• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

İnanç Nedir? (2)

7 Apr2013
 

[7 Nisan 2013 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

1970’lerin ortalarında ABD’nin küçük bir kasabasının ilköğretim okulunda bir bilim fuarı düzenlenir. Öğrencilerden biri, evrim teorisi konusunda bir projeyle fuara katılmaya karar verir ve aylarca devam edecek olan yoğun bir çalışma sürecine girer. Ancak, gün gelip de projesini tamamladığında, öğrendiklerinin kendisini rahatsız ettiğini fark eder. Zira, bilimsel bulgular, İncil’den öğrendikleriyle çelişmektedir. Örneğin, İncil‘de evrenin altı günde yaratıldığı yazmaktayken, bilim bu sürecin milyonlarca yıl sürdüğünü söylemektedir. Dahası, İncil, dünyanın, güneşin, bitkilerin ve canlıların ortaya çıkış sıralarını da farklı vermektedir.

Bu çelişkileri yıllarca kafasından atamaz. Lise çağına geldiğinde, bu konuyu artık çözümlemeye karar verir. Yanına bir İncil, bir de makas alır. Her gece yatağında kitabı cümle cümle okumaya başlar. Evrim teorisi ya da modern bilime aykırı gördüğü ayetlere denk geldiğinde, makasını kullanarak ilgili metinleri dikkatlice keser ve sayfadan çıkarır. Aylarca her gece bu şekilde İncil’i okur ve makaslar. Kitabın sondan üçüncü ayetine geldiğinde bir parça ürperir. Ayet şöyle demektedir: “Her kim bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır” (Vahiy 22:19). Titreyen ellerle bu ayeti de kitaptan çıkarır.

Neticede, İncil’den geriye pek bir şey kalmaz. Cildi çıkarılmış kitabı iki parmağıyla havaya kaldırdığında kitap ikiye ayrılarak yatağa geri düşer. Bu sahne karşısında, artık bir karar vermek durumunda olduğunu fark eder. Ya evrim teorisini ya da İncil’i seçecektir. O an, küçüklüğünde İncil vasıtasıyla tanıdığı, sevdiği ve yıllarca adeta arkadaşı bellediği İsa‘yı hatırlar. İsa’ya yönelik duyguları, İncil’i reddetmesine engel olur. O gece, İncil’in Tanrı sözü olduğuna iman eder ve İncil ile çelişen herşeyi reddetmeye karar verir.

Bilim ve İnanç
Bu hikaye, Kurt Wise‘ın hikayesi. Wise’ı ilginç kılan, lisede yaşadığı bu tecrübenin ardından dünyanın en iyi üniversitelerini bitirmiş, ama yine de inancı ile bilimin çeliştiği noktalarda hep inancından yana tavır almış olması. Örneğin, Wise, yukarıda özetlediğim hikayesini anlattığı yazısının sonunda şu ifadeyi kullanıyor: “Eğer evrendeki bütün deliller yaratılışçılığın aleyhine dönse, bunu ilk kabul edecek kişi ben olurum; ama yine de bir yaratılışçı olmaya devam ederim, çünkü Tanrı’nın Sözü buna işaret ediyor.”

Bu sözler, inanç ile bilgi arasındaki ilişki konusunda önemli ipuçları sunuyor. Şöyle ki, inanç, bilgiyi sadece veri, analiz ya da deneylerle varılan bir kavram olarak görmüyor. İnanca göre, vahiy (ya da kimi diğer mistik geleneklerde, rüya ya da sezgi) de bir bilgi kaynağı durumunda. Hatta, inanç, vahyi, deneysel bilgiden daha geçerli kabul ediyor ve bu nedenle, vahyin verdiği bilginin geçersiz olduğunu ima eden gerçekliklerle karşılaştığında geri adım atmıyor. Hıristiyanlık özelindeki, Tanrı’nın milyonlarca yıldır varmış gibi görünen ama aslında 10,000 yaşında olan bir dünya yaratabileceği ya da insanların inancını test etme adına toprağın altına dinazor fosilleri gömmüş olabileceği gibi açıklamalar, böyle bir yaklaşımın ürünü.

