İnsanlık, Milliyetçilik ve Türkçe Olimpiyatları
9 Haz2009Yeni Şafak gazetesi yazarı Kürşat Bumin, “Sonunda ‘Kongolu minikler’e de ezberlettik” başlıklı yazısında, geçtiğimiz günlerde yedincisi gerçekleştirilen Türkçe olimpiyatlarını değerlendiriyor. Bumin’in yazısındaki kimi argümanlar (beyaz öğretmen-siyah öğrenci örneğinde olduğu gibi) tartışılmaya epey müsait olsa da, şu cümleler gayet önemli:
4 ve 5 yaşlarındaki iki “Kongolu minik”, izleyicilerin şaşkın bakışları altında İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını bir çırpıda ezbere okuyuvermiş.
…
Üşenmeyip “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” adlı organizasyonun internet sitesinde de biraz dolaştım.
“Olimpiyatların Amacı” başlığı altında şunlar yazıyor:
“Kültürel değerlerin ‘İNSANLIK’ ortak çatısı altında gün yüzüne çıkartılması ve kopuk ilişkilerin aşılarak diyalog köprülerinin kurulması aynı dili konuşmakla mümkün olacaktır.”
Pek bir şey anlamadığım bu satırlardan, “aynı dil”den kastın “Türkçe” olduğu sonucunu çıkartıyorum ben. Eğer yanılmıyorsam, bu dehşetengiz bir iddia doğrusu…
Demek ki, kültürel değerlerin “İNSANLIK” çatısı altında ortaya çıkarılması ve gerekli köprülerin kurulması “Türkçe” dolayısı-dolayımı ile mümkün olacak……
Neyse, biz dönelim tekrar, kapanış töreninde büyük heyecan yaratan olaya, yani “İki Kongolu miniğin” İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezbere okumasına:
Kongolu minikler için bu yarışma konusunu kim seçti ise, birçok bakımdan büyük yanlış yapmış.Bir kere -tahmin ettiğiniz gibi- her şeyden önce, “Kongolu minikler”, Türklerin “İstiklal Marşı”nı niçin ezberlesinler? Ezberleyip de niçin koca salonu gözyaşına boğsunlar? Ne anlamsız bir yarışma konusudur bu böyle. (link eklendi)
Bumin’in (alıntıladığım) eleştirilerini makul bulsam da, bu argümanları bir basamak daha ileri götürerek olimpiyatların resmi sitesinde “kültürel değerler” ve “insanlık” kavramlarına yapılan vurguyu sorgulamak istiyorum.
Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nın, “kültürel değerlerin “insanlık” ortak çatısı altında gün yüzüne çıkartılması ve kopuk ilişkilerin aşılarak diyalog köprülerinin kurulması” olarak belirtilen amacında herhangi bir problem yok. Ancak bu amaca ulaşma adına takip edilen yol (ve bu yolun Türkiye’de hemen her kesim tarafından takdir ediliyor oluşu), “insanlık”, “kültür” ve “medeniyet” kavramlarını algılayış şeklimizin evrensel olmaktan uzak olduğunu akla getiriyor. Zira Türkçe olimpiyatlarının formatı, farklı ülkelerden gelen çocukların bizim şarkılarımızı, türkülerimizi ve marşlarımızı söylemeleri üzerine kurulu.
Amaç gerçekten “kültürel değerlerin “insanlık” ortak çatısı altında gün yüzüne çıkartılması” ise, o zaman sadece Türk kültürünün ön planda olduğu bir format ile böyle bir amacı gerçekleştirebilmek elbette mümkün olmaz. Çünkü böyle bir format, (insanlığın ortak çatısı altında gerçekleşecek etkileşimi hem Türkçe hem de Türkiye başlığı altına indirgiyor olmasından ötürü) dünyanın 115 ülkesinden gelen insanlardan öğrenmeyi düşündüğümüz pek bir şey olmadığı imasını içerir. Zira tek yönlü bir iletişimin hakim olduğu bir çerçeve, “kültürel değerler” ve “insanlık” gibi medeniyet eksenli kavramlar adına kuşatıcı olmaktan uzaktır. Bu noktada şunu sormak gerekli: İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezbere okuyan Kongolu çocuklardan (ve tabii diğerlerinden) bizim öğrenebileceğimiz hiçbir şey yok mu? Daha da önemlisi, böyle bir kaygımız var mı?
