olmasını, (bilmeyen) öğrencilerin, (bilen) öğretmenlerin sözünü dinlemelerine bağlı görür</strong>.<span id="more-21205"></span></p>
<p>Bu yaklaşım, Türk milli eğitimini tek yönlü ve otoriter bir iletişime indirger. Bu <strong>hiyerarşik işleyiş çerçevesinde, öğretmenler, öğrencilerin sadece başarılarını değil, davranışlarını da sınayıp değerlendirebilmektedirler. Ancak bunun tersi düşünülemez</strong>.</p>
<p>Ancak dünyada, öğretmenlerin beceri ve uzmanlıklarını sorgulamadan veri kabul etmeyi makul bulmayan eğitim kurumları da elbette yok değildir. Bu kurumlar, öğrencilerden öğretmenler hakkında aldıkları geri bildirime büyük önem verirler. Bu geri bildirimi almanın en yaygın yolu, her dönem sonunda öğrencilerden bir değerlendirme formu doldurmalarını istemektir. Öğrencilerin bu formları doldururken düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilmeleri özellikle önemlidir. Bu nedenle, formlara isim hanesi konmaz. Zaten amaç, hangi öğrencinin hangi öğretmen hakkında ne düşündüğünü öğrenmek değil, dersler ve öğretmenler hakkındaki yaygın kanaatleri tespit etmektir.</p>
<p><strong>Tipik Bir Değerlendirme Formu</strong><br />
Değerlendirme formları, dünyanın pek çok ülkesinde her eğitim seviyesinde kullanılır ve hemen hepsi öğrencilere aynı çerçevede sorular sorar. Örneğin, bizim Kanada&#8217;daki üniversitemizdeki formlar, beş kısımdan oluşur.</p>
<p>Birinci kısımda, öğrenciye not ortalaması ve ilgili dersi seçme nedeni sorulur.</p>
<p>İkinci kısım, dersin kendisiyle ilgilidir. Öğrenci, bu kısımda, dersin zorluk derecesi, içeriğinin değeri ve hocanın derste kullandığı kitap ve materyallerin içeriğe uygunluğu gibi konularda puan bazlı değerlendirmelerde bulunur.</p>
<p>Üçüncü kısım, notlandırma ile ilgilidir; verilen ödevlerin dersin içeriği ile ilişkisini, hocanın ödev ve sınavlarda kullandığı notlandırma sisteminin ne derece adil olduğunu sorgular.</p>
<p>Dördüncü kısımda, ders ve hocası hakkında son derece can alıcı sorular yer alır. Bu kısım, &#8220;Dersler ne derece bilgilendiriciydi?&#8221; gibi bir soruyla başlar. Bu soruyu, &#8220;Öğretmenin derse hazırlığı ve organizasyonu ne seviyedeydi?&#8221;, &#8220;Öğretmenin ders materyalini yansıtabilme yeteneği ne seviyedeydi?&#8221;, &#8220;Öğretmen, ders ile ilgili öneri ve şikayetlerinizi dikkate aldı mı?&#8221;, &#8220;Öğretmenin öğrencilere karşı tavırları genelde nasıldı?&#8221; gibi sorular takip eder. Son soru, en önemli sorudur: &#8220;<strong>Bu öğretmenin öğretme yeteneğine [5 üzerinden] kaç puan verirdiniz?</strong>&#8221;</p>
<p>Beşinci ve son kısım, (öncekilerin aksine) puanlama sistemi üzerine kurulu olmayıp açık uçludur. Bu kısım, öğrencilerin, ders ya da öğretmen hakkındaki önerilerini ve (olumlu ya da olumsuz) yorumlarını boş bırakılan bir kutucuk içerisinde ifade edebilmelerine imkan tanır.</p>
<p><strong>Formun Bazı İşlevleri</strong><br />
Öğretmen-öğrenci ilişkisini hiyerarşik bir temelde algılamak, bir yandan öğrencilere yapılan haksızlıkları gerekçelendirirken, diğer yandan da öğretmenlerin performanslarını değerlendirmeyi zorlaştırıyor. Değerlendirme formları bu noktada büyük bir önem arz ediyor. Çünkü, bu formlar, (içerikleri bir yana) sadece varlıkları ile dahi bu hiyerarşik algıya tek başına büyük bir darbe vurabilir.</p>