Bilim ise, konunun bu yönüne özellikle değinmiyor. Çünkü, bütün bunlar, yanlışlanamaz argümanlar. Örneğin, Tanrı’nın toprağın altına dinazor fosilleri gömmüş olması “hipotez”i hakkında sorulabilecek, “Eğer yanılıyor olsaydık, bunu nasıl anlardık?” sorusuna karşı verebileceğimiz herhangi bir cevap yok. Dolayısıyla, Tanrı’nın gerçekten de böyle bir şey yapmış olmasını muhtemel görsek bile, bu, bilimin sorgulayabileceği türden bir ihtimal değil.

İki Soru
1. Bilimsel bulgularla çelişen (ya da çelişecek şekilde yorumlanagelen) İslami kaynaklarla karşılaşan müslümanlar, inançları ile bilim arasındaki ilişkiyi ne şekillerde dengeliyorlar?

2. İnanç biraz da genel kanının (ve görünenin) dışında olana iman etmek anlamına gelmiyor mu? Eğer kitap görünen gerçeklikten daha farklı ya da daha fazla bir şey söylemiyorsa, ona inanmak bir mana ifade eder mi? Malumu ilam eden bir kaynak Tanrı Sözü addedilebilir mi? Yok eğer kitap asıl gerçekliğin görünenden farklı olduğunu söylüyorsa, o zaman bunun testini (kendisini görünen ile sınırlandıran) bilimsel yöntemle yapabilmeyi beklemek baştan anlamsız olmaz mı?

« Önceki Yazı: İnanç Nedir?
Sonraki Yazı: Kader ve Özgür İrade »
7

Okuyucu Yorumları

 

MU says:

April 7, 2013 at 9:08 pm

Peki, Wise ile Dawkins’ in temsilcisi oldugu iki grup insan arasinda catisma oldugunda, bunun rasyonel bir sekilde cozulmesi mumkun mudur? Hangi kosullar altinda mumkundur? Turkiye’de yasayan ortalama bir musluman kulturel olarak bu kosullari saglamaya ne kadar yatkindir?

 
 

osman kubat says:

April 7, 2013 at 9:15 pm

Serdar Bey,

Bu yazınızla derin değil bulanık sularda yüzüyorsunuz. Öncelikle açık bir yanlışı düzeltmek isterim: bilim kendini görünür olanla sınırlamaz, aklın ulaştığı her yer bilimin ilgi alanındadır. Matematik sadece aklın içinde varolurken, fizik, kimya gibi pozitif bilimler algılara ait bir dizi kabulden sonra deneylere başlayıp, fiziksel bir takım veriler üretebilir. Deney yapabilmek için gözleme dair bir modeliniz olması gerekir. Dolayısıyla dış dünya ile kurulan her ilişki (ki dış dünyanın varlığı da dahil) herşeyden önce kabullere dayanır. Bu kabullerden sonra evrenin niteliklerinden bahsedilebilir ancak. Bilimin tamamen düşünsel alemde bir masturbasyon olmasına engel olan ise, evrenin nitelikleri hakkında bir noktada, daha önce yapılmamış bir gözlemin sonucu tahmin etmek zorunluluğu olmasıdır. Ancak kabulden, tahmine giden yolda binbir (prensipte dahi) gözlenemez, ispatlanamaz unsur olabilir. Yeter ki parsimony bozulmasın (ki zaman zaman, bozulursa bozulsun dendiği de vaki. safradan kurtulmak bazen ancak teorinin olgunlaşmasıyla olur.)

