• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

İbrahim’in Dini

17 Mar2013
 

[17 Mart 2013 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

İbrahimi teolojinin merkezinde, bu dünyanın imtihan dünyası olduğu öğretisi bulunur. Bu öğreti, dünyayı anlamlandırma adına temel bir çerçeve sunar: Bu dünya geçicidir ve önemsizdir. Önemli olan, Yaratıcı’nın dilekleri ve rızasıdır.

Böyle bir çerçeve, insanların istek ve düşüncelerini ikinci plana iter. Hatta, aynı çerçeve, semavi öğretiye ters düşen beşeri argümanların zararlı addedilmelerini de olağanlaştırır. Daha uç noktalarda ise, semavi hüküm ya da işaretlerden hareketle başka insanlara müdahalelerde bulunma yönünde tavırlar yer alır.

Bütün bu tavırların ortak varsayımı, Yaratıcı ile kurulan dikey ilişkinin, sosyal alanda diğer insanlarla kurulan yatay ilişkilerden daha önemli ve değerli olduğudur. Dindar İbrahimilerin toplumun ya da devletin aleyhteki telkin ve baskıları karşısında dahi Yaratıcı’nın dilek ve rızası doğrultusunda hareket etme eğiliminde olmaları, dikey ilişkiye verdikleri önceliğin bir dışavurumudur. Kimi dindar İbrahimilerin ilgili dikey ilişkiyi derinleştirme adına diğer insanlardan uzak, münzevi bir hayat sürmeye çalışmaları (örneğin, kimi hıristiyanların manastırlara kapanırken, kimi müslümanların erbainler çıkarmaları), yine bu anlayışın yansımaları olarak görülebilir.

Evrenselin Ötesi
Yaratıcı ile kurulan dikey ilişkinin niteliği konusunda bir fikir edinme adına üzerinde durulabilecek belki de en iyi örnek, İbrahim’in, oğullarından birini Tanrı’ya kurban etme teşebbüsü hakkındaki kıssadır. Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme adlı önemli çalışmasında, ilgili kıssanın etik analizini yapar. Analizinin merkezinde şu soru vardır: İbrahim’in, oğlunu boğazlamaya teşebbüs ederek en temel evrensel normları dahi ihlal ettiği açık iken, onu bir cani değil, inanç kahramanı olarak görebilmemizin bir yolu var mıdır?

Kierkegaard’a göre, İbrahim’in Tanrı karşısında bir yükümlülüğü olması, onu bir inanç kahramanı olarak görmeyi mümkün kılar. Zira, bu şekilde, İbrahim’in ilgili teşebbüsünü, evrensel addedilen herşeyi aşan, mutlak bir boyutta değerlendirmek mümkün hale gelir. (Bu noktada, İbrahim mutlak olanın önünde bir yükümlülük altına girdiği andan itibaren, evrensel etik kurallarının onun için artık inancı gereği hiçe sayması gereken birer imtihana dönüştüğü de söylenebilir.)

Kierkegaard’a göre, konunun bir diğer önemli yönü de, İbrahim’in, ne oğlunu ne de karısı Sara’yı oğlunu kurban etme kararı hakkında bilgilendirmemiş olmasıdır. Bu durum, inançlı bir insanın, Yaratıcı ile olan dikey ilişkisi söz konusu olduğunda diğer insanlar ile olan yatay ilişkilerini (ya da onların haklarını) nasıl yoksayabileceği konusuna çok iyi bir örnek teşkil eder. Zira, İbrahim, Tanrı’nın ona öz oğlunu kendi elleriyle boğazlamayı emrettiğini düşünmekte ve oğlunun, karısının ya da herhangi bir başka faninin bu konuda ne düşüneceğini umursamamaktadır.

