• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Kemalizm (1): Kemalizm Nedir?

5 May2007
 

Ankara’da 1920 yılında kurulan Büyük Millet Meclisi’nde Cumhuriyetin İlanı‘ndan önce ve sonra yaşanan çalkantılı süreç boyunca, muhalefet çeşitli aşamalarla tasfiye edildi. Cumhuriyet Halk Partisi, ideolojisini, 1925-1945 yılları arasındaki bu teksesli dönemde aşama aşama oluşturdu ve uygulamaya koydu. Ancak söz konusu ideolojinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’ye ithal ettiği bu sosyal, kültürel, politik ve ekonomik uygulamalar bütünü hakkında bir kitap ya da manifesto kaleme alarak düşüncelerine temel teşkil eden noktaları açıklama gereği duymadı.1

Kemalizm (Hürriyet Fotoğraf Arşivi)

Kemalizm adına bir temel eserin yazılmamış olması, Atatürk’ün Altı İlke konsepti çerçevesinde tam olarak neleri kast etmiş olduğu konusundaki birincil kaynakları, CHP parti programları, partinin Atatürk dönemindeki uygulamaları ve Atatürk’ün söz ve demeçleri ile sınırlı kılıyor.

Bu üç birincil kaynak arasında, CHP parti programlarının ve bu programlar çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamaların, Kemal Atatürk’ün söz ve demeçlerine nisbeten daha muteber olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira pragmatist bir lider olan Kemal Atatürk’ün, farklı dönemlerde (ya da aynı dönemde farklı kitlelere hitaben), birbiriyle çelişmek bir yana, tamamen zıt istikamette olan çok sayıda sözüne rastlamak mümkün. Zaten Kemalizm (ya da genel anlamda Kemal Atatürk) konusundaki kafa karışıklığının temel nedeni de bu. Zira Türkiye’de önemli bir çoğunluk, Kemal Atatürk hakkında öğrenegeldiği (doğru ya da yanlış) bilgiler doğrultusunda oluşmuş olan bir Atatürk kavramına sahip. Gerek Kemal Atatürk’ün kitlelere tanıtılması esnasında tarihi verilerden hareket edilmeyip ululayıcı söylemlere sığınılması, gerek mevcut verilerin kullanılması konusunda seçici davranılarak tek yönlü bir portre çizilmesi, gerekse Kemal Atatürk’e ait olan pek çok sözün birbirine tamamen zıt argümanlar içermesi nedeniyle, birbiriyle çelişkili çok sayıda Atatürk miti aynı anda toplumda kendine yer edinebiliyor.

Sadece konu hakkında birincil kaynaklardan hareket eden bir insan ululayıcı propaganda söyleminden ve de tarihi verilerin tek yanlı kullanılmasından önemli ölçüde korunmuş olsa da, Kemal Atatürk’ün çelişkili ifadeleri daha derin bir analizi gerekli kılıyor. Bu duruma örnek olarak, Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından dört gün sonra ‘Padişahı azam, Halife ve Hakanı akdesimiz Efendimiz’ olarak hitap ettiği Sultan Vahdettin’e sadakatlerini bildirdiği telgraftaki ifadeleri dikkate alınabilir:

‘Padişahımız! Kalbimiz hissi sadakat ve ubudiyetle [kullukla] dolu, tahtınızın etrafında her zamandan daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. İctimaının [toplanmasının] ilk bu sözü Halife ve Padişahına sadakat olan Büyük Millet Meclisi son sözünün yine bundan ibaret olacağını südde-i seniyyelerine [yüce kapınıza] büyük tazim ve huşu ile arz eder.’2

Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile evlenme talebinde de bulunan (ancak reddedilen) Mustafa Kemal’in, aradan sadece iki yıl geçtikten sonra mecliste yapmış olduğu bir konuşma ise şöyle:

‘Nasıl ki, kanunen idamı lazım gelenlerin bile ipini çekmek için kalb ve vicdan-ı ulviyeti insaniyeden mücerret bir mahluk aranır. İdam hükmünü verenlerin böyle adi bir vasıtaya ihtiyacı vardır. O kim olabilir?

