• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

İnanç Nedir?

31 Mar2013
 

[31 Mart 2013 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Bir yaratıcının varlığına inanıyorum” diyen bir insan, tam olarak ne demek istiyor? Daha basit bir ifadeyle: İnanç kelimesinin anlamı ne? Lugatımızda böyle bir kelime neden var? Bu kavram, zihnimizde nasıl bir karşılığa sahip?

Bir fikir edinme adına aynı cümleyi benzeri diğer ifadelerle yeniden kuralım:
(1) “Bir yaratıcının varolduğunu tahmin ediyorum“,
(2) “Bir yaratıcının varolduğunu zannediyorum“,
(3) “Bir yaratıcının varolduğunu düşünüyorum“,
(4) “Bir yaratıcının varolduğunu biliyorum“.

Şayet inanç kelimesi gerçekten anlamlıysa, “Bir yaratıcının varlığına inanıyorum” cümlesinin yukarıdaki dört cümleden farklı bir mana ifade etmesi ve dolayısıyla da, yukarıdaki dört cümlenin hiçbiri tarafından tam olarak karşılanamaması gerekir. Eğer ortada böyle bir farklı mana yoksa, inanç diye bir şey de (en azından bizim için) aslında yok demektir. Bu durumda da, ya inanç diye bir şeyin hiçbir zaman varolmadığına ya da geçmişte bir tarihte varolmuşsa bile artık bir mefhum olarak zihinlerde bir karşılığının bulunmadığına hükmedilebilir.

Modernite
Modern zihin, tahmin etmek, zannetmek, düşünmek ve bilmek gibi kavramları kolaylıkla anlayabiliyor ve birbirlerinden ayrıştırabiliyor. Hatta, modern anlayışın bu kavramlar arasında bir hiyerarşiyi beraberinde getirdiğini söylemek de mümkün. Hiyerarşinin zirvesinde bilmek (ya da bilgi) var. Tahmin, zan ve düşünceler ise, (yeterince sınanmadıkları veya subjektif oldukları için) hiyerarşinin alt seviyelerinde yer alıyor.

İnancın ise, modern çerçevenin içinde herhangi bir yeri dahi yok. Ancak, bu, modernitenin inancı küçümsemesi ya da dışlamak istemesinden ileri gelmiyor. Modernite, inancı, bu dört kavram (ya da benzerleri) arasından ayrıştırmaya ve inanç için müstakil bir tanım yapmaya müsait bir anlam dünyasına baştan sahip değil. Dolayısıyla da, modern insan – kendisini inançlı addetse dahi – (sözgelimi) bir yaratıcının varolduğuna inanmak ile bir yaratıcının varolduğunu düşünmek arasındaki farkı görebilecek bir zihinsel altyapıdan yoksun. Bu durumun en ironik sonucu, modernitenin iman yoksunu milyonlarca “inançlı” insan üretmiş olması.

İmansız İnançlılar
Modernite öncesine baktığımızda, pek çok din ve inancın şu ya da bu şekilde mistisizmle iç içe olduğunu ve bu mistisizmi, maddi varlığın üzerinde (meta-) addettiğini görüyoruz. İlgili dönemde, inanç kavramını bu mistisizmden bağımsız düşünmek pek mümkün değil. Dış dünyadan ziyade (matter) o dünyayı algılayan zihne (mind) odaklanan, varlığı sadece varlığın kendisine bakarak değil sezgilerle de anlamlandıran, hatta insan zihnini doğa kanunlarını esnetebilecek ya da askıya alabilecek yetide gören bir mistisizm, bütün bunları güçlü bir inançla ilişkilendiriyor ve inanç mefhumunun kendisini de zaten bu çerçevede anlamlandırıyor.

Günümüzün “inançlı”ları ise, geçmişe dair kavramları modernitenin kalıplarıyla anlamlandırma eğilimindeler. (Hatta, ilginçtir, moderniteye söylem bazında şiddetli tepkiler verenler dahi bu noktada çok farklı değil gibiler.) Türkiye özelinde, vahyin doğruluğunu bilimsel olarak test edebileceğini iddia eden ilahiyatçılar da, kutsal kitabın semavi niteliğini çeşitli numerolojilerle ispat etmeye çalışan hurufiler de, İslam’ın bir akıl-mantık dini olduğunu iddia eden (ya da en azından mantığa uygunluğunu vurgulayan) neo-mutezililer de, modern bir dinin misyonerliğini yapıyorlar.

