• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Kraliçe ve Padişah

31 Jul2011
 

[31 Temmuz 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Kanada’daki üniversitemizde öğrencilere zaman zaman Kraliçe II. Elizabeth‘i soruyoruz… Malum, II. Elizabeth, halen Kanada’nın da içlerinde bulunduğu 16 ülkenin kraliçesi. Dolayısıyla da, Kanada devletinin başında bir cumhurbaşkanı değil, kraliçenin temsilcisi olan bir Umumi Vali (governor general) bulunuyor. Zira pek çok Batı ülkesi gibi Kanada da bir anayasal monarşi. Ve yine pek çok Batı ülkesi gibi, aynı zamanda günümüz dünyasının en ileri demokrasilerinden biri.

Kanada ileri bir demokrasi olduğu için, bizler de öğrencilere özgür bir şekilde, “Sizce Kanada Kraliçe’ye bağlı kalmaya devam etmeli mi? Yoksa tam bağımsızlığını mı ilan etmeli?” gibi sorular sorabiliyoruz. Onlar da bize ne düşünüyorlarsa söyleyebiliyorlar.

Herhalde ne demek istediğim anlaşılmıştır: Bizler aramızdan çoktan ayrılmış olan bir siyasi liderin ilkelerini terk etmeyi onlarca yıldan sonra bile hala korka korka teklif edebilirken, onlar hayatta olan, hükmü halen süren ve 300 yıllık köklü bir gelenekten gelen kraliçelerine bağlılıklarını sona erdirme konusunu özgürce ve sakince tartışabiliyorlar.

Söz konusu tartışmanın “kraliçe yanlıları” ile “kraliçe karşıtları” gibi herşeyi siyah ve beyazlardan ibaret gören iki grup arasında gerçekleşmiyor olması da ayrıca önemli. Şöyle ki, öğrencilerin bir kısmı, Kanada’nın kraliyet ailesine artık ihtiyacı olmadığını ve devletin başında bundan böyle Kanada içinden birinin de bulunabileceğini ifade ederken, diğerleri ise, kraliyet ailesinin temsil ettiği köklü siyasi geleneğin önemini (convention) vurguluyor. Ancak her iki tarafta bulunanlar da, ekseriyetle karşı tarafın argümanlarındaki doğruluk payını takdir etmekten çekinmiyor.

Siyasi Gelenek
Kraliçe söz konusu olduğunda siyasi gelenek vurgusu yapanlar, bir noktada illa ki, “Kraliçe olmasa da bir başkası aynı görevi yerine getirecek. Öyleyse zaten tanıyıp güvendiğimiz kraliçenin devletin başında bulunmasının ne mahsuru var?” şeklinde bir argümanı da dile getiriyorlar. Bu argüman, bir yönüyle gayet muhafazakar. Ancak diğer yandan da, hem yerleşik kurumların ve onlara atfedilen mananın önemini vurguluyor, hem de işlevselliğe atıfta bulunuyor olması itibariyle son derece gerçekçi.

Şöyle ki, bizler alışageldiğimiz için çoğu zaman yadırgamasak da, sistemin içindeki pek çok kurum ve uygulama, aslında etiği tartışılmaya müsait olan çok sayıda öğe barındırır. Örneğin, “seçim yapmak” ve “oyları saymak” gibi sistemin en temel uygulamaları dahi, sorgulanmaya epey müsait olan kimi varsayımlar üzerine kuruludur. (Mesela, Etyen Mahçupyan, liberalizm eleştirilerinde bu konularda önemli sorgulamalar yapar.)

Benzeri sayısız örnekten bir diğeri de cumhurbaşkanlığı makamıdır. Bizler, hükümetin başında zaten seçilmiş bir liderin bulunduğu pek çok ülkede aynı zamanda bir de devleti temsil ettiği söylenen ve sembolik ve seremonik bir görev ifa eden bir cumhurbaşkanının varlığını öyle alışageldiğimiz için yadırgamayız. Ancak, bu makam kendiliğinden değil, bir süreç sonrasında ortaya çıkmıştır ve büyük ölçüde saltanat/kraliyet makamından mülhemdir.

Özetle, geçmişi terk etmek zannedildiği kadar kolay değildir. Dahası, bugün yaşanan sorunlar, büyük ölçüde, geçmişten bugüne yaşanan değişimin ne şekilde ortaya çıktığı ile ilgilidir.

Padişah ve Travma
Padişahlar ya da padişahlık makamı söz konusu olduğunda Türkiye’de sakin ve nitelikli bir tartışma yürütmek zordur. Zira tepkiler duygusal, hatta histeriktir. “Padişah” kelimesi telaffuz edildiği an, kimileri şartlı refleks sergileyerek derhal burnundan solumaya başlarken, kimi diğerleri de savunma psikolojisi içerisine girer. Dolayısıyla, değil fikir alışverişi, sağlıklı bir tartışma dahi yaşanamaz.

İnsanların birbirleriyle sakin bir şekilde konuşabilmelerine dahi izin vermeyen böylesine çatışmacı bir siyasi kültürün oluşmuş olmasında, ülkenin siyasi dönüşümlerinin hep cebir ile gerçekleştirilmiş (ya da engellenmiş) olmasının payının olmadığını söylemek zordur. Bu siyasi kültürün izini, III. Selim suikastinden (sözgelimi) 27 Mayıs‘a ve bugüne dek uzanan uzun bir hat üzerinde sürebilmek mümkündür. Bu tarihi tecrübelerin her biri, ayrı travmalar doğurmuştur.

Spesifik olarak padişahlığın bu denli hassas bir konu haline gelmiş olması ise, herşeyden önce, halkın önemli bir kesiminin saltanatın kaldırılış şeklini içine sindirememiş olması ile ilgilidir. Bu, Batıdaki monarşi tecrübelerinden çok farklıdır. Örneğin, Avustralya’da 1999 yılında yapılan referandumda halkın %54,4’ü ülkenin Kraliçe II. Elizabeth’e bağlılığının sürmesi yönünde oy kullandı. Tabii söz konusu referandumda daha farklı bir sonuç da elde edilebilirdi. Ama her iki durumda da, bu, Türkiye tecrübesinden çok farklı olurdu.

Sonsöz
Bizim son padişahımız VI. Mehmed‘di. VI. Mehmed, sürgün edildikten dört yıl sonra 1926 yılında İtalya’da yokluk içinde öldü. Cenazesi günlerce kaldırılamadı. Kendisi şu an Şam’da gömülüdür. Kanadalılar, II. Elizabeth hakkında özgürce ve sakince konuşabilirler. Ama biz, bunca yıl sonra bile VI. Mehmed hakkında rahatça konuşamayız.

48

Okuyucu Yorumları

 

zihni açık says:

August 1, 2011 at 12:17 pm

Parlamentarizm demokratik cumhuriyet için icat edilmiş bir yürütme modeli, sistemi değildir. Parlamentarizm, ilkin Birleşik Krallık’ta Magna Carta Libertatum ile birlikte ortaya çıkmıştır. Mutlak iktidara sahip olan monarkın iktidarını halk lehinde sınırlandırmayı ve halkı, kıyısından-köşesinden-kenarından da olsa bu iktidara ortak etme amacı güder. Mutlak monarşinin demokrasiye evrilebilmesi için ortaya konabilmiş çözüm pratiğidir parlamentarizm. Magba Carta Libertatum’un 1215’te ilanından itibaren sürekli krallık ve parlamento çekişmesi yaşayan Birleşik Krallık’ta bu çekişme 1688 yılında ilan edilen parlamenter monarşi, yani meşrutiyet ile bugünkü Westminister modelinin temeli atılması ile nihayet bulmuştur. Oysa ondan neredeyse 100 sene sonra yine Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ona karşı bir bağımsızlık savaşı verip kazanarak ilan eden Amerika Birleşik Devletleri daha bidayetinde bir “demokratik cumhuriyet” olarak kurulmuştur. Demokratik cumhuriyette demokrasinin kuvvetler ayrılığı ve dengeleme-denetleme mekanizmasının en iyi hayata geçtiği sistem olan başkanlık sisteminde karar kılmıştır Amerikalılar. Bu sistemde devlet başkanı-hükümet başkanı ayrımı yoktur ve her ikisi de halk tarafından seçilen aynı kişidir. (Amerika kurulup başkanlık sistemine geçtiğinde dönem Avrupa’sında devlet başkanı monarka “Majesteleri”, “haşmetmeapları” gibi tumturaklı ifadelerle hitap edilirken, ilk ABD başkanı Washington kendisine sadece ve mütevazı bir şekilde “Mr. President” (Bay Başkan)diye hitap edilmesini istemiştir.) Demokratik cumhuriyette parlamentarizm uygulaması ise, cumhuriyete; “anayasal monarşi”nin ya da diğer adıyla parlamenter monarşinin (meşrutiyetin) atadan veraset yöntemi ile gelen monark-devlet başkanı yerine, hemen hemen aynı yetkilere sahip, halktan bir ismin belirli bir süre için seçilmesi uygulamasının ikame edilmesiyle, bir başka deyişle demokratik cumhuriyete monarşik parlamentarizmin adapte yoluyla transfer edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile demokratik cumhuriyet için üretilmemiş, tarihi süreci içinde bunun için geliştirilmemiş bir sistemi, Türkiye’de ve daha pek çok dünya ülkesinde demokratik cumhuriyet içinde uygulamak sağlıklı sonuçlar vermeyecektir. Vermediği de görülüyor. Parlamentarizm en iyi, parlamenter monarşinin (meşrutiyetin) uygulandığı İngiltere’de uygulanabilir ve uygulanıyor. En iyi sonucu da orada veriyor. Ama demokratik cumhuriyetlerde vermez, vermediğini görüyoruz. Almanya’da bile sıkıntılar ortaya çıkabilmekte. O sebeple sormamız gereken soru şu: Biz ne istiyoruz? Parlamentarizm mi, demokratik cumhuriyet mi? Eğer parlamentarizmde ısrar edeceksek, Serdar Kaya’nın yazısında ima ve işaret ettiği gibi parlamenter monarşi (meşrutiyet) bizim için mevcut modelden çok daha iyidir. Yok eğer demokratik cumhuriyeti tercih edeceksek en ideal ve işletilebilir model başkanlık sistemidir. Benim şahsi tercihim ikincisinden yana. Amerikan modelinden esinlenilmiş olmakla beraber süreç içinde onun da ortaya çıkan bazı küçük hatalarını gideren bir başkanlık modelinin ideal olduğunu düşünüyorum.