<p>Herşeyden önce, <strong>öğretmenin performansının dönem sonunda değerlendirileceğinin (hem öğrenciler hem de öğretmen tarafından) bilinmesi, aradaki ilişkide bir karşılıklılık olduğu yönünde güçlü bir ima içerir</strong>. Bir diğer önemli ima ise, eğitim sürecinin başarılı olabilmesinin, ancak her iki tarafın da işini iyi yapabilmesi durumunda mümkün olabileceğidir. Dahası, (1) dönem sonunda performanslarının değerlendirileceğini, (2) bu değerlendirmenin diğer öğretmenler için de yapılacağını ve (3) sonuçların karşılaştırmalı olarak inceleneceğini bilmek, öğretmenlerin keyfi davranışlarını önemli ölçüde sınırlandırır.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Türkiye özelinde, böyle bir uygulama, hakaret ve şiddete başvuran ya da işini iyi yapamayan öğretmenlerin tespit edilebilmelerini ciddi derecede kolaylaştıracaktır. Okul idarelerinin formlar üzerinde tasarrufta bulunmalarının önüne geçme amacıyla formlar internet üzerinden doldurulur ve sonuçlar müfettişlerin de değerlendirmelerine sunulursa, bu konuda Türkiye&#8217;de kısa sürede çok şey değişebilir.</p>
<p>Bu çerçevedeki sorunların çözümü adına atılması gereken bir diğer kritik adım da, öğretmenlikte <strong>kariyer sistemi</strong>ni terk etmek ve (işini iyi yapmayanlarin işten çıkarılabilmelerini mümkün kılan) <strong>pozisyon sistemi</strong>ne geçmektir.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli<br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</title>
		<link>http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim/</link>
		<comments>http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 02:24:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21189</guid>
		<description><![CDATA[[4 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] İnsanın dünyayı algılayış şekli ve kişiliği, büyük ölçüde küçük yaşlarda oluşuyor. Dahası, küçükken şekillenmeye çok daha müsait olan insanın o yıllardaki tecrübeleri, hem kişiliğine hem de algılarına temel teşkil edecek olan zihniyetini de inşa ediyor &#8211; ve insan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[4 Aralık 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk46-111204-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>İnsanın dünyayı algılayış şekli ve kişiliği, büyük ölçüde küçük yaşlarda oluşuyor. Dahası, küçükken şekillenmeye çok daha müsait olan insanın o yıllardaki tecrübeleri, hem kişiliğine hem de algılarına temel teşkil edecek olan zihniyetini de inşa ediyor &#8211; ve insan, hayatının geri kalan kısmında, bir kez şekillendikten sonra değişmesi epey zor olan bu zihniyetin tesiri altında yaşamak durumunda kalıyor.<span id="more-21189"></span></p>
<p><strong>Aile Etkisi</strong><br />
Doğan Cüceloğlu, çocukken yaşanan tecrübeler konusunda aile etkisine dikkat çekerek, kendileriyle &#8220;Sus!&#8221;, &#8220;Otur!&#8221;, &#8220;Kalk!&#8221; gibi kısa emir cümleleriyle konuşulan çocukların <em>agresifleştiklerini</em>, ilgi gösterilmeyen ve yokmuş gibi davranılan çocukların <em>içlerine kapandıklarını</em>, ve ilgiyle büyütülen ve uzun, soyut cümlelerle konuşulan çocukların ise <em>dahileştiklerini</em> ifade ediyor.</p>
<p>Aynı şekilde, araştırmalar, bir soykırım yaşanırken olan biteni <em>seyretmek</em> yerine <em>kurbanları saklama</em>ya ve <em>kurtarma</em>ya çalışanların, ekseriyetle küçüklüklerinde ailelerinden sevgi ve şefkat görmüş olan insanlar arasından çıktığını gösteriyor. Özetle, insanların küçükken yaşadıkları tecrübeler kişilik ve tavırlarında ömür boyu belirleyici oluyor. Küçüklüklerinde iyilik görenler, iyiliğe daha meyilli oluyorlar. Kötülük görenler ise, gerek kötülük yapmakta gerekse kötülük karşısında sessiz kalmakta daha az sorun görüyorlar. Bu şekilde, <strong>iyilik ve kötülük, nesilden nesile aktarılarak sürekli kendini yeniden üretiyor</strong>.</p>
<p><strong>Okul Etkisi</strong><br />
İyiliğin ve kötülüğün kolaylıkla filizlenebildiği bir diğer ortam da okul. Bu konuda bir fikir verebilecek en meşhur örneklerden biri, 1967 yılında Kaliforniya&#8217;da Ron Jones adlı bir lise öğretmeninin yaptığı <a href="http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones" target="_blank">çalışma</a>.</p>
