• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Fitne ve İnsan

4 Mar2014
 

[4 Mart 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Muaviye, Ebu Süfyan’ın oğludur. 630 yılında Mekke’nin müslümanlarca fethi sırasında babası ile birlikte müslüman olur.[1] II. Halife Hz. Ömer, 639 yılında onu Şam valiliğine atar.

Hz. Ömer’in 644 yılındaki ölümünün ardından, Hz. Osman halife olur. Devletin önemli görevlerine Ümeyyeoğulları ailesi fertlerinin getirildiği bu dönemde, (halifenin ikinci dereceden kuzeni olan) Muaviye, Suriye’nin umumi valisi olur.

Muaviye, Şam’da geçirdiği yıllar boyunca bölgenin hem halkı hem de siyasi eliti ile iyi ilişkiler kurar ve giderek güçlenir. Neticede, Suriye’de özerk bir güç haline gelir. 656 yılında başlayan Hz. Ali’nin halifeliğiyle birlikte, bu özerklik, İslam devletini ikiye böler. Çünkü, Muaviye, Hz. Ali’ye biat etmeyi reddeder.

Savaşa doğru

Muaviye, Hz. Ali’ye biat etmemesine gerekçe olarak, suikasta uğrayan III. Halife Hz. Osman ile akrabalığını gösterir. Bu akrabalık dolayısıyla, Hz. Osman’ın katillerinin bulunmasını talep etme hakkına sahip olduğunu ifade eder. İddiasına göre, ilgili katiller Hz. Ali’nin ordusu içindedir.

Muaviye’nin bu tavrı üzerine, Hz. Ali, Suriye’ye yeni bir vali atar.[2] Ancak, Muaviye, bu valiyi Suriye’ye sokmaz. Dahası, ilgili konudaki siyasetini güçlendirme adına, Hz. Osman’ın kanlı gömleğini (ve karısının kesilen parmaklarını) Şam’daki camide teşhir eder ve cinayeti işleyenlerin yakalanması yönündeki mücadelesi için Şam halkından biat alır.
Bu özerkliği sona erdirmek isteyen Hz. Ali, Suriye üzerine yürümeyi planlar. Ancak, Aişe liderliğindeki bir ordunun Medine’den Basra’ya doğru yola çıkması üzerine, önce Basra’daki sorunu çözmek zorunda kalır.

Basra’da yaşanan Cemel Savaşı’nın hemen ardından (Ocak 657), Hz. Ali, Muaviye’ye bir elçi göndererek onu tekrar kendisine biata davet eder. Muaviye’nin cevabı yine olumsuz olur. Bunun üzerine, Hz. Ali, Mayıs ayında Suriye’ye doğru yola çıkar. Mayıs ayı sonunda, iki tarafın ordusu, (Urfa’nın takriben 150 kilometre güneyindeki) Sıffin Ovası’nda [3] karşı karşıya gelir.

Sıffin Savaşı

Orduların büyüklüğü konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ancak, verilen rakamlar, her iki ordunun da takriben 100 bin kişiden müteşekkil olduğu yönündedir. Taraflar arasında iki ay süresince çatışmalar yaşanır. Fakat, her iki taraf da diğerine üstünlük sağlayamaz. Bu çatışmalar esnasında, Hz. Ali tarafında 25 bin, Muaviye tarafında ise 45 bin civarında müslüman ölür.

Bu belirsizlik ve bitkinlik ortamı sürmekteyken, 28 Temmuz 657 günü beklenmedik bir gelişme olur. Amr bin As’ın [4] tavsiyesine uyan Muaviye, askerlerinin mızraklarının uçlarına Kuran sahifeleri taktırır. Sahifeleri taşıyan askerler, bu vaziyette karşı tarafı ateşkese davet ederler. Sahifeleri nazara vermekteki kasıt, yaşanmakta olan ihtilafı kutsal kitabın hakemliğinde (yani ayetlerin hükümleri doğrultusunda) çözmeyi teklif etmektir. Hakem Olayı olarak bilinen hadisenin başlangıcı bu şekilde olur.