Türkiye devletinin istiklaline hatime veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu, şerefini imha eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak ve bütün endamiyle kabul etmek istidadında kim olabilir?

(Vahdettin, Vahdettin! sadaları, gürültüler.)

Maatteessüf bu milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdettin… (Allah kahretsin! sadaları).’3

Mustafa Kemal’in, Sultan Vahdettin hakkında farklı dönemlerde söylenmiş olan, tamamen zıt yöndeki iki ifadesi, söz ve demeçlerinin tetkik edilmeden yakın tarih adına delil kabul edilemeyeceği konusuna iyi bir örnek olabilir. Zira bu tür bir metodolojik yanlış ile Atatürk’ün saltanat yanlısı olduğu sonucuna dahi varılabilir – ki böyle bir iddianın hiçbir yönüyle makul olmayacağı açık.

Profesör Taha Parla, bu konuda, Atatürk’ün 1920 tarihli demeçlerinde ‘sultanlardan, halifelerden, Osmanlı tarihinden, Müslümanlık tarihinden, saray tarihçisi üslubuyla ve en kuvvetli, ululayıcı sıfatlarla’4 söz ettiğini belirttikten sonra, Atatürk’ün siyasal anlamda son derece tehlikeli biri olarak kabul edilmesini mümkün kılan bir noktaya dikkat çekiyor:

‘Atatürk, inanmadığı konularda cepheden mücadele yapmıyor, susmuyor, dikkatli ve ölçülü eleştiri yapmıyor; inandığının tam tersini övebiliyor ve yüceltebiliyor.’5

Kemalizmin Doğuşu

Cumhuriyet Halk Partisi, tek parti dönemindeki ilk programını 1927 yılında yayınladı. ‘Cumhuriyet Halk Fırkası … cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi, siyasi bir cemiyettir ve merkezi Ankara’dadır.’6 ifadesinin yer aldığı bu programda, ilk üç ok telaffuz ediliyordu. 1931 yılındaki bir sonraki CHP programında ise, tamamlanan altı ok konsepti şu şekilde sunuluyordu:

‘Cumhuriyet Halk Fırkasının ana vasıfları

1- Cumhuriyet Halk Fırkası, A- Cumhuriyetçi, B- Milliyetçi, C- Halkçı, Ç- Devletçi, D- Layık, E- İnkılapçıdır.’7

CHP’nin 1931 programında dikkat çeken bir diğer cümlede, parti prensiplerinin geleceği de kapsayan bir şekilde ele alınarak değişmez kılındığı ifade ediliyordu:

‘Yalnız bir kaç sene değil, istikbale de şamil olan tasavvurlarımızın ana hatları burada toplu bir halde yazılmıştır.’8

Parti ideolojisinin dogmatikleşmiş olduğunun net bir göstergesi olan aynı ifadeye, söz konusu ideolojinin adının konduğu 1935 programında rastlamak da mümkün:

‘Yalnız bir kaç yıl için değil, geleceği de kapsayan tasarlarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır.

