Laiklik ve Ahlaki Liberalizm
16 Tem2009Taraf gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, “Laik mahalle’nin ikiyüzlülüğü” başlıklı yazısında, Türkiye’de kendisini “laik” olarak tanımlayan kesimin çoğunun namus, cinsellik ve insan bedeni gibi konular söz konusu olduğunda “alçakça bir ikiyüzlülük” sergilediklerini ifade etmiş. Kütahyalı’ya göre, laik kesimin çoğu “sabah akşam laiklik, çağdaşlık, Atatürk” diyor olmasına rağmen, konu eşcinsellik ya da namusun bekaretle ilişkilendirilmesi olduğunda, veya Ayşe Arman gibi birinin ailelerine gelin gelmesi ihtimali belirdiğinde, linç etmek istedikleri Ali Bulaç’tan çok farklı düşünmüyor. Kütahyalı, yine bu çerçevede, “Türk generalleri ve albayları kızlarının evlenmeden önce bekâretinin bozulması konusunda ne düşünüyor?” gibi sorular da soruyor.
Kütahyalı, bir yandan imajlar ile gerçekler arasındaki farklara işaret ederken, diğer yandan da Türkiye’nin laik kesimi içerisindeki farklı zihniyet yapılarına dikkat çekerek homojen bir kitle ile karşı karşıya olmadığımızı ifade ediyor. Yazısı bu yönüyle son derece önemli. Ancak Kütahyalı’nın, Ayşe Arman’ın hayat tarzını benimseyenleri “sahici seküler”, eleştirenleri ise riyakar olarak nitelendirmesi çok anlamlı değil. Zira kendisini laik olarak tanımlayan, hatta laikliği siyasal olmaktan ziyade hayat tarzına dair bir seçim olarak gören herkesin otomatikman Ayşe Arman’ın hayat tarzını makul bulması ya da (Kütahyalı’nın verdiği örnekle) kızının ya da gelininin hayat tarzının Ayşe Arman gibi olmasında bir mahzur görmemesi gerekmez.
Kütahyalı’nın “sahici” ve “riyakar” seküler şeklinde yaptığı ayrım, her “sahici” laik hayat tarzının ahlaki liberalizmi de otomatikman beraberinde getireceği varsayımına dayanıyor. Ancak böyle bir zorunlu ilişkiden söz etmek zor.
Herşeyden önce, bir insanın hayat tarzında dini herhangi bir kaygının ya da öğenin bulunmaması ya da dinin bu hayat tarzı üzerinde herhangi bir belirleyiciliğinin olmaması, bu kişinin ahlaki her konuya özgürlükçü bir tavırla yaklaşacağı (ya da yaklaşması gerektiği) anlamına gelmez. Zira “laik” bir zihniyet, düşünsel planda semavi bir anlayışın “yok”luğunu ifade eder. Ancak normatif bir yapıya sahip olan tek bir faktörün yokluğu, diğer başkalarının varlığına engel değildir. Her insanın hayatında geleneksel, kültürel, öğrenilmiş ya da tecrübe ile kazanılmış olan değerler ve bu değerler doğrultusunda varılan doğru ve yanlışlar vardır. Bu doğru ve yanlışlar zaman zaman muhafazakar olan ya da olmayan kimi tercihlerle aynı doğrultuda da olabilirler. Bir başka deyişle, bazı insanlar sırf kendi hayat tarzlarını “laik” olarak tanımlıyorlar diye buna bir kalıp çizmek ve sonrasında Ayşe Arman gibi bir gelin sahibi olmakta mahzur görmeyenleri sahici laik, diğerlerini ise riyakar laik olarak nitelendirmek açıkçası biraz tuhaf.
Bir laiklik kalıbı çizip bütün laiklerden o kalıbın gerekleri doğrultusunda davranış beklemek yerine, kendilerini İslamcıların antitezi olarak gören Türk laiklerinin nasıl olup da belli konularda onlarınkilere benzer tavırlar sergilediklerini sorgulamak, gözlenen gerçekliği anlamlandırma adına daha işlevsel olabilir. Kaldı ki, böyle bir soruyu yanıtlamak aslında çok da zor değil.