<p><em>Ron Jones, sınıfını bir Nazi ortamına dönüştürmeye çalışmış ve öğrencilerin bu ortamın ne denli tesiri altına gireceklerini test etmek istemişti. Jones, bu amaçla, dersin işleniş şeklini radikal bir şekilde değiştirdi. Örneğin, öğrenciler ona artık ilk adıyla değil &#8220;Bay Jones&#8221; şeklinde hitap edeceklerdi. Sınıftan içeri girdiğinde herkes ayağa kalkacaktı. Ders işlenirken herkes dik oturacaktı. Derste söz alan öğrenciler ise, ayağa kalkmadan konuşmayacaklardı.</em></p>
<p>Jones, bu otoriter yapıyı <strong>grup aidiyeti</strong>, <strong>lider kültü</strong> ve <strong>tektipleştirme</strong> ile de destekledi. Grup için bir isim belirlendi ve logo hazırlandı. <strong>Disiplin</strong>, <strong>birlik</strong> ve <strong>güç</strong> eksenli kavramlar yüceltildi. O ana dek okula sivil kıyafetlerle gelen öğrencilere, beyaz gömlek giyme zorunluluğu getirildi. Herkes aşırı bir uca taşınmış olan bu disiplin kurallarına riayet edecekti. Bir tür polislikle görevlendirilen üç öğrenci ise, kuralları ihlal edenleri Lider Jones&#8217;a ihbar edecekti.</p>
<p>Öğrenciler bütün bunlara (ve bu çerçevedeki diğer benzeri uygulamalara) karşı çıkmak bir yana, büyük bir ilgi gösterdiler. Deney kısa süre içerisinde bir sosyal harekete dönüştü. 30 kişiyle başlayan ders mevcudu, yeni katılımlarla 200&#8242;ü aştı. <strong>Asıl etkileyici olan ise, bu yeni sınıf ortamının bir kurgudan ibaret olduğunun kısa sürede unutulması ve kurgunun bütün zihinleri esir almasıydı</strong>. Örneğin, Lider Jones, bu otoriter yapıyı sorgulayan üç öğrenciyi dersten atıp bir daha sınıfa girmelerini yasakladığında hiç kimse buna itiraz etmedi. Dahası, polislikle görevlendirilmeyen pek çok öğrenci de gönüllü olarak bu işe soyunarak arkadaşlarını Lider Jones&#8217;a ihbar ettiler.</p>
<p>Ron Jones, bir hafta sonra öğrencilere onları manipüle ettiğini açıkladı ve onlardan bütün bu uygulamalara bakarak Nazi Almanyasında yaşananların nasıl mümkün olabildiğini anlamaya çalışmalarını istedi. Zira öğrenciler, bir lider bularak ona bağlanmışlardı. Bir üniforma giymiş, gücü ve disiplini yüceltmiş ve seçkin bir grup inşa edebileceklerine inanmışlardı. Grup aidiyetine bağlılık yemini etmiş, grubun kurallarına uymayanlar susturulduğunda ve çeşitli diğer haksızlıklara uğratıldığında sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Dolayısıyla da, faşizmi başka yerlerde değil, orada, o sınıfta ve kendi tabiatlarında aramaları gerekmekteydi.</p>
<p>(Deney ile ilgili detaylara <a href="http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones" target="_blank">şuradan</a> ulaşılabilir. 2008 yılında Almanya&#8217;da deneye dayanan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Wave_%282008_film%29" target="_blank">Die Welle</a> adlı bir <a href="http://www.idefix.com/video/tehlikeli-oyun-dennis-gansel/tanim.asp?sid=CPZSLE5BUO7O2D50KPCY" target="_blank">film</a> de çekildi.)</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Ron Jones&#8217;un deneyde oluşturmak istediği ortam ve öğrenci tipi, Türkiye&#8217;nin hiç de yabancısı olmadığı (ve halen önemli ölçüde canlı olan) bir zihniyeti yansıtıyor. Bu okul ortamı, (bazı araştırmaların <a href="http://www.milliyet.com.tr/-kafa--sorunu/taha-akyol/siyaset/yazardetayarsiv/10.04.2010/120443/default.htm" target="_blank">ortaya koyduğu</a> gibi) sadece öğrencileri aptallaştırmakla kalmıyor &#8211; otoriterleştiriyor, acımasızlaştırıyor, kötücülleştiriyor.</p>
<p>Buradan hareketle, Türk milli eğitiminin (aile içi eğitimle birlikte), bir milletin kendi beşeri sermayesini kendi elleriyle yok ettiği bir sürece karşılık geldiği de söylenebilir.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim<br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</title>