Partinin güttüğü bütün bu esaslar, Kamalizm prensipleridir.’9

CHP’nin 1935 yılı programı, küçük farklılıklar haricinde 1931 yılı programının bir tekrarıydı. 1935 yılından sonra da ideolojik bir değişim ya da gelişim yaşanmadığından, Kemalizmin 1931 yılı itibariyle şekillenmiş olduğu söylenebilir. 1935 yılı programında parti ideolojisine ‘Kamalizm’ olarak referans verilmiş olmasının nedeni ise, o yıllarda dilde yapılan değişikliklerle birlikte Mustafa Kemal’in, Arapça olan ‘Kemal’ adını öz Türkçe ‘Kale’ anlamına geldiğini söylediği ‘Kamal’ ile değiştirmek istemiş olmasından ileri geliyordu.
Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra (tıpkı CHP programlarında ifade edildiği gibi) geleceği de kapsayacak şekilde ele alınan Kemalizm, sadece tek parti döneminde değil, demokrasiye geçilmesinden sonra da Türkiye’nin resmi ideolojisi olmaya devam etti. Gerek merkezi devlet eğitimi, gerek devlet radyosu, gerekse Anıtkabir’de yapılan askeri bir törende okunan İstiklal Marşı ile açılıp kapanan tek kanallı devlet televizyonu vasıtasıyla topluma (ve özellikle yeni nesillere) yıllarca Kemalist doktrinler telkin edildi. Bu yoğun telkinler sonucunda da, halkın önemli bir kısmı, ülkenin geleceği adına Altı Ok’un yol göstericiliğinin vazgeçilmez ve tartışılmaz olduğuna inandı.

Bütün bunlardan ötürü, 20. yüzyıl Türk siyasi hayatını anlamlandırabilme adına, çok partili Cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde politik hayata kalıcı izler bırakmış olan Kemalizm’in her ilkesinin net bir şekilde anlaşılmış olması gerekiyor.

1 Her ne kadar Kemalizmin doktrinleştirilmesi yönündeki bir teklife Atatürk’ün karşı çıkarak, ‘O zaman donar kalırız’ şeklinde yanıt verdiği rivayet edilse de, aksi yönde onca delil varken sırf bu cümleden hareketle Kemalizmin dogmalaşma eğilimine sahip olmamış olduğunu iddia etmek mümkün değil.
2 Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Arşivi: 37/40855; T.B.M.M. Zabıt Ceridesi; 1920, s. 123-124’ten aktaran: Parla, Taha. [1992] 1995. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt 3: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Ok’u. İstanbul: İletişim Yayınları. 83.
3 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I’den aktaran: Parla, 265.
4 Parla, 273.
5 Parla, 273.
6 1927 CHF Nizamnamesi.
7 1931 CHF Programı.
8 1931 CHF Programı.
9 1935 CHP Programı.
Paylaş:
16

Okuyucu Yorumları

 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

12 May 2007 at 12:19 PM

Arapça’da “e” harfi yoktur. “Kamal”, “Kemal”den daha Arapça’dir. Bunu o vakit daha iç içe olmamiza ragmen bilmemek ilginç.
Saygilar.

 
 

sawyer says:

13 June 2007 at 1:46 PM

Serdar Bey,
“…’O zaman donar kalırız’ şeklinde yanıt verdiği rivayet edilse de…” demişsiniz.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu sözün Atatürk tarafından kendisine söylendigini Milliyet gazetesinde yazmıştır.

 
 

Serdar Kaya says:

19 June 2007 at 8:35 PM

Rivayet kelimesini ‘asılsız söylenti’ değil, ‘nakil’ anlamında kullandım. Atatürk’ün o sözü meşhurdur.

 
 

Uğur Mustafa Dinç says:

2 March 2010 at 11:20 PM

Ömer Faruk Yazıcıoğlu yanılıyor yalnız! Arapçada a sesinden çok e sesinin (tabii Türkçedekinden biraz farklı bir şekilde) var olduğunu anlamak için Arapça bir radyo veya mesela Kabe imamlarından bir Kur’an suresi dinlemesi yeterli. Hatta Arapça orijinal söyleyişte Kemâl kelimesinin ikinci hecesindeki ses de uzun a değil, uzun bir “açık e”dir. Ama bu sese biz Türkçede sahip olmadığımız için, onu uzun a olarak telaffuz etmekteyiz. Avrupa dillerinde bu e’lerin hep a olarak imla edilmesi (yazılması) ise sanırım bir tür gelenek meselesi. Ama tamamen sebepsiz de değil. Biraz batı dillerinin kendileriyle, ama daha çok Arapçanın ses sisteminin yarattığı bazı giriftliklerle ilgili.

