• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

İnsan Neden Beyaz Olmak İster?

13 Feb2011
 

[13 Şubat 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Pamuk Prenses masalındaki kraliçe, sihirli aynasının karşısına geçerek “Ayna ayna söyle bana, en güzel kim bu dünyada?” diye sorar. Almak istediği cevabın, “Sizsiniz kraliçem” olduğu malumdur. Zira insanlar başkalarınca övülmek, takdir edilmek ve neticede bir şekilde kendilerini önemli hissetmek isterler. Kendilerini içten içe değersiz hissettikleri zamanlarda, başkalarının takdirlerine olan ihtiyaçları daha da artar. Tabii bu bir parça problemli bir durumdur. Çünkü, kişinin kendisinde hissettiği bir eksikliği başkalarından gördüğü ilgi ve beğeni ile kapatmaya çalışması pek anlamlı değildir. Dahası, böyle bir çaba, (diğer zararlarının yanı sıra) insanı kimliksizleştirir. Çünkü asıl derdi başkalarının dünyasında makbul bir yer edinmek olan bir insan, davranışlarında öncelikle başkalarının düşüncelerini ölçü alacağından, zamanla kendisi olmaktan uzaklaşır. Zaten masaldaki “güzel” kraliçenin sürekli aynadan teyit almaya ihtiyaç hissetmesinin nedeni de budur.

Bu duruma gelmiş olan bir insan tehlikelidir; ne yapacağı belli olmaz. Örneğin, masaldaki kraliçe, aynadan korktuğu cevabı alınca, öfkeden deliye döner ve Pamuk Prenses’i öldürmek ister. Kendisini önemli hissetmek isteyen insanlar da böyledir. Onlar da benzeri amaçlar uğruna olmadık işler yaparlar. Bu olmadık işlerden biri, herhangi bir etik sorgulama yapmadan, itibar gören insanlarla aynı yerde durmaya çalışmaktır.

Sosyal psikoloji alanındaki kimi çalışmalar, bu konuda bazı ipuçları sunar. Mesela sosyal kimlik teorisine göre, insan, kendisi hakkında olumlu düşüncelere sahip olma istek ve eğiliminde olan bir varlıktır. Bu nedenle de, mensubu bulunduğu gruplara olumlu özellikler atfetmek ya da sosyal statüsü yüksek olan gruplara girmeye çalışmak gibi davranışlar sergiler. Çünkü, insan, muteber bir grubun kimliğini taşımanın, ayrıcalık hissini de beraberinde getireceğinin farkındadır.

Ancak böyle bir çaba da problemsiz değildir. Şöyle ki, itibar arayışının birincil amacı, ego tatminidir. Erdem, denklemin dışındadır. Dolayısıyla, kişiye itibar kazandıracak olan grubun erdemli bir amaca hizmet etmesi ya da erdemli insanlardan müteşekkil olması gerekmez. Zaten tam da bu yüzden, tarih, bir dönem muteber olsa da bugün antipatik bulunan sosyal ve siyasi gruplarla doludur. Bu türden grupların, popülaritelerinin zirvesinde iken çok sayıda insanı cezbedebilmiş olması bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Peki ya Türkiye özelinde durum nedir?

Türkiye’ye ve ülkenin tarihine baktığımızda, insanların itibar arayışıyla edinmek istedikleri grup kimliğinin uzun bir süredir hep Batılı hayat tarzı ile bir şekilde ilişkili olageldiğini görüyoruz. Bu, başarılı olanın taklit edilmesi ile ilgili olan anlaşılabilir bir durum. Bu nedenle de, başlangıcının Osmanlı’nın gerileme yıllarına denk gelmesi şaşırtıcı değil. Yani, hakim kanının aksine, Batılılaşma dediğimizde, kökleri Cumhuriyet’ten çok daha öncesine dayanan, aşağı yukarı 300 senedir sürmekte olan uzun bir süreçten söz ediyoruz. Mesela, Fatma K. Barbarosoğlu’nun Moda ve Zihniyet adlı kitabındaki harikulade örneklerden de görülebileceği gibi, II. Abdülhamid dönemi (1876) ve sonrasına gelindiğinde Batı kültürüne ait öğe ve pratikler giyim kuşamdan ev dekorasyonuna kadar pek çok alanda hayatın içine girmiş ve birer statü aracı haline gelmişti.

Batılılaşma konusunda Cumhuriyet’in yaptığı ise, zaten yaşanmakta olan bir kültürel değişimi devlet eliyle körüklemeye çalışmak ve Batılı hayat tarzını benimsemeyi makbul vatandaş olmanın temel kriteri olarak dayatmak oldu. Devletin hayatın her alanına (Meşrutiyet Dönemi’nde olduğundan çok daha ileri bir seviyede) hakim olduğu bu yeni dönemde kimlerin adam yerine konup kimlerin dışlanacağı, halka fazlasıyla belli edilmişti. Bir başka deyişle, halihazırda Batı karşısında kendisini zaten ezik hisseden bir halkın önünde “adam olma” adına başka bir açık kapı bırakılmamıştı.

