• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

#Kaygılıyız (Ama Farklı Şeylerden)

29 Jun2013
 

Bugün, 100 Türkiyeli yazar ve sanatçı, gazetelere “Kaygılıyız” başlıklı bir ilan vermişler. İlan, (Gezi Direnişi ve sonrasındaki gelişmeler çerçevesinde) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sanatçılara yönelik tehditkar ifadelerinden duyulan kaygıları dile getiriyor. İlanın metninde şu ifadeler yer alıyor:

“Sanat, hayatımızı diri tutan, bizi acılarımızdan arındıran, soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur. Bu ülkenin toplumsal değerlerine, acılarına her zaman yakın durmuş, sorunlarını gözlemlemiş, bu uğurda acılar çekmiş sanatçılar olarak diyoruz ki;

Ortada yine bir öfke ve nefret kokusu var. Sanatçı ve sanatçıyı değersizleştirme, hedef gösterme, itibarsızlaştırma, suçlama, baskı altına alma girişimleri olanca hızıyla sürüp gidiyor. “Ayaklar baş oldu” sözünü sakınmadan söylenen dil, topluma nefret tohumları ekiyor. “Siz ve biz” söylemi toplumsal kutuplaşmayı keskinleştiriyor.

Aşağıda imzası bulunan sanatçılar olarak, toplumda yeni mağduriyetler yaşanmaması için nefret dilinin sona ermesini, sanatçıların ve sanat eserlerinin hedef gösterilmemesini ve toplum üzerindeki baskıların kaldırılmasını istiyoruz.”

Bunlar, gayet makul sözler. Ortada, anlayışla karşılanması gereken haklı bir tepki var. Ne var ki, bu metin, direnişe destek vermeyenlerce çok fazla kabul görmedi.

Tepkiler
İlana yönelik kimi tepkiler, kaygıya karşı ümidi öne çıkarmaya odaklandı. Bu yaklaşıma göre, Türkiye, özgürlükler konusunda 12 sene öncesine göre çok daha iyi bir durumdaydı. Dahası, barış süreci arefesinde iken daha fazlasını ümit etmek için elimizde çok fazla neden vardı. Dolayısıyla, demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş ve önemli işler başarmış olan bir başbakanın bu gibi operasyonel eleştirilerle harcanmak istenmesi yanlıştı.

İkinci türden tepkiler ise, ilan verenlerin siyasi kimliklerini vurguluyordu. Yapılan bir tür tutarlılık (ve hatta belki de niyet) sorgulamasıydı. Şöyle ki, bazı imza sahipleri geçmişte kimi diğer kritik konularda özgürlükçü ve kuşatıcı olmaktan epey uzak olan pozisyonlar almışlardı. O halde, şimdi ortaya koydukları bu tavrın gerçekten de özgürlük kaygısından ileri geldiğinden nasıl emin olabilirdik? Bu kimseler, sadece siyasi ideolojileri (ve hatta hesapları) doğrultusunda hareket ediyor olamaz mıydı?

Üçüncü türden tepkiler de, imzacıların tavrındaki dengeyi sorguladı. Bu çerçevede, imzacılara (ve onlarla aynı kaygıları paylaşanlara) şu minvalde sorular soruldu: “Başbakan’ın üslubundan rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz. Peki Erdoğan ve ailesine küfürler edilirken neden kaygılanmamıştınız? Neden yaptıkları onca çirkinliği görmeyip Y nesline övgüler düzmüştünüz?”

Bu Tepkiler Nasıl Değerlendirilebilir?
Kutuplaşmanın belirginleştiği bu gibi gergin dönemlerde, bu türden ilanlar (maalesef) içeriklerinden ziyade işlevleri itibariyle değerlendirilir. Çünkü, (benzeri her söylem gibi) ilanlar da, ister istemez bağlantılı oldukları siyasi tarafı güçlendirir. Dolayısıyla da, ilgili siyasi pozisyona tepki duyanlar, mazruftan ziyade zarfa odaklanırlar.

Bu tavırda, algıda seçiciliğin payı da büyüktür. Şöyle ki, aktivist (ve de biraz da fanatik) bir tavra sahip olan her insan, kendi perspektifinin dayandığı bir anlam dünyası içinde yaşar. Bu anlam dünyası, farklı kaygılar arasında bir hiyerarşiyi de beraberinde getirir. Neticede, gerek tarihi gerekse güncel olayları kimi öncelikli kaygılar doğrultusunda ve dahi seçici olarak okumak olağanlaşır.