 
 

cem says:

11 May 2010 at 10:27 AM

Kim demiş arapçada e harfi yoktur diye,yanlıştır efendim arap dilince e sesi ve harfi vardır.

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

22 August 2010 at 11:23 PM

Türkçe’deki tam karşılığı veremezsiniz orada… o sebepten, birçok kelimemiz farklıdır, ki bu kelimelerin kökeni Arapça olmasına rağmen bu değişim söz konusudur.

“Allah-u Akbar” diye duymazsınız “Türkçe” okunan Ezân’ı… yeni yeni bunları duyar olduk. Bu, küçük bir örnektir.

“Osmanlıca” olarak bilinen, Arap alfabesi ile yazılan ve Farsça’dan da yoğun olarak etkilenmiş bin yıllık Türkçe’nin Arap alfabesine uygunsuzluğunu bertaraf meselesidir.

Tabiî ki bunu yaparken, kökeni Arapça olan kelimede deformasyon ile “Türkçeleştirmek”, ancak o denli mümkündür. Dolayısı ile zorlamadır…

“Gül, gel, kel” aynı yazılıyor, buna benzer birçok örnek var, cümlenin akışından çıkartılan kelimeler vardı. Hâlâ dahi tam mânâsıyla vâkıf olmak çok zordu Osmanlıca’ya. Lâtin alfabesi, kesinkes daha uygundur Türkçe’ye.

 
 

Enes Yalçın says:

23 August 2010 at 2:47 AM

Arapça’da olmayan o, ö, u, ü sesleri, daha doğrusu bunlar için bir ayrım yok ama a ve e sesleri mevcuttur. “Elhamdülillah” derken “alhamdülillah” diye telaffuz eden bir Arap gören var mı? E’nin açık okunma durumu vs var, a’ya çeken e’ler de var, ama bizdeki e sesinin aynısı da var yani..

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

24 August 2010 at 2:29 AM

Tam karşılık olarak yoktur diyorum; ona bakarsanız, “Kemâl” diyebilir mi bir Arap? Yoksa daha çok “Qamal” tarzı bir kelime midir ağzından çıkan, fonetik olarak?..

“E” sesinin toptan yokluğundan bahsetmedim o cümlede, Türkçeleştirilmeye çalışılan fakât zâten çoktan Türkçeleşmiş bir kelimede, zorlama bir tarz benimsendiğinden bahsettim…

 
 

Enes Yalçın says:

24 August 2010 at 11:16 PM

“Arapça’da “e” harfi yoktur. ”

Bu gayet net bir cümle gibi gelmişti bana. Verdiğiniz örneklerde “açık e” seslerinin e olmadığını söylüyorsunuz ama onlar ingilizcede a ile daha güzel gösterilebildiği için a ile Türkçe’de ise e ile gösterilir, ama açık e dir. “eallahükber”dir mesela kabaca.

Telaffuzun Türkçeleşmesi konusunda haklısınız. Özellikle Farsça’dan gelen kelimelerdeki sesli harfler, medler değişir. Kemal kelimesi ne kadar sıklıkla kullanılır arapçada bilmiyorum ama kef-i arabi ile yazılacağı için, medsiz (uzatmasız) hali (yani kâmil olmayanı mesela) net bir şekilde “kemal” diye telaffuz edilir. Yani Osmanlı Türkçesinde de “güzel he” ile yazılan hecelerde olduğu gibi Arapça’da da aynı ses vardır, bizdekiyle aynı e.

 
 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

29 October 2010 at 5:18 PM

Uzundur yazamadım… Sanırım Enes Yalçın da ben de Arapça konusunda Süleyman Ateş denli bilgiye sâhip değiliz… bu da yeterli cevaptır.

