• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Kemalizm (4): Devletçilik

22 May2007
 

Türkiye’de milli eğitim kurumlarında (ve bu kurumlara hakim olan eğitim sisteminin doğurduğu zincir reaksiyon nedeniyle daha pek çok yerde) yakın tarihimiz anlatılırken, 1920 ve 30’lu yıllarda Avrupa’da etkin olan politik ve ekonomik akımlara yeterince değinilmiyor. Söz konusu akımların cumhuriyet dönemi üst düzey yöneticilerini nasıl etkilemiş olduğu konusunun pek gündeme gelmiyor oluşunun nedeni de herhalde bu… Ancak bu durum, ilgili dönemin düşünce hayatının gerek yurt içi, gerekse yurt dışındaki gelişmelerden tamamen bağımsız kılınarak ağır bir lider kültü eksenine hapsedilmesi ve cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen değişimin neredeyse bütünüyle Milli Kahraman’ın dehasının bir ürünü olarak sunulması ile hepten aşırı bir uca taşınıyor.

Kemalizm

Bu tür yaklaşımların Türkiye’de zihinleri (ve dolayısıyla da düşünce hayatını) çok ciddi ölçüde kısırlaştırdığı muhakkak. Zira Lale Devri’nden itibaren Avrupa’daki fikir akımlarından giderek daha fazla etkilenmiş olan bir halkın, gerek bu etkileşimlerden, gerekse kendi kültüründen ileri gelen birikiminin yok sayılması, bir yandan yakın tarihimizi suni temeller üzerine oturturken, diğer yandan da, (söz konusu tarihin bugüne yansımasının çok kuvvetli olması nedeniyle) günümüz politik hayatını dahi çıkmazlara sürüklüyor. Böyle bir düşünce ortamında, bütün argümanlar eksik ya da çarpık bilgi üzerine bina edildiğinden, ihtilaf nedeni olan konuların belli bir resmi çerçevenin dışında tartışılabilmesi de mümkün olamıyor.

Devletçilik de, Türkiye’de ihtilaf nedeni olagelmiş konulardan biri. Türkiye’nin dışa açılması ve devletçiliği çoktan terk etmiş olan dünyaya entegre olmaya çalışmasıyla birlikte gündeme gelen bu ‘Atatürk ilkesi’, (pek çok konuda olduğu gibi) Kemalist statüko yanlıları ile değişim isteyenler arasında bir çekişmeye neden olmakta. Kemalist kesim, devletin ekonomideki varlığının Atatürkçü anlayışın bir gereği olduğu gerekçesiyle kamu mallarının satılamayacağını öne sürerek, karma ekonomi ve sosyal demokrasiden yana tavır belirliyor. Değişimden yana olanlar ise, (muhtemelen Atatürk dışı bir çözüm önerisinin tepki ile karşılaşacağı düşüncesinden hareketle) Atatürk döneminde alınan özel teşebbüs yanlısı kararları nazara vererek serbest piyasacı bir Atatürk portresi çizmeye çalışıyor. Ancak Kemalist devletçilik söz konusu olduğunda, sadece değişimcilerin değil, Kemalistlerin yaklaşımları da fazlasıyla problemli.

Kemalist Devletçiliğin Korporatist Yapısı
1920’lerden itibaren Avrupa’da güçlenmeye başlayan korporatist anlayışın Türkiye’de bilinmiyor ve öğretilmiyor olması nedeniyle, Atatürk devletçiliği de sosyalizmsosyal demokrasikapitalizm hattı üzerinde yer alan iki boyutlu değerlendirmelere hapsediliyor. Bir başka deyişle, söz konusu hattın korporatizmi dışarıda bırakan dar yapısından ötürü, Atatürk devletçiliği, sosyalizme ve kapitalizme kıyas edilerek konumlandırılıyor. Böyle bir yaklaşımdan ötürü de, gerek sosyalizm gerekse kapitalizmle örtüştürülemeyen Kemalist devletçiliğin bu iki anlayış arasında bir yerde olduğu varsayılarak karma ekonomiyi esas alan bir tür sosyal demokrasiye karşılık geldiği sonucuna varılıyor.