Şimdi bilimi şu veya bu sebeple reddetmek demek, sebebinden bağımsız olarak, spesifik bir epistemik pozisyonu almak demektir. O da şudur: a) insan aklı gerçeği bulmakta yetersizdir. b) bu aklın dışındaki kaynaklar, aklın ürettiklerinden daha faydalı bilgi kaynakları olabilir. Oya burada bir problem karşımıza çıkar, aklın dışındaki kaynaklar tek sesli olmadığından, bunlar arasında seçim yapmak yine akla kalmış bişeydir. Yani a geçerli ise b’den bahsedilemez zaten. Bu iman edenlerin de temel çelişkisidir. Yaradana dair nitelikler, yaradanın insandan bekledikleri, her bir bireyin zihninde kendi kendine varolmayıp, anlatılar ve kutsal metinler yoluyla aktarıldığından, elindeki metnin ve anlatının alternatiflerinden daha üstün/doğru/saf/önemli olduğunu akıl yoluyla bulamayacağını kabul eden biri, başka bir yolla bulma imkanına da sahip değildir. Örenğin hislerinin önemli olduğu düşünüyor, hislerime göre davranmalıyım diyor, oysa bu (hislerin akıldan daha önemli olduğu) da aklıyla vardığı bir sonuç. Veya daha geçerli olarak, allahın kalbine iman verdiğini düşünüyor, oysa bunu öğrendiği kaynak, hala kendi aklıyla kabul ettiği bir kaynak. Önce belirsiz bir bilgiye iman, sonra içerik gelmiş değil. Bu absürd durumdan kurtuluş yoktur. İman bilgiye her zaman zıttır. İnsan aklının dışında, ötesinde, üstünde bir kaynak varsa eğer, insan buna *tanım gereği* ulaşamaz.

 
 

my says:

April 7, 2013 at 11:52 pm

Albert Camus demişki : “Sanat eseri zekânın somut düşünceyi terk etmesinden doğar.”

inanç da böyledir. Ampirik olsa zaten bilgi olurdu. ne yazık ki önceki bölüm gibi bu bölümde de insan aklı sadece sınırlı bazı işlevlerine indirgenmiş. (analitik zekâ gibi) Oysa Akıl ampirik ve/veya utilitarist ve/veya objektif bilgi ile kavranmayacak işlevlere de sahiptir. insan akl bu küçücük fikrî zemine sığmaz. Elimin gölgesine bakarak 5 parmaktan söz edebilirsiniz. Ama damarlarımdaki kanın rengini göremezsiniz 🙂

 
 

Ekrem Senai says:

