• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Hz. Muhammed Hakkında Ne Biliyoruz?

5 Nov2016
 

Hz. Muhammed hakkında “bildiklerimizin” neredeyse tamamı, İbn-i İshak‘ın siyer kitabına dayanıyor. İbn-i İshak, 717 ila 767 yılları arasında yaşamış. Kitabını ise, 750’li yıllarda yazmış. Yani İbn-i İshak’ın kitabı ile odaklandığı dönem (571-632) arasında 120 ila 180 senelik bir zaman farkı var. Dolayısıyla, nereden bakılsa dört nesil boyunca dilden dile rivayet edilen bir dizi hadisenin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan bir hayat hikayesinden söz ediyoruz.

Dahası, İbn-i İshak’ın yazdığı metin günümüze ulaşmış değil. Elimizde İbn-i İshak’ın kitabının İbn-i Hişam tarafından editlenmiş versiyonu var. İbn-i Hişam, kitabın içindeki kimi kısımları çıkarmış. Örneğin, Taberi’nin İbn-i İshak’tan yaptığı bazı alıntıları İbn-i Hişam’ın editlediği versiyonda göremiyoruz.

Peki İbn-i İshak’ın kitabında ne var? Aslında çok fazla şey yok… Uzun isim listeleri, rivayet zincirleri, şiirler, bazı tekrarlar ve yarı fantastik anlatılar çıkarıldığında elimizde kabaca 200 sayfalık bir metin kalıyor – ki bu kadarı bile Hz. Muhammed hakkında aslında çok fazla bilgimiz olmadığını fark etme adına yeterli. (İbn-i İshak hakkında çok fazla şey bilmiyor olmamız da ayrıca önemli.)

Bu durumda nasıl oluyor da Hz. Muhammed’in hayatını anlatan onca kitap yazılabiliyor? Ya da, daha farklı bir ifadeyle: Hz. Muhammed’in hayatını konu alan kitapların (ve filmlerin) hepsi, onun ölümünden takriben 120 sene sonra yazılmış, sıhhati tartışmalı, küçük bir kitaptan mı mülhem? Bu sorunun cevabı hem evet, hem hayır.

Şöyle ki, yedinci yüzyılda yaşananlar, rivayet yoluyla sonraki yüzyıllara taşınıyor. İbn-i İshak bu rivayetleri kaydedenler arasında adını bildiğimiz birkaç sekizinci yüzyıl tarihçisinden biri. Ancak İbn-i İshak ve muasırlarının eserleri günümüze gelemiyor. Onları daha ziyade Belazuri, İbn Sa’d, Taberi ve Vakıdi gibi dokuzuncu yüzyıl tarihçilerinin yaptıkları alıntılardan biliyoruz. İbn-i İshak’ın diğer sekizinci yüzyıl tarihçilerinden farkı, (talebesinin talebesi olan) İbn-i Hişam’ın elden geçirdiği kitabın bugüne gelebilmiş olması.

Yedinci yüzyıla odaklanan başka eserler de var. Ancak bunlar ya İbn-i İshak’a dayanıyor, ya da Hz. Muhammed’den ziyade, dönemin savaşlarını konu alıyor. Yani biyografik içerikleri yok. Kuran’da da Hz. Muhammed hakkında çok fazla bilgi yer almıyor. Dahası, Kuran’ı siyer ve megazi kitapları olmadan anlamak çok zor, zira Kuran’da ayetler bağlamları ile birlikte yer almıyor. Hadis kitapları ise, Hz. Muhammed’in belli konularda söylediği sözlerden oluşuyor. Hüküm veren, ölçü koyan, normatif ifadeler ağırlıkta – ki bu da aslında Hz. Muhammed’e isnad edilen herhangi bir sözün, Emevi ve Abbasilerin siyasi uygulamalarını kolaylıkla gerekçelendirebilmiş olması ile ilgili. Özetle, elimizde İbn-i İshak’ın siyeri dışında kaynaklar da var, ancak bu kaynaklar bize İbn-i İshak’ın ötesinde çok az şey söylüyor.

