• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Kolombiya Notları

8 Oct2009
 

Gidiş

– Toronto aktarmasından sonra Bogota uçağına bindim. Air Canada uçağı, AKP-sonrası dönemin Türk Hava Yolları gibiydi. Bir tür, “Kolombiyalılar uçaklara hücüm etti, beyaz adam rahatsız oldu” durumu söz konusuydu yani… Bebekler ağlıyor, zırlıyor falan… Hatta uçak indikten sonra, kapıya yanaşmayı ve emniyet kemeri ışığının sönmesini beklemeden bir sürü kişi kemerlerini çözdü ve hatta ayağa kalkarak çantalarını indirmeye başladılar. Bir kısmı da iniş için koridorda sıra beklememek için daha ön kısımdaki koltuklara doğru koşup yer kapmaya çalışarak kabin görevlilerine zor anlar yaşattılar.

– Uçakta Roberto adlı bir Kolombiyalının yanına düştüm. Aşağıda resmini gördüğünüz Roberto süper bir adam. Altı yıldır Toronto yakınlarında bir yerde çalıştığı halde neredeyse üç kelime bile İngilizce öğrenmemeyi bir şekilde başarabilmiş. Haliyle altı saat boyunca benim tarzanca İspanyolcamla iletişim kurmak durumunda kaldık. Bu da çok kolay olmadı tabii. İkide bir yanımda getirdiğim Lilliput English-Spanish sözlüğüü kullanmam gerekti. Benim İspanyolcamın ve sözlüğün yeterli olmadığı kimi anlarda da İngilizcesi çok fena sayılmayacak olan Fabiola’dan yardım istedik. (Fabiola, koridorun öbür yanındaki kız. Japonya’da yüksek lisansını bitirmiş ve o an itibariyle bizimle birlikte memleketi Kolombiya’ya dönmekte.)

– Roberto (ve diğer Kolombiyalılar) hakkında söylenmesi gereken ilk şeylerden biri, sadece görüntüleri değil, espri anlayışları itibariyle de Türkleri çok andırıyor olmaları. Yol boyunca epey güldük. Mesela uçak türbülansa girince Roberto çok korkuyor. Ben, “Tamam Roberto, buraya kadarmış…” deyince de “Deme öyle” dercesine korkuyla bana bakıp gülüyor. Tabii yüzünden hem korkuyu hem de muzip bir tavrı aynı anda okumak mümkün…

Roberto

– Roberto ile en çok, ön taraftaki first class yolcuları ile ilgili söylediğim sözlere güldük. Ben farklı konuları first class yolcularıyla ilişkilendirip, “Biz kimiz ki? Asıl mühim olan onlar” türünden laflar ettikçe Roberto ile katıla katıla güldük. “Amigos ricos alli estan muy importante. Nosotros nadie…” (Tarzanian-Spanish translation of: Rich friends there are very important. We are nobodies…)

Kolombiya

– Bu otobüslere Kolombiya’da “chiva” deniyor. Adamlar eski otobüsleri modifiye ederek bu hale getiriyor, sonra da özellikle Cuma ve Cumartesi geceleri yanlarına yiyecek, içecek vesaire de alıp bu otobüslerin içlerine doluşarak yüksek volümlü yerel müzik eşliğinde sokaklarda turluyorlar.

– Bogota, ekvator çizgisine çok yakın olmasına rağmen harika bir iklime sahip. Şöyle ki, şehrin 2500 civarında bir rakımı olduğundan, deniz kıyısındaki şehirlerde yaşayanlar gece gündüz pişiyor olsalar da, Bogota’da dört mevsim bahar yaşanıyor. Bugüne dek kaydedilen en yüksek sıcaklık 24 derece olmuş.