Örneğin, yukarıdaki (kaygıya karşı ümidi ön plana çıkaran) birinci tepkiyi dile getirenler, 2001 ila 2013 arasındaki dönemi çok farklı bir çerçevede değerlendirirler. Bu çerçeve, farklı kaygılarla örülüdür ve bu kaygılar insanların siyasi pozisyonlarını belirleme ve korumaları noktasında son derece belirleyicidir. Tartışmalarda tarafların sürekli birbirlerini kendi kaygı ve hassasiyetlerini anlamaya davet etmiş olmaları, bu nedenle hem doğal hem de gayet önemli. Çünkü, Türkiye’de Kürtlere, dindarlara, Alevilere, gayrimüslimlere ve diğer ezilen kimliklere tekabül eden farklı kollektif hafızalar var. Dahası, Türkiye’de, insanlar taşımadıkları kimliklerin hafızalarını ve bu hafızaları şekillendiren kaygı ve hassasiyetleri yeterince bilmiyorlar. Türkiye’nin bir toplum olamaması (ya da hala bir toplum olma sancısı yaşamakta olması) bu durumun en büyük nedeni (ve sonucu).

Bu nokta, (imza verenlerin siyasi kimliklerini ön plana çıkaran ve niyetlerini sorgulayan) ikinci yaygın tepki ile de doğrudan bağlantılı. “Siz bizi anlamıyorsunuz” ifadelerinin “Hayır, asıl siz bizi anlamıyorsunuz” tepkileriyle karşılık görmesi, aslında farklı kollektif hafızalar arasında yaşanan çatışmanın bir sonucu. Ancak bu çatışma, aynı zamanda, tarafların birbirlerini kendi kollektif hafızalarına aşina olmaya çağıran bir davet durumunda. Ne var ki, “Siz bizi ve çektiklerimizi çok fazla bilmiyorsunuz, anlayamıyorsunuz” diyen bir insana karşı doğal olarak ortaya çıkması gereken merak ve anlama çabası, Türkiye’de halen pek yaygın değil. Bu nedenle de, taraflar, bir yandan anlaşılmayı bekledikleriyle kalıyor, diğer yandan da sadece kendi haklılıklarını teyit eden olayları ön plana çıkararak sürekli kaygılarını büyütüyor, mağduriyetlerini yeniden üretiyorlar.

Yukarıda sözünü ettiğim üçüncü türden tepkiler ise, bu tavrın hem eleştirisi, hem de bizzat kendisi durumunda! Zira, bu tepkiler, Erdoğan’ın üslubundan rahatsız olan sanatçılara hak vermekten ziyade, onlara ayna tutmayı tercih etmenin bir ifadesi. “Peki ya Erdoğan’a ve ailesine edilen küfürler?” diye sormanın anlamı bu. Halbuki hem imza veren sanatçılara hak vermek (ya da, örneğin, bir başbakanın miting meydanında bir sanatçının attığı tvit üzerinden – ve görünüşe bakılırsa haksız nedenlerle – kıyamet koparmasının yanlış olduğunu söylemek), hem de bu soruyu sormak mümkün.

Bu gibi sorulara muhatap olanlar ise, Türkiye’de kendilerini Erdoğan ile aynı kimliğe mensup hisseden çok geniş bir kitlenin o küfürleri kendilerine de edilmiş gibi algıladıklarının pek farkında değil gibiler. Dahası, eylemleri destekleyenlerin, genel olarak hakaret ve şiddet ile aralarına koydukları mesafenin yeterli olduğunu söyleyebilmek zor. Zira, direnişi destekleyenler, sadece “bağzı” gerçeklere odaklanmak bir yana, Y neslini ve eylemlerini doğrudan romantize etme eğiliminde oldular. Kabataş Hadisesi gibi (sistemli itidal çağrıları olmasa) iç savaş çıkarabilecek türden mide bulandırıcı gelişmelerin dahi sıklıkla ya dudak bükülerek ya da yalancılık ithamıyla savuşturulmak istenmesi, bu konudaki hissizliğin en ileri uçtaki örneklerinden biri.

Üçüncü gruptaki bu tepkilerin kültür ve medeniyet ile ilgili bir yönü de yok değil. Şöyle ki, bugün “özgürlükler” dediğimizde, (Batı karşıtları da dahil olmak üzere hepimiz) aslında spesifik olarak Batı siyasi kültürünün ortaya çıkardığı özgürlüklerden söz ediyoruz. Örneğin, gazetecilerin ya da sanatçıların özgürlüklerinin sıradan vatandaşlarınkine nazaran daha büyük bir hassasiyetle korunması düşüncesi, Batı kültürünün bir ürünü. Ve yine Batıda, halkın siyasetçilere kızmak, bağırmak, hatta hakaret etmek gibi bir özgürlükleri de var! Zaman zaman bu hakaret, kişilik haklarını ihlal çizgisini geçtiğinde siyasetçilerin yargıya başvurma hakları mahfuz. Ancak, Batılı siyasetçiler bu haklarını (elbette) çok gerekmedikçe kullanmıyorlar.

