• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Kendi Kaderini Tayin Hakkı

8 Jan2012
 

[8 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Kendi kaderini tayin (ya da self determinasyon) hakkı, I. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktı. O dönemde böyle bir hak ile kast edilen, sömürgeleştirilen toplulukların bağımsızlıklarını kazanmalarının önünü açmaktı. Daha sonra, II. Dünya Savaşı yıllarında Birleşmiş Milletler’in bu konuda yaptığı düzenlemelerin ardından, bu hak uluslararası hukukun bir parçası haline geldi.

Günümüzde, kendi kaderini tayin hakkı, (prensip bazında da olsa) sadece sömürge geçmişine sahip olan ülkeleri değil, bütün halkları kapsıyor ve bir insan hakkı olarak kabul ediliyor. Ancak ne var ki, kendi kaderini tayin hakkı, net bir şekilde tanımlanmış ve sınırları çizilmiş olan bir hak değil. “Bu haktan tek kasıt tam bağımsızlık mıdır?”, “Bu hakkı kimler kullanabilir?”, “Prosedür nasıl işler?” gibi sorulara uluslararası hukukun verdiği net bir cevap yok.

Dahası, uluslararası hukuk, mevcut ülkelerin sınır bütünlüğünü de açık bir şekilde koruyor. Bu durumda, kendi kaderini tayin hakkının ne şekilde kullanılabileceği sorusunu cevaplandırmak iyice zorlaşıyor. Daha fazla otonomi arayışında olan bir topluluğun (özellikle ilk planda) bağımsızlıktan ziyade demokratik özerklik kavramını vurgulama eğiliminde olması, biraz da bu belirsizliğin bir sonucu.

Demokratik Özerklik
Demokratik özerklik, bir ülkenin belli bir bölgesinin (diğer bölgelerden farklı olarak) sınırlı bir bağımsızlığa sahip olduğu, savunma ve dışişleri gibi birkaç önemli alan haricindeki bütün kararları yerel seviyede alabildiği bir yapıya karşılık geliyor. Merkezden yerele doğru geniş bir hakimiyet transferi ile mümkün olabilen özerkliğe geçiş, tam bağımsızlık kadar karmaşık ve tartışmalı bir süreç gerektirmiyor.

Özerklik, özü itibariyle demokrasi ile uyumlu bir talep. Zira insanların kendilerini ilgilendiren kararları başkalarının almasını istememeleri, temel bir demokratik talep. Demokrasilerde yerel yönetimlerin genellikle daha güçlü olması da zaten aynı temsil prensibinin bir yansıması.

Ancak bu noktada akla birkaç soru gelmiyor değil: Eğer amaç yerinden yönetim ise, neden ülkedeki bütün bölgeler değil de, genellikle spesifik bir bölge özerklik talebinde bulunuyor? Dahası, eğer amaç insanların kendilerini ilgilendiren kararları yine kendilerinin alması ise, bu prensip tam bağımsızlık kararı için de geçerli olmaz mı?

Bu soruları sağlıklı bir şekilde cevaplandırabilmek için, kendi kaderini tayin talebini doğru bir şekilde anlamlandırmak gerekli.

Biz ve Onlar
Kendi kaderini tayin, özerklik ya da bağımsızlık gibi talepler, belli toplulukları ilgilendiren kararları yine kendilerinin almaları konusundan ibaret değil. Böyle bir nitelendirme yanlış olmasa da, bu düz anlamın ardındaki asıl mana, toplulukların kendilerini ilgilendiren kararları başkalarının almaması. Aynı şey gibi görünen bu iki ifade arasındaki nüans, biz-ve-onlar algısının derinliğinde gizli. Quebec’te de, Belçika’da da, Türkiye’nin güneydoğusunda da belirleyici olan, bu nüans. Dahası, biz-ve-onlar algısının derinleşmesi için iki grup arasında şiddet yaşanmış olması da şart değil. Müstakil bir kimlik bilincinin inşasına katkıda bulunan herşey, müstakil bir siyasi otorite arayışının ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Otonomi arayışı bu çerçevede değerlendirildiğinde, Türkiye’deki özerklik taleplerinin neden (sözgelimi) Ege bölgesinde değil de güneydoğuda gözlendiğini anlamak kolaylaşır. En basit ifadesiyle: Egelilerin, kendilerini ilgilendiren kararları Egeli olmayanların almaması gibi bir kaygıları yoktur. Çünkü Egelilik, siyasi anlamda bir mana ifade edecek denli müstakillik kazanmış bir kimlik değildir.

Sonsöz
Dünyanın farklı yerlerindeki topluluklar farklı nedenlerle otonomi arayışındalar. Bu arayışları görmezden gelmek ve insanları istemedikleri bir merkezi otoriteye bağlı tutmak giderek daha da zorlaşıyor. Bundan sadece 60 sene önce, dünyada bugünkünün üçte biri kadar dahi bağımsız ülke yoktu. O günden bugüne, bağımsız ülkelerin sayısı giderek arttığı gibi, bağımsızlık talebi de daha fazla saygı ve anlayış görmeye başladı. Gerek demokrasinin gerekse etnik kimliklerin güçleniyor olmasının da etkisiyle, dünya, kendi kaderini tayin hakkının daha da geniş bir meşruiyet alanına sahip olduğu bir noktaya doğru gidiyor.

Ulus-devletler imparatorlukları parçaladı. Komünizm ve diğer ideolojiler de milliyetçilikten daha belirleyici bir ortak payda olmayı başaramadı. Dolayısıyla, 1990’ların başında Yugoslavya’nın yaşadığı süreç, bir süre daha dünyanın farklı yerlerinde gözlenmeye devam edecek. Ortaya çıkacak yeni sınırlarda yine etnik kimlikler belirleyici olacak.

Paylaş:
1

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

11 January 2012 at 12:26 AM

Kendi kaderimi tayin hakkı değil de, başkalarının benim kaderimi tayin etmeye kalkmalarının durdurulması daha heyecan verici doğrusu…

Beni kaderimle baş başa bırak kardeşim; sana ne benden, diimi ama?

Köleler çöle kaçıyor; Kızıldenizi geçemeden önlerini alın! alın bu arkadaşları!

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.