Burada yapılanın bir “Türkçe” olimpiyatı olduğu ve dolayısıyla bu olimpiyatın “Türklerin” medeniyete katkılarını anlayabilme ve anlatabilme amacına hizmet ettiği de söylenebilir – ki bunda da bir problem yok. Ancak böyle bir durumda da, yapılan işi insanlığın “ortak çatısı” ile ilişkilendirebilmek mümkün olmaz. Çünkü farklı kültürel değerleri “insanlık ortak çatısı” altında gün yüzüne çıkarma ameliyesi, diğer diller ve o dillerde ortaya konan eser ve kavramları da Türkçe’dekiler kadar önemli ve gerekli kılar. Bu durum dikkate alınmıyorsa, “insanlık çatısı”ndan bahsederken aslında farkında olunmadan “kültür emperyalizmi” (ya da en azından bir “kültür misyonerliği”) kast ediliyor demektir. Dikkat edilecek olursa, böyle bir tavra sahip çıkan bir insan, İngilizce dışında bir dil bilmeyen, iletişim kurmak durumunda olduğu insanlardan İngilizce öğrenmelerini bekleyen, diğer kültür ve medeniyetlere dair bilgi ve algısı son derece sınırlı olan, ancak bütün bunlara rağmen kendi medeniyetini tarihin sonuna yerleştirmekte bir sorun görmeyen kimi Amerikalılarla aynı çerçeveye girmiş olur.
Bütün bunlar, işin bir yanı. Diğer yandan, Türklerin kültürel değerleri dendiğinde hamasi şiirlerin ve (kimi zaman 4 yaşındaki çocuklara ezbere okutulan) 10 kıtalık milli marşların her seferinde organizasyonun vazgeçilmez öğeleri durumunda olması üzerinde de ayrıca genişçe durulabilir. Zira böyle bir içeriğin, kültür ve medeniyet gibi kavramlardan ne anladığımız konusunda ne gibi imalar içerdiği ya da başka kültürlerden gelen insanlarla olan “kopuk ilişkilerin aşılarak diyalog köprüleri kurma” noktasında milliyetçiliğin ne gibi bir işleve sahip olabileceği gibi konular ayrıca sorgulanmaya fazlasıyla müsait.
Aslına bakılırsa, sorulması gereken ilk soru şu: Bizi asıl mutlu eden şey insanlığa katkıda bulunmak mı, yoksa başka medeniyetlerin çocuklarının milliyetçi duygularımızı okşayan tavırları mı? Zira söz konusu olan ikincisi ise, Pax Ottomana’nın sona ermesinin ardından asırlar geçmiş olmasına rağmen hala başkalarınca yoksayılmayı ve ciddiye alınmamayı kabullenemiyor olmanın kompleksini yaşıyor ve dostluk adına hareket etmeye çalıştığımızda dahi bu psikolojinin tesirinden kurtulamıyoruz demektir.




Okuyucu Yorumları
beytullah emrah says:
9 Haziran 2009 at 11:11 AMBu iş bana yüzyıllar öncesinde kalmış köhne bir sömürgecilik uygulamasını hatırlatıyor… Kendi çocuklarımıza yaptığımız eziyet bitmedi, sıra dünya çocuklarına geldi anlaşılan…
Bir arkadaşım geçen gün şöyle dedi: Kürtlerin ve diğer kavimlerin kendi dillerinde eğitim yapamadıkları bir ülkede bu tür bir organizasyon rahatsız edici değil mi? Tabii bunu söyleyen arkadaşım Kürt değil. Ama güzel soru!
