• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Koalisyon Notları

28 Jun2015
 

Bir

Bir partinin kendi görüşlerine uzak olan bir parti ile koalisyona gitmesi, prensiplerinden ödün verdiği anlamına gelmez. Doğru bulduğu prensiplerin kısmi olarak da olsa hükümette temsil edilmesini istediği anlamına gelir.

Parti siyasetinin varlık nedeni de zaten budur. Partiler, üretilen politikalar üzerinde kendi değerlerinin ve prensiplerinin belirleyici olmasını isterler. Seçimlerde bu farklı prensipler yarışır ve neticede ortaya bir meclis tablosu çıkar. Bu tablo bazen tek bir partinin iktidarına izin verir, bazen vermez.

İki

Bir koalisyon hükümeti kurmak durumunda olan parti, elbette kendisine nisbeten yakın olan bir parti ile çalışmayı tercih eder. Gerçi merkez-sağdaki bir partinin merkez-soldaki bir parti ile (ya da soldaki bir partinin, daha soldaki bir parti ile) anlaşmasının dahi belli zorlukları vardır. Ama sol uçtaki bir partinin sağ uçtaki bir parti ile anlaşmasının daha da zor olması beklenir.

Yine de, siyasi mesafe, koalisyon konusunun sadece bir yanı. Çünkü, seçimler her zaman ideal bir meclis matematiği ortaya çıkarmazlar. Dolayısıyla, partilerin her zaman kendilerine nisbeten yakın bir koalisyon ortağı ile çalışmak gibi bir lüksleri olmaz. Aslolan, uzlaşı arayışıdır.

Üç

Koalisyon kurulurken partiler arasındaki farklılıklara değil, ortak paydalara (ya da en azından olası uzlaşı noktalarına) bakılır. Çok fazla ortak nokta yok ise, iktidarın nasıl paylaşılabileceği üzerinde durulur. (Misal, “Şu ve şu bakanlıklar sizin yönetiminizde olsun” gibi.) Farklılıkların vurgulanması bu noktada çok anlamlı değildir. Zira farklılıklar zaten olacak. Eğer ortada bazı önemli farklılıklar olmasa, zaten baştan farklı partilere gerek olmazdı. Ki koalisyon da zaten bazı önemli farklılıklara sahip olan insanların bir arada çalışmaları demek.

Dört

Avrupa’da koalisyon hükümetleri gayet yaygın. Daha da önemlisi, Avrupa’da koalisyonlar Türkiye’dekine nazaran çok daha uyumlu çalışıyorlar. Türkiye’nin koalisyon karnesi ise, pek iyi sayılmaz. 1950’den bugüne dek kurulan 44 hükümetin (19 ila 62. hükümetler) 12’si koalisyon içermiş. Bu hükümetler ve yaklaşık görev süreleri şöyle:

26. Hükümet (1961-1962, 07 ay) CHP-AP
27. Hükümet (1962-1963, 18 ay) CHP-YTPCKMP
37. Hükümet (1974-1974, 10 ay) CHP-MSP
39. Hükümet (1975-1977, 27 ay) AP-MSP-MHP
41. Hükümet (1977-1978, 06 ay) AP-MSP-MHP
49. Hükümet (1991-1993, 19 ay) DYPSHP
50. Hükümet (1993-1995, 28 ay) DYP-SHP
52. Hükümet (1995-1996, 05 ay) DYP-CHP
53. Hükümet (1996-1996, 04 ay) ANAP-DYP
54. Hükümet (1996-1997, 12 ay) RP-DYP
55. Hükümet (1997-1999, 17 ay) ANAP-DSPDTP
57. Hükümet (1999-2002, 42 ay) DSP-MHP-ANAP

Bu 12 koalisyon hükümetinin en uzun ömürlüsü, 1999 ila 2002 yıllarında 42 ay görev yapan (ve büyük bir ekonomik facia ile neticelenen) DSP-MHP-ANAP hükümeti. Geriye kalan 11 koalisyon hükümeti ~4 ila ~28 ay arasında görevde kalmış. Bu 11 hükümetin ortalama görev süresi sadece ~14 ay. (Medyan ise sadece ~12 ay.)