Anarşik Bir İnanç
Tanrı’nın emrini yerine getirme kararı alan İbrahim’in, oğlunu bundan haberdar etmediği iddiası, İslam dini özelinde geçerli değildir. Zira, Kuran, İbrahim’in oğluna bu konuyu açtığını ve ona ne düşündüğünü sorduğunu (Saffat 102-109) aktarır. Ancak, yine de, ilgili ayeti, Allah’ın katlini emrettiği insanlardan rıza almak gerektiği şeklinde yorumlamak zordur. Kaldı ki, aksi yöndeki örneklere başka ayetlerde (Hızır-Musa kıssası, Kehf 65-82) rastlamak mümkündür. Bu nedenle, Tanrı önündeki imtihanı ve yükümlülükleri diğer herşeyin önüne koyan İbrahimi çerçevenin, İslam dininde de korunduğu söylenebilir.

Bu önceleme, İbrahimi inançların temeli durumundadır. Dolayısıyla, ilgili kıssayı, ilginç bir anekdot değil, İbrahimi teolojinin inanca yüklediği gerçek manaya dair ciddi bir ders olarak okumak gerekir: İbrahim, Yaratıcı karşısındaki yükümlülüğünü istisnasız herşeyin ve herkesin önüne koymak suretiyle imtihanların belki de en büyüğünü başarıyla geçmiştir. Böyle bir teolojide imtihan kavramı o denli merkezdedir ki, bugün İbrahimi dinler insanlara çocuklarını kesmelerini emretmiyorlarsa, bunu yapmıyor olmalarının nedeninin etik ilkeler değil, sıradan insanlardan İbrahim olabilmelerini beklemedikleri olduğu dahi söylenebilir.

İbrahim’in dini böyle bir dindir. Doğası gereği Yaratıcı’dan başka otorite tanımaz. İbrahim’in kendi oğlunu kesmeye hazır olması da, putları kırması da, bu noktada aynıdır; aynı tevhid anlayışının yansımasıdır.

Sonsöz
“Sevdiklerin / Acıların / Tatlı evin / Çocukların / Sahibiysen / Tuzak bunlar” Teoman

« Önceki Yazı: İnanç ve Korku
3

Okuyucu Yorumları

 

Gülşen Sezai says:

March 18, 2013 at 11:06 am

Muhyiddin ibn Arabi, rüyaların delalet ettiklerinin gerçeğin bir yansıması olduğunu, bunu te’vil etmenin gerektiğini söyler. Hz.İbrahim’in -hatalı olarak- gördüğü rüyayı te’vil etmek yerine gördüğü şekliyle uygulaması gerektiğini zannetmiştir. Allah’ın kullarından kendi çocuğunu kurban etmesini istemesi ne daha önce, ne de daha sonra (Arabi’ye göre ne de bu durumda) vaki değildir. İbn Arabi yorumunda haksız bile olsa, bu, Allah’la peygamberi arasında bir imtihan olarak düşünülmelidir. Yani bir istisnadır. İbrahimi din bağlısı, bu kıssadan ancak teslimiyetin gücü konusunda bir hisse alır.
Tanrıyla olan ilişkinin beşer ilişkilerinin önünde olduğu tespiti çok güzel. Fakat tek bir kıssadan bunun insan ilişkilerini önemsemeyen bir yapı oluşturduğunu söylemek yanlış olur. Çünkü bu seküler bir bakış açısı. Dinde, Tanrıya ait ve insana ait diye bir ayrım yok. Tanrının insana insandan yansıdığı inancı var. İslam özelinde de erbain’in temeli, Hz.Peygamberin Hira dağında geçirdiği uzlet geceleridir. Fakat İslam’da da, tasavvuf geleneğinde de keşiş hayatı yoktur. ‘Halvet der encümen’ denilen, insanların içinde Allah’la birlikte olmak inancı vardır. Müminler de, Allah’la olan ilişkisi yüzünden diğer insanlara önem vermeyen kişiler değil, tam tersine Allah’ı insanlarda arayan kişilerdir.
Hz.Peygamber’in keşiş gibi yaşamak isteyen, her gün oruç tutup namaz kılmakla geçirmek isteyenleri ailesini ve gündelik hayatını ihmal etmemesi, Allah’a yakınlaşma konusunda kendisini örnek almaları gerektiği konusunda uyaran tavrı sabittir.
Keşişlere de haksızlık ediliyor. Nevşehir’de peri bacalarını, veya Trabzon’da Sümela Manastırını gezenler bilirler. Manastırlar bir gereklilik sonucunda yapılmıştır. Hristiyanlar uzun dönem baskı altında yaşamışlardır. Şehirlerden uzak yerlere gidip yerleşmeleri bir seçim değil, bir zorunluluktu. Nitekim otorite ile Hristiyanlığın barışması da hiç hayırlı sonuçlar ortaya çıkarmamıştır. Günümüz hristiyanlarına da, özellikle Vatikan’a baktığımızda insanın keşke insanlardan biraz uzak durup Tanrı’ya yaklaşmak için gayret sarfetseler diyesi geliyor.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