İbn-i İshak’a olan bağımlılığımızın derecesi konusunda bir fikir vermesi adına belki belirtmek gerekli: İbn-i İshak’ın siyeri adeta Çağrı filminin senaryosu gibidir. Filmde, Ümeyye’nin İslam dininden dönmesi için siyahi kölesi Bilal’e eziyet etmesinden, Medine’de Hz. Muhammed’in devesinin çöktüğü yere evinin yapılmasına dek zihinlerde yer etmiş olan her sahne, İbn-i İshak’tandır. Aynı durum, çok fazla dikkat çekmeyen bazı detaylar için de geçerli. Örneğin, Mekke’nin fethinden sonra Hz. Muhammed’in Kabe’ye girerek putları bizzat devirdiği sahnedeki sopa, Hz. Muhammed’i ya da elini göstermemek için bulunmuş bir çözüm değildir. İbn-i İshak “sopa” dediği için oradadır. Gerçi Çağrı, İbn-i İshak’taki bütün detayları aynı titizlikle filme aktarmaz. Kimi zaman küçük değişikliklere gider. Kimi zaman ise, günümüzün dünyasında rahatsızlık kaynağı olabilecek bazı noktaları görmezden gelir. Ancak bunlar, Çağrı‘nın temel kaynağı konusundaki gerçeği değiştirmez.

Çağrı sadece bir örnek… Çağrı‘da yer almayan klasikleşmiş örnekler için de aynı durum geçerli. Hz. Muhammed doğunca gökyüzünde yıldızının belirmesinden Rahip Bahira anlatısına dek (herkesçe muteber bulunmayan) bir dizi olağanüstü rivayetin aktarıcısı da yine İbn-i İshak.

Bu noktada, “Ortada gerçekten de bu kadar az kaynak ve ‘bilgi’ var ise, Hz. Muhammed’in hayatını konu alan bunca kitap neye dayanıyor?” gibi bir soru akla gelebilir – ve hatta gelmeli. Bu sorunun cevabı aslında basit: İlgili kitapların hiçbiri birincil kaynak değil. Bu nedenle de, onları siyer kitabı değil, İbn-i İshak’ın siyerinin bir yorumu olarak görmek ve o şekilde okumak gerekli. Ama tabii bu sadece muteber çalışmalar için geçerli. Yoksa misyonerce kaygılarla yazılan ve İslam dinini ya da peygamberini sevdirme amacı güden popüler kitapları bu başlık altında değerlendirmek zaten anlamlı değil.

Dört sebep
İbn-i İshak’ın kitabını yazdığı 750’li yıllar, Abbasiler döneminin başlangıcına karşılık geliyor. İbn-i Hişam tarafından editlenmiş olan elimizdeki versiyon ise 800’lü yıllara ait. 800’lerden geriye doğru baktığımızda, 610-632 yılları arasındaki döneme dair sağlıklı bilgi edinme adına dört ciddi sorunla karşılaşıyoruz.

Birinci ve en belirgin sebep, geçmişin artık rivayetlerin sıhhatine güvenilemeyecek kadar geride kalmış olması. (Arada neredeyse iki asır var.)

İkinci sebep, müslümanlar arasında onyıllarca süren şiddetli çatışmalar ve bu süreçte tarafların, geçmişi kendi düşünceleri ve menfaatleri doğrultusunda yeniden inşa etmeleri.

Üçüncü sebep, Emevi iktidarının 692 yılında konsolide olmasından sonra, bilginin artık siyasi iktidarın denetimine girmiş olması. Aynı siyasi etki, Abbasiler dönemi için de geçerli. Bu etkinin en sıradan örneği, muktedirlerce hoşgörülmeyen rivayetlerin artık muteber sayılmaması.

Dördüncü sebep, sözlü geleneğin taşıyıcıları. Yazılı iletişimin yaygınlaştığı 1800’lü yıllar öncesinde, tarihi gelişmelerin sözlü gelenek ile aktarılması ve zaman içinde efsaneleşmesi sıradandı. Sistemli bir bürokrasinin bulunmadığı yedinci ve sekizinci yüzyıl Arabistan’ında da aynı şey yaşandı. Bazı insanlar, gerek samimi gerekse ticari kaygılarla şehir şehir, cami cami gezerek insanlara Hz. Muhammed’i anlattılar. Öykücü-vaizliği iş edinen bu insanlar, anlatılarını ilginç kılmak için abartılara da başvuruyorlardı. (Zaman içinde ölçünün iyice kaçması üzerine Emeviler döneminde bu işe sınırlamalar getirildi.)

Bu dört sebebin herbiri, İbn-i İshak’tan günümüze ulaşan metne ihtiyatla yaklaşmak gerektiği sonucuna varmak için tek başına yeterli. Bu dört sebebin aynı anda varlığı ise, metnin tamamını şüpheli kılıyor. Bunun manası şu: Yedinci yüzyıl Arabistan’ında tam olarak neler yaşandığını bilmiyoruz ve büyük ihtimalle hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Gerçeklerin, genel kabul gören anlatıdan farklı olması kuvvetle muhtemel. Hatta, Çağrı‘da izlediklerimizin çoğu aslında hiç yaşanmamış olabilir. (İslam dünyası dışındaki araştırmacılar arasında, hiçbirinin yaşanmamış olabileceğini söyleyenler de az değil.) Ancak elimizdeki güvenilir bilgilerin sınırlı olması nedeniyle alternatif bir anlatı ortaya koymak da zor. Zira, alternatif bir anlatı da ancak İbn-i İshak’ın kitabı kadar muteber olabilir.