blue says:
9 Haziran 2009 at 3:13 PMBu sene seyretmedim. Geçen sene bir Afrikalı çocuk geleneksel kıyafetleri içinde çıkıp “Korkmayın ben yamyam değilim, sizi yemem!” demişti. Çok hoştu. Keşke hazır Türkçe öğrenmişken, mesela her çocuk çıkıp kendi ülkesinin meşhur bir şiirini/şarkısını Türkçeleştirip aktarsa; mesela Şilili çocuktan Neruda’nın bir şiirini; Brezilya’dan çıkan çocuklar Vasconcelos’un Şeker Portakalı’ndan bir kuple replik yapıp oynasalar; harman dalı oynayacaklarına…
Çocuk hristiyan, sen çıkmış “Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” diye şiir okutuyorsun. Tuhaf yani.
Ama millet, sirkte iki ayak üstünde yürüyen filleri, veya kafasını aslanın ağzına sokan aslan terbiyecilerini izler gibi hayretle izliyor. Fazla yorum yapıp arkadaşları küstürmek de istemiyorum. Ama formatı bir gözden geçirmelerinde fayda var.
Levent Cetin says:
9 Haziran 2009 at 5:14 PMBenim gozumde “nitelik” ve “nicelik” ayrimi yine on planda. Boyle bir organizasyonun arkasinda oldukca yogun bir emek var, o yuzden dikkatli elestirmek sart.
Birincisi organizasyon, dumanlar, sis efektleri, isiklar, ses duzeni, yerlesim vesaire teknik detaylar iyi gorundu gozume, ya da goz boyuyorlarsa bile onu iyi yapmislar. Eurovision gibi.
Isin “nitelik” yani, icini doldurmada cikiyor. Yani bakiyorum, hadi Afrikali miniklere Istiklal Marsi’ni ezberden okutmanin bir mantigi olsun, okudugu marsin anlamini bilmeyen, siiri sadece fonetik olarak ezberleyen biri ilerde Turkiye’ye nasil bir sempati duyacak. Sonra bir mars, dogasi geregi dini ve milli ogelerle suslu olabilir. Ben eskiden beri Prokofief’in bestesi olan Rus marsini cok severim, ama laflarini hic merak etmem mesela. Ilkokul cagina bile gelmememis bebelerin bir sey ezberlemeleri bir coguna sevimli geliyor olabilir, ama bana anlamsiz geldi. Turkiyedeki insanlarin bile anlamakta zorlandigi, belli kelimelerini hala bilmedigi bir metin.
Bana son zamanlarda en sıkıcı gelen sey Eurovision, 19 Mayis, 23 Nisan gibi torenlerdi. Onlarin da altinda yogun bir emek var. Ne yazik ki Turkce olimpiyatlari da sıkıcılık dalinda altin madalyaya yaklasti. Milli yuzeyselligimiz, meselenin kalbini yakalayamama hastaligi burada da nuksetmis. Keske bir mesaji falan olsaydi en azindan.
Belki alinabilecek tek mesaj “hosgoru”, ama sesi oyle ciliz ve bu sıkıcı programin etkisinin altinda oyle kaliyor ki, onemini kaybediveriyor.
Gonul ister ki, yuzunu gormekten biktigimiz politikacilar sahnede konusma yapmasalar. Onlar yeterince konusuyor her gun, biraksalar da baskalari konussa.
Bir programin icinin nasil doldurulacagini dusunmek zor degil. Blue cok guzel fikirler vermis bile. Sertap Erener’in “Yanarim” sarkisini, ront havasinda okumak 23 Nisan cocuk senliklerinin otesinde bir beceri degil. Turkce’yi konusuyorsak, o dilde saklabanlik yapmak degil, iletisim kurmayi hedeflemek sanirim cok daha yerinde olacaktir. (Bu sarki soylenmesin demek degil, ozne olmasin nesne olsun demek).
yuksek okce says:
9 Haziran 2009 at 8:21 PM10 kıtalık İstiklal Marşı’nı ben de itici buldum.
Ama cemaat bu programı yapmak zorunda arkadaşlar!