Halbuki, devletin ekonomik sahada nihai karar alıcı olarak kabul edildiği ve gerek kamuya gerekse özel sektöre ait işletmelere doğrudan müdahale edebildiği bir ekonomik sistem öngören Kemalist devletçilik, sosyalizm ve kapitalizmden olduğu kadar, sosyal demokrasiden de uzaktır. Dahası, ‘devlet korporatizmi’ başlığı altında değerlendirilebilecek pek çok öğeyi de bünyesinde barındıran bu anlayış, sosyal devlet ve demokrasi kavramlarına da fazlasıyla yabancıdır. Devlet korporatizmi, ülke içerisinde bulunan herkesin devlet tarafından alınan kararlara riayet etmesini, sanayicilerden işçilere, memurlardan amirlere bütün vatandaşların devletin gösterdiği hedef doğrultusunda ‘işbirliği’, ‘dayanışma’ ve ‘uyum’ içerisinde faaliyet göstermesini esas alır. Devlet, bu işleyiş için gerekli ahengi sağlanayabilmekiçin de, halka son derece güçlü bir milliyetçilik telkin etmek zorundadır.

Avrupa Korporatizmi ve Türkiye
Korporatist ideolojinin 1920’li yıllarda ivme kazanmaya başlamasıyla birlikte, Avrupa’nın kimi bölgelerinde bu yeni anlayışın feodalizm ve liberalizmin ardından insanlığın geldiği yeni nokta olduğuna inanıldı. Hatta dönemin papası 11. Pius dahi, korporatizmin işbirliği ve dayanışmayı esas alan yapısının hıristiyan anlayışıyla uyumlu olduğuna inanıyor ve bu doğrultuda tesis etmek istediği ‘hıristiyan ekonomisi‘ konusundak’ düşüncelerini yazıya döküyordu.

Bu gelişmelerden etkilenerek korporatizmi ‘ulusal devlet’ kavramıyla bayraklaştıran CHP’nin konuya yaklaşımını, parti genel sekreteri ve ideologu Recep Peker’in 1935 yılı CHP programı ile ilgili yaptığı açıklamalarda görmek mümkün:

Feodal devlet battı, onun yerine gelen liberal devlet de kendi içinden tefessüh neticesinde dünyanın her yerinde çöküyor. Yerine çeşit çeşit devlet tipleri kuruluyor.

Arkadaşlar; feodal devletten sonra gelen liberal devletin yıkılışı ulusal devletin doğuşu devrini getirmiştir. Ulusal devlet, keyfi bir idare değildir. Her kafadan bir ses çıkaran dağıtıcı bir idare demek de değildir. Bizim anladığımız ulusal devlet nizamlı bir idarede herkesin özel teşebbüsü demektir.1

1930’lu yıllarda yaşanan ve ‘Büyük Buhran‘ olarak referans verilen ciddi boyuttaki ekonomik kriz nedeniyle o dönemde liberalizmi ve hatta demokrasiyi ‘her kafadan bir sesin çıktığı’ bir rejim olarak gören insanlar artıyordu. Kriz nedeniyle problemler yaşayan ABD gibi demokrasilere karşılık, Adolf Hitler ve Benito Mussolini yönetimindeki ‘nizamlı’ korporatist idarelerin güçlenmekte oluşu, öyle görünüyor ki, tek parti yönetiminin de bu ideolojiye olan ilgisini kamçılıyordu.

Recep Peker’in yukarıdaki ifadelerle sunduğu 1935 yılı CHP programı, Kemalizmin ‘devletçilik’ okunu şöyle tanımlıyordu:

Özel kınav [faaliyet] ve çalışma esas olmakla beraber, imkan olduğu kadar az zaman içinde ulusumuzu genliğe [refaha] ve yurdu bayındırlığa eriştirmek için, genel ve yüksek asığların [menfaat] gerektirdiği işlerde, hele ekonomik alanda, devleti filiğ surette ilgilendirmek başlıca esaslarımızdandır.

