• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Kemalizm (3): Halkçılık

16 May2007
 

Altı Ok konseptinde yer alan halkçılık ilkesinin cumhuriyetçiliğin bir yan ürünü olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Zira Kemalizmin halkçılık ilkesi, hiçbir birey, grup ya da ailenin herhangi bir ayrıcalığa sahip olmadığı sınıfsız bir toplum anlayışının ifadesiydi. Ancak tek parti rejimi, bu haliyle ‘eşitlik’ olarak da nitelendirilebilecek olan halkçılık ilkesini bu tanımla sınırlı bırakmadı. Halkçılık, devletçilik ve milliyetçilik ilkelerini iç içe geçirip kaynaştırmak suretiyle tek parça haline getiren parti, böylelikle ideolojisinin sosyal ve ekonomik politikalarını ortaya çıkarmış oldu.

Kemalizm

Gerek kapitalist, gerekse sosyalist bir yapılanmadan son derece uzak olan bu kaynaşma, dönemin Avrupasında popüler olan korporatist uygulamaların son derece tipik bir uzantısından başka bir şey değildi.

Halkçılık ilkesini önceki programlara göre daha geniş bir şekilde açıklayan 1935 yılı CHP programında bu konuda yer alan ifadeler şöyle:

İrde [İrade] ve egemenlik kaynağı ulustur. Bu irde ve egemenliğin, devletin yurtdaşa ve yurtdaşın devlete karşı olan ödev ve yükümlerini tamamiyle yerine getirmek için kullanılması, partinin başlıca prensiplerindendir. Kanun karşısında, saltık [mutlak] bir eşitlik kabul eden, ve hiçbir ferde, hiçbir aileye, hiçbir klasa [sınıfa], hiçbir cemaate ayralık [ayrıcalık] tanımayan yurddaşları halktan ve halkçı olarak kabul ederiz.

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı klaslardan [sınıflardan] karışıt değil, fakat ferdiğ [bireysel] ve sosyal hayat için, işbölümü bakımından, türlü hizmetlere ayrılmış bir sosyete [toplum] saymak esas prensiplerimizdendir; çiftçiler, küçük zanaat sahibleri, esnaf ve işçilerle, özgür ertik [serbest meslek] sahibleri, endüstrieller [sanayiciler], tecimerler [tacirler] ve işyarlar [memurlar] Türk ulusal kuramının başlıca çalışma örgenleridir [organlarıdır]. Bunların her birinin çalışması, öbürünün ve kamunun hayatı ve genliği [refahı] için bir zorağdır [zarurettir].

Partimizin bu prensiple amaçladığı gaye, klas [sınıf] kavgaları yerine sosyal düzenlik ve dayanışma elde etmek, ve asığlar [menfaatler] arasında, biribirlerine karşıt olmayacak surette, uyum kurmaktır. Asığlar kapasite ve çalışma derecesine göre olur.

Parti programı metninde ilk dikkat çeken nokta, yapılan tanım gereği tek bir kelimeyle ‘imtiyazsızlık’ şeklinde de özetlenebilecek olan halkçılık ilkesinin tamamen sosyoekonomik bir dayanışmacılık çerçevesinde açıklanıyor oluşu. Her meslek grubunun bir bütünün parçaları olarak ele alındığı ve herbir parçadan diğer parçalar ile uyum içerisinde çalışmasının beklendiği, rekabetin değil, işbölümünün hakim olduğu ve hepsinden önemlisi, bütün bu işleyişin topyekün devletin düzenleyiciliği ile gerçekleştirildiği bu ekonomik sistem, o dönemde Avrupa’da kurulan faşist partiler tarafından ortaya çıkarılmıştı.

Faşizm, günümüzde hakaret amaçlı kullanılan bir ifade halini almışsa da, kelime anlamı itibariyle kendine özgü bir ideolojinin ifadesi. Faşist ideoloji, bireylerin ya da toplum içerisindeki grupların kendileri adına karar alıp uygulamalarının devletin menfaatlerine aykırı olduğu düşüncesinden yola çıkarak, ‘milli bir birlik’ tesis edilmesini öngörüyor. Bir milli liderin (Führer, Duce) önderliğinde örgütlenen devlet, bu noktada, piyasa aktörlerinin sözkonusu milli birliğin gereklerine uygun gelecek şekilde, rekabet değil uyum içerisinde çalışmalarını temin etme görevini üstleniyor. Kendisini bürokrasinin olduğu kadar halkın da yöneticisi olarak gören (1) devletin ekonomik alandaki uygulamaları kontrolü altına alması (devletçilik), (2) bu uygulamaların istenilen sonuçları doğurabilmesi için halkın, ‘devlet’ adlı bütünün birbirleriyle rekabet etmeyen ve uyum içerisinde çalışan eşit parçaları olarak tanımlanması (halkçılık) ve (3) bu sistemin işleyebilmesi için herkesi aynı milli hedefe kenetleyen bir idealin ortaya çıkarılması (milliyetçilik), faşist anlayışın birbirini tamamlayan tipik özellikleridir. Bu yönüyle devletçilik, halkçılık ve milliyetçilik ilkelerinden birinin eksikliği durumunda bu bütünselliğin bozulacağı söylenebilir.