Yargıtay Başsavcısı bile kabul etmiş bu çocukları.
“Biz öcü değiliz!” mesajını yüce devletlülerimize başka türlü nasıl kabul ettirebilirler ki?
Ayrıca bu olimpiyatlar sadece şarkı şiir okutmaktan ibaret değil. Televizyondan yayınlanmayan, reyting ve reklam alamayacak olan Türkçe konuşma-yazma vs.gibi bölümleri de var.
Bize izletilen, işin son perdesi ve şov tarafı.
Blue’ya da katılmamak elde değil, belki ilerleyen zamanlarda bu eleştirileri dikkate alırlar ve daha abartısız gösteriler sunarlar.
Kasabalı says:
10 Haziran 2009 at 10:52 AMBen bu organizasyonu, cemaatin, beyaz Türklerin sempatisini kazanmaya yönelik bir hareket olarak değerlendiriyorum.
Değil Afrikalı çocuklar, tüm dünya İstiklal Marşı’nı ezberden okusa, herkes Türkçe bilse insanlık adına ne ifade eder?
Ayrıca bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamayanları da hayretle izliyorum. Bu yaşlar nasıl bir hissiyatın tezahürü acaba?
Son olarak böyle bir organizasyonun, yardımlarla finanse edilen, dini hizmet iddiasında olan bir cemaat tarafından gerçekleştiriliyor olması da bence ayrı bir tuhaflık. Mesela finansörlerden biri ben olsaydım “Biz size İslamiyeti yayın diye para veriyoruz, siz gidip marş – türkü mü öğretiyorsunuz” diye sorardım.
Ama çoğu kişi benim gibi düşünmediği için hedefine ulaşmış bir organizasyon olarak değerlendiriyorum. Beyaz Türkler göz yaşı dökmekte, müslümanlar Eyüp Sultan’a ziyarete gidiyormuş gibi ihlasla otobüs otobüs olimpiyatlara gitmektedirler.
Murat says:
10 Haziran 2009 at 12:00 PMYukarida ifade edilen elestirilerin bircoguna katilmamak mümkün degil. Ancak sunu da eklemeden gecemeyecegim. Bu tip faaliyetler yapilirken, cemaat kendinin mesru oldugunu ispat etmeye calisiyor sanki. O nedenle gücü temsil eden kesime sirin gözükmenin yollari da böyle absürd bir sekilde tezahür ediyor. Mesela Istiklal Marsimizin on kit’asinin da minik siyahi cocuklar tarafindan bir solukta okunmasi gibi.
Ayrica aklima gelen “yeni bir Devsirme modeli” olusuyor düsüncesi hic de hafife alamayacagim bir fikir. Acmam gerekirse; Osmanli da cihana sekil verme iddiasi ile yüzlerce yil dünyanin büyük bir cografyasina hükmetti. Ancak bunu yaparken varolan kültürleri yoketme yolunu hicbir zaman tercih etmedi. Bence kültür empoze etmenin bir yanlisligi yok. Mesele Ingilizlerin yaptigi gibi tamamen yok etmeye yönelik hamlelerin yapilmamasi. Cemaat bu noktada evet insanlari degistiriyor ama bu degisim baskiyla mi oluyor yoksa kisiler seve seve kendileri mi degismek istiyor? Bence bunu düsünmemiz gerekiyor.
mehmet yilmaz says:
10 Haziran 2009 at 12:30 PMMilliyetçilik/İnsanlik konusundaki elestiriler yerinde kanaatimce, yanliz bu isin Türkiye açisindan çok olumlu bir tarafi var:
Türk okullariyla birlikte ele alirsaniz, bu gençler büyüdüklerinde Türkiye’ye karsi nötr olmayacaklar, Bati ülkelerinde bol bol gördügümüz “Türk Korkusu” disinda bir zihniyetle bakacaklar Türkiye’ye.
