• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Kader ve Özgür İrade

14 Apr2013
 

[14 Nisan 2013 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Yaygın seküler perspektifler, bugüne dek kader kavramını dışlama (ve hatta küçümseme) eğiliminde oldu. Seküler anlayış, tevekkül ve kader eksenli tavırların karşısına, özgür irade, bireysel tercih, seçme hürriyeti gibi modern kavramlarla çıktı. Bu yaklaşıma göre, insanlar, yaptıkları tercihler ile kendi kaderlerini yine kendileri belirliyorlardı. Yani, doğaüstü bir gücün her insan için önceden bir yol çizmiş olması söz konusu değildi.

Bu iki perspektif arasında temel bir karşıtlık olduğu, (tartışmanın tarafları dahil) herkesçe genel kabul gördü. Ne var ki, ilk bakışta gayet açık ve doğal görünen bu karşıtlık, aslında çok da sağlam bir zemine oturmuyordu. Zira, sadece kader değil, özgür irade eksenli kavramlar da belli bir subjektivitenin ürünüydü. Yani, aslında, kader ya da özgür irade dediğimizde, evrensel olmayan ve sadece belli bir subjektif çerçevenin içinde anlam kazanan kavramlardan söz ediyorduk. Fakat, ilgili çerçevelerin dışına çıkamıyor olmak, özgür irade kavramının yapaylığını ve içerdiği sorunları görmemizi engelliyordu.

Seküler Kader
Nörolog Sam Harris, 2012 yılında yayınlanan Özgür İrade (Free Will) adlı kitabında bu konuya seküler perspektiften bir eleştiri getirdi. Batı medeniyetinin özgürlük ve tercih gibi kavramları yücelttiğini ve sosyal sistemini bu temel üzerine inşa ettiğini ifade eden Harris’e göre, bu gibi kavramlar büyük ölçüde bir ilüzyondan ibaret.

Harris, bu argümanını, bireysel addettiğimiz herşeyin aslında irademizin dışında oluşmasıyla açıklıyor. Şöyle ki, genler, aile, çevre, cinsiyet, doğum yeri ve eğitim gibi insanı şekillendiren birincil faktörler, kişinin dahli dışında oluşuyor. Dahası, (biraz dikkatli düşünülecek olursa) aynı durum, birincil olmayan faktörler için de geçerli. O halde geriye ne kalıyor?

20. yüzyılda İstanbul’da orta gelirli bir ailede doğan, M.E.B. tarafından eğitilen, gırtlak kanserine öneğilimli, asabi karakterli, 115 IQ’lu ve 34 yaşına geldiğinde taammüden cinayet işleyen bir insanı düşünelim. Bu kişinin, bütün bunlardaki sorumluluğu (şayet varsa bile) zannedilenden çok daha az. Bu nedenle de, bu insana işlediği cinayet nedeniyle öfke duyanlar, onun genleriyle doğmaları ve aynı çevrede aynı tecrübelerle şekillenmeleri durumunda, günü geldiğinde aynı yerde aynı cinayeti işlemekten başka çareleri olmadığının pek farkında değiller. Zira, ilgili kişiyi 34 yaşında vardığı o noktaya getiren kendi kontrolündeki bir sebep gösterebilmek pek mümkün değil.

Harris, bu noktada, dahlimiz dışında oluşan şeylerin nasıl bizim tercihimiz olabileceği gibi önemli bir soru soruyor. Bu konuda verdiği örnek ise, son derece çarpıcı: Masum bir insanı korkunç bir şekilde öldüren bir cani, herkesin tepkisini çekiyor. Ancak, bu kişinin beyninde bir ur bulunduğunu, bu korkunç eylemine bu urun neden olduğunu öğrenmemiz durumunda, ona yönelik bakışımız derhal değişiyor. Onu artık bir suçlu değil bir kurban olarak görmeye başlıyoruz. Böyle bir kişi hakkındaki yargı kararı da farklı oluyor.

Beyin uru (sebep) ve cinayet (sonuç) nisbeten nadir gözlenen gerçeklikler. Ancak, günlük hayatta sergilediğimiz daha küçük çaptaki olumlu olumsuz davranışlar (sonuç) da yine beyin kimyamızdaki küçük değişimlerle (sebep) şekilleniyor. Bizler ise bu süreçlerin farkında dahi değiliz. Buna rağmen, bireysel tercihlere büyük önem atfediyoruz. Bir yandan, doğuştan gelen (ırk gibi) niteliklerinden ötürü insanlara sevgi ya da nefret duymayı eleştirsek de, diğer yandan, yine genlerle şekillenen (çalışkanlık ya da tembellik gibi) “tercih”leri övüyor ya da yeriyoruz. Daha farklısı nasıl olur pek bilmiyoruz. Çünkü, bunları (henüz) düşünmedik.

Örneğin, başka insanlara zarar veren birini hapsetmemizin nedeni onu cezalandırmak mı, yoksa toplumdan tecrit ederek başkalarına yeni zararlar vermesinin önüne geçmek mi? Hapis cezalarının suçlara bağlı olarak farklı sürelerde belirlenmesine bakılırsa, herhalde birincisi. O halde, hukuk sistemimiz özgür irade ve ceza eksenli. Peki ya eğitim sistemimiz? Diğer kurumlarımız? İnançlarımız? Değer yargılarımız?

Bazı Sorular
İnsanların tercihleri kendilerinin tamamen dışındaki faktörlerle şekilleniyorsa, ilahi imtihan tam olarak neyi sınıyor? İnsana şehvet hissi verdikten sonra onu şehvetle sınamakla, beynine ur yerleştirip cinayetle sınamak arasındaki fark nedir? Bu, kişinin kendi içinde başlayıp biten bir sınav olabilir mi?