 
 

ileridemokrasi says:

August 2, 2011 at 7:09 am

Kraliçe II. Elizabeth’in ilkeleri nedir ve Kanada’yı kurmuş mudur? Benzetmeniz olmadı. ABD kanımca daha iyi bir örnek; oradada bir “ata” kavramı var: Founding Fathers (tek de değil, bir kaç taneymiş). Amerikilıların yüzyıllar evvel uydurulan bu ilkelere hala bağlı olmaları ne kadar antidemokratik, değil mi?

Bağımsızlık Bildirgesindeki ilkelerden vazgeçmeyi teklif ederseniz size garip garip bakıp Amerikalı olmadığınızı düşünürler. Zira Amerikalı olmak bu ilkeleri benimsemekle eşdeğerdir, bir toplum sözleşmenin iştirakçısı olmaktır.

Toplum sözleşmesi ikide bir değişen bir ülke olgun bir ülke değildir.

 
 

Umut Ermec says:

August 2, 2011 at 5:17 pm

Sayin Ileridemokrasi, onermelerinizin hepsi yanlis kanaatime gore. Amerikalilar, iddia ettiginizin tersine, herhangi bir metindeki herhangi bir ilkeden vazgecmenin tartisilmamasi gerektigine inananlara garip garip bakarlar zannimca. Ayrica Amerika da olgun bir ulke olmamali sizin icin, zira Amerikan anayasasi defalarca degismistir. Olgun/ahirbasli ulke dedigin, bir kere bir anayasa koyar, onla yuzyillarca goturur diyor isek, tarihte Osmanli Imparatorlugu dahil bir cok devleti bir kenara koyup, Suudi Arabistan, Kuba gibi ulkeleri mi ornek almaliyiz? Bariz agirbaslilar.

Bir de anayasasi hic olmayan ulkeler var, Kralice’nin Birlesik Kralligi gibi, onlar hakkinda ne dusunuyorsunuz?

 
 

ileridemokrasi says:

August 2, 2011 at 6:21 pm

Değiştirilmiştir de yeni maddeler ekleyerek. Anahatlarını değiştirelim diyene uzaylı diye bakarlar. Kimse “atalarımızın ilkelerine bağlı olmak antidemokratiktir” demez; Amerikalı olmanın tanımıdır bu. Yurttaşlık yemini “…İ will support and defend the Constitution and laws of the United States of America…” diyerek bu ilkelere vurgu yapmaktadır.

Kraliçe’nin Birleşik Krallığı da güzel bir örnek. Orada da Kraliçe’nin pratikte bir görevi yoktur, ilkeye imza atmışlığı yoktur. Britanya onüçüncü yüzyıla dayanan bir demokratik geleneğe sahip olduğu için belki biraz farklı bir yol izleme lüksüne sahip. Türkiye gibi bir muz cumhuriyetinde bunu yapamazsınız; hakların madde madde sıralanması lazım. Biz bunu yaptığımız halde bu hakları pratikte koruyamıyoruz çünkü demokratik değerler tabana tam olarak inmemiştir, ve devletin kimi refleksleri (or. irtica ve etnik politikası) demokrasi ile çelişmektedir.

Suudi Arabistan’ın sorunu ağırbaşlı olması değil, teokratik olmasıdır. Hiç bir devlet vatandaşlarına bir din dayatma hakkına sahip değildir, dolayısıyla toplum sözleşmeleri nezdimde geçersizdir.

Olgunluk iyidir ama yeterli değildir.

 
 

AnonimYorumcu says:

August 2, 2011 at 7:06 pm

“Türkiye gibi bir muz cumhuriyetinde” denmis. E tamam da bizim muz cumhuriyeti olmamizin sebebi ne? Hic dusunuyor musunuz acep? Mesela 1908 devam etseydi, biz simdi Lale devrini temel alan 300 yillik bir demokrasi gelenegimiz var demeyecek miydik? Diyecektik. Peki ne oldu da, muz cumhuriyeti olduk? Ingiltere’de demokrasi gelenegi varmis, Turkiye’de yokmus. Bunu bizzat saglayan bir ideoloji icinden konusuyorken, bunu da bir ‘sorun’ olarak gormeniz ilgincmis.

Maalesef kafadan terim, teori falan uyduruyorsunuz. Hem madem ingilizceyi biliyorsunuz, surekli Ingilizce seyler yaziyorsunuz, o dilde İ diye bir harf yok. Onu da ogrenin bir zahmet.

 
 

ileridemokrasi says:

August 2, 2011 at 7:30 pm

“E tamam da bizim müz cumhuriyeti olmamızın sebebi ne?”

Teokrasi, babacılık, otoriterlik, padişahlık, halifelik, okumamışlık… işte bir muz cumhuriyetinin reçetesi.

“Maalesef kafadan terim, teori falan uyduruyorsunuz. Hem madem ingilizceyi biliyorsunuz, surekli Ingilizce seyler yaziyorsunuz, o dilde İ diye bir harf yok. Onu da ogrenin bir zahmet.”

Hatalarıma düzeltmek istiyorsunuz ama aynı cümlede İngilizce yerine hem “Ingilizce” hem “ingilizce” demeyi başarmışsınız. Boyle ufak şeylerle vakit harcamayalım.

Hangi terimleri, “teori falan”ları uydurmuşum, açıklar mısınız? Toplum sözleşmesini mi kastediyorsunuz? Eleştiriniz net değil.

 
 

halil says:

August 2, 2011 at 9:08 pm

aslinda genel olarak problem her iki donemin de eksiklerini gorup, kabul edemedigimizden kaynaklanmaktadir, ki zaten serdar kaya’nin yazisindan cikarilacak en guzel sonuc, ozgurce ve karsimizdakini tamamen suclu ve kendimizi tamamen hakli gormeden her seyi konusup tartismaktir bana gore.
ataturk’u ve devrimlerini benimsemis ve kabul etmis kesim hic bir sekilde mustafa kemal’e ve yaptiklarina toz kondurmazken, ayni sekilde bunun karsisinda olan bir kesim de, butun yasadigimiz problemi bu devire baglayip, osmanli devleti’ni kutsanmis kabul ediyor. mustafa kemal’i elestiren vatan haini olurken, osmanli devleti’ne laf soyleyen ecdada kufreden kisi konumuna dusuruluyor.
kralice elizabeth ve ataturk arasindaki en buyuk farki kralice elizabeth’in o ulkeyi kurmamis olmasi seklindeki yorum ise aslinda hangi noktada tikandigimizin guzel bir ornegi. mustafa kemal daha sonra idam ile yargilanmalarina kadar sirt cevirdigi ancak kurtulus savasi sirasinda kuskusuz olmazsa olmaz ordu komutani ve mebus kimliklerini tasiyan kazim karabekir, rauf orbay gibi devlet buyuklerinin bile olmadigi bir ortamda cumhuriyeti, yeterli cogunluk olmadan kotarmis midir? malesef evet. peki cumhuriyet denen sey, tek parti ve bu partinin tartismasiz liderinin halka onaylatilmasi seklinde cereyan etmis midir? demokrasi denemesi denen seyin bizzat ataturk tarafindan denenmis olmasiyla gurur duyulmasina ragmen, bir insanin nasil olurda okul piyesleri gibi gostermelik partiler kurup, kapattigi bile aklimiza gelemiyor malesef. oysa o donem gercekten farkli gorus ve muhalefet olan onemli insanlarin bulundugunu bilmekteyiz, ve fakat ali sukru bey’in olumu, karsit fikirlere ne denli tahammulsuz olundugunun da yine bir gostergesi. butun bu baskici surecte ortaya cikmis olan, cumhuriyet ve ilkeri ile, kuzey kore halk cumhuriyet ile beraber, dunya’da ozellikle bir kisiye atifta bulunan anayasanin birine de biz sahip olduk. oysa bir takim insanlar tarihteki liderlere tapiyor olsa bile, pek ala diger bir kesim insan baska birilerine teveccuh gosterebilir. yani ataturk milliyetciligine bagli insan yetistirme fikri ozunde demokratik ve ozgurlukcu bir politikaya ters dusmekte.
devletlerin anayasasi ve degismezleri yada degisen hayat ve sartlara uyum gosterdigi surece korunmasi tabi ki faydalidir ancak bir milleti kuran unsurlarin, bu anayasa ve degismezlerine beraber karar verdigi ortamlarda hayat bulur. yoksa dindara salatanat uzerinden, kurtlere ozerklik uzerinden umutlar dagitip, basa gelince, kendiyle ayni seyi dusunmeyen en yakin arkadaslarini bile ipe goturecek sekilde gozu donen bir yaklasimin getirdigi ne ilkeler ne de devrimler uzun sure huzur veremez ve basari saglayamaz ki turkiye’nin bugun icinde bulundugu durum, ne kadar provakasyona vs. baglansa bile, bu provakasyonlara zemin hazirlayanin da, turkiye cumhuriyeti’ni kurucu zihniyet ve darbelerle bunu pekistirmeye calisan uzantilarinin esiridir diye dusunuyorum. amerika’dan ornek vermessem gunaha girerim diye dusunerek, amerika’nin sekuler yapisi ile turkiye’nin laiklik anlayisini kiyaslamayi oneriyorum. malesef turkiye cumhuriyet’i yine serdar kaya’nin endoktrinasyon ve turkiye’de toplum muhendisligi kitabinda tanimladigi gibi; kurde turk, gayri-muslume musluman, aleviye sunni, muslumana laik olmustur. yapilan devrimler ne yazik ki sanildigi gibi sadece muhafazak dindarlari etkilememistir. dedelik makaminin kaldirilisi bile basli basina alevilerin degerlerini hice saymaktir. bugun ermeni vatandaslar askere alinip, er olarak her turlu ayak isini yapiyorken, astsubay yada subay olamiyorsa, basortulu kadinlar temizlik islerini yaparken sorun olmuyor, memur olmak isteyince ayyuka cikiyorsa, kurt cocuklarina zorla varliklarini kendilerinin olmadigi bir etnisiteye armagan ettiriliyorsa bu ne yazikki tek bir liderin kendi dogrularina gore halki sekillendirmesinin ve bunun elestirilmesinin bile, manevi sahsa hakaret vb suclarla cezalandirilip, bu gibi insanlarin medyanin da gucuyle aforoz edilmesinin sonucudur bence.
son olarak turkiye cumhuriyeti’nin kurulus doneminde mustafa kemal’e yakin isimlerin agzindan, nasil bir cumhuriyet hedeflediklerini buraya tasimak isterim:

Anayasa ve Devletler Hukuku profesörümüz Mahmut Esat Bozkurt:

“Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur”

“Saf Türk olmayan hiç kimsenin bu ülkede hiçbir hakkı yoktur; onlar sadece ve sadece hizmetçi ve köle olma hakkına sahiptirler. Bu gerçeği dost, düşman, herkes dağlar bile bilmek zorundadır”

İsmet İnönü ne demiş o tarihlerde;

“Biz açıkça milliyetçiyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz.”

simdi milletin sabri tasmis ve askeri rejimin, milletin etnik, dini ve kulturel degerlerini asimile edisine anayasal hakki ile baskaldirmisken, bunun tartisilmasina bile tahammulu olmayanlara soruyorum, hala “long live the king” mi diyecekler, yoksa esas kutsalin butun farkli unsurlariyla millet oldugunu gorecekler mi?