– ABD için George Washington ne ise, Güney Amerika’nın kuzeybatısındaki ülkeler için de Bolivar o olmalı. Şöyle ki, Amerikalılar nasıl ülkelerinin bağımsızlığı için Washington’ın önderliğinde İngilizlerle savaştılarsa, Güney Amerikalılar da Bolivar’ın önderliğinde İspanyollarla bağımsızlık savaşı vermişler. Ancak bağımsızlık sonrasında yaşanan bölünme sonucunda Panama, Kolombiya, Peru, Venezuela, Bolivya ve Ekvator ayrı ülkeler durumuna gelmiş. Konunun detaylarını ben de bilmiyorum. Bana anlatılanlara göre, İngilizler, Güney Amerika’da, petrolü olan ve stratejik bir kanalı elinde tutan ayrı bir güç odağı oluşmasını istemedikleri için böyle bir bölünmeyi gerçekleştirmişler.

Bogota şehir merkezinin bir ucunda Monserrate dağı, diğer ucunda ise (şehrin Kolombiya’nın başkenti olması itibariyle) meclis binası olduğu, olayın ekseriyetle bu ikisi arasında cereyan ettiği söylenebilir. Monserrate dağının üzerinde ise tarihi bir kilise var. Epey dik bir yamacın üzerinde bulunan bu kiliseye teleferikle çıkılıyor. Buradan şehri 500 metre yükseklikten izlemek mümkün.

– Kolombiya’nın en büyük sorunu herhalde güvenlik. Ülke sadece uyuşturucu değil, fidye için insan kaçırma gibi suçlarda da dünyada bir merkez durumunda. Ülkenin pek çok yeri hava karardıktan sonra güvenli değil. Tabii bu gündüz vakti herşeyin yolunda gideceği anlamına da gelmiyor… Pek çok binanın ve hatta süpermarketin önünde bile özel güvenlik elemanları (Securidad Privada) görev yapıyor. Zenginler ile fakirler arasında büyük bir uçurum mevcut.

– Bogota’nın kuzeyinde zenginler yaşıyor. Bu bölgede lüks kafelere, pahalı motorsikletlerle gezen gençlere rastlamak çok sıradan. Bu bölgenin kimi yerleri, geceleri de rahatlıkla dolaşılabilecek olan sayılı alanlardan.

– Zenginler ve fakirler arasında sadece maddi değil, hukuki eşitsizlik de var. Mesela gidip zırhlı bir Mercedes ve özel plaka satın alıp kırmızıda durmama ayrıcalığı elde etmek mümkün. Bu uygulamanın boyutunu tam olarak anlayabilmek için, “Şimdi ben gidip galeriye parayı bassam, vatandaş falan da olmamama rağmen kırmızıda durmadan gidebilir miyim?” diye sorduğumda “Evet” dediler. Bunun gerekçesi, “Ben mühim bir adamım, dolayısıyla düşmanlarım var. Kırmızıda durursam beni öldürürler” şeklindeymiş.

– Kolombiya’da hırsızlık çok yaygın. Belki ukalalık etmek gibi olacak ama, ben bunu sadece fakirliğe ya da gelir dağılımındaki uçuruma değil, aynı zamanda kültüre de bağlıyorum. Kolombiyalıların (ve diğer hispanik halkların) önemli bir kısmı, hırsızlığı kültürlerinin bir parçası haline getirmiş gibi.

– Kolombiya’nın Türkiye’yi en çok andıran yönlerinden biri, yol çalışmalarının aylarca ve hatta yıllarca sürebilmesi ya da açılan çukurların kapatılmaması.

– Ülkenin Türkiye’yi andıran bir diğer özelliği ise dolmuşları. Colectivo adı verilen bu toplu taşıma araçları, bizim bildiğimiz dolmuş…

– Bogota’nın en büyük gazetesi El Tiempo. Gazete, çatal-bıçak promosyonu da yapıyor. Mesela yoldaki gazete bayilerinin önünden geçen insanlar sergilenen promosyon ürününe bakıyor ve şayet gördükleri şeyi beğenirlerse gazeteyi alıyorlar.

