• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Kemalizm (7): Laiklik

18 Jun2007
 

Kemalizm, ortaya çıktığı ilk dönemden itibaren hep ‘kavga veren’ bir ideoloji oldu. Kemalizmin kavga ile iç içe olması, hakim sosyal ve kültürel kodlar ile politik ve ekonomik uygulamaları ülkenin ilerlemesinin önünde bir engel olarak görmesinden ileri geliyordu. Buradan hareketle, topluma ve devlete hakim olan bu değerlerin (kalkınma ve çağdaşlık adına) kökten değiştirilmesi gerektiği varsayımı üzerine oturan bir tavır sergileyen Kemalizm, Batıdan rejim ithal etmek suretiyle sağlıklı bir alternatif ortaya koyabileceğine inanıyordu.

Kemalizm

Kemalizmin, söz konusu alternatifi ortaya koyabilme adına benimsediği model, o yıllarda kimi Avrupa ülkelerinde yükselişte olan korporatizm oldu. Bu da, ihtimal, kurucu kadronun çöken kapitalist ideolojiye karşı korporatizmin yeni ve muteber bir alternatif sunduğunu, dünyanın da o yöne doğru yol aldığını düşünmelerinden ileri geliyordu.

Kemalizm, sosyal ve kültürel alanda ise, toplumun norm ve geleneklerini değiştirme amacıyla yine Batı merkezli bir dizi yeniliğe kapı açtı. Bu yenilikler kapsamında sadece Batı kültürünün tekil öğeleri Türkiye’ye ithal edilmiyor, bu yeniliklerin Kemalizm-öncesi Türkiye’ye ait karşılıkları da yasaklanıyordu. Örneğin, Latin harfleri, şapka ve Türkçe ezan gibi yenilikler, eski yazı, fes ve Arapça ezanın yasaklanması, gelenekte direnenlerin sert cezalara çarptırılması anlamına geliyordu.

Gelenekle ve geleneği çağrıştıran öğelerle bağların koparılmasını esas alan Kemalist devrimcilik, bu prensibinden ötürü, söz konusu gelenekte birincil derecede belirleyici olan İslam diniyle sıklıkla karşı karşıya geldi. Zira yapılan yeniliklerin neredeyse tamamı, İslam diniyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgisi bulunan konulardaydı. Dahası, bu yeniliklere ‘bağlı kalmak’ ve onları ‘korumak’, Kemalist manada devrimci olmanın bir gereği olarak sunuluyordu.

Bu noktadan bakıldığında, devrimcilik ilkesinin, dini hüviyeti ağır basan bir toplumsal değerler bütününü sekülerleştiriyor olması yönüyle laiklik ilkesiyle iç içe geçtiği söylenebilir. Ancak, söz konusu devrimlerin bekası adına bir yandan sosyal ve politik alandan dini dışlayan, diğer yandan da dinin ‘sakıncalı’ yönlerini kontrol altında tutan müstakil bir laiklik ilkesi de ayrıca önemli. Ancak Fransız sisteminden mülhem olan bu laiklik modelinin, Anglosakson anlayışını çağrıştıran bir şekilde sıklıkla ‘din ve devlet işlerinin ayrılması’ (separation of church and state) olarak tanımlanıyor olması elbette yanlış. Zira Türkiye’deki laiklik, din ve devletin karşılıklı olarak birbirlerinden bağımsız oldukları Anglosakson anlayışıyla değil, dinin tek taraflı olarak devletin kontrolü altında olduğu ve siyasi hayatın yanısıra sosyal hayattan da soyutlandığı Fransız modeliyle örtüşüyor.

Kemalist Laiklik

CHP’nin 1935 yılı parti programında laiklik ilkesi şöyle tanımlanıyor:

Parti, bütün kanunların, tüzüklerin ve usullerin yapılışında ve taplanışında [uygulanışında], en son ilim ve teknik esasları ile, asrın ihtiyaçlarına uyulmasını prensip olarak kabul etmiştir.