Hakem Olayı

Hz. Ali, karşı tarafın bu hamlesini bir hile olarak görür ve beraberindekilere bu yapılana itibar etmemelerini söyler. Ne var ki, bu noktadan itibaren, olaylar büyük ölçüde Hz. Ali’nin ordusunun içindeki Kurra grubunun tesirinde gelişir.

Kufeli iki kabilenin üyelerinden müteşekkil olan Kurra, saldırgan ve savaşçı bir gruptur. Hz. Ali’nin ordusunun içinde 10.000′in üzerinde bir yeküne karşılık gelen bu grup, Hakem Olayının başlangıcıyla birlikte bir tehdit unsuru haline gelir. Şöyle ki, Hz. Ali ateşkes teklifini kabul etmek istemese de, Kurra grubunu oluşturan askerlerin çoğu, ateşkes ve müzakereden yana tavır alır. Hatta, Hz. Ali’ye bu doğrultuda baskı yapar ve ateşkesi kabul etmemesi durumunda kendisini öldüreceklerini ya da Muaviye’ye teslim edeceklerini söylerler. Ordusu içindeki birliğin bozulması tehlikesi ile yüz yüze gelen Hz. Ali, ateşkesi kabul etmek zorunda kalır.

Bu şartlar altında yapılacak olan, her iki tarafın kendi içinden bir hakem seçmesi ve hakemlerin bir araya gelerek ayetlerin ışığında soruna bir çözüm aramalarıdır. Muaviye, hakem olarak Amr bin As’ı seçer. Hz. Ali ise, (her ne kadar bu görev için başkalarını düşünse de) yine Kurra’nın baskısıyla Ebu Musa El-Eş’ari’yi [5] hakem tayin etmek zorunda kalır.

Tarafların hakemlerini belirlemelerinin ardından, görüşmeler esnasında kararların ne şekilde alınacağını belirten bir de tahkimname yazılır. Bu noktada, Kurra, baştan aldığı pozisyonu değiştirerek yeniden itiraz eder ve halifeliğin iki kişi tarafından karara bağlanabilecek bir konu olmadığını söyleyerek, (Hucurat suresinin dokuzuncu ayeti gereği) savaşa dönülmesi gerektiğini, bunun dışındaki opsiyonların Allah’ınkinden farklı bir hüküm vermek olacağını ileri sürerler.[6] Hz Ali’nin baştan söylediği de budur. Ancak, Hz. Ali yine de Kurra’nın bu teklifini kabul etmez. Onlara, artık çok geç olduğunu, karşı taraf ile bir anlaşmaya varmış bulunduğunu ve Nahl suresinin 91. ayeti gereği sözünden geri dönemeyeceğini söyler. Kurra’nın Hariciler adlı yeni bir yapıya bürünmesi bu uzlaşmazlık üzerine olur.

Hariciler

İhtilafın çözümünün seçilen hakemlere bırakılması üzerinde bir anlaşmaya vardıktan sonra, taraflar savaş alanından ayrılırlar. Muaviye, Şam’a, Hz. Ali ise, Kufe’ye döner.[7] Ancak, Kurra’dan 12.000 civarında kişi yol üzerinde Hz. Ali’den ayrılarak önce Kufe yakınlarındaki Harura’ya, ardından da Bağdat’ın dışındaki Nehrevan’a yerleşirler. Bu şekilde her iki taraftan da ayrılan (ve her iki tarafın da aleyhine dönen) bu grup, bu konumlarına atıfla, Hariciler diye anılır.

Hz. Ali, Kufe’ye döndüğü andan itibaren zaman zaman Haricilere elçiler gönderir ve onlarla ittifak yolları arar. Hatta bir seferinde bizzat gidip konuşarak aralarındaki ihtilafı gidermeye çalışır. Ancak, bu girişimlerin hiçbiri sonuç vermez. Zira, Hariciler, Hz. Ali’nin Allah’ın hükmü ile hükmetmek yerine hakemlerin vereceği karara razı geldiği için kafir olduğuna hükmetmişlerdir. Bu nedenle de, Sıffin’de yaptığının yanlış olduğunu kabul edip tövbe etmediği müddetçe kendisiyle ittifak etmelerinin mümkün olamayacağı düşüncesindedirler.