Devletin ekonomi işleri ile ilgisi filiğ surette yapıcılık olduğu kadar, özel girişimlere de ön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol da etmektir.

Devletin, filiğ olarak, hangi ekonomik işleri yapacağının belirtilmesi, ulusun genel ve yüksek asığlarına bağlıdır. Bu lüzum üzerine, devletin, filiğ olarak, kendi yapmağa karar verdiği iş, eğer, özel bir girişit [özel teşebbüs] elinde bulunuyorsa, onun alınması her defasında özgü bir kanun çıkarmağa bağlıdır. Bu kanunda özel girişitin uğrayacağı zararın, devlet tarafından ödem şekli gösterilecektir. Bu zarar oranlanırken, gelecekteki kazanç ihtimalleri hesaba katılmaz.2

Atatürkçü devletçiliğin tanımı yapılırken, hem özel teşebbüsün hem de devletin ekonomik sahadaki varlığının esas alındığı net bir şekilde ifade ediliyor. ‘Özel girişimlere ön vermek’, ‘işleri düzenlemek’, ‘kontrol da etmek’ gibi ifadeler ise, korporatist düzenleyiciliği bire bir karşılıyor. Devlete verilen istediği özel şirketi kamulaştırma hakkı ise, Kemalist korporatizmin, devletin karar alma aşamasında aynı masaya oturduğu diğer aktörlere yakın şartlarda olduğu toplumsal korporatizmden epey uzaklaşarak son derece katı bir devlet korporatizmine varan uygulamalara girişmekten de çekinmediğini gösteriyor. Müessesesine el konulan işletme sahibinin zararı tazmin edilirken ‘gelecekteki kazanç ihtimalleri’nin göz önüne alınmayacağının belirtilmiş olması da, söz konusu tazminatın sadece işletmenin defter değeri üzerinden yapılacağı anlamına geliyor ki, bunun da doğrudan soygunculuk yapmaktan hiçbir farkı yok.3

Devletçilik okunun dikkat çeken bir diğer özelliği de, ekonomik alandaki bütün bu düzenlemelerin ‘hızlı kalkınma’ amacıyla gerçekleştirildiğinin belirtilmiş olması. Devlet güdümüyle kollektivistleştirilmiş olan toplum eliyle başarılması beklenen bu hedef, Kemalizmin nasıl bir ekonomik hayat öngördüğü konusunu da açıklığa kavuşturuyor. Kemalizmin ‘ulusal devlet’ olarak tanımladığı bu sistemde devletin gerek işçilere, gerekse işverenlere ne denli hakim olduğu, yine 1935 CHP programındaki iki ayrı örnekte görülebilir:

‘Grev ve lükavt yasak olacaktır.’4

‘Devlet, bütün endüstrilerde fiyat kontrol işlerini düzenleyecektir.’5

Kemalist devletçiliğin bir yandan işçilere grev ya da lokavt hakkı tanımazken, diğer yandan her mamulün fiyatını tek taraflı olarak belirlemeye kalkmasını, ne sosyalizm, ne sosyal demokrasi, ne de kapitalizm ile izah etmek mümkün değil. Zira burada esas alınan prensip, toplumun her kesiminin devletin koyduğu ‘hızlı kalkınma’ hedefi doğrultusunda kendi üzerine düşen görevleri yerine getirmesinden ibarettir. ‘Daha fazla maaş’ ya da ‘daha fazla kar’ isteyerek mızmızlanmaya, ‘kişisel’ ya da ‘sınıfsal’ taleplerde bulunmaya ya da genel işleyişe aykırı davranarak devletin koyduğu hedefe ulaşılmasını geciktirmeye ya da engellemeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Bu sistemde kamu sektörüne ihtiyaç vardır, zira özel sektörün her alanda yatırım yapmaya gücü ve isteği olmayacaktır. Ancak özel sektöre de ihtiyaç vardır, çünkü devletin de herşeyle aynı anda uğraşabilmesi mümkün değildir. Dikkat edilecek olursa, buradaki kamu-özel ayrımı sosyalizm-kapitalizm karşıtlığında olduğu gibi felsefi bir çatışmadan değil, tamamen pragmatik bir işbölümünden ibarettir. Bu nedenle de, Kemalist devletçiliği, sırf ekonomik kollektivizminden hareketle Sovyet sosyalizmi ile ilişkilendirmek mümkün olmadığı gibi, ‘zenginler yaratma’6 hedefiyle özel teşebbüsü desteklemiş olmasından ötürü de kapitalizmle bağdaştırmak da mümkün değildir. Yine bu nedenle de, Atatürk’ün ekonomik alandaki özel teşebbüs ve kamu varlığı konusundaki görüşlerini masaya yatıran ve yine aynı iki boyutlu hat çerçevesinde ‘Acaba hangisi daha ağır basıyordu?‘ sorusundan hareketle yapılan güncel analizler, sorulan sorunun yanlışlığı nedeniyle baştan anlamsızdır.

Kemalist devletçilikte aslolan, sosyalizmin sınıf merkezli ekonomik analizine karşı çıkmak ve sınıf çatışmasına karşı sınıf işbirliği düşüncesini hakim kılmak suretiyle toplumu işçisiyle işvereniyle devletin hazırladığı planlar doğrultusunda (yine Kemalist söylemdeki ifadesiyle) ‘gütmektir’.7 Her kesimi bir diğeriyle kenetleyerek toplumu ekonomik anlamda farklı parçalardan oluşan tek bir bütün haline getirme düşüncesini, İzmir İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal şöyle ifade ediyor:

Bizim halkımız menfaatleri yekdiğerinden ayrılır sunuf halinde değil; bilakis mevcudiyetleri ve muhassalai mesaisi [çalışmasından doğan üretimi] yekdiğerine [bir diğerine] lazım olan sınıflardan ibarettir.8

Mustafa Kemal’in 1923 yılında, henüz cumhuriyet dahi ilan edilmeden gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde sarf ettiği bu sözlerin 1935 yılında CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından tekrar edilmiş olması, Kemalizmin ekonomik anlayışının korporatist çizgi üzerinde şekillendiğini gösteriyor:

Arkadaşlar; Türkiyede teklerin menfaati umumun menfaati sınırı içinde bulunacaktır. Bu sade bir edebiyat değildir. Bu, bugünkü hayatta gerçekleştirilmesi gerek olan bir düstürun tam ifadesidir. Bugünkü dünya durumunda, genel varlığı düşkün olan bir devlet ve ulus içinde kendisini gerçekten o ulusa, o devlete bağlı sayan bir yurddaşın, ne kadar şahsi varlığı, ne kadar parası olursa olsun, kendi başına mesut olmasına imkan yoktur.

Arkadaşlar; bugün zenginlik de ferdi olmaktan çıkmıştır. En büyük varlık sahibi kazanmış olanların bile parası milli paranın durumuna bağlıdır. Şahsın parası devletin ve ulusun hakiki kuvvetine dayanmıyorsa, bu bir gece içinde mahvolabilir.9

Ancak bütün bunlara rağmen, CHP’nin korporatizmi ismen kabul etmeyip ‘ulusal devlet’ kavramını tercih etmiş olduğunu da belirtmek gerekli. Recep Peker’in bu konudaki sözleri şöyle:

Şu halde acaba korporatif bir devlet düşüncesi mi hakimdir fikri hatıra gelebilir. Bunu da karşılamak için programımızda bir önemli madde vardır. Onu hatırlatayım: Türkiyede istismarcı yolda çalışacak tröstler ve karteller de yasak olacaktır. Bilirsiniz, nasıl marksist sosyalist fakir bir ulusu içinde sınıf duygusu ile besliyerek parça parça çatışma saflarına ayırır, bir sınıfı öteki sınıf aleyhine uğraşa sürükleyici telkinler yaparsa, müstahsillerin [üreticilerin] aralarında birleşmeleri ve elele vermeleri ve bu surette müstehlikler [tüketiciler] aleyhine ilk bakışta bariz görünmiyen falan hakikatte zararlı olan bir başka çeşit sınıf mücadelesine yol açar.