March 29, 2013 at 7:30 pm

Bu yazıya iki noktadan muhalefet şerhi düşmek istedim. Buna ilişkin uzunca bir uğraş sonucu hazırladığım “şerh” teknik beceriksizliklerim sonucu suya düştü. Bir daha aynısını yazamayacağım için şerh düşmekten vazgeçtim sandım ama nedense siteye her girişimde ” sanki suç mahallimmiş gibi” bu yazıya dönmek zorunda kalıyorum. Dolayısıyla her ne kadar zor olacaksa da “iki şerh” (üç korner bir penaltı ) hakkımı kullanmak istiyorum.

“İbrahimi teolojinin merkezinde, bu dünyanın imtihan dünyası olduğu öğretisi bulunur. Bu öğreti, dünyayı anlamlandırma adına temel bir çerçeve sunar: Bu dünya geçicidir ve önemsizdir. Önemli olan, Yaratıcı’nın dilekleri ve rızasıdır…”

Bu önerme, elan içinde bulunduğumuz zihniyet havzasının “İbrahim’i teoloji” algılamasına dair bir veri teşkil etse de, İbrahim’in de bunu böyle önermiş olduğuna dair bir kesinlik içermez. Ancak yorumlardan bir yorum olarak, hâkim paradigmayı belirleyen yorumun bu olduğu söylenebilir.

Ayrıca hâkim yorum yani “…Bu dünya geçicidir ve önemsizdir. Önemli olan, Yaratıcının dilekleri ve rızasıdır…” önermesi, İbrahim’le ve İbrahim’i, bir teolojinin kurucusu kılan ardıllarıyla ortaya çıkmış da değildir.

Tarih, egemenlerin “büyük anlatıları” nı kayıt altına alma işlemi değil de; insanlığın “zihniyet arkeolojisi” ve bu güne (kendimize) ışık tutma çabası olarak tezahür edebilseydi şayet; İbrahim de bir “teoloji kurbanı” olmaktan yakasını kurtarmış olabilirdi belki. “İbrahim’den önce işler-güçler nasıl dönüyordu ki İbrahim’le ne değişti?” sorusuna cevap aramak, mevzuu da vuzuha kavuşturabilir kanaatindeyim.

Bilimin kategorilerinden yola çıkacak olursak; zihniyetleri belirleyen inançları (temel kabuller) ortaya çıkaran süreçler aşağıdaki gibi tanımlanmış.

“… Bulgulara göre beş milyar yıllık dünya tarihi içerisinde insan, yaklaşık beş milyon yıl önce oluşmaya başlamış, bir milyon yıl önce homo sapiens, ellibin yıl önce de bugünkü akıllı insan olan homo sapiens sapiens halini almıştır. Bu süre zarfında esas olarak, ilkellik ve uygarlık olmak üzere iki ana döneme ayrılan insan, günümüze kadar şu beş çeşit düşünme evresi geçirmiştir:

1) Sihirsel Düşünme; beş milyon yıl

2) Mitolojik Düşünme; son ellibin yıl

3) Teolojik Düşünme; son onbin yıl

4) Felsefi Düşünme; başlangıcı M.Ö. son bin yıl

5) Bilimsel düşünme; M.S. 18. asır ve sonrası…” ( Tevrat’ta Sosyal Düşünce / Doç. Dr. Niyazi Kahveci )

Ben bu tanımı, sadece ‘otoriteler’ böyle buyurduğu için değil; içinde bulunduğum düşünce havzası içinden bakarak, yukarıdaki kategorilerin hemen hepsine belirli oranlarda ve birbirleriyle melezleşmiş biçimlerde tanık olabildiğim için kabul edilebilir buluyorum.

