• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Kürtlerin Kendi Kaderlerini Tayini

15 Jan2012
 

[15 Ocak 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Türkiye özelinde, kendi kaderini tayin hakkı dendiğinde akla (doğal olarak) ülkenin doğusu ve Kürtler geliyor. Ancak konu hakkındaki yorumlar, bu hak talebinin içerdiği imaları gerektiği şekilde değerlendirebilmekten hala epey uzak. Yazılıp çizilenler, ekseriyetle, Kürtlerin bu yöndeki taleplerini devletin yapageldiği haksızlıklarla açıklamaktan ve bu haksızlıklara bir son verilmesi durumunda sorunun çözülebileceğini ileri sürmekten ibaret.

Bu çerçevedeki yorumların en büyük hatası, kendi kaderini tayin talebinin düne ya da bugüne değil, yarına dair bir talep olduğunu gözardı etmek. Yani bazı Kürtler geleceğe yönelik bir talepte bulunuyorlar; ama Türk tarafındakiler, bugüne dair bazı acı gerçekliklerin sona ermesi durumunda bu talebin de sona ereceğinden bir şekilde gayet eminler…

Halbuki, bir sebebin ortadan kalkması, o sebebin o güne dek doğurduğu sonuçların da ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira yıllarca türlü kötülüklere maruz kalan insanlar, bir noktadan sonra buna bir son verilse dahi, gelecekte eski zalimlerinin insafına kalmak istemeyebilirler.

Devletin bugüne dek yaptığı yanlışlara bir son vererek özgürlükçü adımlar atmasını sorunun çözümü adına yeterli sayan yaklaşımlar, zaman zaman (yanlış bir şekilde) “liberal” olarak da nitelendiriliyor. Halbuki bu türden yaklaşımlar, Kürtlere karşı sergilenen “Haksızlıklar sona erdi, hala ne istiyorsunuz?” şeklindeki, Kürtleri bir şeyler isteyen, Türkleri ise bu istekleri lutfeden (ya da reddeden) bir konuma oturtan milliyetçi tavırdan çok da farklı bir zemine oturmuyor. Kaldı ki, gerek demokrasinin, gerekse spesifik olarak kendi kaderini tayin hakkının temelinde, kararların yukarıdan-aşağıya değil, aşağıdan-yukarıya doğru alınması var. Dolayısıyla da, demokrasilerde, bu gibi süreçlerin sonucunu baştan tek taraflı olarak tayin etmek mümkün değil.

Bu noktada, demokrasi ile demokratikleşmenin birbirinden çok farklı şeyler olduğunu da hatırlamak gerekli. Zira demokrasi, varılmak istenen bir hedef durumunda iken, demokratikleşme, o hedefe varana dek yaşanan istikrarsızlıklarla dolu tehlikeli bir süreci ima ediyor. Bu süreç, Türkiye için özellikle problemli. Çünkü, bugüne dek Cumhuriyet’in otoriter dayatmalarıyla ayakta duran milliyetçi-laik kimlik ve bu kimliğin yücelttiği değerler ve kurumlar, yaygın bir temsil niteliğine sahip değil. Cumhuriyet’in baskıyla yok edeceğini zannettiği ve halk arasında geniş tabana sahip olan kimlikler ise, daha da bilenmiş olarak ayakta. Dolayısıyla, iktidarın halkın eline geçmesi, ülkede büyük bir kimlik boşluğunun doğacağı, 100-150 sene önceki tartışmaların yeniden alevleneceği ve sular yeniden durulana kadar ciddi istikrarsızlıklar yaşanacağı anlamına geliyor.

Suni kimliği sofra başında planlanan ve ilelebet yaşayacağı söylenen Türkiye bir türlü huzur bulamadı ve bugün kısa tarihinin tehlikeli bir noktasında. Özgürleşse bir türlü, özgürleşmese bir türlü…

Uludere Notu
Uludere’deki bombardımanın kasıtlı olarak yapıldığının ortaya çıktığını düşünelim. Böyle bir durumda, Kürtler elbette böyle bir şeyle hayatlarında ilk kez karşılaşıyormuşçasına büyük bir şaşkınlık yaşamazlar. Böyle bir şeyin olmayacağını Kürt olmayanlar da bilir. Ama Türkiye’de pek çok insan, devletin kendi vatandaşını bombalayabileceğine inanmamayı tercih ediyor. Onlar için böyle bir devlet algısı çok yeni. Medyanın ve siyasetin bugünkü nisbeten çoksesli ortamı olmasa, Uludere’den muhtemelen ya hiç haberdar olmayacak ya da TRT ekranlarından 34 teröristin etkisiz hale getirildiğini öğreneceklerdi.

Özetle, batıdakilerin hayalindeki devlet ile doğudakilerin bizzat gördükleri devlet arasında büyük bir fark var. Ayrılma fikrinin batıdakilere hala uzak bir ihtimal olarak görünmesinin nedeni de bu. Halbuki doğudaki pek çok insan, kabalığıyla ve acımasızlığıyla defalarca yüz yüze geldiği devlete de, o devletin suçlarını gerekçelendirenlere de çoktan mesafe aldı. Ama batıdakiler bu mesafenin derinliğinin hala farkında değil.

Radikal gazetesi muhabiri Serkan Ocak’ın Uludere’de yaşadığı bir diyalog, bu konuda bir fikir verebilir: “Mezarlıkta, ağabeyini kaybeden 10 yaşlarında bir çocuk yanıma geldi. Nerede çalıştığımı sordu. ‘Radikal’ dedim. ‘Türk basını mı?’ diye sordu. Radikal’in ‘Türk basınından’ olduğunu öğrenince, nazikçe ‘Lütfen buradan gider misin?’ dedi.

Araya giren mesafeye rağmen, bu çocuk ile barışmak aslında kolaydır. Samimi olmak ve bir parça olsun utanma duygusu taşımak yeter. Ama bu çocuğu zaman zaman üzerinden geçen savaş uçaklarının kendi uçakları olduğuna, başka bir devlete ihtiyacı olmadığına ikna etmek zordur.

Paylaş:
« Önceki Yazı: Kendi Kaderini Tayin Hakkı
Sonraki Yazı: Quebec ve Kürdistan »
1

Okuyucu Yorumları

 

ferhat şalvarcıoğlu says:

31 January 2012 at 10:41 PM

zor bi konu ama güney doğuda 10 yıldır çalışan biri olarak şunu söylemek en azından hakkım diye düşünüyorum.kürt vatandaşların büyük bir kısmı çoçuğunu hala devletin okuluna gönderiyor batıda bulunan en iyi üniveristeleri kazanmak onların en büyük hayali ve bu hayalin varlığı bile en azından kürtlerin bunca yanlışa rağmen zihinsel olarak türklerden umut kesmediğini gösteriyor(kürt federe! devletinin erbilde bulunan üniversitelerinde burslu okuma imkanı varken) türkler buna rağmen yanlış yapmıyor mu evet ama bu türklerin en azından toplum olarak gerçekleri öğrendikçe vaz geçebildiği bir durum.ilerisi içinse süreçin sancılı olması mukadder ve bu mukaderiyeti biz onlarla beraber yaşıyacaz bu mezopotamya ve ortadoğunu tarihten beri kaderi bakın eyyubi abbasi memluk selçuklu örnekleri. ha biz başaramazsak onlar başarırsa biz kürt kardeşlerimize bağlı olacaz ama ayrılmıyacaz tarih bunun en bariz kanıtı diye düşünüyorum

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.