Din, bir vicdan işi olduğundan, parti, dini, dünya ve devlet işleri ile sıyasada [siyasette] ayrı tutmağı, ulusumuzun çağdaş medeniyet yolunda ilerlemesi için başlıca şartlardan sayar.1

CHP’nin laiklik tanımı, ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’ söylemine yakın kelimeler kullanılarak yapılmış olsa da, yukarıdaki iki cümle dikkatlice okunduğunda, tamamen farklı bir tablo ortaya çıkıyor. CHP’nin tanımında sadece dinin dünya ve devlet işleri ile siyasetten ayrı tutulacağından söz ediliyor. Yani din ve devlet işlerinin ayrılması değil, tek taraflı olarak dine devlet işlerinden el çektirilmesi söz konusu. Dahası, bu durum devlet işleri ya da siyaset ile de sınırlı değil. Zira CHP’nin tanımı ‘dünya işleri’ni de kapsıyor – ki bu yaklaşım, dini, siyasal hayattan olduğu gibi sosyal hayattan da soyutlamak isteyen bir anlayışı yansıtıyor. Dolayısıyla, Kemalizm dini inançların ‘bir vicdan işi’ olduğunu söylerken, bireylerin vicdani yükümlülüklerinin gereklerini yerine getirmekte hür olduklarını ya da dini düşünce ve ifade özgürlüklerinin teminat altında olduğunu kast etmiyor. Aksine, her türlü dini öğenin kamu alanında baştan olağan şüpheli kılındığı, çeşitli ölçülerde yasaklandığı, nihayetinde de dini inançların vicdanlara ‘hapsedildiği’ bir anlayış söz konusu.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, yasama ve yürütmede dinin rolünü ortadan kaldıran Kemalist laikliğin, dini hükümlerin yerine ‘halkın iradesi’ni değil, ‘en son ilim ve teknik esasları’ koyuyor olması. Bunun sonucunda da, demokratik bir laiklik değil, pozitivizmi dayatan otoriter bir laiklik ortaya çıkıyor. Söz konusu otoriter-pozitivist laiklik, rejimin temel karakteristiği olarak algılandığı ölçüde de, Türkiye’de her konudaki bireysel hak ve özgürlük talebi sistemin otoriteryen refleksleriyle karşı karşıya kalıyor.

1 CHP Programı, 1935
3

Okuyucu Yorumları

 

Şeref Yamaner says:

July 9, 2007 at 2:17 pm

Atatürk ya da Atatürkün başlattığı değişim hareketinin başta gelen ilkeleriyle ilgili tüm yazıları okudum. Hepsi hakkında söyleyeceklerim var; ancak bunlardan en önemlisi olduğunu düşündüğüm laiklik ilkesiyle ilgili bir şeyler söylemek isterim.
Laiklik,dine akılcı bir yaklaşımdır.En yaygın ve çok kabul gören yorumu ile de, din ve devlet ya da din ve dünya işlerini birbirinden ayrı tutmaktır. Laiklik, dinin hakkını dine, devletin hakkını devlete veren bir kavramdır. Ancak toplumsal açıdan laiklik, din ve devlet arası ilişkilerin ötesinde, toplumsal yaşamın çeşitli alanlarının en üstün kural ve değer ölçüleri sayılan din kavramlarından kurtarılmasıdır. Sosyal davranışları,”günah-sevap” kavramları ötesinde, “doğru-yanlış” ölçütü ile şekillendirmektir. Kısaca kişisel ve toplumsal yaşamın her yönünde, aklı ve bilimi yol gösterici olarak saymaktır. Bu yaklaşımlar, insanın düşünce yapısını, dinin etkisinden kurtararak özgürleştirmek amacına yöneliktir. Ancak laikliğin toplumun tamamı tarafından bu şekilde alaşılamaması; dinin “ahret” ile ilgili kurallarının dünyevi işlevinden üstün tutulmasına, başka bir deyişle, dünyadan çok “ahret”de mutlu olmayı yeğleyen bir yaşam tarzında direnilmesine yol açmıştır. Hatta daha da ileri gidilerek, Türk devriminin, dinin getirdiği kurumları ve değerleri kabul etmediği ileri sürülerek, laikliğin biraz da din düşmanlığı içerdiği söylenebilmektedir. Bunda gericiler kadar, laikliği savunanların yanlış tutumları da rol oynamıştır.
Atatürk döneminde,laikliğin yalnızca belirli bir bürokrat kadronun bir lüksü, bir üstünlük unsuru, kültürlü, entelektüel olmanın bir niteliği şekline girmiş olması da laikliğe olan tepkiyi kuvvetlendirmiştir. Laik olduğunu sanan ve bunun için kendini “ilerici” sanan bürokrat kadro, dinsel bağları sıkı olan halk kitlelerini “gerici” olarak suçlamış ve onu “hor” görmek yolunu tutmuştur.
Günümüzde de benzer durumlar görülmektedir. Bunun en önemli nedeni,önceki ve günümüzdeki yönetimlerin, laikliği kişiye ve topluma benimsetilmesinde pek başarılı olamayışlarıdır.
Yani, doğum anından ölümüne kadar kişinin toplum içindeki yaşantısının her dönemini kesin denetim altında tutan İslam dininin yaşamın çeşitli alanlarındaki yönlendirici ilkeleri, akla dayalı çağdaş ilkeler haline getirilememiştir.
Olması gereken, laiklik, demokrasi ve dinin aynı bahçede yaşatılmasıdır.
Şeref Yamaner