Bu tıpkı, yaşadığımız şehirlerin üzerine kurulduğu öncekilerin kalıntılarıyla birlikte yaşıyor oluşumuza benziyor. Zihniyetler, mimari ve sanatsal kalıntılardan daha çok hikayeler yoluyla derinlerimize işlemekle birlikte, görsel/somut kalıtları yarattıkları gibi onlarla da taşına gelen ve iç içe yaşayagelen düşünsel yapılardır…

Varsayalım ki işler yukarıdaki şemadaki gibi yürüdü; bu durumda şu soru ortaya çıkacaktır:

Nasıl olmuş da, daha önce bilinmeyen ve egemen zihniyetten farklı yeni bir bakış açısı (hikâye) toplumda neşvünema bulabilip, bir süre sonra “ibrahimi teoloji” olarak egemen bir pozisyon alabilmiş ve dünya tarihinde hatırı sayılır bir insan kitlesini etkileyebilmiştir?

Yeni duruma geçmezden önce, yeni durumu tahayyül eden kişi ya da kişilerin, mevcut olandan hareketle bir sıçrama yapmış olmaları gerekir. Bu sıçramayı da tasvir ederek toplum için bir gösterene dönüştürmeyi başarmış olmaları gerekir ki, mevcudun yanında bir tercih konusunun daha ortaya çıkmasına ve yeni konuya doğru bir yolculuğa imkân yaratmış olsunlar.

Bu durumda “…Bu dünya geçicidir ve önemsizdir. Önemli olan, Yaratıcı’nın dilekleri ve rızasıdır…” önermesi tarihsel dönemler baz alındığında sihirsel ve mitolojik düşünce dönemlerinin izlerini taşıyan bir önermeye benziyor. Dolayısıyla sadece “İbrahimi teoloji” ye mal etmek, Sümerlere ve ardıllarına haksızlık olabilir. Peki, bu denli bodozlama bir bağ kurma yöntemi iddiamı ispat için yeterli midir? Bence de değildir.

O zaman bu önermeyi 2. şerhimin konusu olan “kurban” la ilişkilendirerek açmak istiyorum. Kurban olayı kadim zamanlardan beri uygulana gelen gazap önleyici bir “tanrı sevinci” yaratma ayinidir. Orta doğu halklarından Asya’ya, oradan Güney Amerika yerlilerine değin dünyanın çeşitli yerlerinde karşımıza çıkan ortak bir tavırdır. Bu tavrın mantığını anlamamızı kolaylaştıran ifade sanıyorum yukarıda bahsi geçen “…”…Bu dünya geçicidir ve önemsizdir. Önemli olan, Yaratıcı’nın dilekleri ve rızasıdır…” önermesidir.

İki parçadan oluşan bu önermenin hem aleni hem de zımni anlamı : “kurban ol!”, “Tanrı üzülmek için seni var etti, şimdi de sevinmek için seni yok etmek istiyor!”, “yok olmaya hazır mısın?” çağrısıdır. Burada şunu yinelemekte de fayda var. Bahsi geçen kurban horoz, tavuk, inek vb. evcil hayvanlardan değil; ‘seçiciler’in arzusu istikametinde bizatihi insan yavrularından ya da irilerinden olduğu takdirde ‘tanrı sevinci’ yaratabilip, gazap önleyici bir işleve sahipti.