Hemen her toplumsal kutuplaşmada, birbirleriyle uyuşmazlık içerisinde olan insanların (aynı tarihi ve kültürel köklere sahip oldukları ölçüde) birbirlerine benzemeleri de kaçınılmazdır. Şöyle ki, birbirleriyle çatışma halinde olan grupların her biri, kendisini karşı tarafın antitezi olarak görse de, aslında asıl uyuşmazlık sadece gündemdeki belli konular etrafında döner. Diğer konular her iki grup tarafından da veri kabul edildiği için, grup üyeleri aslında birbirlerine ne kadar benzemekte olduklarını fark edemezler.
Türkiye’deki hayat tarzı eksenli bölünmüşlük de bundan çok farklı değildir. Bu bölünmüşlük, Tek Parti Dönemi’nde gerçekleştirilen kültür devrimi ekseninde sosyalleştirilen ve sosyalleştirilemeyen iki grubun ortaya çıkmış olmasının bir sonucudur. Laikler ve muhafazakar müslümanlar arasındaki grup çatışmasının herşeyden önce alkol kullanımı ve giyim kuşam ile ilgili olması da, devrimin bu konularda saplantılı denecek çapta dayatmalarda bulunmuş ve halkın bir kesimini bu ikisi ile ilericilik arasında bir ilişki bulunduğuna inandırmış olmasıdır.1
Kaynaklar incelenirse, Tek Parti Dönemi’nde telkin edilen kadın tipolojisinin, hem görüntüsü hem de hayat tarzı itibariyle Engin Ardıç’ın zaman zaman tasvir ettiği devlet memurelerinden çok da farklı olmadığı görülür. Bu tipoloji, Avrupa’da iki savaş arası dönemin (1918-1939) soğuk, cinselliğinden arındırılmış ve bir tür rejim militanı haline getirilmiş kadınıdır. Yoksa Ayşe Arman bugün Hürriyet gazetesinde yazdıklarını Atatürk döneminde yayınlamaya kalksa, Atatürk ve çevresi tarafından günümüz muhafazakarlarının yaptığından çok daha ileri bir seviyede yadırganırdı.
Ama gel de bunu lider seçip hayatlarının merkezine aldıkları insanı ve 18 yıl boyunca Türkiye’ye yaptıklarını doğru dürüst öğrenmeye bile zahmet etmeyen günümüz Atatürkçülerine anlat…
1 Bu saplantı öylesine ileri bir seviyededir ki, Türkiye’de içki içen ve bikini giyen bir kadının (zır cahil de olsa) “gerici” olduğunu düşünebilmek mümkün değildir. Çünkü ilericilik ve gericilik etiketleri, rejim tarafından kendi ideolojisi doğrultusunda tanımlanmış ve halkın farklı kesimlerine yapıştırılmıştır.




Okuyucu Yorumları
Ahmet Enes Güneş says:
17 Temmuz 2009 at 12:43 PMKütahyalı’nın yazısını ilk okuduğumda “Laik demek ahlaki tüm kaygılardan atınmış olmak mıdır ki?” diye düşünmüştüm. Yazınız Rasim Bey’in yazısındaki bu önemli yanlışı ortaya koyuyor.
Dipnotta yaptığınız tespit de gerçekten çok önemli ve her gün karşılaştığımız bir problemi gösteriyor. Örneğin bu sabah son derece modern ve sportif kıyafetlerle evden çıkıp üniversiteye gitmek isterken apartman kapısında elinde abone olduğum gazeteyle üst komşumuza rastladım. Amca: “Bu gazeteleri kim alıyor?” diye sorunca, bir tanesi benim, diğerlerini bilmem” deyince: “Bedava okutuyorlar bunları size” diye cevap verdi. “Ben kredi kartımla ödüyorum, gel istersen bayisine gidip kontrol edelim” deyince de: “Atatürk düşmanısınız siz, beyninizi yıkıyolar” diye sokak ortasında bağırmaya başladı. Yani eğer içki içmiyorsan, elinde belli bir gazete varsa ya da camiye gidiyorsan, artık “gerici” ya da “yobaz” olmak dışında bir şansın yok bu vatandaşlarımızın gözünde.