Beş

Azınlık hükümetlerinin ömürleri ise, daha da kısa:

40. Hükümet (1977-1977, 1 ay) CHP
43. Hükümet (1979-1980, 10 ay) AP
51. Hükümet (1995-1995, 1 ay) DYP
56. Hükümet (1999-1999, 4 ay) DSP

Altı

Yukarıdaki tablo, Türkiye’nin tarihinde uyumlu ve tam dönem görev yapmış tek bir koalisyon örneği dahi bulunmadığını gösteriyor. Bunun nedenleri konusunda kesin konuşmak zor olsa da, Türkiye’nin siyasi kültürüne dair bir dizi problemden söz edilebilir.

Türkiye’nin siyasetinde politikalardan ziyade kimlikler belirleyici. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde meclise giren dört büyük parti, (diğer her şeyden önce) Muhafazakar, Laik, Türk ve Kürt kimlikleri ile ilişkili hassasiyetlerden hareketle oy alıyor. Özellikle, Laikçi ve Türkçü partinin, ülkenin güncel sorunlarına sunduğu herhangi bir çözüm yok gibi. Yani, Türkiye’de siyaset, ülkenin huzuru ve refahı için hangi politikaların daha iyi sonuçlar vereceği ekseninde bir rekabet üzerinden yürümüyor. Siyasi safların temelinde, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri sürmekte olan kavgalar var. Dindarlar baskı görmüşler; ve bu baskılar dindarlığı siyasileştirirken, dindarlığı da etnik bir kimlik haline getirmiş. Kürtler de baskı görmüşler; ve bu baskılar Kürtlerin varoluşlarını dahi siyasi manada problematize ederken, Kürt etnik kimliğini bambaşka bir şekilde yeniden inşa etmiş. Laik ve Türk kimlikleri ise ezilen değil, ezen durumunda. Ve bu kimlikleri temsil eden partiler, ezilenlerin güçlenmesinden duyulan endişe ekseninde politika üretiyorlar.

Dolayısıyla, Türkiye’de siyaset aslında kavga demek. Bu kavga, dayatılan Laik-Türk kimliğinin Laik ve/veya Türk olmayanlar ile kavgası. Bu çerçevede, ezilen başlıca üç grup var: dindarlar, Kürtler ve gayrimüslimler. Bu üç grubun mensupları da zaman zaman kavga etmiyor değil. Yani Türkiye’de hemen herkes, diğer herkesle kavga halinde.

Türkiye siyasetinin hemen her alanında bu kavganın izlerine rastlamak mümkün. Sözler, tavırlar ve hatta genel manada algılar hep savaşçıl. Liderler, seçim sürecinde birbirleri hakkında ipe sapa gelmez şeyler söylüyorlar. (Ve insanlar bunlara inanabiliyorlar.) Seçimlerden sonra ortaya bir koalisyon tablosu çıktığında ise, liderler kimlerle hangi şekillerde koalisyon anlaşmalarına gidebileceklerini değil, kimlerle asla koalisyon yapMAyacaklarını ifade ediyorlar. Bu şekilde herhangi bir neticeye varmak pek mümkün olmadığı için de, seçimin ertesi gününde dahi erken seçim gündeme gelebiliyor.

Ne var ki, bir tek parti iktidarı ortaya çıkana dek arka arkaya seçim yapmak çok makul ya da işlevsel bir yöntem sayılmaz. Çözüm, aynı fikirde olmak bir yana, varlıklarından dahi korku ve endişe duyduğumuz insanlarla bir araya gelip konuşmayı ve kimi derin kaygı ve çekincelerimize rağmen birlikte çalışabilmeyi öğrenmekten geçiyor. Bu, yeni bir siyasi kültür inşa etmek demek – ki pek kolay bir şey değil. Dahası, Türkiye’de sadece liderler değil, kitleler de zafer istiyorlar. Dolayısıyla kavga sürüyor.

1

Okuyucu Yorumları

 

Talha says:

June 28, 2015 at 12:10 pm

Dindarların ezilmesi meselesi bir Türkiye gerçeği hiç şüphesiz. Ama bu duruma bir tarih ile sınır çizmek lazım. AKP hükümetleri dönemi için bu sınır 2011 referandurumudur bence. Bu tarihten sonra ezilen bir dindar kesimden bahsetmek bence yersiz olur. Hele ki 17/25 Aralık sonrası ezilen dindarlar (Gülen cemaatini saymazsak) yoktur. Ezen dindarlar vardır.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.