 
 

Levent Cetin says:

September 6, 2007 at 9:40 pm

Sayin Seref Yamaner demis ki laiklik dine akilci bir yaklasimdir. Dunya ve din islerinin ayrilmasi da cok kabul goren bir yorummus.
Sormak istedigim sey su: Devlet gozlugunden bakildiginda dedikleriniz yapilabilir gorunuyor. Ancak din gozluguyle bakilinca pek olur yani yok bunlarin.
Islam dini sadece ahiretle hasir nesir bir din degil. Bu gunku hayatiniza direkt mudahalesi olan bir din. Yapip yapmamaniz gereken seylerde de oldukca net. Kendisine ozgu bir vergi ve adalet sistemi de var. Devlet Islam’i ne kadar icine almazsa almasin, Islam devleti daima icine almak zorunda. Mart ayinda verginizi yatirdiktan sonra gidip zekat vermek aslinda komik oluyor cunku ozune bakildiginda zekat zaten bir cesit vergi. Kisacasi ister carpik deyin isterseniz saglam deyin sosyal hayata duzenlemeler geliyor din tarafindan. Bunlar da acikca sekuler anlayisla celisiyor. Bence bu tanimla yaklasildiginda laiklik kabul edilmez durumda muslumanlarca.
Bir karsitlik da son paragrafta var. Bir dinin karsisina cagdas ve akilci gibi laflarla cikarsaniz otomatikman onu cag disi ve akilsiz durumuna indirgersiniz. Bu dediginiz de orijinali degismedigi varsayilan Kur’an’a bir tur hakarettir. Eger dinlerin herhangi bir yerinde akla, mantiga ve zamana gore duzenleme secenegi veriliyorsa siz haklisiniz.
Dinsiz olabilirsiniz, ki ben oyleyim. O zaman beraber yasama metodu degisebilir. Benim dindar insanlari “ocu” olarak gormedigim gibi, onlar da beni “kafir” olarak gormeme yetisine gelebilirlerse beraber yasama kavramini daha guclendirebiliriz. Ancak Kur’an daki hukumlere gore yanilmiyorsam kafir denilen kisilerle iliskiler kisitlaniyor. Burada bireylere cok is dusuyor. Bir miktar gunaha girecekler ama bence insanlarin her rengiyle birarada olmasindan gelecek kazanimlar icin deger sanirim. Muhafazakarlarin bu gunku konusmalarindan anladigim kadariyla bu tur fedakarliklari laik gecinen kisilerden cok daha iyi yapacaklarini goruyorum.
Eskiden kaliplasmis sozleriyle dalga gecilen muhafazakarlar kendilerine cok guzel ceki duzen verdiler. Demokrasiyi ve ozgurlukleri masaya yatirip ozunde yorumladilar ve benimsediler. Sekuler sistemi benimsemis gruplardan bir cok yazar ve dusun adami bugun karsilarina cikan muhafazakarlarin citayi ne derece yukselttiginin farkinda bile degiller. Boyle olunca da yine bir iletisim kopuklugu doguyor. Bu noktada siz-biz bolunmesinin zararlari ortaya cikiyor. Ulkemizi yoneten muhafazakarlarin artik dikkat etmesi gereken en onemli nokta da bu bence: “Biz” kavraminin genisletilmesi. “Onlar” kavrami ne derece kuculurse beraber yapilabilecek isler o derece kaliteli olur.
Bireysel anlamda 1500 yil oncenin kurallarini reddetmeyi secen aklim, 100 yil oncenin kurallarini da reddetme geregi duyuyor. Cagina gore bakildiginda oldukca modern olan her iki duzen de bu cagin gerekleriyle iyi mucadele edemiyor gozumde. Bu yuzden kendimi “anarsist” olarak tanimlamadan edemeyecegim.
Ataturk’un yasadigi yillar diktatorlerin altin cagiydi. Mao, Stalin, Hitler, Mussolini, Franco ve daha adini bile bilmedigim bircogu. Cinli bir arkadasimla sohbet ederken bir sey dikkatimi cekmisti. Dini ogeleri yasamdan silen Mao, her yere kendi resim ve heykellerini astirmisti. Dua etme ihtiyaci duydugunuzda Mao’nun resmine bakarak yapmaliydiniz… Iste bu tabloya baktigimda kendi yakin tarihimizin aslinda cok da farkli olmadigini gordum. Sabahlari soylenen andimiz bir duaydi aslinda Ataturk’e. Heykeller, resimler, ezberlenen hitabeler sanki hepsi birer din ogesiydi…Istiklal Mahkemelerinden, karakollardan, cezaevlerinden zaten Serdar bey bahsetmis yeterincem ben o detaylara girmeyecegim. Ama baktigim tablo Cin’den Italya’dan, Rusya’dan cok farkli degil. Dinin yerine alternatif koyamayinca dini taklit etmisler ve bence orijinalinin altinda bir guzel ezilmisler.
Simdi artik kafalari kaldirma vakti diye dusunuyorum. Ben dindar, dinsiz, akilli akilsiz, ciplak giyinik herkesle beraber yasamaktan gocunmuyorum ve kimse gocunmamali. Bunu yapabilen ulkeler yol aliyor, alamayanlar da nal topluyor. Umarim muhafazakar aydinlar uzerlerine dusen gorevi iyi yaparlar ve onlarin konustuklari konulari mumkun oldugunca tabanlarina aciklama yetisine sahiptirler. Ben bu konuda kendilerine guveniyorum.
Birbirini daha iyi anlayan insanlarin artmasina duydugum ozlemle yazima son veriyorum.
Saygilarimla.