		<link>http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik/</link>
		<comments>http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Nov 2011 23:34:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21183</guid>
		<description><![CDATA[[27 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] Türkiye&#8217;de halen önü gerektiği ölçüde alınamamış olan öğretmen terörü, yaygınlığını iki köhne kuruma borçlu: (1) büyüklerin sözünü dinlemeyi öğütleyen ve tekdir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğunu telkin eden yaygın ataerkil gelenek, ve (2) totaliter kaygıları nedeniyle öğretmenlik mesleğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[27 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk45-111127-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>Türkiye&#8217;de halen önü gerektiği ölçüde alınamamış olan <strong>öğretmen terörü, yaygınlığını iki köhne kuruma borçlu</strong>: (1) büyüklerin sözünü dinlemeyi öğütleyen ve tekdir ile uslanmayanın hakkının kötek olduğunu telkin eden yaygın <strong>ataerkil gelenek</strong>, ve (2) totaliter kaygıları nedeniyle öğretmenlik mesleğini yücelten <strong>Cumhuriyet</strong>.<span id="more-21183"></span></p>
<p><strong>Totaliter Yapı</strong><br />
Totaliter rejimlerin ayırt edici özelliği, toplumu belli bir ideoloji doğrultusunda şekillendirmek istemeleridir. Ancak bunu sadece propaganda yoluyla gerçekleştirmek mümkün olmaz. Köklü ve kalıcı bir toplumsal değişim için, mevcut eğitim felsefesini yeni rejimin ideolojisi doğrultusunda değiştirmek ve yeni nesillerin bu ideolojiyi benimseyecek şekilde yetişmelerini temin etmek gerekir. Bu nedenle, her ciddi siyasi değişimi, eğitim felsefesinde yapılan köklü bir değişiklik takip eder.</p>
<p>Yeni bir öğretmen kadrosu yetiştirmek, bu noktada hayati bir önem arz eder. Zira yeni rejimin ideologları başkentteki resmi makamlarında otururlarken, bu yeni öğretmenler, onların halkın içindeki uzantıları olacak ve rejimin ideolojisini yeni nesillere benimseteceklerdir. Rejimin, öğretmenlerin bu işlevini gizlemektense ilan etmesi, amaca ulaşmayı kolaylaştırır. Çünkü <strong>öğretmenlik mesleğinin devlet eliyle kutsanmasıyla birlikte, öğretmenler devletin kurumsallığı ile iç içe geçer ve seküler bir dinin rahipleri ve rahibeleri haline gelirler. Bu kutsanmışlık, öğretmenlerin sınıf içindeki otoritelerine de yansır</strong>.</p>
<p>Örneğin, öğrencinin (1) öğretmen içeri girdiğinde ayağa kalkmasının beklenmesi, (2) sınıfta söz aldığında ayağa kalkarak konuşmak durumunda olması, (3) (diğer öğrencilerle birlikte) bir bütünün parçası olduğuna inanması, (4) öğretmenin dile getirdiği siyasi düşüncelere aykırı fikirler beyan etme konusunda tamamen özgür olmaması, ya da (5) böyle bir şeye cesaret edebildiği durumlarda, sadece öğretmeni değil, öğretmenin temsil ettiği devleti de karşısına almakta olduğunu bilmesi gibi gerçeklikler, totaliter idareler için son derece sıradandır.</p>
<p>Türkiye özelinde, <strong>Yeşilçam filmlerinde ve diğer popüler kültür ürünlerinde köyün imamının <em>gerici</em>, öğretmeninin ise <em>aydın kişi</em> olarak sunulması, devlet ideolojisi ile öğretmen kimliğinin iç içe geçmiş olmasının bir yansımasıdır</strong>. Necip Fazıl&#8217;ın Dersim Katliamı ile ilgili olarak aktardığı bir anekdot da, Türkiye örneğinde öğretmen, rejim ve &#8220;adam edilmek&#8221; istenen halk arasındaki ilişkinin niteliği hakkında bir fikir verebilir: &#8220;<em>Her evi ayrı ayrı tutuşturduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp &#8230; [jandarmalara] doğru ilerliyor ve haykırıyor: &#8216;Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim!&#8217;</em>&#8221; Yani <strong>jandarma halkı öldürmekte, öğretmen ise jandarmaya halktan olmadığını, bir devlet memuru olduğunu ifade etmektedir</strong>.</p>