 
 

AnonimYorumcu says:

August 2, 2011 at 10:08 pm

Bir anayasanin nasil evrilecegine dair yorumlarinizi kastediyorum. ‘Anayasalar’ konulu bir doktora yaptiysaniz, boynum kildan ince ama zannetmiyorum. Neyse. Muz cumhuriyetinin (müz degil!) recetesi olarak sunu soylemissiniz:

“Teokrasi, babacılık, otoriterlik, padişahlık, halifelik, okumamışlık… işte bir muz cumhuriyetinin reçetesi.”

Serdar Kaya’nin kac haftadir anlatmaya calistigi uzere padisahlik veya halifeligin, muz cumhuriyeti olmakla ilgisi yok. Cunku cok benzer kurumlarin dunyanin cesitli yerlerinde nereye evrildigini anlatiyor (Yazilari ciddi olarak okursaniz). “Teokrasi” ise konumuzla iliskisiz, cunku Turkiye 100 yildir teokrasi falan degil (Herhalde burada yine ‘bir ulkenin teokrasiden kurtulmasi icin en az 500 yildir teokrasi olmamasi gerekir’ seklinde bir “teorem” ortaya atmayacaksiniz?).

Otoriterlik hakkinda cok dogru demissiniz ama, hakkinizi yemiyorum. Bizi bu hale getiren otoriterlik. Simdi ikinci sorumu soruyorum: Hangi otoriterlik? Ne zamandan beri bu otoriterlik var? Mesela II. mesrutiyet sonrasi kurulan siyasi hayat otoriter sinifina alinabilir miydi? Yoksa daha sonra daha mi fazla otoriter olduk?

“Okumamislik” hakkinda ise: Turkiye’deki okumuslarin halinin farkinda misiniz? Onlarin muz cumhuriyeti vatandasi olmak istemediklerini mi dusunuyorsunuz? Egitim ‘demokratlik’ sagliyor oyle mi, buna inaniyorsunuz yani?

Sorular umarim nettir ve cevaplarinizi merak ediyorum.

 
 

ileridemokrasi says:

August 2, 2011 at 11:14 pm

“Serdar Kaya’nın kaç haftadır anlatmaya çalıştığı üzere padişahlık veya halifeliğin, muz cumhuriyeti olmakla ilgisi yok.”

Hayır, vardır. Avrupa’daki monarşi artık tamamen formalitedir. Unutmayınız ki monarşi gayri-demokratik bir yönetim biçimidir; demokrasi’nin kökü “demos”, yani halktır. Krallar ve kraliçeler ne halk tarafından seçilmekte, ne halkın arasından çıkmaktadır. Zamanında utanmadan tanrı tarafından seçildiklerini, hatta hızını alamayıp tanrının çocukları olduklarını (Venüs’ün “torunu” Jül Sezar gibi!) veya düpedüz tanrı olduklarını iddia etmişlerdir bu fırıldaklar. Yerli biçimi halifeliktir.

Çok şükür bu devir Aydınlanma Çağıyla beraber sona ermiştir. Artık bu asalaklar bayramlarda balkondan halka el sallayıp inzivaya çekiliyorlar.

Teokrasi ise kanımca konumuzla ilişkisiz değil çünkü hala azımsanmayacak bir talebi var, hem yurt içinde, hem diğer Müslüman nüfuslu ülkelerde. Yanlış hatırlamıyorsam doksanların ortasında halkın dörtte biri tarafından arzulanmaktaydı. Şimdi yüzde onlara düştü diye biliyorum ama tam hatırlamıyorum… Sonuç itibariyle bu anti-demokratik yönetim biçimini hala arzulayan insanların olması demokrasinin yeterince özümsenmediğini göstermektedir. Yani suçu hep devlette aramayalım.

“Şimdi ikinci sorumu soruyorum: Hangi otoriterlik? Ne zamandan beri bu otoriterlik var?”

En geç İslam’a geçişimizden beri var, ve büyük ihtimalle daha önce de vardı. Bütün Müslüman ülkelerde var. Demokrasi esasında otoriterliğin bertaraf edilmesidir.

“‘Okumamışlık’ hakkında ise: Türkiye’deki okumuşların halinin farkında mısınız? Onların müz cumhuriyeti vatandaşı olmak istemediklerini mi düşünüyorsunuz? Eğitim ‘demokratlık’ sağlıyor öyle mi, buna inanıyorsunuz yani?”

Garantilemiyor ama demokrasinin sürekliliği için kesinkes eğitim gereklidir. Yoksa devletiniz Serdar beyin geçenlerde andığı İflas Eden Ülkeler listesine bir istatistik olarak girer.

Sorunumuz müşterektir; hepimize daha çok okumak düşer, çünkü okumamış insanlar çözüm üretemezler. Ben cahil bir halka bir yere kadar anlayış gösteririm ama cahil yöneticilere asla. Onlardan da hesap soramayacaksak kimden soracağız kardeşim?

Saygılarımla.

 
 

nazlıd says:

August 4, 2011 at 1:09 pm

ı veya i harflerini karıştırmadan yerinde kullanma becerisini ve gramer hatası yapmama becerisini eğitim ve okumuşluk seviyesi ile ilişkilendirmek ve gereğinden fazla önemsemek, bizim eğitim sistemimize özgü bir anlayışmıdır , yoksa bu modern batıdada böylemidir sizce?

benim asıl paylaşmak istediğim grammerle ilgili uzun zaman önce mail kutuma gelen bir email. aşagıdaki gibi:

DENEYIN DE GORUN…..

Chmabridge Üinversitesinde yaıpaln bir arşaıtrmaya gröe, bir kleimedkei hafrlrein hnagi sıarda didizlikleri dğeil, ilk ve son hafrlrein dğoru yedre olamalrı öenm tşamıatkadır. Geirsi taammen kamradaşır ve ynie de surosnuz olraak okubanilir. Buunn sbeebi isnan benyinin her hafri tek tek dieğl kemileelri bir btüün oralak omukadısır.

++++++

Kitap-makale-dilekçe vs yazmadığımız müddetçe bu tip yorum köşelerinde söylenmek istenenin anlaşılır olması yeterli değilmidir sizce?

 
 

Darius Maneng says:

August 4, 2011 at 3:41 pm

İleri demokrasi lakaplı yorumcunun tutarsızlığı oldukça ilgimi çekti. Az sonra yazacaklarım ile tutarsızlığını ortaya koyduğumda tam olarak ne yapacağına dair giderilmez bir merak duyduğumdan bu deneyi yapmaya karar vermiş bulunuyorum. (Bu tip tutarsız tasarımlar, beklenmedik yüzleşmeler karşısında genellikle çıktı olarak küfür ve hakaret üretirler, ama gene de merak ettim işte)

Tutarsızlık: Atalarının kendisine bıraktığı mirası hiçe sayan birini “ata” olarak kabul edip, onun bıraktığını iddia ettiği mirası koruma gayretine düşmek. (Bkz. Kovulan padişahlar, kaldırılan hilafetler, değiştirilen alfabeler..)

Tutarlılığa geçiş yöntemleri (1): “Ata” olarak kabul edilen kişinin bizzat kendisinin “ata” kavramına olan saygısızlığı fark edilir ve bu kişi “ata”lıktan azledilir. bilinen tarih içinde, “ata”sına ihanet ettiği tespit edilememiş olan en eski figür “ata” olarak kabul edilerek, yontma taş devrine geri dönülür. (Bkz. Milliyetçi Hareketlilik Partileri..)

Tutarlılığa geçiş yöntemleri (2): “Ata” olarak kabul edilen kişinin bizzat kendisinin “ata” kavramına olan saygısızlığı fark edilir ve kişiden vazgeçmek yerine “ata” kavramının değişmezliği fikriyatından vazgeçilir. Öykünülen kişinin devrimciliği esas alınır ve yeni yöntemler denemenin değeri anlaşılır. Ancak mutlu anlar kısa sürer.. Bir yandan “ata” kavramından vazgeçip, diğer yandan niye habire aynı mütevaffanın fikirlerine takılınıp kalındığı çelişkisi sinir bozar ve müteveffa toprağı bol olsun diyerek terkedilerek bu sitede yazılanlara çemkirmenin değil, onları dinlemenin daha makul olduğu sonucuna varılır.

 
 

ileridemokrasi says:

August 5, 2011 at 4:34 am

‘“Ata” olarak kabul edilen kişinin bizzat kendisinin “ata” kavramına olan saygısızlığı fark edilir ve bu kişi “ata”lıktan azledilir.’

Atatürk hangi “ata” kavramına saygısızlık etmiş? Şunlar mı?

(Bkz. Kovulan padişahlar, kaldırılan hilafetler, değiştirilen alfabeler.)

Bunları kaldırana ne kadar teşekkür etsek azdır.
Padişahlık demokrasi ile, hilafet laiklikle uyumsuzdur … istersen alfabe konusu da açarım—o hususta bir haklılık payın var, “ata” kavramıyla ilgisi olmasa da.

Önce tutarsızlıkları doğru tespit edelim, sonra onları düzeltmeye bakalım…


nazlid’a katılıyorum. Klavyem’de Türkçe karakterler olmadığından bir eklentiyle ortografimi düzeltiyorum; yazım hatalarıma fazla anlam yüklemeyin.

 
 

nazlid says:

August 6, 2011 at 12:10 am

sn darius ileri demokrasinin tutarsızlıklarını ispatlamaya çalışırken kendisi tutarsızlık çukuruna batmış bence.

sn ileridemokrasi demişki:

”Unutmayınız ki monarşi gayri-demokratik bir yönetim biçimidir; demokrasi’nin kökü “demos”, yani halktır. Krallar ve kraliçeler ne halk tarafından seçilmekte, ne halkın arasından çıkmaktadır. Zamanında utanmadan tanrı tarafından seçildiklerini, hatta hızını alamayıp tanrının çocukları olduklarını (Venüs’ün “torunu” Jül Sezar gibi!) veya düpedüz tanrı olduklarını iddia etmişlerdir bu fırıldaklar. Yerli biçimi halifeliktir.”

peki henüz hayatta iken kendini bir milletin atası ilan eden(ata nın gerçek anlamı için bakınız: http://tr.wikipedia.org/wiki/Ortak_ata) sokaklara heykellerini diktiren , tüm resmi dairelere resmini koyduran bir kişilk ve mentalitenin senin yukarıdaki eleştirdiklerinden fazla bir farkı varmı sizce?. fırıldak demiştin galiba.

tahkiri sukün gibi bir kanun çıkartan ve sıkı şekilde uygulayan bir zihniyetin koyduğu ilkelerle gerçekten ileri demokrasiye ulaşabileceğine inanıyormusun?