Nehrevan ve Nuhayle Savaşları

Sıffin Savaşı esnasında seçilen iki hakem, 658 yılının Şubat ayında bir araya gelir. Hakemler, günlere yayılan bir dizi görüşme gerçekleştirdikten sonra, Hz. Ali’nin halifelikten uzaklaştırılması ve yeni bir halife seçmek üzere bir şura tesis edilmesi kararını alırlar. Bu şekilde Hz. Ali, halifelikten azledilmiş olur.[8] Dahası, bu açıklamanın ardından, Muaviye, Şam’da halifeliğini ilan ederek biat almaya başlar. Böylelikle, İslam devletinin iki başlılığı formal bir nitelik de kazanır.

Bu gelişmeler üzerine, Hz. Ali, yeniden bir ordu teşkil eder. Ancak, Kufe’yi savunmasız bırakmak istemediği için önce Haricilerin üzerine yürür. 17 Temmuz 658 tarihinde, Nehrevan’a varır. Amacı, bir katliam gerçekleştirmek değildir. Bu nedenle, öncelikle Haricilere bir çağrıda bulunulmasını temin eder. Bu çağrı çerçevesinde, teslim olanların güvence altında olacakları açıklanır. Çağrı bir derece etkili olur ve Hariciler içindeki farklı gruplar mevzilerinden ayrılarak kendilerine duyurulan yere gelmeye başlarlar. Ayrılmalar sona erdikten sonra, Hz. Ali’nin ordusu taarruza geçer ve mevzilerini terk etmeyen Haricilerin (birkaç tanesi hariç) hepsi öldürülür.

Nehrevan Savaşı olarak bilinen bu savaşın ardından, Hz. Ali, Muaviye üzerine yürümek ister. Ancak, ordunun bu uzun yolculuğa çıkmadan önce dinlenmesinin iyi olacağı yönündeki tavsiyeleri dikkate alarak, Kufe’ye geri döner. Ordu, şehrin yakınlarındaki Nuhayle Vadisi’nde konaklar. Burada, Hz. Ali, Nehrevan’da yapılan çağrı üzerine yanlarına gelen Harici topluluğa, kendileriyle birlikte Suriye seferine gelmelerini teklif eder. Ancak, ilgili Harici topluluk, kendisine kafir olduğu yönünde bir cevap verince, aralarında bir çatışma çıkar. Nehrevan’da çatışmaya girmedikleri için hayatta kalan Haricilerin önemli bir kısmı da bu ikinci çatışmada ölür.

Muaviye’nin mevzi kazanması

Hz. Ali, Suriye seferine hiçbir zaman çıkamaz. Nuhayle Vadisi’nde kurulan kamptan izinli olarak ayrılan askerlerinin çoğu geri dönmez. Hz. Ali, Kufe Camisi’nde bir konuşma yaparak savaş için çağrıda bulunduğunda da pek kimse gönüllü olmaz. Bunun üzerine, savaş durur.

Muaviye ise, Kufe artık eskisine nisbeten daha güçsüz bir durumda olsa da, Hz. Ali’ye saldırmaz. Bunu yapmak yerine, (daha stratejik bir yol izleyerek) Hz. Ali’ye bağlı olan diğer yerleri ele geçirmeye başlar ve Kufe’yi İslam devleti içinde yalnız bir ada haline getirmeye çalışır. Mısır’ı, Hicaz’ı, Yemen’i ele geçirir. Hz. Ali sonradan, bu yerlerin bazılarını geri alsa da, özellikle kuzeyde (Mısır ve Suriye’deki) Muaviye egemenliğini sarsması mümkün olmaz. Nihayet Muaviye üzerine yürüyecek bir ordu hazırlayabildiğinde ise, Sıffin Savaşı’nın üzerinden üç buçuk yıl geçmiştir. Ancak, bu ordu yola çıkmadan, Hz. Ali bir Haricinin suikastına uğrar ve (iki gün sonra) 28 Ocak 661 tarihinde hayatını kaybeder.