<p><strong>Ataerkil Gelenek</strong><br />
Öğretmenlik mesleğinin kutsanması, öğretmenlerin sınıf içinde öğrencilerin duygularını incitici davranışlar sergilemelerini ve hatta zaman zaman fiziksel şiddete başvurmalarını dahi gerekçelendirir ve olağanlaştırır. Örneğin, herhangi bir devlet dairesinde görev yapan bir memurun, o daireden hizmet almaya gelen bir vatandaşı dövmesi hemen her durumda absürd karşılanırken, öğretmenler söz konusu olduğunda bu algı geçerliliğini yitirir. Ancak bütün bunlarda, totaliter yapı kadar ataerkil gelenek de belirleyicidir.</p>
<p>Ataerkil gelenek, bir bilenin yol göstericiliğini ve bu bilene derin bir saygı duymayı telkin eder. Bu telkin kategorik olarak olumsuz bir anlam ifade etmese de, ataerkil bir çerçeve içinde son derece katı bir yapıya bürünür. Zira ataerkil yapı, (1) gücün ve şiddetin, haklılığı da beraberinde getirdiğini varsayan, (2) maskülen, (3) yaş hiyerarşisini vurgulayan, ve dolayısıyla da (4) otoriter ve militer yaklaşımlarla eklemlenmeye fazlasıyla meyilli olan bir niteliğe sahiptir.</p>
<p>Şiddeti olumlayan &#8220;Dayak cennetten çıkmadır&#8221; gibi efsanelerle şekillenen Türkiye geleneğinde, bu ataerkil-otoriter zihniyetin izini sürmek çok zor değildir. Bu gelenekte, &#8220;Söz büyüğün, su küçüğün&#8221; gibi yerleşik ifadeler, büyüklerin (ve özellikle de erkek büyüklerin) egemenliğini vurgular. Andımız&#8217;da da yer alan &#8220;Küçüklerimi sevmek, büyüklerimi saymak&#8221; gibi ifadeler, sevgi ve saygı gibi hisleri yaş hiyerarşisine oturtur.</p>
<p>İlgili zihni çerçeve, Hz. Ali&#8217;ye atfedilen &#8220;Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum&#8221; sözünü dahi (gerçek bağlamını bilmeden) bir ezber haline getirmekte ve bu ifadeyle türlü haksızlıkları gerekçelendirmekte bir sorun görmez. Zira (Hegel&#8217;in ifadesiyle) <strong>kölenin olduğu her yerde mutlaka bir de efendi vardır</strong>.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz">01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</a><br />
02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik<br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?</title>
		<link>http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz/</link>
		<comments>http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2011 23:48:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21168</guid>
		<description><![CDATA[[20 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] ABD&#8217;nin New Jersey eyaletindeki Bankbridge Lisesi&#8217;nde öğrenci olan Julio Artuz, öğretmenlerinden birinin derste sürekli onu küçük düşüren sözler sarf ettiğini söylediğinde, ailesi ona inanmadı. Zira, bir öğretmenin böyle şeyler yapması, Batı ülkelerinde pek sık rastlanan bir şey değil. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[20 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk44-111120-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>ABD&#8217;nin New Jersey eyaletindeki Bankbridge Lisesi&#8217;nde öğrenci olan Julio Artuz, öğretmenlerinden birinin derste sürekli onu küçük düşüren sözler sarf ettiğini söylediğinde, ailesi ona inanmadı. Zira, bir öğretmenin böyle şeyler yapması, Batı ülkelerinde pek sık rastlanan bir şey değil. Bunun üzerine, Julio, ilgili öğretmenin derslerinden birini cep telefonuyla videoya aldı.<span id="more-21168"></span></p>