Türkiye’nin ise, siyasetçileri de, sanatçıları da, halkı da aslında hala Batıdaki karşılıklarından epey farklı. Örneğin, sürekli yazarları, sanatçıları ya da karikatüristleri karşısına alan tavırlar sergileyen, onları mahkemeye vermeyi adet haline getiren ve temsil ettikleri kesimi “bunlar”, “onlar” gibi ifadelerle anan bir başbakan, Batı’dan ziyade Türkiye’ye özgü. Darbeci sanatçılar, yasakçı yazarlar ve ırkçı karikatüristler de öyle. Hakaretlerini sıklıkla ataerkil küfürlerle dile getiren bir gençlik de bu nedenle bizi şaşırtmamalı.

Soru
İlana imza veren 100 yazar ve sanatçı arasında (açıktan darbe çağrısında bulunanların yanı sıra) son derece makul isimler de var. Bu sanatçıları ulusalcı olarak kategorize etmek pek mümkün değil. Ne var ki, siyasi anlamda aynı başlık altında toplanamayacak olan bu sanatçıların hepsi seküler isimler. Dindarlar bir yana, dindarlara yakın olan demokrat yazarlardan dahi bir tanesi bile (görebildiğim kadarıyla) ilana imza vermemiş. Bunun nedeni ne olabilir? “Türkiye’de, konular değişse de, taraflar arasındaki temel kırılma noktası”nın hep İslam olduğu argümanı doğru olabilir mi?

Rica
Yazının başına dönerek, ilandan alıntıladığım ilk paragrafı yeniden okur musunuz?

Paylaş:
« Önceki Yazı: Taraf’a Veda
Sonraki Yazı: Tekrar Merhaba… »
4

Okuyucu Yorumları

 

Hatice Saadet Kalyoncu says:

29 June 2013 at 10:17 PM

Ricanızı kırmayıp, o ilk paragrafı okudum.

“Sanat, hayatımızı diri tutan, bizi acılarımızdan arındıran, soluk almamızı sağlayan nefes borumuzdur. Bu ülkenin toplumsal değerlerine, acılarına her zaman yakın durmuş, sorunlarını gözlemlemiş, bu uğurda acılar çekmiş sanatçılar olarak diyoruz ki;… ”

Sonra şu soru geldi aklıma – ve size de sormak istedim:

Bu yazının altındaki imzaları görmemiş olsaydınız, bu ülkenin toplumsal değerlerine, acılarına her zaman yakın durmuş, sorunlarını gözlemlemiş, bu uğurda acılar çekmiş sanatçıların kim olduklarını düşünürdünüz?

 
 

Huseyin Ozcan says:

29 June 2013 at 10:55 PM

Sayın Kaya,
Haklı olarak, ilana imza verenlerin ortak özelliğine vurgu yapmışsınız.
Konunun bir başka yönüne dikkat çekmek istiyorum. Bu ilanla seslenmek istedikleri kitle tüm Türkiye midir? Yoksa benzer kaygıları taşıyan ve imzacılar kadar meşhur olmayan insanlar mıdır?
Gördüğüm kadarıyla ilan verdikleri gazetelerle bunu zaten belirlemişler. Biz çalalım, biz oynayalım istemişler.
Sonuç olarak kırılma noktası maalesef yine geleneksel kırılma noktası olarak kalmış, saflar sıklaştırılmış, yeni bir şey söylenmemiştir.
İlancı sanatçılarımızın çapı ümit vermemektedir.
Saygılarımla

 
 

Talha Mavi says:

29 June 2013 at 10:59 PM

Türkiye’de, konular değişse de, taraflar arasındaki temel kırılma noktasının hep İslam olduğu ‘gerçeği’ zayıflamaya başlamıştı son yıllarda. Bunda tabi ki Erdoğan’ın başarılı ekonomi politikası sayesinde gelen zenginleşme ve AB reformları etkili olmuştu. Artık insanlar diğer konular üzerinden de ayrışmaya (bu iyi bir şeydir), saflar karışmaya ve kamplar arasındaki çizgi silikleşmeye başlamıştı. Yani bahsettiğiniz o dinleme ve anlama durumu ağır aksak da olsa başlamıştı ve sürüyordu. Ta ki Gezi’ye kadar.

31 Mayıs günü isyan patlak verdi. 1 Haziran sabahı herkes twitter’ını açmış, Erdoğan’ın yapacağı açıklamayı heyecanla beklerken o çıktı ve ‘Onu da yapacağız, bunu da yapacağız, çapulcular – ayyaşlar vs.’ klasik nutkunu attıktan sonra şunu söyledi: “Oraya, evet, cami de yapacağız.”