 
 

ileridemokrasi says:

August 6, 2011 at 1:46 am

Amerika’li Kurucu Babalar Amerikalıların hangi anlamda atalarıysa Atatürk de aynı anlamda Türk milletinin atasıdır; yani mecazi olarak. Heykeller ve resimler sonradan çoğalmıştır, ve benim nezdimde şükran simgelerinden ibarettirler. Biraz da Türklerin ataerkilliği, ve biat kültürü de işin içinde var. Bugün Erdoğan’a aynı şekilde bakanlar gösterenler var. Kendisi de bunun farkında olup bir baba, veya “usta” olarak kendini tanımlıyor (çıraklık bitmiş). Basbas “liderlik sultası” bağıran şu resme bakar mısınız?

http://www.hürriyetdailynews.com/ımages/2011_06_06/akp-raises-the-new-charter-bar-to-367-rules-out-referendum-2011-06-06_l.jpg

Bu manzaranın Atatürk’ün ölümünden 70 sene sonra hala yaygın olması bize Atatürk kadar kendi kültürümüz hakkında da bir şeyler ifade ediyor.

 
 
 
 

nazlid says:

August 6, 2011 at 3:15 am

sn ileri demokrasi

ata nın ingilizce karşılığı ancestors veya forefathers olup kurucu fathers la bir alakası yoktur ve abd de bir ata anlayışı yoktur ve olamaz da.

tahkiri sukun hakkında yorum yapmamışsınız.

önemli olan heykellerin sonradan çoğalmasından çok bir kişinin halen hayatta iken kendini bir ırkın atası ilan edip heykellerini diktirmesidir(günümüz k.kore-libya-kazakistan benzeri)

kısacası bizim atamız 1908 de padişahın elinden alınan yetkileri tekrar kendi emri ve kontrolu altına alarak cumhuriyet adı altında yeni bir diktatörlük kurmuş olan bir ata.

kusura bakmayın fakat bu ata nin ilkeleri doğrultusunda demokrasi kurulabileceğini iddia edenlerin samimiyetine inanmam mümkün değil.

 
 

Serdar Kaya says:

August 6, 2011 at 3:41 am

Kucuk bir not: Heykellerin/portrelerin 1938 yilindan sonra yayginlastigi iddiasi dogru degildir. Ilk heykel 1926 yilinda Sarayburnu’nda acilmis, ardindan devami gelmistir.

 
 

ileridemokrasi says:

August 6, 2011 at 4:43 am

Sayın nazlid,

Atatürk İngilizce’de “Father of the Turks” olarak geçer. “Ancestor” olarak çevirildiğine hiç rastlamadım. Şimdi baktım, ama bulamadım. Atatürk Türklüğün değil Cumhuriyeti kurucusu.

Cumhuriyetin bir ulus devlet kurma projesi olduğu fikrine katılıyorum, ama aynı zamanda bir modernleşme projesi.

Padişaha gelince … yetkisini gayridemokratik bir biçimde aldığı için hak etmediği bu yetkiye son vermek için bir gerekçe aramam.

Takrir-i Şükûn Yasasının dinsel gericiliğe karşı çıkarıldı diye biliyorum. Eğer bu doğruysa tabii ki desteklerim. Kendi eliye laikliği ortadan kaldıracak bir halk liberal demokrasinin gereği olan bireysel hakları (bu durumda din özgürlüğü) özümsememiştir.

 
 

nazlıd says:

August 7, 2011 at 12:28 am

sn serdar bey

küçük notunuz benim için öğretici oldu, çünkü ben heykeller 1934 soyadı kanunundan sonra dikilmeye başladı diye biliyordum. demekkki ata mız ın ata olma özlemi 1926 larda başlamış.

sn ileri demokrasi

ingilizler öyle algılamış olabilir fakat ata nın doğru tercümesi forefathers tır. türkçede anlamı da budur. dilimizde ata ve baba nın anlamı aynı değildir.

cumhuriyet bir modernleşme projesimidir yoksa dolmabahçe sarayında ve belirli kurucu paşa köşklerindeki balolarda rakı içme projesimidir ? pek emin değilim.
1923 te kurulan cumhuriyet bir soyadı kanununu bile ancak 1934 te çıkartabiliyor(herşey kaplumbağa hızında).
ata mızın ata olma özlemi olmasa belki o kanun da 1938 lı yıllara kadar halen çıkmamış olacaktı.
peki ,modernleşme projesinin osmanlı tarafından çok daha önce başlatıldığını biliyormuydunuz?

padişah gücünü gayridemokratik olarak almıştır demişsin.
peki ata gücünü demokratik olarak mı almıştır?
padişahın en azından bu toprakları benim baba ve dedelerim in kurduğu başarılı bir imparatorluk fethettiği için bu toprakları yönetme hakkım var deme cüreti olabilir.
bu durumda bile padişah 1908 de tüm güç ve yetkisini çok partili demokratik ortamda seçilecek bir parlementoya devretme olgunluğunu göstermiş(burada biraz mecburiyette olabilir fakat mecburiyet derecesini tayin edebilecek kadar tarih bilgim yok)
ata mız da padişahların kazandığı toprakları , içine düşülen bağımsızlık tehlikesinden kurtarmış(bu topraklar padişahlar tarafından hiç kazanılmamış olsa ata mız da varolamayacaktı) olduğu iddiası ile , 1908 deki çok partili demokratik bir meşrutiyet yerine tek partili (antidemokratik) bir dikta yönetimine geçmiş.

tahkiri sukunu araştırırsanız sandığınız gibi takkiyeyi önlemek için değil diktayı daha sağlam ve devrilmez temellere oturtmak için çıkarılan bir kanun olduğunu görebilirsin. bence TC cumhuriyet düşünce tarihine vurulan en büyük darbedir. bu kanun sonrası h.edip adıvar a neler oldu biliyormusunuz?.
bir misal vereyim:
bu köşe yazarı serdar bey ve taraf gazetesinin ve zaman gazetesinin aynı kadrolarla 1925 lerde varolduğunu varsayalım.
zaman gazetesi belirli kısıtlamalarla yayınına tahkiri sukuna rağmen devam edebilir ve tüm yazarlar biraz dikkatli olmak kaydı ile yazarlık hayatlarına devam edebilirdi belki. fakat taraf gazetesi kesinlikle kapanırdı ve tüm yazarları yargılanıp hapiz cezası alırdı. yazarımız serdar kaya taraf gazetesinde cumhuriyet ve ata konusunda yazdıklarının yüzde 10 unu yazmış olsa bile kodeslerde süründürülürdü. bırakın yazmayı, dikta yönetimi tarafından düşünce yapısı öğrenildiği taktirde bile , yazı yazmasa dahi büyük ihtimal ülkeyi terketmek zorunda bırakılırdı.

 
 

ileridemokrasi says:

August 7, 2011 at 1:56 am

“ingilizler öyle algılamış olabilir fakat ata nın doğru tercümesi forefathers tır. türkçede anlamı da budur. dilimizde ata ve baba nın anlamı aynı değildir.”

Olabilir ama ben Atatürk’ün biyolojik bir ata (ancestor) olduğunu düşünen kimseye rastlamadım, belki yanlış çevrelerde arkadaş edindim 🙂 Buradaki “ata”nın anlamı benim gözümde semboliktir, mecazidir, dolayısıyla İngilizceye çevirenlerin algısı doğrudur. Atatürk halkla bir aile bağı kurmak mı istemiştir, kimi Afro-Amerikalıların birbirlerine “abi” ve “abla” diye hitap etmesi gibi? Orasını bilemem.

“peki ata gücünü demokratik olarak mı almıştır?”

Bu itirazı bekliyordum; keşke başından yanıtlasaydım: gayrimeşru bir kurumu feshetmek mübahtır, hatta belki bir görevdir. Padişahlığın yerine cumhurbaşkanlığı gelmiştir, ve halkın saygısını kazanmış biri olarak Atatürk ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Onun yerine geçenler de halkın içinden (darbeciler hariç) demokratik bir biçimde çıkmaktadır.

Rakı masasının başında Atatürk’ün bize kazandırdığı şeylerin arasında şunlar var:

1. Anayasal, laik bir cumhuriyet.
2. Çift haneli bir okuma/yazma oranı.
3. Kadınlara seçme hakkı.

Sarhoş olmasa neler yapardı!

Bir propaganda bürosu (ve adı üzerinde olan) “Taraf”in üzerinden tartışmak istemiyorum. Diyeceğim şu ki geçiş dönemleri sancılı olur. Atatürk’ün belli ki Cumhuriyeti kaybetme endişesi vardı, dolayısıyla sert davrandı. Artık o dönem kapandı ve istediğin kadar eleştirebilirsin.

“cumhuriyet düşünce tarihine vurulan en büyük darbedir”

Sence matbaanın yüzyıllar boyunca bir “şeytan icadı” olduğu için Müslümanlardan uzak tutulması daha büyük bir darbe değil midir? Gelişmiş ülkelere göre Türkiye’de insanların hala bir kitap okuma alışkanlığı olmamasında bu geçmişin bir payı vardır.

[imla hatalarını takmayın!]

 
 

AnonimYorumcu says:

August 7, 2011 at 12:52 pm

Ufak bir not: Nazli hanimin muthis sorularini tebrik ediyorum. ileridemokrasi’nin ise arasindan cimbizla cekip cevap vermesi, pek cok argumani yanitsiz birakmasi, yanit verdiklerini ise dogru durust bir baglama oturtamamasi ibretlik.

 
 

ileridemokrasi says:

August 7, 2011 at 6:05 pm

Siz neyi eleştirdiğinizi bile belirtmiyorsunuz, eksik olmayın. Neyin bağlamı eksikmiş?

 
 

rüştü hacıoğlu says:

August 7, 2011 at 6:49 pm

Şöyle bir bağlam kopukluğu ben de gördüm “ata-baba” meselesinde: “paternalizm”

Bazen, tüm modernleşme çabalarının “bilgi” gizlemekten başka işlevi olmadığını düşünüyor insan…

 
 

ileridemokrasi says:

August 7, 2011 at 7:42 pm

Bana atfen konuşuyorsanız babacılığa değindim; ezelden beri (ve halen) Türk kültürünün bir parçasıdır.