<p>Julio&#8217;nun ailesi, <a href="http://www.nbcphiladelphia.com/news/local/133858078.html" target="_blank">videodaki görüntülere</a> inanamadı. Öğretmen, sınıfta (yer yer argo kelimeler de kullanarak) Julio&#8217;yu aşağılıyor ve hatta &#8220;Sana istediğimi söylerim&#8221;, &#8220;Bana hiçbir şey yapamazsın&#8221; gibi ifadelerle kendisini psikolojik anlamda ezmeye çalışıyordu. Bunun üzerine, Julio&#8217;nun babası okula giderek ilgili öğretmen ile görüştü. Öğretmen, kullandığı ifadeler için üzgün olduğunu söyledi ve evde eşiyle yaşamakta olduğu bazı sorunların işine de yansıdığını ifade etti. Baba, ikna olmamıştı. Çünkü ona göre, hiçbir şey videoda izlediklerini mazur gösteremezdi.</p>
<p>Videonun (geçtiğimiz Perşembe günü) NBC&#8217;de yayınlanmasının <a href="http://ca.shine.yahoo.com/teacher-caught-on-tape-bullying-student--is-a-camera-a-kid-s-only-advocate-.html" target="_blank">ardından</a>, Amerikalı pek çok veli görüntüler karşısında şok oldu ve lise, derhal öğretmen hakkında soruşturma başlattı. Öğretmenin tavırları çocukların psikolojik sağlığı için tehlike arz eder nitelikte olduğundan, bu şartlar altında derslere girmeye devam etmesine müsaade edilemezdi. Bu nedenle, öğretmen, soruşturma sona erene dek ücretli izne gönderildi.</p>
<p><strong>Kalp Kırmak</strong><br />
ABD&#8217;deki olayda, öğretmenin öğrenciye yönelik herhangi bir fiziksel saldırısı söz konusu değil. İnfiale neden olan, sadece öğrenciyi inciten tavır ve sözler. Zira psikologların sıklıkla belirttikleri gibi, <strong>bu türden tecrübeler, öğrencilere otorite sahibi olmanın başkalarını ezmeyi meşru kıldığı düşüncesini telkin ediyor. Bu şekildeki tavırlara maruz kalan bir öğrenci, hem kendisine saygısını yitiriyor hem de ileride kendisinden daha zayıf olan insanlara benzeri türden davranışlar sergilemekte bir mahzur görmüyor</strong>. Tabii bu işin sadece pedagojik yönü. Bu türden davranışlar, etik anlamda da sorunlu. Çünkü, bir eğitim kurumunda çalışıyor olmak, bir insana başkalarını (ve hele hele kendisinden küçükleri) ezme hakkını (elbette) vermiyor.</p>
<p>ABD&#8217;de öğrencilerini alaya alan ve zaman zaman &#8220;tembel&#8221;, &#8220;aptal&#8221;, &#8220;şişko&#8221; gibi incitici hakaretlerde bulunan öğretmenlerin oranının %1 ila 2 arasında olduğu tahmin ediliyor. Öğrenciye vurmaya kalkan ise elbette hiç yok, çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi durumunda ilgili kişinin bu mesleğe devam edebilmesi mümkün değil.</p>
<p><strong>Türk Eğitim Sistemi</strong><br />
Türkiye&#8217;deki tablo, ABD örneği ile taban tabana zıt olan pek çok yön içeriyor. Herşeyden önce, <strong>Türkiye&#8217;de bir lise öğretmeninin öğrencisini sınıfta küçük düşürmesinin haber değeri dahi yoktur. Zira pek çok okulda hemen her gün yaşanan ve zaman zaman hakaretin ötesine geçerek fiziksel şiddet de içeren olaylar, Türkiye&#8217;de istisnadan ziyade kural durumundadır</strong>. Öğretmen terörünün haber olabilmesi, ancak sergilenen şiddetin alışıldık seviyenin ötesine geçmesi durumunda mümkün olabilir.</p>
<p>Bunun böyle olmasında, (diğer sebepler arasında) hakaret ya da fiziksel şiddetin Türkiye&#8217;de hala bir eğitim aracı olarak görülebiliyor olmasının payı büyüktür. Bu algıya göre, öğretmen ile öğrenci arasında hiyerarşik bir ilişki vardır. Ancak bu hiyerarşi, meşruiyetini öğretmenin bilgisinden ziyade, yaşından ve otoritesinden alır. Bu ilişkide yaşça küçük ve otoriteden yoksun olan öğrenciye düşen, öğretmeninin &#8220;sözünü dinleyerek&#8221; başarılı olmaktır. Dolayısıyla da, öğretmenin öğrenciye &#8220;tembel&#8221; ya da &#8220;aptal&#8221; şeklindeki hakaretleri, öğretmenin değil, öğrencinin hata hanesine yazılır. Çünkü bu hakaretlere (ve kimi zaman da şiddete) öğrencinin hatasının ya da &#8220;yaramazlığının&#8221; neden olduğu, öğrenci öyle hak ettiği için öğretmenin bu tavrı sergilediği ve hatta bu şekilde çocuğu &#8220;adam ettiği&#8221; düşünülür. Konunun pedagojik boyutu çok fazla akla getirilmez. Bu şekilde yürütülen bir eğitim faaliyetinin nasıl bir kültürü yansıttığı ve pekiştirdiği (ya da <em>geçimsizliğin</em>, <em>özgüven yoksunluğunun</em> ve <em>şiddet eğiliminin</em> Türkiye&#8217;de neden adeta kültürel kimliğin bir parçası haline geldiği) ise, pek kimsenin gündeminde değildir.</p>