Fransizlar çok daha uzun zamandir bir Francophonie projesi yürütüyorlar. Onlar da “barış, insanlık, demokrasi” vb diyorlar. Gerçek amaç Francophilie, yani Fransa’ya duyulan sevgi ve sempatinin arttirilmasi. Bakan düzeyinde bir sorumlusu ve yilda bir milyar avro bütçesi var bu isin. Fransiz ordusu son askerî nükleer denemeleri yaptiginda (Chirac zamaninda) bu “sevgi” çok ise yaramisti.
Bütün bunlarin Türkiye’ye ne faydasi olur?
Türkiye aleyhinde bir propaganda duyduklarinda “Peki Türkler ne diyor?” diye Türkçe kaynaklara bakabilirler.
Ülkelerinde olmayan bir seyi aradiklarinda ilk bakacaklari yerlerden biri Türkiye olur. İster bir makina ithal etmek isterse akademik konularda bir uzman vb. aramak için olsun, “Nasilsa Türkçe biliyorum” diyerek Türkiye’ye dönecekler yüzlerini, bu büyük bir kazanç.
Mesela Almanya’da çalisip Türkiye’ye dönmüs Türklere bakin. Ya da Bogaziçi Üniversitesi mezunu insanlara. Fransiz liselerinden ya da Galatasaray lisesinden mezun olanlara.
Hepsi bu ülkelere (Almanya, ABD, Fransa) hayran degiller elbette, ama bu egitim kurumlarinin iletisimi kolaylastiran bir yani var. En basta dili bilmek, ülkenin tarihini, kültürünü, zihniyetini anlamak.
Bu okullardan çikmis Türkler “Bati dünyasi” gibi basma kalip bir laf duyduklarinda bazi ülkeleri (daha iyi anladiklari için) ayri tutarlar, biraz kayirirlar ki normal.
Gülen hareketini de bu çerçevede degerlendirirsek (insanlik açisindan bile) daha olumlu bir tablo çikar ortaya. İslamofobiye gaz veren neocon gibi yapilanmalarin karsisina “evet ama ben Türkleri taniyorum, onlar dediginiz gibi degil” diyebilecek bir Kongolu çikarabilmek az sey degil. (İstiklal Marsi sart degil tabii
Haa, yeter mi? Yetmez. Türkiye’de gerçek bir hukuk devleti olmadigi sürece Aleviler, Ermeniler, vs. ayrimciliga tabi tutuldugu sürece ne kadar reklam yaparsak yapalim gerçek ortaya çikinca hepsinin havasi sönecektir.
Onun için imaj konusunda Gülen cemaatini takdir ediyorum ama bu imajin arkasini doldurmak için Türkiye’nin içinde baska çalismalar da yapilmasi gerektigini düsünüyorum.
TSD says:
10 Haziran 2009 at 12:40 PM“Turkce” kisminin isin sadece susu oldugu, cemaat icin aslolanin 30-40 yil sonrasinin dunyasi icin bir ‘Turkiye’ algisi (ya da sempatisi/minneti) olusturma gayreti oldugu nasil atlanir da bu sus kismi uzerinden cozumleme yapilir hic anlamiyorum. (-Mesela- Ulkemizdeki Fransiz lise/universite ekolunun durumuna, amacina ve oradan mezun olanlarin -aradan uzun zaman gecse bile- hâlâ durduklari yere iyi baktigimizde ne goruyoruz?)
Murat Bey’e katiliyorum. Bu elbetteki “yeni bir devsirme modeli”, ne saniliyordu ki? Bunun dogrulu/yanlisligi ya da etkili olur/olmaz kismi baska, bunu gormezden gelerek salt “Turkce okuyan minikler” acisindan bakmak cok baska bir sey.
TSD says:
10 Haziran 2009 at 1:09 PMBu kadar olur! Mehmet ile eszamanli yazmisiz.
Ben, “Bunun dogrulu/yanlisligi ya da etkili olur/olmaz kismi baska…” sözümle yorumumda hic deginmemistim bu kisma.