– Kolombiya’daki Adalet Bakanlığı binasının girişinde, Santander‘in şu sözü yer alıyor: “Kolombiyalılar; silahlar bize bağımsızlık verdi, kanunlar ise bize özgürlük verecek.”

Santander

– Kocaman domuzu kesmiş, içini boşaltmışlar. Sonra da zavallı hayvancağızı pilavla doldurup dolma etmişler. Tabii bir de üzerini iyice soslamışlar ki lezzetli olsun. Görünce hemen fotoğrafını çektim tabii… İlgilendiğimi görünce, dükkanı işleten adam da koştu geldi. Adamı bir anda karşımda görünce, ben de kendisini tebrik edercesine heyecanla, “Bueno cochino!” dedim. Sonra beni uyardılar, “Biz burada cochino değil, cerdo deriz” dediler. Bir kelime daha öğrenmiş oldum.

Pilavlı Domuz

– Hal-i hazırda övünecek çok fazla şeyi olmayan insanlar için milliyetçilik, eşi bulunmaz bir ilaç olmalı. Kolombiyalı yöneticiler de bu konuya uyanmış olmalılar. İnsanları canlandırabilmek ve daha çok çalışmalarını sağlayabilmek için sağa sola “Ser Colombian Es Un Premio” (Kolombiyalı Olmak Bir Ödüldür) gibi yazılar asmışlar. Bu ifade ırkçı mıdır, yoksa Kolombiyalıyım diyen herkesi kapsar mı, sormadım. Ama taksicinin birine, “Ser Turco Es Un Premio” deyince, adam güldü. Ne de olsa konma akıl başta durmaz. İki reklamla kimseyi milliyetçi yapamazsın. Kitleler halinde çekirdekten yetiştirmen lazım.

– Kolombiya’da tropikal meyveler çok bol ve ucuz. Diğer yandan, Bogota’da Patty adlı bir zincir var. Kuzey Amerika’daki Jamba Juice‘un tıpkısının az farklısı. Bu zincirin şubelerinde başka diyarlarda adı bile bilinmeyen envai çeşit tropikal meyvenin (sıkma) suyunu içebilmek mümkün. Büyük boy bardağı 3700 pezo. Yaklaşık olarak 1.2 dolara tekabül ediyor.

– Türkiye’de nasıl yazın seyyar mısır satılıyorsa, Bogota’da da caddelerde mango satılıyor. Henüz yumuşamamış kıvamda olan mangoyu dilimleyip, tuzlayıp, limonluyorlar. Denedim, beğendim.

– Kolombiya’nın en büyük zenginliklerinden biri de zümrüt. Şehrin merkezine yakın bir yerde ayaklı borsada zümrüt alıp satanlar da var. Ama elinde telsiz falan da yok hiçbirinin. Yani bizim Tahtakale piyasası gibi değil herhalde. Sanırım gelen geçenle kayıtdışı alışveriş yapıyorlar sadece.

– İngilizce çok yaygın değil. Üniversite öğrencileri ya da eğitimli insanlar dışında pek kimsenin İngilizce konuştuğu yok. Mesela Kolombiya’dan çıkarken sınır polisi, “Did you life in Canada?” diye sordu. “Do you live in Canada?” demek istiyormuş, ama ben ilk önce anlamadım. Tekrar sorunca da, “Yes” dedim. Benim anlayamadığımı görünce de, yanındaki kadın polise dönüp, “Layf o Liv?” diye sordu. “Liv” olduğunu öğrenince de güldü.

– Bogota’ya şehirdeki üniversitelerden birinde iki konuşma yapmak üzere gitmiştim. Şehre vardıktan sonra yapılan ricalarla birlikte bu dörde çıktı. Kolombiyalı öğrencilerin Türkiye hakkında sordukları soruların yüzde 95’i ya Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği, ya Kürt sorunu, ya da İslam-demokrasi ilişkisi hakkındaydı. Sanırım gazetelerde ya da televizyonlarda Türkiye hakkında en çok bunları duydukları için sadece bu yönde sorular soruyorlar.