Emevi iktidarına gidiş

Hz. Ali’ye düzenlenen suikast, Haricilerin yaptığı daha geniş bir planın bir parçasıdır. Nehrevan ve/veya Nuhayle savaşlarından sağ kurtularak Mekke’ye kaçan üç Harici, Muaviye, Amr bin As ve Hz. Ali’yi öldürmek üzere bir suikast planı yaparlar. Plan gereği, bu üç kişiden her biri, ayrı bir kişinin suikastını üzerine alır ve yola çıkar. Amaç, 28 Ocak 661 günü sabah namazı vaktinde, biri Şam’da, biri Fustat’ta [9] ve biri Kufe’de olmak üzere eşzamanlı üç suikast gerçekleştirmektir. Muaviye, suikasti yaralı olarak atlatır. O gün itibariyle 69 yaşında olan Amr bin As ise, hasta olduğundan sabah namazına yardımcısını göndermiştir. Ancak, suikastçı bunu bilmediğinden (ya da fark etmediğinden) yardımcısını öldürür. Hz. Ali’nin suikastçısı Abdurrahman bin Mülcem ise, başarılı olur.

Hz. Ali, ardından halife olarak oğulları Hasan ve Hüseyin’i göstermiştir. Hüseyin’in feragati üzerine, abisi Hasan halife olarak Kufe’de biat alır. Bu gelişmeden kısa bir süre sonra, Muaviye bir ordu hazırlayarak bu iki başlılığı ortadan kaldırmak ve İslam devletinin tek halifesi olmak üzere hareket geçer. Bu orduyu karşılamak üzere Kufe’den de bir birlik yola çıkar. Ancak, Hasan, hem askerlerine güvenmediği [10] hem de daha fazla müslüman kanı dökülmesini istemediği için, bir yandan Muaviye ile bir yazışma trafiğine girer. Neticede, Hasan, (bazı şartları yerine getirmesi kaydıyla) halifeliği Muaviye’ye devreder. Bu şekilde, Hasan’ın takriben altı ay süren halifeliğinin ardından, Muaviye 29 Temmuz 661 tarihinde Kudüs’te biatları kabul ederek İslam devletinin tek halifesi olur.

Bazı detaylar, sorular

(1) Hz. Osman’ın 656 yılındaki ölümü ile başlayan ve 661 yılında Muaviye’nin iktidarı ele geçirmesi ile sona eren takriben beş yıllık dönem, Birinci Fitne Dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemin tamamına yakını, Hz. Ali’nin halifelik yıllarına karşılık gelir. Sebepleri, birincil olarak Muaviye’nin iktidar mücadelesine, ikincil olarak da Haricilerin uzlaşmasız tavırlarına atfedilebilecek olan çatışmalarda, (en iyimser tahminlere göre dahi) onbinlerce müslüman (yine müslümanlarca) öldürülür.

(2) İlk müslümanlardan (ve İslam’ın ilk şehitleri kabul edilen Yasir ailesinin oğulları) Ammar bin Yâsir, takriben 90 yaşında iken Sıffin Savaşı’nda hayatını kaybeder. Onun ölümü, Muaviye ordusunda rahatsızlık doğurur. Zira, Hz. Muhammed, onun asi bir topluluk tarafından öldürüleceğini söylemiştir. Muaviye’nin bu yöndeki rahatsızlıkları gidermek üzere, Ammar bin Yasir’i kendilerinin değil, onu ilgili savaş meydanına getirenlerin öldürdüğünü söylediği rivayet edilir. Ammar bin Yasir, savaşın yaşandığı yerde gömülür. Ancak, 11 Mart 2013 tarihinde, Şiilerin ziyaret mekanlarından biri olan türbesi bombalanır. Bu bombalamadan ötürü farklı gruplar suçlanmışsa da, Özgür Suriye Ordusu, ilgili saldırının sorumluluğunu üstlenmiştir. (Aradan 1356 sene geçtikten sonra yaşanan bu saldırı ve/veya üstlenme, müslümanlar arasındaki ilişkilerin niteliği ya da belki kimi müslümanların kendi tarihlerini algılayış şekli konusunda bize ne söylüyor?)