Bu sözdeki amaç tabi ki barizdi. Silikleşen o toplumsal yarığı tekrar kaşımak ve Gezi’yi İslam kırılma noktasına bağlamak. Fakat o cami açıklamasına beklediği tepkiyi bulamadı. Gezi’deydim, “Maksem’e yapsın şöyle güzel bir cami abi, bu otoparkın ne işi var meydanda, hem katedralin yanına güzel gider,” yorumları yaygındı, zaten bundan fazla iş çıkmayınca diğer iddialara getirecekti konuyu: Camide içki ve seks, Kabataş Hadisesi.

Başarılı oldu neticede ve biz bugün o İslam noktasındaki kırılmayı yine yaşıyoruz. Keşke yaşamasaydık. Eğer Erdoğan bunu kaşımasaydı, o İslam kırılması Gezi sayesinde ağır şekilde zayıflayabilirdi, üstelik halkta sınırlı iktidar düşüncesi ve sesini çıkaran vatandaşın gücü fikri de güçlenirdi. Ama o bu durumun kendi siyasi kariyerinin sonu olacağını düşündü; terör biterse MHP’nin de biteceği gerçeği gibi. Ne hazin, geçici bir siyasi kazanım uğruna olağanüstü bir şansı tepeledi ve durumu kasten eskiden de beter bir hale soktu.

O yüzden, evet #kaygılıyız. Ülkesinin bekasından ve toplumun ilerlemesinden çok kendi şahsi kariyerini düşünmeye başladığını açık eden bir idarecinin ülkeyi düşürebileceği durumlardan kaygılıyız.

 
 

Meryem says:

1 July 2013 at 7:05 PM

Hukumetler bireylere karsi yapilan saldirilari, haksizliklari kendi siyasi cikarlarina uymadigi surece kinamazlar.
Yasadigimiz sorunlarin ortak nedeni olarak devlet algimizin, babaya tapma ve otoritesiz yasayamama oldugunu dusunuyorum.
100 kisilik bir topluluk icinde, 30 kisinin kendini dislanmis hissetmesi, balkon konusmasina inanmis bu kisilerin aldatilmis hissetmesi, gezi olaylarinin asil nedeni. Bizim gibi toplumlarda, devlet yonetiminin soylemi, diger gelismis demokrasinin oldugu toplumlarda oldugundan daha fazla dikkate alinir.
İkinci konu ise, dogar dogmaz yuzeysel politik saptamalar ve siyasi taraftarligin icine dusuyoruz. Yanlis tespitleri fark etmemiz zaman aliyor. Onumuze konan lesser of two evil dan birini secmeye mecbur birakiliyoruz. Eksik demokrasi sahibi toplumlarda, bireyin yapacagi tek sey oy vermektir. Sivil temsiliyet kucumsenir ve onem verilmez. Bu siyasi yuzeysellik ve demokrasinin oy sayisina indirgenmesi yonunu hesaplamamis bir kitlenin sokaga cikmasina neden oldu. Ambulans kovalayici bazi siyasi gruplar nemalanmak isterken, cogunlugun ne istedigini analiz eden sayisi yok kadar azdi.
Kabatas olayi, ve cami olayi kinanmasi gereken, ve devletin sorumlularini bulup gorevini yerine getirmesi gereken olaylarken, gecmis kutup siyasetine alismis kisilerin elinde oyuncak oldu ve bu genclik sesini duyurmada zorluk yasadi.
Kufur,toplumda her alanda var. Futbolmaclari, gunluk hayat, trafik, siyasiler, her yerde. Cinsiyetci soylemler siyasiler tarafindan bu kadar kullanilirken, kadin mi kiz mi?, kizini dvmeyen dizini dover, kimin kucaginda oturuyor gibi basbakanin agzindan cikan soylemler varken, genclerin kufurlerini “basbakanin annesine kufretti” diyerek one cikarmak ve asil noktanin uzerini kapatmak riyakarliktir.
Bunu gorebildiginizi dusunuyorum. Kufure, cinsiyetci kufure karsiyim, gezi olaylarindan once tek katildigim protesto basortusu yasagina karsi yapilandi. O zamanin statukocu insanlarindan aldigim tepki, simdinin statukocu insanindan aldigim ile ayni.
Gecmiste kullanilan demagoji, ayni sekilde siyasette yer ediniyor. Y neslinin ovulmesinin nedeni, buna karsi rahatsizliklarini belirtme cesaretlerinden geliyor. Gezi olaylarina katil pma ve savunma vandalizm, darbecilik ve oteki olmaya indirgeniyorsa, bir sorun var demektir.
Sizin yazilarinizi buldukca akip eden ve derinlik olarak takdir eden biri olarak, bazen objektif olmamak icin kendinizi zorladiginizi dusunuyorum.
Saygilar ve sevgiler

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.