Halbuki kutsal metinlere baktığımızda, sadece akıl ve mantıklarıyla hareket eden karakterler görmüyoruz. Bir çocuğu öldüren ilm-i ledün sahibi bir kul ya da gördüğü rüya üzerine oğlunu boğazlamaya kalkan bir baba, kutsal metinlerde kendine yer bulabiliyor ve övgüyle anılabiliyor. Bu gibi fiilleri akılla, mantıkla ya da modernitenin yücelttiği herhangi bir başka değerle açıklayabilmek pek kolay değil.

Bu fiilerin akıl dışı olduğu söylenebilir; farklı bir rasyonalitenin ürünü olduğu iddia edilebilir; ya da, doğaüstüne dair her türlü atfın yapısı gereği insan aklının üzerinde (supra-rational) olacağı, inancın da zaten tam da böyle bir şey olduğu öne sürülebilir. Kutsal metinler, bu gibi farklı yaklaşımlardan hareketle inkar, tevil ya da tefsir edilebilir. Ancak, hiçbir durumda, bu metinlerden bir akıl-mantık dini portresi çıkmaz. Bunu çıkaranlar, İslam dinini ait olmadığı bir kulvarda yarışa sokuyor gibiler.

Sonraki Yazı: İnanç Nedir? (2) »
4

Okuyucu Yorumları

 

Hüsnü şahin says:

March 31, 2013 at 5:24 pm

İnanç’ın esası Eşhedu ile başlar. Yani ben şehadet edrim ki…
Şehadet ise göz ile gördüğün gibi tasdik etmektir. Yukarıdaki çıkarımlarda olduğu gibi inanç dışı her şer dogmatik tir. Mutlaka bir ön kabul gerektirir. Bilimin %99’u NŞA (Normal şartlar altında)’dır. Yani normal şartlar ön kabulünden yola çıkar. İnanç der ki “ben var isem ve ben kendimi var edecek kudrete sahip değil isem beni var eden biri olması şüphesiz gereklidir”. Bu ise %100 doğrudur.

 
 

Ersal Demirayak says:

April 1, 2013 at 10:44 am

Bir disipline ait açıklamayı, farklı bir disiplini kullanarak yapmak, en basit metodsal bir hatadır. Aynen din-inanç gibi bir konuyu modern felsefeyi kullanarak yapmaya çalışmak gibi.

İlginç olan ise, konunun da modernite ve inanç olması.

İnanç kelimesinin kavramsal analizi, tamamen İNANCa dayalı bir anlayışla yapılmış. Bu da anlamla dilin çelişmesi. Anlamda, inancın somutlaşamayacağı anlatılmak istenirken, kanıtlanma olasığılı olmadığı için inancın varlığı-yokluğuna dair İNANÇ dile getirilmiş. Oysa, elde edilen verilerin sonucunda gidilen her sonuç, mutlak gerçeğe ulaşmanın imkansızlığı nedeniyle inançtır. Ve bunun moderniteyle ilgisi de yoktur. Modernizmin inanca yüklediği anlamla, kişinin inanma nedenleri aynıymış gibi ele alınamaz.

Modernizmin bilgiyi tepeye koyması, inançlı ve inançsız anlayış için tamamen farksız bir durum. Yani bu durum inancı geri plana düşürmüyor. Çünkü bu açıdan bakıldığında inançsızlık da sonuç olarak varılmış bir inanç. Bu da somutlaşırılımaz. Kişi Allah’ın varlığına inanıyordur, ya da olmadığına inanıyordur. Yazıda inanca neden tepeden bakılmaya çalışıldığını anlamak imkansız.

Modernizmin herhangi bir nitelikte İNSAN ÜRETMESİ yargısı son derece muğlak bir ifade olmakla birlikte gerçek hayat ile karşılaştırıldığında bunun da bir inanç olduğunu anlamak zor değil. Çünkü moda akımlar, insanları sadece etkiler. O da, inancı değiştiren bir etki olmaz. İnaç yazıda zannedildiği gibi herşeyden birebir etkilenip değişen bir yapıya sahip olsaydı, şimdiye inanç diye bir şey kalmazdı. “Günümüz inançlıları” tanımı da yine anlatılmak istenene zıt bir anlayışa sahip olmanın bir sonucu. Günümüzde tek tip inanç yok. Herkesin nasıl inandığına dair bir inanca sahip olmak, inancın da ötesinde bir yargı. İnanç, belli argümanları kullanıp sorgulama-değerlendirme ile sonuca varmaktır. Yargı ise bunları da kullanmadan gidilen sonuçtur. Benim gözlemlediğim
inançlı insanların yaklaşımı ile yazıda anlatılan tavır arasında bir ilgi olmadığını belirtmek ne kadar anlamlı bilmiyorum.