(3) Hz. Ebu Bekir öldüğünde üç yaşında olan oğlu Muhammed’i Hz. Ali büyütür. 658 yılında, Hz. Ali, Muhammed’i Mısır valiliğine atar. Ancak, Mısır’ı kendi kontrolü altına almak isteyen Muaviye, Amr bin As’ı Mısır’ı fethetmekle görevlendirir. Bu görev üzerine, Amr bin As, 640 yılında Bizans’tan fethettiği Mısır’ı, aradan 18 yıl geçtikten sonra bu sefer de Muhammed’in elinden alır. Muhammed, Mısır’da beş ay süreyle yürüttüğü valilik görevinin ardından, bu çatışma sonrasında öldürülür. Hayatını kaybettiğinde, 27 yaşındadır. Muhammed’i öldüren Muaviye bin Hudeyc adlı komutan, onun cesedini, (bir iddiaya göre, bir eşek derisine sardırarak) yaktırır. Bütün bu olanlar, Hz. Ali ve (Muhammed’in kardeşi) Aişe’yi büyük üzüntüye boğar. (Bütün bunlar gerçekten de sırf savaşanlar kendilerini müslüman olarak tanımladıkları için ihtilafın her iki tarafındakilerin de şehit ve dolayısıyla da cennetlik sayılmaları gereken çatışmalara benziyor mu? Ya da, bu çatışmaları böyle görebilmek için kişinin nasıl bir formasyon geçirmiş olması gerekir?)

(4) Muaviye, 658 yılında (hakemlerin kararlarını açıklamasından kısa bir süre sonra) halifeliğini ilan eder ve o tarihten itibaren, kontrolü altındaki bölgelerde bir halife gibi davranır ve o şekilde itibar görür. Şiiler, onun halifeliğini geçerli kabul etmezler. Sünniler ise, 658 ila 661 yılları arasındaki halifeliğini görmezden gelerek, Kudüs’te biat aldığı 661 yılını halifeliğinin başlangıcı kabul ederler. Sünniler, ayrıca, Hasan’ın halifeliğine bir itirazda bulunmamalarına rağmen, raşid halifeleri dörtle sınırlandırır ve beşinci halife Hasan’ı bu gruba dahil etmez ve onun altı aylık halifelik dönemini (nedendir bilinmez) ekseriyetle gözardı ederler. Dahası, Raşid Halifeler bahsinde zaman zaman Ömer bin Abdülaziz’e beşinci raşid halife olarak atıfta bulunmalarına rağmen, Hasan yine dışarıda kalır. (Bunun nedeni ne olabilir? Ya da, aslında -farkında olarak ya da olmayarak- geçmişi belli bir subjektivitenin içinden algılıyor olabilir miyiz?)

(5) 661 yılında iktidarı ele geçiren Emeviler, babadan oğula geçen yeni bir rejim tesis ederler. Bu rejim, Abbasiler 750 yılında dönemin Emevi hanedanını topluca katledene dek sürer. Bu katliamdan kurtulan çok az sayıdaki Emevi ailesi mensubundan biri, o gün itibariyle 20 yaşında olan Abdurrahman’dır. Abdurrahman, katliamın gerçekleştiği Şam’ı gizlice terk eder ve Afrika’yı aşarak İspanya’ya gelir ve orada asırlarca Abbasiler ile yan yana varolacak olan Endülüs Emevi halifeliğinin temellerini atar. (Endülüs Emevileri ile övünmek Türkiye’de özellikle İslami kesim içinde yaygın olsa da, ilgili medeniyetlerin arka planındaki şiddete ve aile/güç ilişkilerine ne kadar aşinayız? İlgili şiddet müslümanlar ve diğerleri arasında olduğunda bunu ilginç buluyor, galibiyetler ve hakimiyet ile gurur duyuyor, hezimetlere üzülüyoruz. Peki, aynı şiddetin müslümanlar arasında gerçekleşen kısmını neden pek umursamıyoruz? Konuyu bazı güçlü adamların iktidar mücadelesi olarak değerlendirirsek, gözlerimizin önündeki perdenin açılabileceğinin ve bu iki mücadele arasındaki farkların azalabileceğinin farkında mıyız? Yani, aslında bazı insanlar sadece insan oldukları için bazı şeyleri yapıyor olsalar da, biz onları etiketleri üzerinden algıladığımız için bu insani zaaf ve eğilimlerini göremiyor olabilir miyiz?)