Bu deginmedigim kisimla ilgili tamamen katildigim bir yorum olmus Mehmet’in yorumu.
blue says:
10 Haziran 2009 at 1:59 PMYukarıdaki yazının Türk okullarına yönelik bir eleştiri olarak algılanması yanlış olur. Hatta yazı Türkçe olimpiyatlarına da karşı değil. Yapıcı bir eleştiri sunuluyor. Bir üslup ve metod yanlışına ışık tutuluyor.
Bir Amerikalı’dan Fethullah Hoca’nın Hüzünlü Gurbet’ini dinlemek acıklı olabilir. Veya Yahya Kemal’in Akıncılar şiirini bir Perulunun söylemesi bizi, “Hey gidi hey, cemaat neydi ne oldu…” gibi nostaljik duygulara gark edebilir. Ama bu gösteri, bir papağana Fenerbahçe Marşı’nı ezberletmekten farksız bir hal almamalı. Çocukların, kendi kültürlerine ve yaşayışlarına uymayan, ne anlama geldiğini ancak bizim anlayabildiğimiz şeyler söylemeleri, ancak “self-satisfaction” sağlar. Bir de “devlet”e şirin görünüp meşruiyet kapmayı… Onu da hiç sanmıyorum ya…
Serdar Kaya says:
10 Haziran 2009 at 2:07 PMBlue’nun ikinci yorumunun yazının doğru bir okumasına karşılık geldiğini söylemek istiyorum.
Blue’nun ilk yorumunda ifade ettiği alternatife de herhangi bir itirazım olmaz. (Böyle bir format değişikliği yapılması durumunda Kürşat Bumin’in de buna itirazı olacağını zannetmiyorum.)
yuksek okce says:
10 Haziran 2009 at 3:05 PMToktamış Ateş hoca, Burç FM’de kendisine sorulan soruya şöyle cevap vermiş:
“Atatürk; Türkçe olimpiyatlarını yapanların, emeği geçenlerin alınlarından tek tek öperdi hiç kuşkun olmasın. Dünyanın her yerinde o öğrencileri yetiştiren öğretmenlerimizin özverisinin, çabalarının değerinin ölçülmesi mümkün değil.”
Levent Cetin says:
10 Haziran 2009 at 5:00 PMOnce olumlu bir eylem oldugu konusunda hemfikir olmamiz lazim. Yapici yanlari cok, yikici yani yok. Bu yuzden islevsellik/format gibi konularda fikir beyan ediyoruz.
Ulkede degismesini istedigimiz bir tekduze dusunce tarzi var. Temelleri cok saglam atilmis bir monokrasi var. Ortada bir kultur devrimi, ardindan gelen dejenere kultur var. Sahip olunan milli manevi tum degerlerin koku kurutulmus neredeyse. Ortada derme catma bir dil, tarihiyle iliskisi kesilmis bir toplum var.
Bunlar duzelmemis, pislikler halinin altina supurulmus oturup gelecekteki sinirlarini bile bilmedigimiz bir ulkenin dis imajina yatirim yapiyoruz. Nobel odulu almis tek bir yazarina bile sahip cikamayan bir ulke, dil uzerinden olimpiyat yapiyor. Yazarini, dusunurunu yurtdisina kacirmis bir ulke bu. Insanlar kendi dillerinde kendilerini ifade etmekten acizler, ama biz Kongolu bizden otomobil ihrac eder diye gole maya calacagiz. Bana tuhaf geliyor, belki vizyonum olmadigindandir. Ne de olsa 50 yil sonrasini gorebilmek her insana vasfolacak bir sey degil.
Ne diyeyim, ben tanitacak bir kultur goremiyorum. Belki sislerin-dumanlarin icinde, mavi isiklar altinda farkli gorunuyordur.
Enes Yalçın says:
13 Haziran 2009 at 3:26 AMÖncelikle Türkçe Olimpiyatları hakkında en makul ve yapıcı eleştirileri bu sitede gördüğümü belirtmeliyim. Amaç üzüm yemek olunca mesele çok daha yapıcı bir şekilde tartışılabiliyor.