Babacılığın az gelişmiş, elit yönetimli ülkelerde yeri vardır ama halkın artan eğitim seviyesiyle dozu azaltılmalıdır. Bunu halkın olgunlaşarak çocukluktan yetişkinliğe geçmesine benzetilebiliriz. Çocuğa çocuk, yetişkine yetişkin muamelesi yapılır. Yüz sene evvel çocuktuk; artık değiliz.

 
 

nazlıd says:

August 7, 2011 at 9:43 pm

sn anonim:sorularıma iltifatınıza teşekkür. yanlız ben sn ileridemokrasi yi soru ve yorumlarımla la mars edip yerlere sermek amacı ile yazmıyorum. benim amacım, ileri demokrasinin demokrasiye olan saygısını samimi hissettiğimden dolayı onun demokrasi ve yakın tarihimiz konusunda yanlış bilgi edinmiş olması ve yanlış mantıkla fikir yürütüyor olması ihtimaliyle, aynı konuda kendi bilgi ve mantık yöntemlerimi kendisiyle paylaşmak.
fakat kendisinin tartışma yöntemi konusunda haklısınız. sorularıma tam cevap alamayınca(ben bunun kaçak güreşiyor olmasından değil yorumlarımı tam okumadığından veya önyargılarla değerlendiriyor olmasından kaynaklandığına inanıyorum) konu gereksiz şekilde uzuyor.

sn ileri demokrasi:

ata nın dilimizdeki anlamı kesindir. kimse kendine soyadı seçerken mecazi anlamı dikkate alarak seçmez. eğer bizim babamız olma amacı ile bir soyad alma amacı gütmüş olsa idi kendisine kolaylıkla ”babatürk” soyadını alabilirdi. ayrıca soyadı kanununu incelemeniz rica(eğer okumadıysanız).
şunu da untutmayalımki yakın dünya tarihinde kendisini bir ırk yada ulusun atası ilan eden benim bildiğim bir k.kore başkanı bir de türkmenbaşı var(halbuki kendilerinin pek farklı olmadığını göremeden tüm atatürkçülerimiz bu 2 diktatöre de popoları ile gülmekten kendilerini alamamakta)

şu soruma samimi cevap verirsen tartışmaya devam ederim:

sen ülkene müthiş faydalı işler yapmış olan bir başkan olsan dahi:
-kendine ata soyadı verirmiydin(ne olur meclis verdi deme)
-halen hayatta iken kendi heykellerini diktirip yaygınlaştırırmıydın?
-ülke çok fakir di ve eğitimsizdi onun için yavaş geliştik argumanları altına sığınmak zorunda kalırken, zamanın en pahalı ve lüx yatlarından savarona yatını alırmıydın?

demişsinki:

” Padişahlığın yerine cumhurbaşkanlığı gelmiştir, ve halkın saygısını kazanmış biri olarak Atatürk ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Onun yerine geçenler de halkın içinden (darbeciler hariç) demokratik bir biçimde çıkmaktadır. ”

halk saygı gözterdiği kişiye oyunuda verir. ozaman atatürk başka parti kurulmasına neden izin vermemiş(demokrat gözükmek için kendi adamlarına kurdurduğu partiye bile ancak 3 ay dayanabilip 3 ay sonunda kapatmış). atatürk kendi çıkarttığı bir kanunla tüm milletvekili adaylarını seçme yetkisini kendi emri altına almış. 1923/1950 yılları arasında oy kullanacak her vatandaş sandığa gittiğinde , atatürkün yönetiminde bir tek partiye ait bir oy pusulasıyla ve atatürkün(1938 sonrası inönünün) tayin ettiği aday listesi ile karşılaşmış.
bumu demokrasi ve halkın katılımı?. dayatma bir parti ve adaylara oy verildiği bir sisteme nasıl demokratik yöntem denebilir??

atatürkün rakı masasında bize kazandırdığı 3 şey:

-1 cisi hiç tam anlamı ile gerçekleşmemiş
-benim okuma yazmayı bile sonradan öğrenmiş dedem bile 15 senede bu kalan 2 maddeden çok daha fazlasını yapabilirdi.

15 koca seneden bahsediyoruz.

matbaa ile ile ilgili yorumunuz: benim yazdıklarımı dikkatlice okumamışsınız. ben cumhuriyet tarihinden bahsettim, osmanlı tarihinden değil. tahkiri sukun cumhuriyet düşünce tarihine darbe vurmuştur dedim. matbaa konusu çok öncesi ile ilgili.

son zamanlarda sol culuğun atatürkçülük ile bağdaşamayacağı tartışılıyor

benim düşüncelerim:

-atatürkçülükle solculuk bağdaşmaz
-bir diktatörün veya diktatörler grubunun koyduğu ilkelerin korunduğu bir anayasadan gerçek demokrasi çıkmaz(aslında bu ilkelerle demokrasi arasında en ufak bir bağ bile kurulamaz).
– ne kadar demokrasiye saygı duysada taraf gazetesine bir propaganda aracı gözü ile bakan bir mentalite/kişi , demokrasi kavramını tam olarak özümsemiş özde bir demokrat olmaz.

saygılar

 
 

ileridemokrasi says:

August 7, 2011 at 11:52 pm

“ata nın dilimizdeki anlamı kesindir. kimse kendine soyadı seçerken mecazi anlamı dikkate alarak seçmez.”

Neden seçemezmiş, yasak mı var? İsterse seçer.

“sen ülkene müthiş faydalı işler yapmış olan bir başkan olsan dahi:
-kendine ata soyadı verirmiydin(ne olur meclis verdi deme)”

Öyle bildiğim için meclis verdi diyeceğim. Kendi kendine isim taktiysa buyrun dalganizi geçin.

“halen hayatta iken kendi heykellerini diktirip yaygınlaştırırmıydın?”

Sayısına ne amacına bağlı. Tartışmaya değecek kadar mı? O heykeller Atatürk’ün şahsını mı temsil ediyor, yoksa Cumhuriyeti mi? İkincisiyse, Cumhuriyetin temsilen heykellerin dikilmesi fena mı? Şüphesiz bu işin dozu kaçmıştır ama prensipte yadırganacak bir şey değildir. Örnek için Fransa’ya bakınız: http://en.wikipedia.org/wiki/Marianne

“ülke çok fakir di ve eğitimsizdi onun için yavaş geliştik argümanları altına sığınmak zorunda kalırken, zamanın en pahalı ve lux yatlarından savarona yatını alırmıydın?”

Osmanlıların saraylarına ve paha biçilmez mücevherlerine laf yok ama bir yat mı size dokundu? Muhterem başbakanımızın bile bir “gemiciği” var. Şahsen ben bu yatı kesinlikle almazdım; belli ki halkın cebinden ödendi.

“1 cisi hiç tam anlamı ile gerçekleşmemiş”

Bu Atatürk’ün kabahati mi? Evetse nasıl?

“-benim okuma yazmayı bile sonradan öğrenmiş dedem bile 15 senede bu kalan 2 maddeden çok daha fazlasını yapabilirdi.”

Peki nasıl oldu da 500 yılda yüce Osmanlı İmparatorluğu fazlasını bırakın bu basit şeyleri yapamadı?

“bu mu demokrasi ve halkın katılımı?. dayatma bir parti ve adaylara oy verildiği bir sisteme nasıl demokratik yöntem denebilir?”

Bunun altını çizmem lazım: demokrasi düzenli aralıklarla seçim yapmaktan ibaret değildir. Demokratik kurumlarını inşa etmek ve halkı eğitmek de demokrasinin gerekleridir. Bunları yapmadan seçime giderseniz demokrasiniz uzun sürmez, zira cahil ve otoriter bir halkın demokratik kararlarda bulunmasını beklemek okumaya yazma bilmeyen bir insandan kitap tavsiyesi istemeye benzer. Burada demokrasiden kastım tabii ki çoğunlukçuluk değil.

“atatürkçülükle solculuk bağdaşmaz.”

Atatürkçülük ve solculuktan ne anladığınıza bağlı.

“bir diktatörün veya diktatörler grubunun koyduğu ilkelerin korunduğu bir anayasadan gerçek demokrasi çıkmaz (aslında bu ilkelerle demokrasi arasında en ufak bir bağ bile kurulamaz).”

Hayır, çıkabilir, yeter ki demokrasinin kurumlarını inşa edip halkı eğitsinler. (Her diktatörün iyi niyetli olduğunu belirtmeye gerek yok.) Orta Doğu’daki en sağlam demokrasi ne yazık ki bizde. Bizi örnek alıyorlar.

“ne kadar demokrasiye saygı duysada taraf gazetesine bir propaganda aracı gözü ile bakan bir mentalite/kişi , demokrasi kavramını tam olarak özümsemiş özde bir demokrat olmaz.”

Türkiye’deki gazetelerden bilgi edindiğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Taraf’in amacı belirli bir kesimin başka bir kesme karşı bir kamuoyu oluşturmaktır. Buna gazetecilik denmez.

 
 

Serdar Kaya says:

August 8, 2011 at 12:01 am

ileridemokrasi:

Mumkun oldugunda yorumlara katilmamaya ve mudahale etmemeye calisiyorum. Ama yazdiklariniz bilgiye dayanmiyor.

Yani farkli fikirlerin tartisilmasi degil, tamamen agiz dalasi soz konusu. Zira cevabini bilmiyorum dediginiz sorularin hemen hicbiri mechul degil. Ornegin, pek cok ani kitabinda Mustafa Kemal’in oturup pek cok soyadi arasinda degerlendirme yaptigi, Turkata ile Ataturk arasinda cekimser kaldigi, nihayet Ataturk soyadinda karar kildigi yazar. Hatta bu bahis de dahil olmak uzere bilmeden “tartistiginiz” pek cok konunun, bu sitede (ozellikle Ansiklopedi ve Kitap bolumlerinde) birincil kaynaklara atiflarla yapilan alintilarina erismeniz mumkun.

Ama su haliyle yaptiginiz “Taraf soyle, Ataturk boyle, solculuk oyle” gibi kiymeti kendinden menkul onermeler yazip cizmekten oteye gitmiyor.

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 12:35 am

Serdar bey, Türkiye’de herkesin kendine göre bir Atatürkçülük ve solculuk anlayışı var, dolayısıyla kapsayıcı bir şey söylemek mümkün değildir.

Babaturk mu, Atatürk mu, Türkata mı … bu tartışmadan kime ne geçer? Kendi kendine isim vermek bugün komik geliyor, ama o çağda soyisimler yeniydi. Türkiye’yi kuran insanın Atatürk ismini seçmesi çok da garip değil. Benim dedem de kendi soyadını seçti.

