• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Kemalizm (2): Cumhuriyetçilik

13 May2007
 

Cumhuriyetçilik, siyasi sahanın ‘insanlara ait‘ olması düşüncesinden yola çıkan, hürriyetin temin edilebilmesi için siyasi hayata keyfi müdahalelerin ortadan kaldırılmasını gerekli gören ve bu nedenle de ‘hukukun üstünlüğü‘ ilkesini esas alan bir siyasi idare şekli. Cumhuriyetçilik, insan merkezli bu sivil yapısı nedeniyle monarşi karşıtlığını da doğal olarak içinde barındırıyor.

Kemalizm

Kendisini saltanat karşıtlığıyla çok güçlü bir şekilde ilişkilendiren Kemalizm, Altı Ok konseptindeki cumhuriyetçilik ilkesini ‘monarşi karşıtlığı’ şeklinde, dar anlamlı olarak tanımladı. Bir başka deyişle, Osmanlı padişahının sürgüne gönderilerek cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte halk egemenliğinin de tesis edildiği iddia ediliyordu.

1935 yılı CHP programında ulusal egemenlik ile cumhuriyet arasındaki ilişki şu şekilde ele alınıyor:

‘Parti, ulus egemenliği ülküsünü en iyi ve en sağlam surette imsiliyen [temsil eden] ve taplayan [tatbik eden] devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna kanığdır [ikna olmuştur]. Parti bu sarsılmaz kanağatla, Cumhuriyeti her tehlükeye karşı, bütün araçlarla korur.’

Kemalizmin temel kaynaklarının cumhuriyetçilik kavramı hakkında bundan daha derin manada herhangi bir şey söylemekte olduğunu iddia etmek epey zor. Cumhuriyet algısının, ders kitaplarında da sıklıkla rastlanan, ‘padişah tarafından ezilen halk’ ve ‘ezilen halkı egemen kılan cumhuriyet’ şeklinde karşılaştırmalı olarak sunulan iki konseptin vurgulanmasıyla sınırlı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Resmi söylemin dayattığı bu gerçek dışı yaklaşım, fazlasıyla sorunlu iki sonuç veriyor.

Cumhuriyetçilik konusunda ortaya çıkan ilk sorun, 1923 yılının Osmanlı Devleti ile Türkiye arasında kalın bir çizgi olarak tanımlaması. Zira bu yaklaşım, padişahın otoritesinin ciddi ölçüde sınırlandırılarak (Britanya’dakine benzer bir şekilde) sembolikleştirildiği, Osmanlı Devleti’nin çok partili ve anayasal bir siyasi sisteme geçtiği II. Meşrutiyet (1908-1918) dönemini tamamen göz ardı ediyor. Gerek Osmanlı Devleti’nin, gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin belli kalıplara sokularak kitlelere sunulması bu iki dönem hakkında sağlıklı değerlendirmelerin yapılmasını engellediğinden, toplumun düşünce dünyasında durağanlığa da neden oluyor. Ne Osmanlı Devleti’nde 18. yüzyıldan itibaren yaşanan Batılılaşma sürecini, ne de Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa tarihinde yaşanan korkunç ayrımcılık ve insan hakları ihlallerini doğru bir şekilde öğrenmesine izin verilmeyen kitleler, her iki dönemi de, ezberlenmiş, kıymeti kendinden menkul önermelerle tartışıyorlar. Bu durum, cumhuriyetçilik ilkesi sözkonusu olduğunda da kendini gösteriyor ve (yukarıda CHP programından yapılan alıntıda olduğu gibi) herşey ‘Padişah kovuldu, cumhuriyet geldi, ulus egemen oldu’ basitliğine sığdırılmaya çalışılıyor – ki nedensellikten nasibini alamamış bu tür yaklaşımlar dahi, bilgi kavramına olan yabancılığın ifadesi. Zira padişah kovmakla cumhuriyetçi olunamayacağı gibi, bir devletin adına ‘cumhuriyet’ kelimesini eklemekle de rejim ‘insanlara ait’ olmaz.

Resmi söylemin neden olduğu ikinci büyük sorun ise, mümkün olan en dar şekilde tanımlanarak bir dezenformasyon paketi içerisinde sunulan cumhuriyetçilik konusunda bireysel haklar merkezli herhangi bir düşünce geleneğinin oluşmasına imkan verilmemiş olması. Halkın siyasi alana müdahil olabilmesi bir yana, merkezi iktidar tarafından ‘adam edilmesi gerekli olan bir yığın’ olarak görülmüş olması, tanımı gereği ‘insanlara ait’ olması beklenen cumhuriyet rejiminin, ‘Türk cumhuriyetçiliği’ söz konusu olduğunda bir oksimorona dönüşmüş olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. CHP programında cumhuriyetçilik açıklanırken, ‘Parti, ulus egemenliği ülküsünü en iyi ve en sağlam surette imsiliyen [temsil eden] ve taplayan [tatbik eden] devlet şeklinin Cumhuriyet olduğuna kanığdır [ikna olmuştur].’ dendikten hemen sonra, ‘Parti bu sarsılmaz kanağatla, Cumhuriyeti her tehlükeye karşı, bütün araçlarla korur.’ ifadesinin kullanılmış olması da zaten bu zihniyetin bir sonucu. Zira Türk cumhuriyetçiliği, rejimin halka ait olduğu değil, halkın rejime karşı bir ‘tehlüke’ olarak görüldüğü bir idarenin adıdır. Parti, (kendi anladığı manada) cumhuriyetçiliğe kanığdır [ikna olmuştur], şimdi ise sıra cahil halkı bu işe ikna etmeye gelmiştir.

Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

hakan says:

3 October 2008 at 2:41 PM

Halkın hala cahil olduğunu düşünüyorum. Son 60 yıllık siyasi tablo ve yaşanan olaylarda bunun bir göstergesidir. Ayrıca yazılarınızda o döneme, Atatürk’e ve Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı çıkıyorsunuz. O dönemdeki yapıyı dikkate alarak, siz ne yapılmasını önerirdiniz? Saygılarımla…

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.