“Araplarda ‘e’ yok

SORU: Bazı imamlar namazda ‘Allah-u ekber’ yerine ‘Ellah-u ekber’, bazıları da ‘Eallah-u ekber’ diyor. Mısır’da bile böyle telaffuz duymadım. Acaba bu bir Arap özentisi mi? Cahillik mi? Yüce Allah’ın adını söylerken kaos yaratılıyorsa bizler neyi düzelteceğiz? (Ali Rıza Haznedaroğlu)

CEVAP: Arap özentisi değil, Türk özentisi. Araplar böyle diyene gülerler. Çünkü onlarda ‘e’ yok, ‘a’ vardır. Onlar ‘Eellahu ekber’ demezler ‘Allahu akbar’ derler. Bir çoğumuzun bilgisi, kulaktan duyduğumuzu papağanvari ezberlemekten ibarettir.”

 
 

Enes Yalçın says:

30 October 2010 at 11:24 AM

Ömer Faruk Bey,

Adınız Ömer ve bu arapçada “omar” şeklinde telaffuz edilir; adım Enes ve bu arapçada da “enes” şeklinde telaffuz edilir. Arapça’da e sesinin kapalı, açık, “a”ya kayan birçok telaffuz şekli vardır, daha doğrusu kelimesine göre farklı farklı e sesinin olduğu yerler vardır.

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

30 October 2010 at 11:47 AM

Tamam, benim orda -ilk ifâdemde- söylediğim, “kemâl” kelimesinin “kamal” kelimesinden daha Türkçe olduğu, değil mi? Buna muhalif değilsiniz sanırım?

Arapça’da, dediğiniz gibi, kelimesine göre farklı şekil alan bir şekli var bu harfin… tamam. Ama “kapalı-açık e” harfinden hareketle, kulakta yankılanan harfin “a”ya çalan bir harf olduğunu ifâde ettim. Bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum.

Üstelik Süleyman Ateş Hocamız da tam sizin doğru olduğunu iddia ettiğiniz “eallahu ekber” üzerinden örnek verince, tam yerine rast geldi.

 
 

Enes Yalçın says:

30 October 2010 at 12:11 PM

Bakın kemal kef ile yazılır ve kef ince sesler alan bir sessizdir. Yani kef harfi ile kalın bir ses okunamaz. Eğer a ile seslendirilecekse kaf harfi olmalıydı/olurdu orada.

Süleyman Hoca’ya artislik yapmayalım ama allahüekberdeki a bizim telaffuz ettiğimiz manada a değildir.

Biliyorum inatçılık yapıyorum ama, napayım yani:)

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

30 October 2010 at 12:20 PM

🙂 Olsun, bir köprüde karşılaştık, sorun değil.

 
 

Ulaş says:

29 June 2011 at 11:57 PM

Yazıyı okuduktan sonra bir bakışta fazlaca yorum olduğunu görünce herhalde içerikle ilgili tartışmalardır diye düşündüm ama yazıda eleştiri getirilen Kemalizm değil sanki Arapça dilbilgisi kuralları. Tabii ilgi alanları farklı olabilir, her neyse…

Kemalizmin fazlaca dogmalaştırılarak günümüze geldiği bir gerçek fakat Kemal Atatürk’ün kendisiyle çelişkiye düştüğü hususunda size katılamayacağım. Zira verdiğiniz ilk tarih 1920 de saltanat henüz kaldırılmamıştı, halbuki iki yıl sonra yani 1922 de kaldırıldı. Bunu nabza göre şerbet olarak değerlendirmektense dönemin şartlarına göre hareket etmek olarak değerlendiriyorum. Örnek olarak; eğer Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı başlangıcında, savaşı kazanınca saltanatı ve dinimizde yeri olmayan ruhbanlığı(halifeliği) kaldıracak ve yeni bir devlet kuracağız deseydi, halk bu savaşa ne kadar destek verirdi. Ve Kurtuluş savaşını kaybetseydik neler olurdu, yani bugün bu topraklarda yaşayan insanların ne kadarı müslüman kalabilirlerdi?

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.