Dine bakışta modern felsefe kullanılması çelişkisi peygambere sıradan insan gibi bakma, peygamber ve Allah ilişkisini sokaktaki insanın Allah ile ilişkisiyle bir tutma olarak kendini gösteriyor. Oğlunu boğazlamaya çalışan delirmiş adam, Allah ın hata ile peygamber yaptığı kendini bilmez bir kişi olarak anlaşılmış olmalı. Ya da bu bakış açısına yükleyebildiğim en anlamlı sonuç bu. Dine ait olay-kişi ve kavramları salt akıl ile açıklamak söz konusu olamaz. Eğer dini de bilim gibi deneylenebilir, gözlemlenebilir, bir beşerin aklına her yönüyle sığan sıradan bir disiplin gibi algılamaya çalışırsanız inançsız olursunuz. Çünkü, dini dine zıt bir yaklaşımla anlamaya çalışmış olursunuz. Burada kişinin önce kendisinin inançlı mı inançsız mı olduğuna karar vermesi, sonra diğer insanların nasıl inandığını anlamaya çalışması gerekir.

Kutsal metinlerdeki gündelik yaşamı aşkın olayların her birinin izahı ve açıklaması mevcut. Tevil ya da kaçamak açıklamalara sığınma gereksinimi duymak gibi bir ihtiyaca gerek yok. Ancak önemli olan kişinin zihniyetinde sorun olmaması. Eğer kendi aklına sığmadığı için herşeyi reddetmeyi bilimsellik zannedersek, bilimin kendisini en başta reddetmemiz gerekir. Ve bu anlayışla dini anlamak zaten gereksizdir, çünkü önce doğru düşünmeyi öğrenmek gerekir. Günümüzde modernizm değil, daha çok felsefe ve inançsızlık etkilidir. Ve bir çok inançlı insan, bu akımlardan etkilenerek dine salt akıl ile bakıp eksik bulduğunu, açık yakaladığını zannederek kendini aldatmaktadır.

Böyle kişiler mantık oyunlarını, dinin derinliğini göremedikleri için akıllılık zanneder. Kendisi doğru göremediği için, başkalarını da hatalı, eksik görme eğilimindedirler. Hangi konu olursa olsun, bakışınız hatalı ise, en doğru ya da baksanız hatalı görürsünüz.

 
 

Ekrem Senai says:

April 1, 2013 at 11:33 am

Muhyidddin İbn Arabi (KS), Allah’ı bilmek, mevcudiyetini bilmekten gayrıdır, der. İman, bilmektir. Şehadettir. Bunu dört seviyeye ayırmışlar. İnsan, Hayy bin Yakzan gibi akılla, delillerle Allah’ın varlığına dair bir “kanaat” sahibi olabilir. Allah’ın sıfatlarına dair de, kendi varlığından yaptığı analojilerle bir çıkarımda bulunabilir. Bu seviyede bir bilişe “ilmelyakin” adını vermişler. Genelde “iman ettim” denildiğine en çok bu bilgi seviyesine işaret ediliyor.