Bu yapının, ekonomik çerçevedeki karşılığı korporatizmdir. 1920’lerden sonra Mussolini İtalyası ve Nazi Almanyasında popülerleşen bu sistemin Türkiye’ye adaptasyonunun, (CHP parti programlarından ve Altı Ok konseptinin oluşum sürecinden hareketle) 1931 yılında tamamlanmış olduğu söylenebilir. Bu kronoloji doğrultusunda da, Kemalizmin Nazi Partisi‘nden değil, İtalyan Milli Faşist Partisi‘nden etkilendiğini söylemek daha doğru gibi görünse de, konuyu o dönemde ekonomik bir kriz içerisinde olan dünyada hakim olan yeni eğilimler ve arayışlar çerçevesinde değerlendirmek daha makul bir yaklaşım olur.

10. Yıl Marşı’nda yer alan ‘İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz’ şeklindeki mısrada ifadesini bulan Kemalist halkçılık, söz konusu korporatist yapısından ötürü, (zaman zaman ilişkilendirildiği) ‘halk egemenliği’ düşüncesiyle de aslında tamamen ilgisiz bir yapıya sahip. Ancak bu noktada Kemalizmin (siyaset bilimci olmayan) ideologlarının ‘halk egemenliği‘ ve ‘ulusal egemenlik‘ kavramlarını (muhtemelen aradaki farkı bilmeden) birbirlerinin yerine kullanmakta olduklarını da belirtmek gerekli.

7

Okuyucu Yorumları

 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

May 20, 2007 at 10:37 pm

Sayin Serdar Beyefendi,
Donemin siyasi durumundan yola cikan elestirmelerinizdeki yaklasim tutarli, velakin kaynaklari Avrupa’nin -ve daha kapsamli olarak Bati uygarliginin- “yaklasim tarzi” ile okuyarak hata ediyorsunuz.
Biz ne Batili ne de Dogulu bir toplumuz, fakat hem Batiliyiz hem de Doguluyuz. Muthis bir oksimoron – iste Turkiye.
O sebepten, bence siyasi tarihimizi, tarih cozumlemeciliginizi “bizmerkezli” bir anlayisla ele alsaniz daha dogru yapmis olacaksiniz.
Bu soylediklerim, bir ideolojiye yakin kafa yapisina sahip oldugumdan degil, yalnizca “akilci” yaklasimi ustun tutarak degerlendirme yaptigim icin yonelttigim elestirimdir.
Her seyi ve herkesi elestirelim, kabul; fakat bunu yaparken yola cikisimiz yine buradan, kendi koklerimizden olsun.
Saygilar sunarim.

 
 

Serdar Kaya says:

May 21, 2007 at 6:21 am

“… bence siyasi tarihimizi, tarih cozumlemeciliginizi “bizmerkezli” bir anlayisla ele alsaniz daha dogru yapmis olacaksiniz.”
Yukarıdaki yazıda, ‘bizim dışımızda’ doğup gelişmiş olan bir politik ve ekonomik ideoloji olan korporatizmin Türkiye’ye ithal edilmiş olmasına değininiyor. Bunu nasıl ‘bizmerkezli’ ele alabilirim bilmiyorum.
Ancak eğer siz yukarıdaki konuyu doğru gördüğünüz şekilde ‘bizmerkezli’ olarak kaleme alırsanız okumak isterim.

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

May 21, 2007 at 9:46 am

Beyefendi,
Demek istedigim sudur ki, bu denli yogun kavramsal cozumlemelere hic luzum yoktur, gayet acik: Bir devlet, eskisinden farkli bir sekilde duzenlemeye ugruyor, bu yeni devlet duzeninin basinda “millet kurtaran” imajinin her sekliyle goruldugu bir lider var.
Bunun icin -Turk toplumunun lider duskunlugunden beslenen- gercekten buyuk bir lider olan Mustafa Kemal Ataturk’un arkasinda toplanan bir cesit on-millet soz konusudur. Bu milletin icinde Ataturk’u benimseyenler cogunluktadir, ona muhalif de vardir ama cok fazla degildir. (Bugun hala bu tarz insanlar mevcuttur.)
Dolayisi ile, zannedilmesin ki o donemde korporatizmmis, kapitalizmmis, sosyalizmmis oturup da bunlara uygun bir yapi insa etmeye calissinlar. Daha evvel de soylemistim bunu, Ataturkculuk durumlari gozlemleyip, memleket yararina uygun oldugu dusunulen isin gunun sartlarina gore yapilmasidir, iste o.
Gayet basit bir yaklasim var, “bize fayda saglar mi, nasil yapariz”. O yuzden bu kadar ince eleyip sik dokumaya gerek yoktur demisimdir. Ne Ataturk ne de Ismet Inonu bu denli iktisadi dusunuyorlardi.
Saygilar.