Halbuki biz Türk varlığında bu müstahsiller-müstehlikler çatışmasına da yer vermeyeceğiz. Her gün kendisine maliyet fiatından kat kat fazla bir fiat empoze edilmek vaziyetinde bulunan ve istismar edenlere karşı yüreği nefretle dolu bir müstehlik kitlesi meydana çıkmasının da önüne geçmeyi esaslı bir prensip tutmuş oluyoruz.10

Recep Peker’in gerek parti programının metninin, gerekse kendisinin program hakkındaki açıklamalarının korporatizm anlayışıyla ilişkilendirileceğini düşünmesi elbette doğal. Ancak Kemalist devletçiliğin korporatist olmadığı konusuna delil olarak tröst ve kartellere izin verilmeyecek olmasını göstermiş olması tamamen anlamsız. Zira üreticilerin kendi başlarına tröst ya da kartel oluşturmaları, devlet korporatizminin tanımına zaten baştan ters. Peker, ihtimal, dönemin şartlarından ötürü Türkiye’nin, Mussolini İtalyası ve Nazi Almanyası ile aynı kategoride değerlendirilmesini istemiyor olabilir. Ancak bir politik ya da ekonomik bir sistemin niteliği analiz edilirken esas olan, o sistemi organize eden kişilerin söz konusu idareye hangi ismi taktıkları değil, o sistemin temel özelliklerinin hangi tanımlara karşılık geldiğidir. Bu çerçevede, cumhuriyet adı verilen bir idare cumhuriyet olamayacağı gibi, korporatist olmadığı iddia edilen bir ekonomik rejim de pekala tipik bir devlet korporatizmi olabilir.

Kemalist Devletçiliğin Militer-Milliyetçi Yönü
Korporatizmin etkisi altına giren 1920 ve 30’ların Avrupa ülkeleri gibi Kemalist devletçiğin de militer seviyede bir milliyetçiliği benimsediği rahatlıkla söylenebilir. Kemalizmin milliyetçilik ilkesi korporatizm adına gördüğü işlev itibariyle ayrıca ele alınmayı hak etse de, militer milliyetçiliğin ekonomik alanda devletçilik ilkesi ile fazlasıyla iç içe geçtiği kimi örnekler diğerlerine göre bir parça farklılık arz ediyor. Bu tür örneklerden en çarpıcı olanı, Kemalist devletçiliğin ülke çapında, devlete ve sivillere ait olan kurumlarda beden eğitimi mecburiyeti getirmiş olması.

Beden eğitimi 1920 ve 30’lu yıllarda (Atatürk’ün ifadesiyle) ırkın ‘saflaşması’ adına bir araç olarak algılandığından, halkın topyekün mecburi beden eğitimine tabi tutulması o dönemde olağan karşılanıyordu. Dahası, tek parti rejimi, yukarıdaki metinde devlete ve sivillere ait kurumlar derken, fabrikaları da bu çerçevede değerlendiriyordu. 1935 yılı CHP programının bu konudaki hükümleri şöyle:

Yurdda beden ve devrim eğitimi ile spor işlerinde biteviyelik [süreklilik] göz önünde tutulacaktır.