<p>NBC&#8217;deki haberde, &#8220;Öfkeli veliler, bir öğretmenin bir öğrenciye kötü davranacağına ilk başta inanamadıklarını söylediler&#8221; şeklinde bir ifade yer alıyordu. Belli ki, &#8220;kötü davranış&#8221; dendiğinde Amerikalı ve Türkiyeli veliler aynı şeyi anlamıyor.</p>
<p><strong>Sonsöz</strong><br />
Pek çok resmi gün için olduğu gibi Öğretmenler Günü kutlamaları için de aynı soruyu sormak gerekli: Neyi kutluyoruz? Niye kutluyoruz?</p>
<p>Hiç düşündük mü?</p>
<p>Zira ortada kutlamaya değer bir başarı olmadığı açık.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TÜRKİYE&#8217;DE EĞİTİM VE ÖĞRETMENLER YAZI DİZİSİ</span><br />
01. Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?<br />
<a href="http://derinsular.com/totaliter-rejimler-ataerkil-gelenek-ve-ogretmenlik">02. Totaliter Rejimler, Ataerkil Gelenek ve Öğretmenlik</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bir-otosoykirim-olarak-egitim">03. Bir Otosoykırım Olarak Eğitim</a><br />
<a href="http://derinsular.com/bazen-de-ogrenciler-ogretmenlere-not-vermeli">04. Bazen de Öğrenciler Öğretmenlere Not Vermeli</a><br />
<a href="http://derinsular.com/atama-bekleyen-ogretmenler-de-insan/">05. Atama Bekleyen Öğretmenler De İnsan</a><br />
<a href="http://derinsular.com/egitim-devlet-rekabet/">06. Eğitim, Devlet, Rekabet</a><br />
<a href="http://derinsular.com/ogretmenlerin-ve-ogretmen-adaylarinin-tepkileri/">07. Öğretmenlerin ve Öğretmen Adaylarının Tepkileri</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/ogretmenler-gununde-neyi-kutluyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Terörist Gerilla</title>
		<link>http://derinsular.com/terorist-gerilla/</link>
		<comments>http://derinsular.com/terorist-gerilla/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Nov 2011 22:52:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Taraf Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=21159</guid>
		<description><![CDATA[[13 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.] PKK kendisini gerilla olarak nitelendiriyor. Devlete göre ise, o bir terör örgütü. Ancak ne var ki, PKK&#8217;nın gerilla olması örgütün, terör örgütü olması ise devletin bugüne dek işlediği insanlık suçlarını mazur göstermiyor. Terör Devleti kimi mevcut politikalarını değiştirmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[13 Kasım 2011 tarihinde <em>Taraf</em> gazetesinde <a target="_blank" href="http://www.serdarkaya.com/taraf/im/2011/wk43-111113-Taraf_013.jpg">yayınlandı</a>.]</p>
<p>PKK kendisini gerilla olarak nitelendiriyor. Devlete göre ise, o bir terör örgütü. Ancak ne var ki, PKK&#8217;nın gerilla olması örgütün, terör örgütü olması ise devletin bugüne dek işlediği insanlık suçlarını mazur göstermiyor.<span id="more-21159"></span></p>
<p><strong>Terör</strong><br />
Devleti kimi mevcut politikalarını değiştirmeye zorlama adına girişilen her şiddet içerikli eylem, terör kapsamına girer. Örneğin, devlet, &#8220;Başörtüsünü yasaklıyorum&#8221; der ve bu yasak üzerine bazı müslüman çevreler şiddete başvurmaya başlarsa, bunun adı terör olur. Yani <strong>terörden söz edebilmek için, ortada, (1) bir devlet politikası, (2) bu politikaya karşı çıkan bir ya da birden fazla kişi ya da grup, ve (3) bu kişi ya da grupların devleti ilgili politikasından vazgeçirmek amacıyla gerçekleştirdikleri şiddet içerikli eylemler olması gereklidir</strong>.</p>