Bu şartlar altında, Atatürkçülüğe angaje olmak, takdir görmenin ve kendini önemli hissetmenin yeni (ve tek) aracı haline geldi. Cumhuriyet’in okullarında eğitilen öğrencilerin ağızlarından dökülen “Şapka giydik, gülünç olmaktan kurtulduk” gibi cümleler, bu dönemin ürettiği yeni insan tipinin duyduğu derin itibar kaygısının ve bu kaygıyı gidermeye karşılık gelen Batılılaşma çabasının bir özeti olarak görülebilir.

Cumhuriyet tarihine damgasını vuran bu tipoloji, hala son derece canlıdır. O günlerin “asri” insanlarının ardılları, artık kendilerini “beyaz Türkler” olarak nitelendiriyorlar. Ancak ne var ki, o günün Batısı ile bugünün Batısı aynı olmadığı gibi, o günün makbul değerleri ile bugününkiler de aynı değil. Bu nedenle, Atatürkçü hayat tarzı da, Atatürkçülüğün bizzat kendisi de, günümüzde bir insanın ciddiye alınması adına artık geçer akçe değil.

Bu gerçekle karşılaşan beyaz Türkler, sihirli aynadan umduğu cevabı alamayan kraliçeyi hatırlatan tavır ve davranışlar sergiliyorlar. Ayna onlara çirkin olduklarını söylüyor. Onlara, eleştirilmesine bile tahammül edemedikleri ideologlarının, Kürtlere, gayrimüslimlere, dindar müslümanlara karşı işledikleri insanlık suçlarını gösteriyor. Ezilenin karşısında ezenin yanında durarak iyi olunamayacağını söylüyor. Ama onlar bunları duyunca, aynaya kulak vermek yerine giderek daha da öfkeleniyorlar.

3

Okuyucu Yorumları

 

Talha Dereci says:

February 13, 2011 at 10:22 pm

Şu ana kadar ki Taraf Üniversitesi dersleri arasındaki en iyi ders buydu bence. Altı çizilecek bir çok nokta var. Beyaz Türkler’in neden bu denli davranışlarında ısrarlı olduklarını ve bunun sebebinin ne olduğunu sayenizde öğrenmiş oldum. Teşekkürler…

 
 

rüştü hacıoğlu says:

February 14, 2011 at 12:46 am

“Aslında beyazlara da hak vermek lazım…” gibi cümleler kurmak istemiyor değilim ama (tam da beyazların kullandığı anlamda ama) iş, oluş, hareket ortada, aymazlık ortada… İnsan bir tövbe girişiminde bulunur: “İnsanız hatalıyız, karikatürize etmeden anlayamıyoruz, çarpıtmaktan kaçınamıyoruz. Yedik bir nane kusura galman gardaş…” falan der diye bekliyoruz ama nafile.

Mübarek bile giderayak “Ekmek çarpsın ki dış güçlerin oyunu” dedi; az için Tahrir meydanına koşacaktı ama bizim beyazların Latin alfabesini sökmüş olmaktan öte semantikle bağlantılı bir sözünü geçtim, Silivri’den yapılan canlı yayında söylediklerini duyunca “Ayıptır, günahtır…”

Hele biri çıktı dedi ki: “Biz hayatımızı devlete vakfettik de… Eşyalarımızı oradan oraya kendimiz taşıdık da…”

Dedim ki: bunlar ya http://askerleranlatiyor.blogspot.com sitesinden ya da köle-askerlerin evlerine dönebilenlerinin konuşabileceklerinden habersiz.

Ayna konuştu: Pudralar döküldü, kavruk göründü; kop bu sonradan görmelikten, özüne dön beyazım! Paris niree, Haymana nireee?

Beyaz pudra ile harbiyenin küçük dünyası arasında bir sebep-sonuç ilişkisi var sanıyorum. Kara kuvvetlerinin kuruluşunu Mete’ye ulamanın masalsılığı bir yana; Jandarmanın, vakayı hayriye sonrası kurulan modern orduya dayandırılması ve aynı dönemin “pudra” ithalatı ile “devlet kurtarma” arasında kurduğu mitolojik bağ bugün kurmayımızı I. Silivri kapı bozgununda şoka sokmuştur, milletin sinesinde ikinci bir vakayı hayriye umudu yeşermiştir…

“Allah’ın sopası yok ki” hurafesine güvenip millete balyoz planı kuranlar da görmüş oldular ki, evet sopa yok ama balyoz var. Sessiz devrim hayırlı uğurlu olsun; Edmund Burke’nin de kulakları çınlasın, ahanda “muhafazakar devrim” kurumları yıpratmadan, kuranları bit gibin ayıklayıp, mis gibi bahar temizliği…

 
 

şinasi yakut says:

February 17, 2011 at 1:55 am

Serdar Kardeşim,

Beyaz Türkler konusunda tespitleriniz mükemmeldi gerçekten. Fakat maalesef beyaz müslümanlar konusunu ele almamışınız. Tabii biz bu konuyu çok değerli abimiz Etyen Mahçupyan’ın yazılarından takip ederek faydalanıyoruz, ama sizden de bu konuda faydalanmak isteriz.

Saygılar

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.