« Önceki Yazı: İnanç Nedir? (2)
Sonraki Yazı: Soykırıma Giden Yol (1) »
6

Okuyucu Yorumları

 

MU says:

April 14, 2013 at 1:41 pm

Bu dizinin temel mesajini, bir takim sorulari -ki bugun itibari ile neredeyse yeniligi pek kalmamis- tekrarlamanin yaninda vermek istedigi mesaji anlayabilmis degilim.

 
 

VolkanS says:

April 14, 2013 at 11:20 pm

Suc-hapis suresi iliskisini etkileyen bir de caydiricilik hususu var.

 
 

Emin says:

April 15, 2013 at 1:01 am

Bir sınavda karşımıza çıkan sorular ve şıkların sonucundaki amaç neyse, dış faktörler ve bizim karar vermek zorunda olma durumumuzun da amacı bu.

İnsana verilen bütün özellikler kaliteli bir insan olabilmek adına verilmiştir. Verilen özellikleri doğru kullanmak da yanlış kullanak da insanın tercihleriyle bağlantılı. Yanlış kullananlardan dolayı ateşe küfür mu edelim?

 
 

Ekrem Senai says:

April 15, 2013 at 10:42 am

En kadim tartışma konularından bir tanesi. Kader, bizim sınırlı mantığımızın kapsama alanının dışında bilmediğimiz çok parametre içeriyor. Genelden bir cevap vermek yerine belirli bir insanın hayatını-mesela kendimizi-ele alıp ancak, neden sorusuna cevap arayabiliriz.

 
 

ebubekir e says:

April 16, 2013 at 12:00 am

sekuler dusunce tevekkul ve kader kelimelerini ozgur irade ve bireysel tercih kelimeleriyle degistirmekle kalmamis hukuk sistemimizin ozgur iradeye gore sekilleniyor olusundan bizi memnun birakmak suretiyle bu nimete yerince layik olamadigimizdan dem vurarak vicdanimizi rahatsiz etmeye mi baslamis?

Insani oldugu gibi onun iliskide oldugu tum varligi yaratan ve onlara fitratlarini yerlestiren Allah onlarin sorunsuz yasayabilecekleri hayat tarzini da onlara bildirmistir. Biz bu iradeyi dikkate almayan bir okumayla zihin jimnastigi bile yapsak buzda patinaj cekmis oluruz. Her “vatan”(!) gibi tezgahla yetismis ama tezgaha gelmemis bir zihin sahibi oldugunuzu goze alarak, yazinizin merak uyandiran ilerleyisinden sonra mutlak olana atif yapar tarzda bitmesini beklerdik. Tesekkurler.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

April 18, 2013 at 1:33 pm

“…İslam’ın bir akıl-mantık dini olduğunu iddia eden (ya da en azından mantığa uygunluğunu vurgulayan) neo-mutezililer de, modern bir dinin misyonerliğini yapıyorlar…” http://derinsular.com/inanc-nedir/

Tarihte ortaya çıkan ‘Mutezile cereyanı’ nın temel tartışma konularından birincisi ve ana akımdan farklılaşma nedenleri olan temel tez, bu yazının başlığını oluşturuyor. Dolayısıyla, “kadercilik” karşısında “özgür irade” tezini savunanların yani akla yapılan vurguya katılanların “neo-mutezile” olarak tanımlanmasında bir sakınca yok. Ancak şuna itiraz edilebilir: “En kadim tartışma konularından bir tanesi…” nin zamane bir türedi olarak “zamane bir dinin misyonerliği” olarak ifade edilmesi bir parça sorunlu.

Tartışmanın içeriğine bakacak olursak; insan-çevre ilişkisinde insanın ve çevrenin rolünü anlamaya dair bir çabayı görüyoruz. Ancak tartışma kaçınılmaz olarak, mümkün pek çok parametresi atlanarak ikili bir karşıtlık içerisinde dikotomiye dönüştürülerek ele alındığı için; “çevre mi insandan çıkar, insan mı çevreden çıkar?” paradoksunda düğümleniyor ki kanaatimce bu da mevzuyu anlaşılmaz kıldığı gibi derinliğine ulaşmaktan yoksun bırakıp sığlaştırıyor.

Ayrıca, karşıtlık haline dönüştürülen irade ve kader’in bağlamları dikkate alınmaksızın yapılan analizler, bir tür paydaları eşit olmayan kesirleri toplama işlemine benziyor ki; yapınca yapılmış oluyor ama sonuçlarını ve bu sonuçlardan hasıl olacak faydayı aradığımızda ne bulabileceğimiz şüpheli hale geliyor.

İnsanın verili bulduğu bir çevre içinde inşa olduğuna şüphe yok. Bundan başkasının olmasını da bekleyemeyiz ama bu demek değildir ki insan bu sürece tek yanlı teslim olmuş, bütünüyle belirlenen bir mahluktur. Maruz kaldığı şey üzerinde düşünebilen, bunu parçalayıp birleştirebilen, parçaları ‘rasyonel’ ya da ‘irrasyonel’ biçimde yeniden üretebilen bir seçimler ve etkiler zincirinden bahsediyoruz. Dolayısıyla mevzunun mütâalâsı “to be or not to be” ve yahut “ya sev ya da terk et” düzeyinden ya derine ya da yükseğe taşınmalıdır.

Lafı çok uzatmadan, ‘neo cebriye’ ve ‘neo mutezile’ bu kadim tartışmadan bugüne dair anlamlı birşeyler çıkarmayı umuyorsa şayet; evvela bu konuyu kaçınılmaz olarak paradoksa dönüştüren dikotomik analiz sığlığından kurtaracak bir düzey/yöntem üretmelidir evvela…

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.