<p>Terörün tanımına dikkat edilirse, <strong>fikir ve ifade özgürlüğü</strong>nün konu ile ne denli yakından ilgili olduğu görülebilir. Zira bu tanımın ilk akla getirdiği sorulardan biri, ilgili devlet politikasını değiştirmek için şiddetten başka bir yöntemin mevcut olup olmadığıdır. Bu çerçevede, &#8220;İnsanların sivil toplum örgütleri aracılığıyla seslerini duyurmalarının önü açık mı?&#8221; ya da &#8220;Yazılar yazmanın, yürüyüşler düzenlemenin, kampanyalar organize etmenin önünde engeller var mı?&#8221; gibi sorular önemlidir. Bu gibi soruların yanıtlarının olumsuz olması terörü gerekçelendirmese de, ülkedeki siyasi taleplerin neden teröre kanalize olduğunu anlamayı kolaylaştırabilir.</p>
<p>Terörün varlık sebebini tespit edebilme adına dikkate alınması gereken bir diğer boyut da, ilgili şiddet eylemlerinin bir tür <strong>direniş</strong> niteliğine sahip olup olmadığıdır. Bu noktada ise, &#8220;Ortada bir <strong>devlet terörü</strong> de var mı?&#8221; ya da &#8220;Terör eylemleri devletin işlemekte olduğu insanlık suçlarına bir <strong>cevap</strong> ya da <strong>başkaldırı</strong> niteliğinde mi?&#8221; gibi sorular önem kazanır. Ancak bu soruların yanıtlarının olumlu olması da terörü gerekçelendiremez. Çünkü bunlara ek olarak, şiddete başvurmanın bir <strong>nefsi müdafaa</strong> niteliği taşıması da gereklidir &#8211; ki bu da gerilla kavramını akla getirir.</p>
<p><strong>Gerilla</strong><br />
Gerilla kavramı ile kast edilen, büyük ve düzenli bir orduya karşı faaliyet gösteren küçük, paramiliter bir gruptur. Böyle bir yapılanmanın avantajı, savaşılan kuruma nisbeten daha ele geçmez ve mobil olmaktır. Gerillalar, bu avantajlarını, sürpriz saldırılar düzenleyerek kullanırlar.</p>
<p>Gerilla kelimesi, (terörün aksine) her koşulda olumsuz bir mana ifade etmez. Hatta gerilla ifadesinin kimi bağlamlarda gayet sempatik çağrışımlara sahip olduğu da doğrudur. Bunun nedeni, terörün bir <strong>eylem</strong>e atıfta bulunurken, gerillanın ise sadece bir <strong>örgütlenme biçimi</strong>ni ifade etmesidir. Bu örgütlenme biçimi, zayıf mağdurların güçlü zalimlere karşı koymaları yönünde güçlü imalar içerdiğinden, dünyanın hemen her yerinde (özellikle sol çevrelerce) ilgi ve sempati ile karşılanır.</p>
<p>Bu nedenle, <strong>örgütler, kendilerine &#8220;gerilla&#8221; demek suretiyle haksızlıklara karşı duruyor olduklarını nazara verirlerken, devletler de gerillalara &#8220;terörist&#8221; diyerek onları sadece eylemlerinden ibaretmiş gibi göstermeye çalışırlar</strong>. Fakat gerçekte bu iki kelime birbirinden farklı şeylere atıfta bulunuyor olduğundan, aralarında zorunlu bir ayrım ya da örtüşme yoktur. Dolayısıyla da, <strong>bir örgüt, sırf gerilla tipi örgütlenmeye sahip diye her eylemini mazur gösteremez</strong>.</p>
<p><strong>PKK</strong><br />
Örgütlenme biçimine bakıldığında, PKK&#8217;nın bir gerilla olduğu, hatta çok tipik gerilla nitelikleri taşıdığı açık. Ancak gerilla olmak, bir örgütü terörden azade kılmıyor. PKK&#8217;nın, (1) sivillere, (2) hakları için savaşmakta olduğu insanlara, ve hatta (3) bizzat kendi mensuplarına geçmişte yapmış oldukları, sadece güçlü bir zalime karşı koymadığı, kendisinin de pekala zalimleşebildiğini gösteriyor.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2011/1112-pkk.jpg" alt="Terörist Gerilla" title="Terörist Gerilla" /></p>
<p>Evet, <strong>Türkiye&#8217;de pek çok insan bunu duymaya tahammül edemese de, PKK&#8217;nın davası, &#8220;çıkış noktası itibariyle&#8221; haklı bir davadır. Ama ne çıkış noktasındaki bu haklılık, ne de Kürtler arasında azımsanmayacak derecede bir desteğe sahip olmak, PKK hakkındaki bu gerçekleri değiştirmiyor, mazur göstermiyor</strong>.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/terorist-gerilla/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