Ayrıca “cevabını bilmiyorum” dediğim şeyler yazdıklarımın ufak bir kısmı. Cımbizliyorsunuz.

Irk meselesiyle ilgili nazlid’in şu yorumuna yanıt vermemişim: “şunu da unutmayalım ki yakın dünya tarihinde kendisini bir ırk yada ulusun atası ilan eden benim bildiğim bir k.kore başkanı bir de türkmenbaşı var.”

Birisi “bağlamın eksikliği”nden söz etmişti; burada işte o sorun var. Atatürk Türklerin üstünlüğünden söz ettiğinde Türkiye’nin hali haraptı. Perişan bir halka özgüven aşılamak için bunun gibi söylemleri doğal karşılarım. Sorun eğitim sahibi olduğu halde bunu farkedemeyen insanlarda…

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 12:55 am

Son yanıtımda nazlid’dan yanlış şeyi kesip yapıştırınca başka bir soruya yanıt vermişim, dikkate almayınız. “Irk babalığı” tezini daha önce reddettim. Bir kere Türklük Cumhuriyet’ten önce de vardı. Bir insan bir ırkın nasıl babası olabilir ki?

 
 

Serdar Kaya says:

August 8, 2011 at 1:12 am

Zor olan da zaten bilgi kavramina yabanci oldugu halde bir konuyu bildigini, bilebilecegini zanneden bir insana bir seyler anlatmaya calismakta.

Ornek: “Ataturk Turkculuge agirlik verdi, cunku o yillarda halkin guvene ihtiyaci vardi.”

Bu olsa olsa bir hipotez olabilir. Peki bu hipotezin dogru oldugunu (yani bir başka alternatif açıklamanın geçerli olamayacağını) nereden biliyoruz? Bilmiyoruz. Ama bilmiyor olmamamiza ragmen, “Sorun egitim sahibi oldugu halde bunu farkedemeyen insanlarda…” diye ukalaca bir final cumlesiyle karsilasabiliyoruz.

Boyle bir tavirla karsilasinca “Ataturk neden bu ise 1930’dan sonra basladi? 1930 oncesinde halkin guvene ihtiyaci yok muydu?” Ya da “Asil sebep bu degil ise bunu nasil anlariz?” gibi sorular sormak da anlamsizlasiyor. Baskalarini bilmiyorum ama benim konusasim bile gelmiyor boyle insanlarla. Keske uzak olsalar, hic yorumlarina maruz kalmasam diyorum.

Bu arada hazir soz egitimden acilmisken: Biz sinav kagitlarinda ya da essay’lerinde bu sekilde bir iddiada bulunup bunu veri ya da enformasyon ile destekleyemeyen ogrencilere en iyi ihtimalle C veriyoruz.

 
 

nazlıd says:

August 8, 2011 at 1:41 am

sn ileri demokrasi.

son yorumunuzla ve özellikle sn serdar kayaya verdiğiniz yanıtlarla herşeyi karman çorman yapıp sn anonimi de tamamen haklı çıkardınız.

türkiyede ki gazetelerden bilgi edinilmez varsayımı yapmışsınız.

pes be kardeşim..

bu tip saçmalıklara yanıt verecek vaktim olmadığından kendi açımdan tartışmaya son veriyorum.

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 1:51 am

“Atatürk Türkçülüğe ağırlık verdi, çünkü o yıllarda halkın güvene ihtiyacı vardı.”

Bir insanın ağzından çıkmamış bir cümleyi alıntı işaretleri arasında kullanıp onu eleştiren öğrencilere ne veriyorsunuz peki?

“Atatürk neden bu işe 1930′dan sonra başladı? 1930 öncesinde halkın güvene ihtiyacı yok muydu?”

Atatürk hangi ise 1930’larda başlamış, halka güven aşılamaya mı, yoksa Türkçülüğü yaymaya mı? Her ikisi de Cumhuriyetin başından beri vardı. Atatürk Türkçülüğün fikir babalarından Gökalp’i kollayıp 1923’te aday göstermedi mi?

“Asıl sebep bu değil ise bunu nasıl anlarız?”

Eldeki veri en basit hipotezi desteklediğini düşündüğüm için Ockham’ın Usturası gereği onu seçtim.

 
 

Serdar Kaya says:

August 8, 2011 at 1:54 am

“Eldeki veri en basit hipotezi desteklediğini düşündüğüm için Ockham’ın Usturası gereği onu seçtim.”

Lutfen yarim yamalak bilgilerinizle bana metodolojistlik taslamayin. Ockham’in Usturasi geregi secmismis… Kestirmeden giden pratik Turk genci. (Dunyadaki sosyal bilimciler bu kadarini akil edemedikleri icin bos yere ugrasip duruyorlar.)

Ille de yorum yapacagim diyorsaniz buyrun devam edin. Ama fikirlerinizi baska platformlara saklarsaniz cok sevinecegim. Bir daha size cevap vermeyi dusunmuyorum.

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 2:02 am

“türkiyede ki gazetelerden bilgi edinilmez varsayımı yapmışsınız.”

Basımınıza hak etmediği itibarı göstermeyelim. Saygımız bu kadar ucuz olmasın.

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 2:06 am

Serdar bey,

Ben size basit bir örnekle “bu iş”in 1930’lerde başlamadığını gösterdim. Aksini iddia ediyorsanız “bu iş”ten ne kastettiğinizi açıklamanız ve kaynak göstermeniz lazım; falcı değilim.

 
 

nazlıd says:

August 8, 2011 at 2:19 am

ıleri demokrasi:

sana son yorumundaki mantık bozukluğunu anlatmak için son bir yorum:

önce türkiyedeki gazetelerden bilgi edinilmez diyorsun

sonrada bunu basınımıza hak etmediği itibari göstermeyelim anlamında söylediğini ima ediyorsun

fakat ”gazetelerden bilgi edinilmez” kavramı ile ”basına fazla itibar etmeyelim ” kavramları arasında dağlar kadar fark var. bunun farkında değilmisin?

değilsen fazla söze gerek yok.

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 2:37 am

Sayın nazlid, bir kaynağa duyulması gereken itibar onun güvenilirliğiyle orantılıdır. Habire hata yapan, yalan söyleyen bir başına niye itibar edeyim, ondan bilgi bekleyeyim? Dünyada bu kadar bilgi kaynağı varken gazetelere bu kadar bağımlı olmaya gerek yok. Katılmaz mısınız?

Tarihçiler ellbette gazeteleri birincil kaynaklar olarak kullanmak durumundadırlar, ama ben sıradan bir okuyucunun perspektifinden yaklaşıyorum. Bizlere hitap eden kitaplar ve makaleler var. Aynı konu onlarda işlenmişse şüphesiz onları gazetelere tercih ederim.

Size saygılar sunarım.

 
 

nazlıd says:

August 8, 2011 at 9:42 am

basına itibar dip etmemek senin özgürlüğün ve senin kararına bağli. bu konuda istediğini yapabilirsin. basın güvenli değildir diyede bir varsayım da bulunabilirsin fakat türkiyedeki gazetelerden bilgi edinilemez gibi bir varsayım yapamazsın. yaparsanda bu varsayımın altı boş kalır .

üstüne basmaya çalıştığım nokta bu fakat sen halen neden basına güvenmememiz gerektiğini anlatmaya calışıyorsun bana.

fazla okumuyorsun diyeceğim fakat fazla okusanda fazla bir şey değişeceğini sanmıyorum çünkü okuduğunu tam olarak anlama yeteneğin yok. verdiiğin cevapların büyük bir bölümü benim sorularımla örtüşmüyör çünkü sorumu tam okumadan yada anlamadan cevap veriyorsun.

sana yazdığım son yorumu ve senin yanıtını bir kaç kez daha oku. yinede saçmaladığını göremezsen yolun açık olsun.

 
 

nazlıd says:

August 8, 2011 at 2:04 pm

ileridemokrasi:

şu linki örnek vermişşin:

http://en.wikipedia.org/wiki/Marianne

tekrar bir düşün . bu link teki uygulamanın konumuzla uzaktan yakından bir alakası veya benzerliği varmı?(yani ata mızın kendi hayatta iken kendine ata unvanı vermesi ve heykellerini diktirmesi). bu linki örnek vermek konuyu sapırmak anlamı taşımazmı?.

 
 

ileridemokrasi says:

August 8, 2011 at 8:12 pm

“basın güvenli değildir diye de bir varsayım da bulunabilirsin fakat türkiyedeki gazetelerden bilgi edinilemez gibi bir varsayım yapamazsın. yaparsanda bu varsayımın altı boş kalır .”

Bu bir varsayım değil, inkar edilemez bir gerçektir. Gazetelerimizi iyi tanımadığınız kanaatindeyim. Bilgi edinilemez demem ama tek bilgi kaynağı olarak kullanılmasından sakınılmalı derim. Gazeteler kirlidir; ayıklama işini araştırmacılara bırakmalı.

“fazla okumuyorsun diyeceğim fakat fazla okusanda fazla bir şey değişeceğini sanmıyorum çünkü okuduğunu tam olarak anlama yeteneğin yök. verdiığin cevapların büyük bir bölümü benim sorularımla örtüşmüyor çünkü sorumu tam okumadan yada anlamadan cevap veriyorsun”

Aksine çok okuduğum için bunu rahatlıkla söylüyorum. Gazetelere güvenen bir insan belli ki yeterine okumuyor.

“bu linki örnek vermek konuyu saptırmak anlamı taşımazmı.”

Bence taşımaz. Marianne de her yere dikilen bir heykeldir.

“bu link teki uygulamanın konumuzla uzaktan yakından bir alakası veya benzerliği varmı?”

Bu bir heykele yükleyebildiğimiz anlamların zenginliğini gösteriyor. Benim için Atatürk’ün heykellerini tıpkı Marianne gibi Cumhuriyet’in ideallerini temsil ediyor.

“(yani ata mızın kendi hayatta iken kendine ata unvanı vermesi ve heykellerini diktirmesi).”

Atatürk ünvanı Soyadı Kanunu dolayısıyla seçilmedi mi? Peki Atatürk yerine Zübeydeoğlu’nda karar kılıp yine heykel diktirseydi tutumunuz değişecek miydi?

Saygılarımla.