Türk okullarında Türkçe öğretilmesi ya da daha geniş manasıyla orada Türkiye adına yapılan kültür anlatımının Fransız, Amerikan liselerinin Türkiye’de veya Afrika ülkelerinde vs. (Türkiye’de ki belki tartışılabilir ama birçok ülkede doğrudan kültür emperyalizmi yapmışlardır) yaptıklarıyla farklı olup olmadığı sorusu takılmıştı bir aralar aklıma. Bunu öğretmenlik yapan birkaç kişiye sordum ve bu konuda Fethullah Gülen’in yazdıklarına göz attım. Bu insanlar gittikleri yerdeki kültürleri yok saymıyor ve onlarla etkileşim içine giriyorlar. Mesela bir Türk öğretmen öğretmenlik yaptığı ülkeden bizim memleket diye bahsediyor. Irak’taki bir öğretmen, “Vatanım özgür olsun” diyor. Örnekler artırılabilir. Okullarda Türkiye ve Türk kültürü tabii analtılıyor ama bu dikte şeklinde değil, daha çok bilmedikleri bir dünyayı açmak şeklinde. Ve bu insanların oradaki temsili, her ne kadar gerçekte Türkiye birçok ayrımcılık veya diğer sorunlarla boğuşsa da, Türkiye yönünde bir sempati artışına vesile oluyor. Çünkü Türkiye’den kalkıp o insanların ülkelerine gidip sadece inandıkları değerleri anlatıp, o insanlarla uyumlu bir şekilde yaşayan bu insanlar,bu yaptıklarından dolayı çok büyük bir teveccühe mazhar oluyorlar. Biz burada yaşayanlar olarak bir arada barış içinde yaşamayı bile beceremesek bile bu insanlar kendi temsil ettikleri değerler sayesinde Türkiye sempatisini artırıyorlar, yapacak bir şey yok:)
Kürtler ve Kürtçe konusunda bu cemaatin duruşu ve yaptıkları ortadadır. Erbil’de yapılan Abant Platformu ve Erbil’de açılan üniversite, Güneydoğu Anadolu’da açılan bir sürü okul ve çalışma salonları, Kurban Bayramlarında Güneydoğudaki fakir ailelere bizzat diğer şehirlerden gelen esnaflar tarafından yapılan et, para ve eğitim yardımları ortadadır.
Ayrıca şarkı-şiir kısmı olimpiyatların, olimpiyatlar da o ülkelerde yapılanların sadece birer yönleridir, bütünü parçayla tasvir etmemek gerekir bence.
Son olarak sayın blue’nun eleştirilerine katılıyorum, İstiklal Marşı meselesini de yanlış buluyorum.
Unutmadan: Serdar Ortaç neydi öyle ya! Ahmet Kaya’ya yaptıklarından sonra -ki buradan nasıl bir damardan bu olimpiyatlara sempati duyduğu belli oluyor- jüri yapılması hiç olmadı bence. Tamam gelen reddedilmez de, jüri de yapmak zorunda mıydınız mübarekler?
Hüseyin Günbey says:
17 Haziran 2009 at 6:19 PMBu memlekette daha nice Serdar Ortaclar jüri yapilir daha nice oyuncular sahnelere itilir ve cikarilir. Neler gördük yasadik… Dahasi, gelecek nesillere sunulacak emperyal sahneler hazirlanir, piser, gelir, ama insanimiz kendini kendine yabancilastirilir da farkina varamaz…
Bu nedenlerle, organizasyonlarin mutfak alanini herkes görüp bilemeyeceginden, insanoglunun sürüveni niyetler ortaya cikana kadar kadermis gibi algilatilir….