Ömer Faruk YAZICIOGLU says:
17 Temmuz 2009 at 6:08 PMAhmet Enes Güneş:
Hangi gazete idi o?
rüştü hacıoğlu says:
18 Temmuz 2009 at 7:54 AMHangi gazete olmasının ne önemi var? Ne yapacaksınız gazete ismini?
Levent Cetin says:
18 Temmuz 2009 at 5:25 PMBenim iki nine de dediginiz tiplerden. 1914 dogumlu, 1938′de Ataturk oldugunde arkasindan hungur hungur aglamis tayyorlu militanlardan. 40′larda diktirdigi dopiyesleri 91′deki olumune kadar gardrobundan cikarmadi biri. Digeri hala hayatta, ve giyiyor. Ikisi de ogretmen. Bir suru kendileri gibi “cagdas dimaglar” yetistirmisler.
Cocukluklarinda ogrendikleri Arap alfabesini unutmadilar hic. Alisverise cikarken hep onu kullandilar, ancak ogrencilerine latin alfabesini ogrettiler. Ikisi de namaz kilamadiklari icin Allah’tan ozur dilediler, ama bir turlu de seccadeye yuzlerini degdirmediler.
Cok modern gorunuslu iki mutsuz kadin. Ahirete oratoryo soyleyerek gitmeyi uman iki kadin.
Ahmet Enes Güneş says:
19 Temmuz 2009 at 1:46 AMÖmer Faruk YAZICIOGLU:
Sizin sevmediğiniz bir gazetedir azizim, şimdi söyleyip de ağzınızın tadını kaçırmayalım şu güzel pazar gününde.
Ömer Faruk YAZICIOGLU says:
19 Temmuz 2009 at 1:12 PMAhmet Enes Güneş:
Aman efendim, bizim ucuz pazar günümüzün o muazzam habercilik ve muhteşem yazar kadrolarının yanında kaç paralık ederi ola ki… Biz bu gibi yeteneklere bir pazar değil bir ömür vermeyi uygun buluruz, merak buyurmayın.
İmdiii, şunu söyleyeyim, bir önceki tartışmada bu habercilik kalitesini ve ne denli büyük bir dàvà uğruna ne büyük çabalarda bulunduklarını tartışmıştık ve bir çözüme tabii ki varamamıştık.
İnsanların zihinlerinde yaratılan imaj ile ilgili hiç kaygınız olmayabilir, ama alttan alta yalın “Atatürk düşmanlığı” ile bezeli bir kolaya kaçışın insanlarda bıraktığı etkinin bu denli hoşnutsuzluk yaratması pek garip. Öyle, çünkü kendi “tarafınız”ın karşı tarafı suçlarken yaptıklarının hepsini sizin bizàtihi yapıyorsunuz, bundan da son derece memnunsunuz. Bana öyle geliyor ki Atatürk’ü bilmese dahi seven en azından hak ettiği saygıyı gösteren insanların endişelerinin yansıması olan hareketlerin bu tarzdaki dışavurumu sizde yaptıklarınızda sonsuz bir haklılık uyandırıyormuş izlenimini alıyorum, hem bu tartışmada hem de diğerinde…
Baylar, ne Atatürk’ün olmasını istediği “sosyal” düzenin ve birikim seviyesinin bir ucuz bikiniye endekslenmesi doğrudur, ne de antitez olarak görülen kesimin istemeyerek ya da baskı ve zor kullanma üzerinden diğerlerine dayatmaya meyilli olduğu bir sosyal “düzen”in çağdaşlık ve özgürlükle alàkası vardır ve olabilir.
Yazık ki bu kafadaki arkadaşlarımız ne Atatürk’ü anlayabilir ne de öyle bir gayretleri vardır. Engin Ustama gelince, onun yazılarının Atatürk’e ya da “onun” uygulamalarına herhangi olumsuz bakış içerdiğini düşünmüyorum; dokuz tàne kitabı var, bende de hepsi var, açın okuyun bakalım ne demiş bu tarz konularda…
Özgürlük elbette amaçtır, ama temeli çökertirseniz -ki çökertmek isteğiniz àşikàr-, bina da başınıza yıkılınca şikàyet etmek hakkınız yoktur, unutmayın.