(6) Bütün bunlar, Yavuz Selim’in 1517 yılında Memlüklerden nasıl bir halifeliği devraldığı (ve nasıl aldığı) konusunda bize daha net bir fikir veriyor mu?

(7) Haricileri, kendileri ile aynı fikirde olmayan herkesi kafir ilan eden ve sağa sola saldıran suikastçı bedeviler olarak tanıyoruz. Bu gibi doğruluk içeren nitelendirmelerin çoğu zaman aslında birer indirgemeye karşılık geldiğinin farkında mıyız? Örneğin, Haricilerin, çok Kuran okumanın yanı sıra, sürekli ibadetle meşgul olduklarını, uzun secdelerde bulunduklarını ve kendilerini gören kimselerin dizlerinin, dirseklerinin ve alınlarının namaz kılmaktan nasır tuttuğunu naklettiklerini biliyor muyuz? Hariciler, bunların yanı sıra, doğru sözlülükleri, günahlar konusundaki hassasiyetleri, yazdıkları edebi metinlerdeki incelikleri ve duygu yüklü şiirleri ile de meşhurlar. Bütün bunlardan hareketle, onların bir perspektiften fanatizm olarak değerlendirilen eylemlerini, başka bir perspektiften bakınca, güçlülere boyun eğmeme ve/veya inançları uğruna canını feda etmekten çekinmeme olarak görmek mümkün olabilir mi? (Ya da, bizim kendi milli ya da dini perspektifimiz gereği kahramanlık olarak nitelendirdiğimiz bazı şeylerin, başkalarının gözünde tipik fanatizm örnekleri olması mümkün mü?)

(8) Harici isyanları, Muaviye’nin halifeliği döneminde de sürer. Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi’nden bir örnek: “Ziyad bin Ebih’in … ölümünden (53/673) iki yıl sonra Basra valiliğine getirilen oğlu Ubeydullah sertlik hususunda babasını geride bıraktı. Ubeydullah, Hariciler’i en küçük davranışlarını bahane ederek hapse attırır veya kadın erkek ayırımı yapmadan el ve ayaklarını kestirerek sokağa bıraktırırdı.” (Hariciler’in aksine, Ziyad ve Ubeydullah’ın pek bilinmiyor olmasının nedeni ne olabilir?)

–––––

Notlar:

[1] Ümeyyeoğulları ailesinden olan Ebu Süfyan (565-652), Ebu Cehil’in 624 yılında Bedir Savaşı’nda ölmesinden sonra, Kureyş’in lideri olur ve 630 yılında Mekke’nin müslümanlarca fethedilmesine dek şehri yönetir. Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye (602-680), Mekke’nin fethinden hemen önce müslüman olsalar da, Ümeyyeoğulları ailesinin fertleri arasındaki kabile dayanışması devam eder. 661 yılı, 630 yılında Mekke’yi kaybeden Ümeyyeoğullarının (bu sefer müslüman kimlikleri ile) iktidarı yeniden ele geçirdikleri senedir. Dahası, bu sefer bir şehrin değil, Şam merkezli bir ülkenin başındadırlar ve 750 yılında Abbasiler tarafından öldürülmelerine dek, o güne dek tarihin gördüğü en geniş imparatorluğu yönetirler.