Selam ve sevgiyle.
mertcan says:
18 Haziran 2009 at 2:07 PMAslında bu gerçekçi ve akılcı yorumlar karşısında söyleyecek pek fazla bir şey bulamıyorum. Aslına bakılırsa bu organizasyon çok verimli ve güzel meyve verebilecek bir organizasyon. Kalkışılan iş güzel, ama yine de uygulama bozuk.
Aslında şaşırmamak gerekir. Bu hep olan bir durum. Ne zaman bir şeye kalkışılsa, başlık her zaman şirin ama içerdekiler bir o kadar yanlış oluyor. Yaptığımız ibadet, ettiğimiz niyet kadar temiz olmuyor.
ahmet taylan says:
24 Mayıs 2010 at 3:06 PMTürkçe olimpiyatları sanırım homojenleştirince benzeştirince rahatlayacağımıza, huzura barışa ve başarıya ulaşacağımıza dair olan ulus inşa sürecinin duygusal altyapısından besleniyor.
Kemal Kılıçdaroğluyla ilgili olan son benzeştirme çabası da ilginç ve dikkate değer doğrusu. Taha Akyol ve Soner Yalçın, Kılıçdaroğlunun aslında Türkmen kökenli olduğunu söyleyerek toplum bilinçaltına şu mesajı vermek istediler: O yabancı biri değil, o Kürt değil aslında, o bizden biri, ona güvenebilirsiniz…
Uğur Dinç says:
13 Haziran 2010 at 1:52 PMÖncelikle, Gülen teşkilatı sadece Beyaz Türklere mesaj vermeye çalışıyor değil, Gülen’in (ve dolayısıyla katı-hiyerarşik ve boğucu-otoriter teşkilatındaki hemen herkesin) inancı Türkçenin üstünlüğü ve diğer dillerden daha değerli olduğu yönünde. Gülen’in kitaplarını daha önce okumuş (evlerde iki yıldan fazla kalmış) bir kişi olarak önce Gülen’in kitaplarına bakmanızı öneririm.
İkincisi, burada insan ve kaynak israfı var, emperyalizm değil. Türkmenistan’da lise okumuş ve Boğaziçi vs. mezunu Türkiyeli öğretmen arkadaşlarıyla beraber oradaki zengin züppelerinin zulmüne uğramış bir arkadaşımdan -ki yine de Gülencilikten vazgeçmemişti- yaşadıklarını dehşet ve üzüntü içinde işitmiştim… Bu tür programlara da katılan fakir ve iyi niyetli öğrenciler işin sadece bir yanı, diğerleri benim kardeşlerime resmen işkence ediyorlar.
Bir kere, o okullar, emperyalist okulların aksine, büyük kârlar etmiyor, yakın akrabam Bursa’dan dışarıya aktarılan mâlî kaynakların muhasebecisiydi. Normal bir fiyata hiç kimse o okullara gelmeyeceği için, çok ucuz fiyatlar öneriliyor ve Türkiye karşıtı ırkçıların zengin züppesi çocuklarını (ve Allah razı olsun, bir miktar da başarılı fakir çocuğunu) ucuza okutmak (ve benim Türkiyeli öğretmen kardeşlerime onların elinde pasif ve işkencevî bir hayat yaşatmak) uğruna büyük zararlar ediliyor.
İnsan israfı, kaynak israfı… Türkiye’nin muazzam zekât ve tasadduk kaynakları çok kötü yönetiliyor…
selim sezer says:
15 Haziran 2010 at 6:50 PM“İnsan israfı, kaynak israfı… Türkiye’nin muazzam zekât ve tasadduk kaynakları çok kötü yönetiliyor”
Nereden biliyorsunuz. Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz?
Kimsenin cemaati övmesine gerek yok ama önyargıyla karalamaya da hakkı yok. Kişilerin arkasından yalan yanlış konuşmanın gıybet olduğunu ve kul hakkı olduğunu biliyorsunuzdur umarım. Ben de o öğretmenlerdenim. Ben Gülencilik mi yapıyorum yani? Çok rencide oldum.
Size “Yeşeren Ümitler” belgesellerini izlemenizi öneririm.