April 8, 2013 at 12:07 pm

Bilim-din çatışması hamuru çok su götürür. Birkaç nokta önemli:
Bilim-din çatışmasından bahsedilirken genelde nedense hristiyanlıktan örnek veriliyor. Bu sebepsiz değil. Bilim-din çatışması konusu ithal malıdır, islam’a yamanmaya çalışılmıştır. Takiyüddin’in rasathanesinin yıkılması veya matbaanın gecikmesi gibi birkaç örnek üzerinden kurgulanmış boş bir hikayedir. Müslümanlıkta ana itikadi mezhepler böyle bir çatışmaya mahal vermez. Akılla nakil çatışırsa nakil te’vil edilir. Yani kısaca “biz yanlış anlamışız” denir. Çünkü bilim de durağan değil, sürekli yeni bulgulara ulaşılıyor. Yüzyıllar önce anlamadığımız ayetleri bugün anlayabiliyoruz. Mucize, keramet diye adlandırdığımız birçok şey bugün hayatımızın içinde. Şimdi yorumlayamadığımız ayetlerin de bilim ilerledikçe açığa çıkacağını düşünüyoruz. Müslümanların genelinin kanısı ve bilime yaklaşımı budur.
Geçenlerde bir video izlemiştim. Irak televizyonunda bir tartışma programında adamın teki dünyanın yuvarlak olmadığını iddia ediyor ve bunu vahye dayandırıyordu. 21.yüzyılda böyle bir adam görmek şaşırtıcı. Böyle bir adama müslüman dünyasında iyi gözle bakılmaz, yalnız kalır. Galileo, dünyanın yuvarlak olduğunu söylediğinde kilise tarafından cezalandırılıyordu. Halbuki Ebu Reyhan el Biruni Galileo’dan 500 yıl önce dünyanın çevresini gerçek değerine çok yakın bir oranda hesaplamıştı. Kimse ne katline ferman vermişti, ne de bunu garip karşılamıştı. İslam dünyasında bilimin bulguları Allah’ın ayetleri olarak görülmüş ve bu perspektifte anlaşılmıştır. Bunun dışındaki yaklaşımlar genel kabul görmemiştir.
Günümüzde ise bilim konusunda hükmeden değil, mahkum konumunda bir pozisyona sahip islam dünyası. Ne yazık ki söylediğinin de, düşündüğünün de bir önemi yok. Tüketici konumunda ve sadece seyrediyor. Ancak belli bir gelişmişliğe ulaştıktan sonra bilim konusunda kendi yaklaşımını, medeniyet anlayışını sunabilecek gibi görünüyor.
Evrim teorisi konusundaki tartışmalar da yapaydır. Konunun özünde Türkiye’deki muhafazakar-laik çatışması var. Bu gerilim bazen başörtüsü üzerinden, bazen milliyetçilik üzerinden, bazen de evrim teorisi üzerinden patlak veriyor. Kısacası evrim teorisi siyasete alet ediliyor. Yoksa Allah’ın canlıları tekamül ederek yaratmasının vahiyle çelişir bir tarafı yok. Müslümanların bu teori hakkındaki sıkıntısı insanın atasının maymun olduğunu söylemesidir. İnanmış insanların bunu kabul edebilmesi için bekledikleri şey de “yeterli delil”. Bu teoriyle ilgili rahatsızlık duyulan bir başka konu da, teorinin içinde bir tanrı fikri olmaksızın bütün varoluşu açıklama iddiasında bulunmasıdır. Yani Darwinizmin, ateizm “felsefesine” alet edilmektedir. İtiraz bu noktadadır.
İkinci sorunuza geçersek; evet Tanrı sözü malumu ilan etmektir. Allah’ın varlığına ve sıfatlarına dair sunduğu deliller öyle görünürde karmaşık, kompleks şeyler değil. Yer, gökler, dağlar, taşlar, arılar, bulutlar, çöller, rüzgarlar, güneş, yıldızlar, ay, gece, gündüz, hayat, ölüm, insanların farklılığı, lisanların farklılığı, geçmişte yaşamış insanların hayatları, duyguları… gibi her gün gördüğümüz şeyler. Böyle olması da gerekir. Yoksa Kur’an’da “adenozin tri fosfata bakmaz mısınız?” veya “hadronlar ve bozonlar Allah’ın ayetleridir” şeklinde bir ayet olsaydı delil müddeadan daha kapalı olurdu. Müminlerde mavi ekran verirdi:)
İşin nirengi noktası şu. İnsanların “malum” gördüğü şeyler aslında ne kadar “malum”?. Alışkanlık perdesi altında saklanmış mucizeler olabilir mi?. “İnsanlar Allah’ın ayetlerinin yanından dönüp bakmadan geçer giderler”… Dönüp bakmadan yanından geçilen alelade addedilen deliller… İman aleladeyi fevkaladeye çeviriyor (veya öyle olduğunu görmeni sağlıyor). Hayata ve mahlukata ibretle ve Allah’ın yansıyan güzelliği olarak baktırıyor. Hayatına anlamını veriyor. Bakış açını değiştiriyor.
Asıl gerçeklik görünenden farklı, evet. Ama görünenle tamamen ilgisiz de değil. Discovery Channel’da dün bir Budist rahibin elektrik voltajına direncini gösteren bir belgesel vardı, daha önce de bir Rufai dervişinin vücuduna batırılan şişlerin vecd halindeki dervişin beynindeki acı noktalarına nasıl olup da sinyal göndermediği inceleniyordu. Bir sonuca ulaşamadılar. Test dediğiniz şey beş duyu ile hissedilen sınırlı bir dünya için geçerli. Ruhu test edemezsiniz. Cüz’ü olmayan ruhtan hangi numuneyi alıp hangi analizi yapacaksınız. Ancak bu dünyadaki, üç boyuttaki tezahürlerini görüp deney altına alabilirsiniz. “Malum” diye bildiğimiz şeyler, tabula rasa mahiyetindeki bilincimiz üzerinde deneyimlerimizle kazıdığımız yargılar. İman, bu “malum”u, başka bir “malum” seviyesine çıkartıyor. Varlığı Allah’ın sıfatlarına ayna seviyesine çıkartıyor. İnsanın Hakkı kendi aynasından tanımasının yolunu açıyor.
Tartışalım, delillerini sun, ikna olursam inanırım diyorsa bir insan, onda inanma potansiyeli yok demektir. Teslim olması gerekir. Çünkü iman farklı bir format. Beynin bir fonksiyonu değil. Macintosh diskini PC’ye sokunca “format atayım mı?” diye soruyor. O disk ancak “evet” dedikten sonra işe yarar.