 
 

Serdar Kaya says:

May 21, 2007 at 4:52 pm

Ömer Faruk Bey,
Pek vaktim olmadığı için kısa başlıklar halinde yanıtlıyorum:
1- Hem 1925 ve 1930 yıllarındaki parti deneyimlerinde (cahil olduğu iddia edilen) halkın muhalefete oy vermeye kalktığına, hem de o dönemde Atatürk’ü benimseyenlerin çoğunlukta olduğuna aynı anda inanmak çelişkili olsa da, Türk eğitim sistemi bunu çok uzun yıllardır yapıyor. Bu nedenle, eğer ‘Ataturk’u benimseyenler cogunluktadir, ona muhalif de vardir ama cok fazla degildir.’ gibi bir iddia öne sürecekseniz, bunu bilimsel verilerle desteklemeniz gerekir.
2- İsmet İnönü ‘enflasyon’ kelimesinin anlamını ancak başbakan olduktan sonra öğrendiğini söylemişti. Çünkü ekonomist değil, askerdi. Ancak siyasi liderlerin (popüler seviyede dahi) ekonomi bilmiyor olmaları, ekonomik alanda ‘Bize ne fayda sağlar?’ düşüncesinden hareketle bağımsız kararlar almalarına neden olmaz. Aksine, ürettikleri politikanın tüm sonuçlarını önceden kestirememelerine, bilgi ve tecrübe eksikliği nedeniyle kolay hata yapabilmelerine, ve hepsinden önemlisi, kolay etki altında kalabilmelerine neden olur. Zaten Türkiye’de de öyle olmuştur, milliyetçi ve militer İtalyan sisteminin etkisinde kalmışlardır. (İhtimal, kendilerine yakın hissettikleri için.)
3- Bir siyasetçinin, döneminin ideolojilerinin ayırt edici özelliklerini bilmemesi, bu ideolojilerin etkisi altında kalmayacağı, icraatlarının bu ideolojilerin temel öğelerini yansıtmayacağı anlamına gelmez. Hele hele, araştırmacıların bu gibi dönemlerin hangi ideolojilerin temel özelliklerine sahip olduğu üzerinde çalışma yapmayacakları anlamına ise hiç gelmez. Bu nedenle “bu denli yogun kavramsal cozumlemelere hic luzum yoktur” gibi sözler, talihsiz sözlerdir. Hepsinden kötüsü, bu tür yaklaşımlar (niyetiniz öyle olmasa da) tamamen bilim karşıtıdır. Çünkü kavramların, soyutlamanın olmadığı yerde bilim olmaz.

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

May 21, 2007 at 7:42 pm

Serdar Bey,
Daha ileride sizinle tanismak ve fikir degisimi yapmak isterim, belki haklisiniz.
Kolaylik dilerim, saygilar.

 
 

Serdar Kaya says:

May 21, 2007 at 9:31 pm

Ömer Faruk Bey,
Ben ‘belki’ kaydı ile dahi olsa karşı fikirde haklılık payı bulabilen insanlara pek sık rastlayamıyorum. O halde neden olmasın?

 
 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

May 22, 2007 at 8:53 am

Serdar Bey,
Dogru soyluyorsunuz. Ama bu sizin icin de gecerliyse anlamli olabilir, yani karsinizdaki degisime acik ve yeni ve degisik fikirlere musamahakar oldugu olcude, siz de oyle iseniz – ne ala!..
Belli ki ciddi arastirmalar yapmissiniz; okudugunuz kitaplari her defasinda inceliyorum ve eger bende yoksa onlari da bulup okumaya calisiyorum. Yaklasiminiz da bu okudugunuz kaynaklardan beslendigi olcude iyice muhaliflesiyor. Benim uzuldugum ise, Ataturkculuk adina boynundaki damarlari patlatasiya bir hirsla konusanlarin, Ataturkculuk adina hicbir arastirma yapmiyor olusu. Sizse bir muhalif yaklasim sahibi olarak -belki Hallac gibi- arastiriyor ve muhalefetinizi ciddi bilgi birikimiyle surduruyorsunuz. Size katilmadigim zamanlar bile, cabanizi olumlu buluyorum.
Aslinda memleketimiz icin degisik bir caba, sizin bu yaptiginiz… Velakin, Size muhakkak buyuk tepkiler geliyordur ve gelecektir. Zira insanlarin “bildikleri”nden ziyadesiyle farkli yaklasimlariniz var.
Takip etmeye devam edecegim.
Kolaylik diler, saygi sunarim.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.