Anlatının gücü
Bunların hiçbiri İslam dinine özgü değil. Örneğin, Hz. İsa hakkında da aslında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Suda yürüdüğüne ya da suyu şaraba çevirdiğine dair rivayetlerin herhangi bir ciddiye alınır kaynağı yok. Hz. Musa’nın ise gerçekten yaşayıp yaşamadığı dahi meçhul. Ancak milyarlarca insanın bu isimleri aziz bilmesi, haklarındaki tarihi kayıtların güvenilir olmasından ileri gelmiyor.

İnsanlar, tarihi kayıtlardaki delillere değil, bir anlatıya gönül verirler. Zira, güçlü bir anlatı, güçlü bir anlam dünyasını beraberinde getirir; hayata dair bir çerçeve sunar; iyiye ve kötüye dair ölçüler belirler; hayatın nasıl yaşanması gerektiğini kodlar ve dikte eder; ve kişiye aslında hiç tanımadığı dostlar ve düşmanlar tahayyül ettirir. Bu dostluklar ve düşmanlıklar, sadece ilgili anlatı çerçevesinde bir anlam ifade eder ve bir dizi güçlü duygusal öğeyle desteklenir. İnsanlar bu şekilde hayata ve hayatlarına mana ve derinlik kazandırmaya çalışırlar.

Br anlatının delile dayanmaması, zorunlu olarak gücünü azaltmaz. Hatta, aksine, belirsizliğin beraberinde getirdiği gizem, anlatının gücünü artırabilir. Zira anlatının gücü, gerçeklik derecesinden önce gelir. Kaldı ki, gerçekliği meçhul bir öyküye gönül vermek, dini inançlar söz konusu olduğunda istisnadan ziyade kuraldır. Çünkü, inanç zaten (tanımı gereği) bir meçhule iman etmenin ifadesidir.

Dolayısıyla, insanların inandıkları ve gönül verdikleri Hz. Muhammed, aslında 632 yılında ölen peygamber değil. İbn-i İshak’ın kitabında bahsettiği kişi de değil. Hz. Muhammed zihinlerde çoktan iyiliğin ve doğruluğun timsali olan bir soyut gerçekliğe dönüşmüş durumda. Türkiye’de gerek Hz. Muhammed’i hedef alan inançsızlar, gerekse Hz. Muhammed’e atfedilen mucizelerin ya da hadislerin gerçeklik payını sorgulayarak Kuran’a dayalı bir mikro-din ortaya çıkarmaya çalışan dindarlar, inancın bu gibi insani yönlerini pek fark edemiyor gibiler.

Paylaş:
2

Okuyucu Yorumları

 

şahin says:

16 November 2016 at 11:30 AM

Merhaba,

“Hz. Musa’nın ise gerçekten yaşayıp yaşamadığı dahi meçhul.” demişsiniz. Kur’an’da geçen bir peygamberin varlığının şüpheli olduğunu mu ifade etmek istediniz gerçekten?

İyi çalışmalar.

 
 

Yavuz Aksu says:

10 January 2017 at 3:11 PM

“…. Hz. Muhammed’e atfedilen mucizelerin ya da hadislerin gerçeklik payını sorgulayarak Kuran’a dayalı bir mikro-din ortaya çıkarmaya çalışan dindarlar, inancın bu gibi insani yönlerini pek fark edemiyor gibiler.”

Sayin Prof Kaya, yukardaki cumlenizden belliki Nurcularin ve sufi tarikatlarin her daim hedef aldigi Mustafa Islamoglu ile Suleymaniye Vakfi’nin kurucusu Prof Dr Abdulaziz Bayindir ve Prof Ali Riza Demircan gibi musluman entellektuel alimlerden soz ediyorsunuz …..

I should mention that i just stumbled upon your website only few hrs ago and am (affirmatively) overwhelmed as i feel truly enlightened by your articles i finished reading so far.

I truly hope you could write a detailed article about the above-stated turkish muslim intellectuals, whose position i admittedly support, as i strongly believe that they offer hopes of reforming Islam, thus rehabilitating the reactionary masses in order to build a tolerant, prosperous TR in particular, and a muslim world in general.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.