İlim ile Allah bulunur mu, bulunmaz mı konusu biraz çetrefilli. Mücerred akıl, akl-ı meaş, yani elektrik akıl, beyindeki sinapslarda bir hücreden diğerine geçen, gördüğünü bildiğine göre değerlendiren akıl, evrenin sırrını çözer mi? Allah’ı bilebilir mi, bulabilir mi? Bulur diyen kelam alimleri olmuş, bulanına ise pek rastlanmamış. Fakat buldum diyen insanlar çok. Sufilerin şiirlerine, nutk-u şeriflerine baktığımızda hepsinin Allah’a vasıl olduklarını ifade ettiklerini görüyoruz. İstisnasız hepsi, bir biliş seviyesine ulaştıklarını söylüyorlar. Hatta bunun yolunu, yordamını öğretiyorlar, hangi seviyede nelerle karşılaşılacağını ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Akıl yürütme şeklinde bir biliş değil bu. Hatta aklın bu yolculukta engel olduğunu söylüyorlar. Bu akl u fikr ile Mevla bulunmaz diyorlar. Buradan kestirmeden dinin aklı nasıl dışladığına dair çıkarımlar yapılabilir. Hayır, bu sadece aklın yeniden formatlanması anlamına geliyor. Determinist bir akıl sınırlı bir akıldır. Sebebe bakar, önceki tecrübelerine bakar, sonuca dair bir çıkarımda bulunur. Sebep-sonuç ilişkisi faydalıdır. İnsanı mutlu kılar. İnsan bu ilişkiyi kuramazsa huzursuz olur. Gerilim filmlerinde çok yapılır bu. Sebebini gizli tutarlar, beklediğiniz sonuca bir türlü ulaştırmazlar, hep sürpriz yaparlar. Diken üstünde hangi süprizle karşılaşacağını bekler durursun. Böyle bir dünyada insan çıldırırdı. Fakat hakikatte böyle bir zorunluluk yok. Allah, determinizmle kayıtlı da değil, hiçbir kurala muhtaç da değil. lem yelid velem yuled. Mucize dediğimiz hadiseler de determinizmin kırıldığı anlar. Yakan ateş, yakıcılığını Allah’tan aldığı için “serin ve selametli ol” emrini alınca Peygamberi yakmaz. Bir anda iki yerde bulunulabilir. Ve olmaz denilen herşey olabilir. Rasyonel aklın yetersizliğini anlamamız için bazen bizlere de bu olağanüstü durumlar yaşatılır. Fakat çok fazla üzerinde durmadan, tesadüflerle açıklayıp geçer gideriz.

Sufilerin yolculuklarında engel olduklarını söyledikleri rasyonel akıl, formatlandığında en büyük refikleri haline geliyor. Bu “nurlanmış” akıl hikmet menbaı haline geliyor. Filozoflarla, hikmet sahibi insanların sözleri de farklı. Çünkü filozoflar görmedikleri ve bilmedikleri şeyler hakkında fikir yürütüyorlar. Hikmet sahipleri ise gördüğünden haber veriyor. Eflatun’un Hint bilgelerinden öğrendiği mağara benzetmesinde olduğu gibi. Biz, mağaranın içinden gölgelere bakıp yorumlar yapıyoruz ve çok akıllı olduğumuzu düşünüyoruz. Hikmet sahibi insanlar ise gölgelerle oyalanıp durma, aklına akılla veda et, kafanı çevir, veya bu mağaranın dışına çık diyorlar. Artık buna supra-rasyonel mi denir, akl-ı maad mı denir bilmiyorum. Fakat varlığın amacına, sahibine dair bir derdi yoksa insanın ona her şey saçma gelir. Eflatun zamanında insanlar meraklı demek ki bize mağarada gölgelerle hiç ilgilenmeyen insanlar olduğundan söz etmiyor bile.

Eskiden anne-babalar çocuklarını Karagöz oyununa götürür, oyunun sonunda da perdenin arkasına geçirip onları oynatan eli, sanatkarı gösterirlermiş. İrfandır bu.

Bütün merakımızı “bir gün çözülmek üzere” bilime emanet ettiğimizden beri felsefe de, şiir de, aşk da ve doğal olarak din de ikinci plana itildi. Bu yüzden artık irfan sahibi hayat adamları, Allah adamları, yerlerini beğenimize göre bir din ve Allah tasavvuru yapan, dini bizim zevkimize “uyduran” ilahiyatçı hocalara bıraktı. Onların Allah’ı ilmen isbat edeceği günlere kaldık artık. Kur’an’ın şifrelerini çözüp, laboratuvarda test edip ateistleri susturacaklar. Herkes iman edecek. Heyecanla bekliyoruz !

“Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır”.

Tavsiye okuma: Vahye göre Akıl, İslam’da Aklın önemi ve sınırları, A.Yüksel Özemre

 
 

MU says:

April 2, 2013 at 1:21 am

Yorumlara bakilirsa, SK once bir bilgi/bilim felsefesi dizisi yapmaliydi 🙂

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.