 
 

esra says:

April 11, 2013 at 10:47 am

zihinsel engelli öğrencilerim var malumu ilam ediyorum onlara ama pek azını algılıyorlar, tanrı bize malumu ilam ediyor ama iki dünya yaratmış, biri burası, burada herşeyi anlayamıyor, çok uzağı işitemiyor, belirli desibelin aşağısını ya da yukarısını duyamıyoruz, oysa ahiret dediğimiz dünyada full + full algılarla her şeye akıl erdirebileceğiz. biz insan olarak bütün malumu anlayabilir miyiz? tabi belki tanrının bize bildirmediği şeyler vardır, ama bildirdikleriyle insanoğlunun hayaline bile gelmeyecek şeyleri gözler önüne serdiği de ortada. evrimse, bir teori yani ihtimal, ya da varolan maddenin nasıl farklılaştığı, maddenin nasıl ortaya çıktığı değil, bize nereden geldiğimizi anlatmıyor, maymuna benziyoruz evet belki bazı kötü maymunlar uyum sağlayamadı hayata insana benzer türler geldi bugüne kadar sonuçta homo sapiens ortaya çıktı diyelim, maddenin evrenin taşın toprağın oksijenin nereden geldiğini bildirmiyor bize darwin

 
 

rüştü hacıoğlu says:

April 13, 2013 at 11:54 am

nedense bu blogu seviyorum. sanıyorum bana nereden geldiğimi hatırlatıyor; evrimimi gerçekleştirmeye çalıştığım bir yer olarak kişisel anlamıma dair önemli izleri var bende ve belki buna ben böyle inanıyorum…

 
 

Hüsnü şahin says:

April 30, 2013 at 3:27 pm

Yazarın İnanç’ın ne olduğunu hala anlayamamış olması bu tür arayışları sürekli gündeme getirecektir. Tasdiksiz iman olmaz. Eğer kitap evreni tasdik etmiyorsa evreni yaratanın kitabı olamaz. Çünkü Kitabın ve evrenin yazarı aynı ise ikisi arasında çelişki imkansızdır. Hatta kitap, içimizdeki duygularla da tasdiklenmeli çünkü bizi de yazan aynıdır.

Problem şuradan kaynaklanıyor ki bilimsel bir takım dogmalar sarsılmaz hakikatlermiş gibi bir paradigma oluşturulup inanç bu paradigma ile yargılanıyor. Mesela Darvin’in bir hipotez’den öte gitmeyen ancak ismi teori olan savlarını ne derece bilimsel gerçek olarak kabul edeceğiz. Acaba Evrim dogmasını hangi laboratuvarda test edebileceğiz. yıllar öncesinde bir hayvanın başka bir hayvana dönüşme efsanesini doğrulayabilecek ne gibi bilimsel çalışmalar vardır. Peki ey Bilim’in rahipleri söyleyin bana! yumurta faydalı mı zararlı mı? Hala karar veremediniz. Neyi kesin olarak biliyorsunuz?

Sonuç olarak evrendeki binlerce hakikatlerden sadece biri olan bilimi bir dogma haline getirip, onu yamultup her şeyi onunla test etmek dünyaya at gözlüğü ile bakmaktır. Bu nedenle yaratıcı Evren, Kitap ve İnsan üçleminde öyle güçlü deliler göndermiştir ki her biri diğerini tasdik eder. Çelişki olmaz. Çelişki var diyen buyursun ispatlasın. Yıllardır bunu ispatlamaya çalışmıyorlar mı?

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.