“…Bütün bu tavırların ortak varsayımı, Yaratıcı ile kurulan dikey ilişkinin, sosyal alanda diğer insanlarla kurulan yatay ilişkilerden daha önemli ve değerli olduğudur…” önermesi de bu tavrı izah etmede anlamlıdır ama herkesçe aynı biçimde tahayyül edildiği varsayılan yaratıcı kimliğinden hareket etmekle, bir birine taban tavan zıtlığındaki tanrı algılarının aynı sonuçları doğuracağını varsaymaktadır ki İbrahim, ibrahim’i teoloji ve mitoloji arasındaki farklar tartıştığımız metinde kaybolmuştur. Bunu daha uzunca açıklamak için http://derinsular.com/tanri-ataturk-ve-insan-beyni/ yazısı yararlı olabilir.

Yukarıda Gülşen Sezai arkadaşın yazısında gördüğüm İbni Arabi’nin yorumu hoşuma gitti açıkçası ama bence konu bir rüyadan fazlasını, bir zihniyet değişiminin nasıl gerçekleştirilebileceği çabasını içermektedir.

Bilimsel kategorilere bakarak söyleyecek olursak, sihirsel ve mitolojik döneme son veren kırılma anı kanımca “insan kurban” dan “hayvan kurban” a geçiş olmuştur. İbrahim gerçek bir şahıssa bunu başaran “kahraman”; gerçek bir şahıs değilse insanlığın bu geçişini sembolize eden bir kahraman olarak hikayeleştirilmiştir ama böylesi bir kırılma ve dönüşüm varsa, bunun bir öznesinin (bir ve ya birden fazla kişi) olmuş olması da kaçınılmazdır.

Rüya, sihirsel ve mitolojik dönemin tanrıyla iletişim aracıydı. Kurbanlar pek muhtemel ki rüyalarla seçiliyordu. Kadim zamanlardan beri bir yönetme aygıtı olarak egemenlerin arzularını belirsizliğe (tanrıya) bağlayıp sorgulanamaz kılan bu köprüden bir kere de İbrahim geçince, tanrılardan bir “ateş çaldı” Promethe gibi: “Tanrılar insan kurbanıyla sevinmiyor!” u getirdi halkına.

Bu konunun tiyatral boyutundan yani İbrahim’in İsmail ile olan diyaloglarından çok daha önemli olan yanı, olayın nasıl sonuçlanmış olduğudur. Tasarımın başka (aslında İsmail’i kesecekti…), sonucunun ( ama öyle bir mucize oldu ki kesmedi) ise bambaşka olduğunu iddia edebilmek, en hafif tabiriyle insan davranışlarından, dolayısıyla kendimizden bihaber olmak demektir.

İçine hapsolunan zihniyet havzasından çıkış yolunu gösterebilenler, elbette ki o havzanın düşünme ve hikâyeleştirme biçiminden faydalanmak zorundadırlar. Aksi durumda tüm düşünsel kırılmaların bir anda kendiliğinden ya da ‘mucizevî’ biçimde ortaya çıktığını söylemek durumunda kalırız ki, bu anlamda insanlığın tanık olduğu sosyal değişim ‘mucize’lerinden birincisi Fransız devrimi, ikincisi de Sovyet devrimidir ve sonuçları da ortadadır. Kemalist devrimi tekrara düşmemek için söylemedim. O kendi içinde, dışında ve hatta bilumum durumda, birincinin benzer kötülüklerine yol açan bir kopyala yapıştırıdır.

Edmund Burke’nin Fransız devrimi sonrası olayları üzerinden ortaya koyduğu “muhafazakârlık” tezi, toplumların geleneksel kodlarındaki değişimin nasıllığına dairdir. Neyin muhafaza edilip, neyin değişimine karar verileceğinden ziyade, değişimin nasıl yapılacağına ilişkindir.

Türkiye’de genel kullanımının aksine muhafazakârlık, bir değişmemezlik, tutuculuk hali değil; değişimin geleneksel yapıları çökertip toplumsal bir çözülmeye neden olmadan; değişimin sürece yayılarak, egemen durumdaki algılamayla en az çatışmayla gerçekleştirilebilmesi yöntemidir.