 
 

nazlid says:

August 9, 2011 at 12:52 am

ileri demokrasi

ben sana soru sordukça senin saçmalama katsayın artıyor.
her köşede son yorumcu olmak konusunda ısrarcısın. öyle olsun.

gerçek cumhuriyet tarihimizi öğrenmeye çalışırsan senin için çok faydalı olabilir.

sn serdar kayanın anlatmaya çalıştığı gibi tipik bir kemalizm beyin yıkamasına uğramiş bir beyin/düşünsel yapınız var.

senden gerçek bir demokrat olmaz .kendini kandırma.

benden bu kadar

 
 

rüştü hacıoğlu says:

August 9, 2011 at 1:12 am

“…Babacılığın az gelişmiş, elit yönetimli ülkelerde yeri vardır ama halkın artan eğitim seviyesiyle dozu azaltılmalıdır. Bunu halkın olgunlaşarak çocukluktan yetişkinliğe geçmesine benzetilebiliriz. Çocuğa çocuk, yetişkine yetişkin muamelesi yapılır. Yüz sene evvel çocuktuk; artık değiliz…” İleri Demokrasi

Aydınları arasında bile “otorite” üzerine yeterince tartışma yapılamamış bir ülkede, meşruiyet, “kahrolsun şeriat” düzeyinde ele alınınca; şari, kaçınılmaz olarak şaki duçe ve avanesidir. Çünkü o ‘babamız’ ya da ‘büyük abimiz’ dir. (big brouther)

Belki biraz uzun bir alıntıyla meramımı şöyle açmak isterim:

“…Büyümekte olan bir yavruyu kaybetme korkusu, ebeveynlerinin onları koruma çabasıyla ve bu da, otorite ilişkisinin temayüzüyle sonuçlanmaktadır.

Doğuştan velayete muhtaç olan insan, en sancılı dönemlerinden birini, ebeveynleri ile bu [otorite] ilişkisini gözden geçirmesi (farkındalık/ergenlik) sürecinde yaşamaktadır.

Tabii bu süreç, ergen üzerinde ruhen ve fiziken çok emeği olan anne ve babayı gerçek bir korkuya sevketmektedir.

Bu kaygı, sadece, yavrusunu ihtimal dairesindeki zararlardan koruma içgüdüsüdür. Sevgi ve şefkat duygusunun hakim olduğu bu ilişki, büyümekte olan yavrunun lehine olacak şekilde otoriteden özgürlüğe doğru sonlandırılması gereken bir “yetiştirme-yetkinleştirme” amacıdır.

Aynı süreç sanal [kurgusal] bağlarla oluşturulan birlikteliklerde [yapılarda], otorite ilişkisinin sona ermesi yaklaştığında da yaşanır. [Ancak] genellikle otorite lehine [vesayetin pekişmesi biçiminde] son bulur.

Yavrunun kendi iradesini beyan eden bu durumu [otoritenin hegamoyasını kırma çabası], gerçek ilişkilerdeki ebeveynleri mutlu ederken, sanal ilişkilerdeki otoriteyi ise tedirgin etmektedir. Sanal otoritenin, ‘yavrusunu’ yemesi ile sonuçlanan bu durum, hakimiyetin kaybedilmesi korkusundan kaynaklanmaktadır.

İnsanların fıtri olan korunma, bakılma ihtiyacı yani, “baba-aile otoritesi” ni ortaya çıkaran zaruret, feodal dönemlerde yönetsel bir metoda dönüşerek, patrimonyal yönetim “Baba Kral” olarak karşımıza çıkmaktaydı.

İstismar düzenlerinde yaygın olarak kullanılan “baba otoritesi”, insanları, kendi hayatlarının başrol oyuncusu [özne] olduğu fikrine yabancılaştırır ve başkalarının vesayeti altında, başkalarının saçmalıklarına hizmet eder halde [nesneleştirerek] ömürlerini sürdürmeleri sonucunu doğurur.

“Devlet baba”, “Anavatan”, “baba patron”, “çok baba adam: babuş” tamlamaları birer metafordur. Soyut olanla somut olan arasındaki geçişleri ve bağları kurmada, [yani] düşünmede kullandığımız.

“Baba”, insan zihninde engin merhamete karşılık gelen güven duygusunun mücessem halidir. Babayı, somutlamak açısından bir yeryüzü şekliyle tasvir edecek olsak, heybetli dağların gölgesinde uçsuz bucaksız bereketli ovalar gelir insanın aklına, emin belde, aile…

Bakın şair “anavatan” metaforu için nasıl bir mısra kuruyor:

“…Bize yalnız, oğulları asılmış bir kadının memeleri ve boynu itimat telkin eder…” [İsmet Özel]

***

Aile’nin insan ruhundaki derinliğini anlatacak değilim. İnsan ruhunun derinlerinden gelen bu duygunun “istismar” ına değineceğim sadece…

“Baba” ile başlayan bir metaforun zihnimizde yayılacağı alanın genişliği ve derinliğine değindikten sonra bu alanın merkezine oturtulacak “devlet” ya da “patron” imgelerinin nerelerimize egemen olacağı izahtan vareste olmalı bu dakikadan sonra…

Feodal zamanlar bitti. Mordern ya da postmodern zamanlardayız ve “şimdi” bizim asıl konumuz, şimdi ne oluyor?

“Eğitim şart!” yoluyla ilk önce, babamızın zannettiğimiz kadar çok şey bilmediğinden yani yoldan çıkarak, [meşru]”baba otoritesi”nin öğretmenlere kayıp, bunun üzerinden bilimum kurgusal kurumların elinde “sahte baba” figürleriyle işleyen [gayrı meşru] yönetim mekanizmalarının kurbanlarına dönüşmemizle sonuçlanıyor.

Baba imgesinin işgaliyle kurulan “sahte babalık krallığı” nın tebasına sunduğuysa güvensizlik, acı ve kimlik krizi/maskelerden başkası değildir. Buna da “paternalizm” diyorlar; itimat telkin eden canavar…

“…(‘özgürlükçülüğün babası’) John Locke’un kuramlarıyla ilgili ana sorun, patrimonyalizmin maddi temelleri bir kez yıkılınca aile dışındaki yetişkinlerin daha özgür olacağı inancıydı. Lock’un ve diğer liberal idealistlerin göremediği şey, madden yıkılan bir kurumun manen yeniden oluşturulabileceğiydi: Babalar ve patronları, babalar ve liderleri aynı zincirin halkası yapan metaforlar bunun örneğidir. Paternalizm (modernizm) , patrimonyalizmin (feodalizm) gerçekleştirmiş olduğu şeyi yeni bir araçtan yararlanarak gerçekleştirmeye girişti: Aile dışındaki iktidarı, aile içi rollere dayanarak meşrulaştırmak…” ( Richard Sennett ‘Otorite’ )

Kurumsal firmalarda çalışanlar, kendilerine “kurum kültürü”, “ailenin bir ferdi olmak kültürü” adı altında empoze edilen bu tanımlamaları iyi niyetli okumalarla içselleştirirler.

Bu tür insanlarda, “Otorite olmadan hayatımızı nasıl sürdürürüz?” düşüncesi derin kaygılara yol açar (Paulo Ferıere ‘Ezilenlerin pedagojisi’). Bu duygunun mağlup edilememesi her geçen gün insanı otoriteye biraz daha bağımlı kılar.

Otoritenin itici ve soğuk yüzünü örtmek için soyut bir takım örtülere ihtiyaç vardır. Devlet gibi soyut kavramlarla insanlar üzerinde devam eden bu hakimiyet bir nevi görünmezlik kazanır. Güneş ışığının yıldızları örtmesi gibi bir şeydir bu…” İleri Ramazan

http://antiotoridan.blogspot.com/2010/12/sahte-babus-paternalizm.html

 
 

ileridemokrasi says:

August 9, 2011 at 1:40 am

Sayın nazlid,

Son yorumcu olmak gibi bir kaygım yok ama insanlar bana soru sorduğunuza göre yanıt vermem icab eder. Yanıtlarım hoşunuza gitmemiş olsa gerek yoksa elle tutulur bir itirazda bulunursunuz. Yok “gerçek” demokrat olamazmışım da kendimi kandırıyormuşum … bu söylemlere karnım tok.

Not: Dürüst bir gazeteciyseniz affola–size karşı kişisel bir antipatim yok—ama basınımıza hala pek saygım yok. Harcadıkları mürekkep ve kağıda yazık.

 
 

nazlıd says:

August 9, 2011 at 4:19 pm

Ileri demokrası.

Alınmışsın biraz. Son bir cevap yazayım:

Ben gazeteci değilim. Doğru gazete ve goğru yazarlar okunursa herkes gazetelerden birşeyler öğrenir. Gazetelere güvenmeyebilirsin(ki güvenilmez bir sürü gazete olduğu benim de kabulumdur) fakat gazetelerden bir şey öğrenilmez gibi saçma bir finalleme yapamazsın. Simdi daha net anladınmı?

‘’Benim için Atatürk’ün heykellerini tıpkı Marianne gibi Cumhuriyet’in ideallerini temsil ediyor’’

Ben bir kişinin heykellerinin dikilmesi yanlıştır demedim(herzamanki gibi sen yanlış algıladın). Her toplum saygı duyduğu ata larının(bu sanatçı da olabilir yönetici de) heykellerini belirli yerlere dikebilir((ata olabilmek için ölmüş olmak gerektiğini vurgulamam gerek burada). Burada maksat o kişiyi toplumca unutulmaz kılmaktır. Benim anlattığım bir kişinin kendisi halen hayatta iken kendi heykellerinin dikilmesi emrini vermiş olmasıdır ki marianne ile bu uygulamanın bu anlamda hiçbir alakası yoktur. Umarım anlamışsındır.
Hem kendi heykelini diktirmek gibi bir dikta uygulamanın cumhuriyet gibi özgürlük ve halkçılık çağrıştıran bir kavramla ne alakası olabilirki? cumhuriyet ideallerini heykel görerek mi hatırlayacaksın?. Olurmu böyle saçma bir varsayım?

‘’Atatürk ünvanı Soyadı Kanunu dolayısıyla seçilmedi mi? Peki Atatürk yerine Zübeydeoğlu’nda karar kılıp yine heykel diktirseydi tutumunuz değişecek miydi?’’

1-zübeydeoğlu soyadı alıp heykel diktirseydi uygulamanın dikta özelliği nitelik olarak aynı kalacak fakat nicelik olarak %50 azalacaktı
2-ata soyadı kanununun mecburiyeti neticesinde Atatürk soyadını almadı. Gerçek şöyle: Atatürk ata soyadı almak istediği için bir soyadı kanunu çıkarttı ve meclise kendisine Atatürk soyadı verilmesi için bir karar alma emri verdi(mesela en sadık adamına meclise bu konuda bir genelge verdirtirsin, buna hayır diyenlerin oylum oylum oyulacağı çok iyi bilindiği için bu kanun teklifine her vekil evet oyu kullanacaktır). Bundan sonra da Atatürk soyisminin başkası tarafından kullanılmasını yasaklayan da bir kanun çıkarttı(kendisine benzer soyisimlerin engellenebilmesi için, çıkan ilk soyadı kanununda zaten ağa-baba-paşa-abi-önder vs gibi soyisimlerin alınması yasaklanmıştı). Soyadı kanununu incelemenizi tavsiye etmiştim.