[2] Hz. Ali’nin Suriye’ye atadığı vali, Sehl bin Huneyf’tir. Bu kişi, Hz. Ali’nin (Ümeyyeoğulları ailesinin bir başka ferdi olan) Abdullah bin Amir’in yerine Basra valiliğine atadığı Osman bin Huneyf’in kardeşidir.

[3] Sıffin Ovası, Suriye’nin Rakka şehri yakınlarında, Fırat nehrinin doğu kıyısındadır.

[4] Kureyş’in dahisi olan bilinen Amr bin As (592-664), 629 yılında müslüman olur. Hakkında yazılanlar, siyasi ve idari yeteneğini vurgular. 615 yılında Habeşistan’a giderek oraya hicret eden müslümanları kendisine teslim etmesi için Necaşi Ashame bin Ebcer ile görüşen odur. Müslüman olmasından sonra ise, Kudüs (634) ile Mısır’ın (640-642) fethindeki belirleyici rolleri, Mısır valiliği görevi (640-648, 658-664) ve Hakem Olayı’nın (657) mimarı olması ile bilinir.

[5] Bu kişi, o gün itibariyle aynı zamanda Kufe valisidir. Hz. Osman’ın bu göreve daha önce Said bin As ve Velid bin Ukbe’yi atamışsa da, Kurranın bu yöneticilere karşı çıkması neticesinde Kufe valisi olmuştur.

[6] Kurra’nın bu tavrını, Hz. Osman’ın katilleri olmakla suçlanıyor olmaları ile açıklayanlar vardır. Bu yaklaşıma göre, Muaviye’nin halife olması halinde zor duruma düşecek olan Kurra, savaşa dönmek istemektedir.

[7] Hz. Ali, devleti Medine’den değil, Kufe’den yönetmiştir.

[8] Bu çerçevede, hakemler arasında geçtiği iddia edilen bir diyalog da anlatılır. Rivayete göre, Amr bin As, Ebu Musa El-Eşari’den, temsili olarak parmağındaki yüzüğü çıkarmasını ve bu şekilde Hz. Ali’yi halifelikten çıkardığını söylemesini ister. Ebu Musa’nın bunu yapması üzerine de, yüzüğü kendi parmağına takarak Muaviye’yi halife ilan eder. Böyle bir diyalogun gerçekten yaşandığı şüphelidir. (Bu olayın, hakemlerin, halka açıklama yaparken gerçekleştiği iddia edilen farklı bir versiyonu da vardır.)

[9] Kahire’nin takriben sekiz kilometre güneyinde bulunan Fustat şehri, o gün itibariyle Mısır eyaletinin başkentidir ve 658 yılında Hz. Ali’nin valisi Muhammed bin Ebi Bekir’i yenen Amr bin As, o gün itibariyle Mısır’ın Muaviye’ye bağlı olan valisidir.

[10] Hasan, ordusuna hitaben yaptığı bir konuşmada uzlaşmacı sözler edince, (muhtemelen Harici tandanslı) bir grup asker onu küfürle suçlar. Bu askerler, halifenin üzerine yürüyerek onu hırpalarlar. Halife, başkalarının araya girmesiyle ilgili kişilerin elinden kurtulur. Bu olayın hemen ardından, bir Harici, halifeye saldırır ve onu yaralar. Bu olayı haber alan Muaviye, bu bilgiyi propaganda amaçlı olarak etrafa yayar. Hasan, halifeliği Muaviye’ye devretmesinin ardından, Medine’ye gider ve siyasetten uzaklaşır. Ancak, 669 yılında (yani halifeliği devrettikten sekiz sene sonra) muhtemelen Muaviye tarafından kandırılan bir yakını tarafından zehirlenerek öldürülür. (Cenazesi öncesinde ve esnasında yaşananlar da ayrıca önemlidir.)

Paylaş:
« Önceki Yazı: Dün Cemel, Bugün Cemaat
Sonraki Yazı: Eşrefpaşalı (1966) »
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.