 
 

murat özaydın says:

November 2, 2008 at 1:39 am

Bence Kemalizm günümüz koşullarıyla düşünce yapısıyla ve hayat şartlarıyla çelişiyor bazı yönleriyle. Kemalizm’de bireye tam olarak özgür olma hakkı verilmiyor. Devlet nasıl isterse o ölçüde özgürsün deniyor. Mesela ben okullarda her sınıfta Atatürk resmi olmasına karşıyım. Atatürk bu ülke için çok iyi şeyler yapmış olabilir zamanında ama görevini yapmış ve göçüp gitmiştir hayattan.
Bence Atatürk yaşasaydı ve her derse girdiğinde karşısında yıllar önce görevini yapmış bir asker veya siyaset adamının resmini görmekten rahatsız olurdu. Bence her bireyin düşünme ve düşündüğünü söyleme hakkı vardır. Düşündüğünü şiddete baş vurmadan eylemede geçirebilir. Bir parti ülkeyi bölmekte isteyebilir başka bir parti şeriatı getirmeyi de isteyebilir başka bir partide herkes bizim gibi düşünsün ve yaşasın diyebilir. Bunu millete anlatırlar destekleyen destekler. Demokrasi de böyle olmalı bence. Farklı düşüncelere inanışlara saygı göstermek ve kendimizi karşımızdakinin yerine koymak gerekli bazen. Ben bundan neredeyse bir asır önce yaşamış birisinin düşüncelerine göre hayatımı yaşamak zorunda kalmamalıyım. Farklılıklardan korkmamalı onları bu ülke için bir zenginlik olarak gördüğümüz zaman bizde çağdaş bir toplum olacağız bence… Ve ayrıca bu ülkede kendilerine Kemalist diyenlerin bu ülkeye hiçbir yararı yoktur.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.