Son söz:

Ben katılmasamda ,1923/1950 arası dikta yönetiminin cumhuriyetin sağlıklı yürümesi kaygısından dolayı falanca ve filanca(bağımsızlık ve laiklik tehlikeye girermiş, muhalifler şeriatçıymış gibi bana göre palavra nedenler) nedenlerden dolayı , o dönem için gerekli olduğunu savunan her türlü görüşte belirli bir haklılık payı olabilir fakat kendine ata soyadı vermek ve hayatta iken kendi heykellerini dikmek bu argümanlara dahil edilemez zira ata ünvanı ve heykellerinin cumhuriyetin sağlıklı gelişmesine faydalı omuştur(veya bu tip uygulamalar cumhuriyetlerde gereklidir) gibi argümanlar ancak saçmalığın daniskası kavramı kapsamına girebilir.

Yani bazı dikta uygulamalarının(tek parti uygulaması, muhaliflerin belirli nedenlerle asılması veya sürgün edilmesi vs) gerekli olduğunu savunabilirsin. Ben inanmasamda senin kesin haksız olduğunu ispat edemem zira tarihte belirli dönemlerde belirli taşların yerinden oynatılma olasılığının vereceği sonuçları kestirmek zor veya imkansızdır. Bu yüzdende sana atatürkün şartlar gereği değil özde bir diktatör olduğunu ispat etmek için ata ve heykel uygulamalarını gösterdim. Ata soyismi ve sağlığında heykel diktirme uygulamalarının cumhuriyete hiçbir pozitif katkısı olmamıştır yargısı aksi ispatlanamayacak kesin bir yargıdır.(zaten bana dünya tarihinde cumhuriyetini falanca ülke bu uygulamalarla kurtarmıştır gibi bir örnek göstermen de mümkün değildir )

Neden ata ve heykel uygulamalarını ön plana çıkarıp tartıştığımı işallah anlayabilmişsindir.

Tahkiri sukun uygulaması da belirli derecede ata ve heykel uygulamaları na benzeştirilebilir. 2nci olarak bundan bahsetmemin nedeni de budur.
Bilimsel gelişme ve modernite iddiaları olan bir rejimin ‘’herkes sussun bir tek ben konuşabilirm’’ diyen bir kanunu çıkarması rejimin iddia edilen ilke ve amaçlarıyla hiçbir şekilde bağdaşmaz. Tamam o dönemde(ki halen daha var) belirli bir sanasur uygulaması gerekekli olabilirdi fakat h.edip Adıvar gibi bir şahsiyetin yurtdışına göç etmek zorund bırakılmasıı ve o dönemlerde var olan sınırlı sayıdakı aydın ın tamamen seslerinin kısılması derecesinde de değil…

Zaten dikkat edersen tahkiri sukun ve heykel uygulamaları birbirine yakın tarihlerde veya hemen peşpeşe yapılan uygulamalardır. Önce tahkiri sukunla herkesi sustur ve tek adam olarak hakimiyeti eline al sonrada heykellerini diktir., heykeller belirli derece il ve ilçe meydanlarına yayıldıktan sonra da kendini ata ilan et.

Ve bütün bunları normal karşılayan bir kişi kendinin halen demokrat olduğunu iddia etsin.

‘’ nerede bu Ergenekon bende gidip hemen üye olayım ‘’ diyen gandi kemalin de demokrat olduğunu söylemesi ile senin demokratım söylemin arasında bir fark göremiyorum ben.

Taraf propoganda gazetesıdır demişsin(herhalde iktidar propogandası anlamında kullandın bunu). Taraf ın cia tarafından yönetildiğini söyleyen gerzekler de gördüm ben. Bir tarafta fethullah çı iddiası bir tarafta da cia iddiası. Taraf ın mali zorluklar nedeni ile zaman zaman sayfa sayısını azaltmak zorunda kaldığını, sık sık okurlarından mali destek/yardım istemek zorunda kaldığını biliyormusun?. peki. Fethullah ve cia gibi çok zengin kuruluşların propoganda aracı bir gazete nasıl mali zorluk çekebilirki???. El insaf. Biraz mantık lütfen.

Benim seninle paylaşabileceklerim bukadar.

 
 

Enes Yalçın says:

August 9, 2011 at 5:42 pm

Sayın nazlıd,

Söylemiyordum, ama her kullanımınızda tekrar gözüme takıldığı için en sonunda söyleyeceğim: “Tahkiri sukun” değil, takrir-i sükun olacak doğrusu. Sizin kullandığınız yaklaşık olarak “sessizliğin/sakinliğin aşağılanması” gibi bir anlama gelir. Ama belki farkında olarak belki de gayrıihtiyari çok güzel bir terkib bulmuşsunuz hem anlam hem de fonotik olarak.

Tartışmanın ana mecrası konusunda söylenecek söz yok zaten. Sabırlı sabırlı tartışmayı devam ettirme çabanızı, tekrar tekrar en basit şeyleri açıklama uğraşınızı gıbtayla seyrediyorum.

 
 

ileridemokrasi says:

August 9, 2011 at 8:16 pm

“Gazetelere güvenmeyebilirsin(ki güvenilmez bir sürü gazete olduğu benim de kabulümdür) fakat gazetelerden bir şey öğrenilmez gibi saçma bir finalleme yapamazsın.”

Bu konuyu netleştirdikten sonra neden hala bir samandan adamı çürütüyorsun ki?

“Hem kendi heykelini diktirmek gibi bir dikta uygulamanın cumhuriyet gibi özgürlük ve halkçılık çağrıştıran bir kavramla ne alakası olabilirki? cumhuriyet ideallerini heykel görerek mi hatırlayacaksın? Olur mu böyle saçma bir varsayım?”

O zaman Fransızlara da aynı şeyi şöyle; onlar da Atatürk gibi yanılıp cumhuriyetin ideallerine bir heykelle insan biçimi vermişler. Cumhuriyeti kuran adamın heykelini görünce cumhuriyetin ideallerini hatırlamak nedense bana mantıklı geliyor.

“Atatürk ata soyadı almak istediği için bir soyadı kanunu çıkarttı ve meclise kendisine Atatürk soyadı verilmesi için bir karar alma emri verdi.”

Lütfen bunu doğrulayan bir kaynak paylaşır mısınız?

“Bundan sonra da Atatürk soyisminin başkası tarafından kullanılmasını yasaklayan da bir kanun çıkarttı(kendisine benzer soyisimlerin engellenebilmesi için, çıkan ilk soyadı kanununda zaten ağa-baba-paşa-abi-önder vs gibi soyisimlerin alınması yasaklanmıştı). ”

Yasa çıkartmak gereksiz de olsa doğal karşılanmalı; cumhuriyetin başka bir kurucusu yoktur.

“Tamam o dönemde(ki halen daha var) belirli bir sanasur uygulaması gerekekli olabilirdi fakat h.edip Adıvar gibi bir şahsiyetin yurtdışına göç etmek zorunda bırakılması ve o dönemlerde var olan sınırlı sayıdaki aydın ın tamamen seslerinin kısılması derecesinde de değil.”

Bu yanlış bir uygulama ama aynı zaman devam eden bir uygulama; Atatürk’e mahsus değil. Türkiye’nin her zaman bir sansür sorunu olmuştur; toplumsal bir sorundur.

“Taraf’in mali zorluklar nedeni ile zaman zaman sayfa sayısını azaltmak zorunda kaldığını, sık sık okurlarından mali destek/yardım istemek zorunda kaldığını biliyormusun?”

Herhalde okurların yardımıyla ayakta kaldığını inanmamı beklemiyorsun!?

“nerede bu Ergenekon bende gidip hemen üye olayım”

Taraf’a göre insanların bilmeden bile üye olabildikleri Ergenekon mu? Belgere göre geleceğe yolculuk yapabilen Ergenekon mu? Kimine göre İttihat-ı Terakki tarafından kurulan Ergenekon mu? Mahkemece bir tane hüküm kararı çıkmayan Ergenekon mu? Sahiden, nerede bu Ergenekon? “Bir numarası” kim; muvazzaf mı emekli mi? Şamil Tayyar’ın kitabını okuma fırsatım olmadı…

Bunları yutmamı bekliyorsan el insaf, biraz mantık.

“Fethullah ve CIA gibi çok zengin kuruluşların propoganda aracı bir gazete nasıl mali zorluk çekebilir ki.”

İşi bittiğinde rafa kaldırılır, merak etme.

 
 

nazlid says:

August 9, 2011 at 9:40 pm

sn enes bey

düzeltme için teşekkürler. eski bir bilginin yanlış hatırlanması.
ee ne yapalım dil devrimi yaşanan bir ülkede eski kavramlarla ilgili hata yapmayı da pek yadırgamamak lazım.

sn ileri demokrasi:papağan gibisin. benden bu kadar

 
 

Fatih altikardes says:

November 16, 2015 at 12:41 am

heyecanla ve buyuk bir zevkle okuyordum yorumlari. Hatta, tumunu bitirdigimde nasil bir yorum yazsam diye dusunurken enis bey’in harikulade (icerik, uslup, dayandigi ilkeler olarak) mesajini okudum. Ileridemokrasinin son yazdiklarini okudugumda ‘tamam galiba bu sefer olacak bu is’ dedim, zira artik inkar edemeyecegi bazi kanitlarin yine inkar edemeyecegi sonuclara yol acabilecegi gercegini kabul etmis bir goruntusu vardi, bilincli olup olmadigi (kendisinin farkinda olup olmadigi) konusunda her ne kadar bir yorum yapamasam da. Ancak, son saniyede nazlidden gelen pes beni derin bir dus kirikligina gark etti, zira bunu hakikaten anlamlandiramadim. Ne de olsa onca mesajlasmada, nazlid hanim zamanini ve emegini esirgemeyen, sabirla ve tekrar tekrar aciklama yapmaktan cekinmeyen bir portre cizmisti benim gozumda. Ama eminim gecerli bir sebebi vardi. Kesinlikle saygisizlik ediyor gibi gorunmek istemem.
Benim dilemmam da, 4 sene onceki bu yazismalari bugun okuyor ve ayni zamanda, herhangi birilerinin bu mesajimi okuyup okumayacagini bilmeksizin, dusuncelerini paylasmis herkese tesekkur etmeyi bir borc biliyor olmamdir.
Saygilarimla,

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.