Tıpkı bugün “Kürt sorunu” çerçevesindeki kurban ayinin sonlandırılması çabalarındaki gibi. “Devrimcilik” nasıl yüksek adrenalin ve aksiyona dayalı mucizevi bir yöntemse, “muhafazakarlık” da mucizeden arındırılmış daha seküler ve de sakin bir değişim yöntemidir.

Buradan hareketle, ben de İbrahim’in yerinde olsaydım mizanseni rüyadan bağımsız kurmazdım. Çünkü bunun aksi, bilinen bilgi edinme yöntemine doğrudan bir “devrimci” başkaldırı olarak algılanacağı için kabul görmezdi. Yani, “arkadaşlar bu yaptığımız saçma, akıl, izan ve vicdan dışı” diyerek tüm toplumu suçlayıcı ve dışlayıcı bir dil kullanmak yerine Akparti gibi “hepimiz Atatürkçüyüz” diyerek olumsuz sonuçları değiştirmeye çalışırdım.

Yaşadığımız ülkenin son yüzyılını gözden geçirip neyin nasıl olabildiğini ve ne tip sonuçlara yol açtığına bakarak İbrahim’in yaşadığı döneme çekirdek kabuklarından anakronik bir köprü dahi kursak; bence sözde bilinen İbrahim kıssasından çok daha fazlasını anlama imkânı bulabiliriz.

 
 

Ersal Demirayak says:

April 1, 2013 at 4:29 pm

“Bu dünya geçicidir ve önemsizdir”i düz mantıkla anlayıp ilahi bir mesaj olarak konumlandırma, tam bir anlama yetersizliği. Anlayabilinen kadarını hakikat olarak bellemek. Herhangi bir kavramın bizim anlayabildiğimiz kadarını temel alarak çıkarımda bulunmak, teorik çıkarımımızı sabote etmemiz olacaktır. Buradaki gibi. İnsanların düşüncelerini geri iten, önemsiz kılan bir ilahi beyan gösteremeyecek bir kişinin kendi zanlarıyla böyle bir ilahi mesaj türetebilme yeteneği cidden incil yazarlarını aratmayacak cinsten. “Hala akletmeyecek misiniz?” ve yaklaşık anlamdaki ayetleri bilmesek belki düşüneceğiz hakkında. Bir insanın kalbini kırmanın kabe yi yıkmaktan daha kötü olduğu ilahi sistemde, yaratıcı ile kurulan ilişkiyi insanlarla kurulan ilişkiden ayırabilmek, ilahi sistematiğe yabancılıkla açıklanabilir. Çünkü, ikisi aynı, ayrı değil. Daha önemli, daha önemsiz değer ölçümü neye göre yapılmış, hangi kıstaslarla elde edilmiş merak uyandırıyor. Din, insanlarla iyi geçinmeyi salık verirken inzivayı kutsal zannetmek de aynen. Ve en can alıcı nokta, Hz. İbrahim’in düz mantıkla cani ilan edildiği kör bölüm. Böyle bir konuyu ele alırsın da, felsefe dışı bir kaynaktan hiç mi araştırmazsın.. Hakikaten inanılmaz. Yerinizde olsam, böyle akla mantığa sığmayan olayların geçtiği dinleri asla kabul etmem. Allah eğer böyle hataları yaptırıyorsa, inanmak da hatalıdır yaradana. Ya da sözüm ona analizlerinizde samimi iseniz inanmamanız gerekir. Eğer Hz. İbrahim’in peygamberliğini kabul tasdik etmeden müslümanlığınızın olmayacağını biliyorsanız, bu saçma olayları kabul etmeden aynı tevhid anlayışının yansımalarını reddediniz. Yok müslümanım diyorsanız, ya öyle görünmek istiyorsunuz, ya dini hiç öğrenmemişsiniz-felsefi kaynaklardan araştırmışsınız, ya da kafanız baya bir karışık. Salt aklınızla karar vermeye çalışmanın nasıl bir çarpıklık olduğunu anlamak, öğreneceğiniz hiç bir felsefi öğretiden daha önemsiz değildir.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.