Okullarda, devlet kurumlarında, ve özel kurum ve fabrikalarda bulunanlar, yaşlarına göre, beden eğitimi ile uğraşmak yükümü altına alınacaktır.11

Kemalist devletçiliğin korporatist yapısı hakkında pek çok örnek verilebilir. Ancak ‘beden eğitimi’ ile ‘devrim eğitimi’ kavramlarını aynı tamlama içine alabilen, fabrika işçilerini dahi ekonomik rejimin askeri gibi görerek militer bir şekilde eğitmek isteyen, bütün bu (akademik anlamda) faşist uygulamaları ırkla ilişkilendiren, ve hepsinden önemlisi, (sözgelimi) fabrika işçilerinin kendilerini doğrudan ilgilendiren bu uygulamalar hakkındaki fikirlerini hiçbir şekilde sormaya ihtiyaç hissetmeyen ve kendileri haklarında alınan kararlara rütbesiz asker gibi itaat etmelerini bekleyen bu zihniyet, hemen her yönüyle tipik bir faşizmi ve devlet korporatizmini yansıtmaktadır. Böyle bir ortamın sosyal demokrasiyle ilgisi yoktur – ve zaten tek parti döneminin hiçbir aşamasında da olmamıştır. Bu türden (hem popüler hem akademik anlamda) faşist uygulamalar, II. Dünya Savaşı’nın ardından tarihe karışmış olduğundan, bunların günümüz dünyasıyla da hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bu tuhaf ilkelerin halen ‘ilericilik’ olarak sunulması ise, Türkiye’ye has bir gericiliktir.

1 Parla, Taha. [1992] 1995. Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt 3: Kemalist Tek-Parti İdeolojisi ve CHP’nin Altı Ok’u. İstanbul: İletişim Yayınları. 129.
2 CHP Programı, 1935.
3 Bir işletmenin değerinin belirlenmesinde en başta gelen ölçü olan karlılığın göz ardı edilerek defter değerini esas almanın günümüz şartlarında daha da anlamsızlaştığı görülüyor. Zira, (sözgelimi) hizmet sektörü, günümüz dünyasının bütün gelişmiş ülkelerinde milli hasıla içersinde diğer ülkelere göre çok daha yüksek bir paya sahip. Ekspertizi yok sayan ve salt mal sektörüne (ve ihtimal, salt makine değerine) odaklanan bu şirket değerleme biçiminin günümüzde hiçbir uygulanabilirliğinin kalmadığı malum. Milyar dolarlarla el değiştiren internet siteleri için de aynı şey geçerli.
4 CHP Programı, 1935.
5 CHP Programı, 1935.
6 Atatürk’ün 1923 tarihli şu sözü, bu konudaki tipik açıklamalardan biri kabul edilebilir: ‘[H]alkımızın tüccar sınıfını zengin edebilmek için, ticaretin hariç ellerde bulunmasına mani tedabiri ittihaz etmek [tedbirleri almak] mecburiyetindeyiz.’ Bkz: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II (1906-1938). [?] 1959. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
7 Halkçılık ilkesinde ifade bulan ‘sınıfsızlık’ prensibi, sadece padişah yönetimine değil, sınıf bazlı bir sosyal algıya sahip olan sosyalist anlayışa karşı da dile getirilir. Kemalist literatürde sıklıkla ‘dış cereyanlar’ olarak nitelendirilen sosyalizm Türkiye için tehlikeli bulunduğundan, yanlış yapması istenmeyen halka, halkçılık ilkesi işaret edilir.
8 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II (1906-1938). [?] 1959. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 112.
9 Parla, 131-132.
10 Parla, 131.
11 CHP Programı, 1935.
Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Murat Aygen says:

24 August 2008 at 4:14 PM

Geçerliliğini asla yitirmeyecek olan devletçilik tanımı şudur:
Mesela Büyük Biritanya veya Suudi Arabistan Hükümdarı’nın istanbul, Kahire, Beyrut, İslamabad, Lahor gibi metropollerde şööyle bir görünüp boy göstermesinin bin tane Biritanyalı veya Suudi işadamının buralarda yıllarca koşuşturmalarından çok daha fazla hayra vesile olacağına iman etmek! Atatürk meramını böyle Marx-bilimsel terminoloji ile ifade edemedi diye hor görmeyin garibi. O’nun onaylayacağı devletçilik anlayışını yukarıya aççık-seççik yazmış bulunuyorum. Ezberleyiniz.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.