– Konuşma yaptığım üniversitenin dış ilişkiler sorumlusuyla yemek yerken ABD’ye “Amerika” olarak referansta bulununca, “Biz de Amerikalıyız” diye düzeltti. “Kuzey Amerika” demem lazımmış.

Dönüş

– El Dorado Havaalanı’nda, Kolombiya’dan çıkan herkesin bagajını, x-ray cihazlarının hepsinden geçtikten sonra bir de manüel olarak arıyorlar. Aşağıdaki seramik otobüslerin etraflarını iyice sarıp sarmalayıp bantladığım için, bu benim hiç işime gelmedi. Bir kadın polise durumu kısaca izah edip yardımcı olmasını isteyince, beni aldı götürdü ve arama yapan polise bir şeyler söyledi. Adam da sadece büyük otobüsün bulunduğu çantadaki sarmalanmış bantları söktü. Sonra da birlikte yeniden paketledik.

– Bütün işlemler tamamlanıp da Toronto uçağının kalkacağı kapıya geldiğimde Vancouver’da yaşayan 50’li yaşlarda bir adamla biraz konuştuk. Kolombiya’ya ikinci gelişiymiş. Tatil için gelmiş. Yine gelmeyi düşünüyormuş. Ama İspanyolcası hiç yokmuş. İspanyolca biraz zormuş. Zira tersmiş – mesela “ricos amigos” değil de, “amigos ricos” denildiği için. Zaten bu nedenle tanıştığı bir kızla da çok fazla iletişim kuramadığı için çok üzülmüş. Kendisine, “Anadili İngilizce olan biri için İspanyolca öğrenmek de iş midir?” demedim tabii… Ama aklının kızda kaldığı da her halinden belliydi. Zira, “Buraya yeniden geldiğimde onunla kontak kurmak istiyorum” falan diyordu. Baktım durum vahim, kendisine bir daha ödevini yapmadan Kolombiya’ya gelmemesini söyledim. Biraz şaşırdı. Sonra da gülümseyerek, “Tamam” dedi.

Zaten 50’ni geçmişsin. First Class da uçmuyorsun. Bari bir zahmet dili öğreniver, öyle değil mi?

Kolombiya İzlenimleri

Paylaş:
5

Okuyucu Yorumları

 

Levent Cetin says:

9 October 2009 at 4:48 PM

Hayatinizda ne cok Colombia var.

 
 

Serdar Kaya says:

10 October 2009 at 8:23 PM

Sadece büyüğü benim. Küçükleri hediyelik.

 
 

n says:

12 October 2009 at 12:22 PM

Batili insanin da su ufacik tefecik seyleri zor diye lanse edip durmasina hastayim.. Nitekim sizin yerinizde gercek bir Kanadali olsaydi o beye muhtemelen “Yes, yes. It must be quite hard for a native speaker of English” der, bir taraftan da anlayisla basini sallardi.

 
 

Serdar Kaya says:

12 October 2009 at 6:47 PM

Negro Carro (Black Car) yerine Carro Negro (Car Black) demenin nesi zor, ben de anlamis degilim. Bunlar bir de yapi olarka tamamen farkli olan Cince gibi bir dil ogrenmeye kalksalar ne olacak acaba…
Tabii genellemek de istemem. Yuksek lisans yaparken, Cince okuyup yazabilen, hatta Cin’de de gorev yapmis olan bir hocam vardi. Ama cogunlugun yaklasimi bu maalesef.

 
 

makif says:

14 October 2009 at 12:02 AM

W&T programında Kolombiyalı iş arkadaşlarım olmuştu. Gereğinden fazla samimi olmaları yüzünden hatunu kendi çalıştığım bölüme aldırmıştım. O yüzden Kolombiya diyince aklıma hoş şeyler gelmiyor.
Gidip görmek güzel bir macera olabilirdi…

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.