• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

LDS

15 Jul2015
 

Geçen gün evden çıktım, yürüyorum. Yanıma siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, yakasında ismi yazan siyahi bir genç geldi. Bazen sağda solda gördüğüm misyoner mormon gençlerden. Genç, “How are you today, sir?” dedi ve benimle birlikte yürümeye başladı. Ben “İyidir” deyince de, hemen konuya girip İsa’dan bahsetmeye koyuldu. Pek masal dinleyecek durumda olmadığımdan, “Are you LDS?” diye sordum. “Evet” dedi. 23 yaşındaymış. Henüz üniversiteye gitmemiş. Ama Hawaii’deki Brigham Young Üniversitesi‘nde tıp eğitimi almak istiyormuş.

Diğerleri gibi o da fena bir çocuk değildi elbette. Ama biraz düşününce, yaptığı iş aslında ne kadar tuhaf… Henüz 23 yaşında. Ciddi bir eğitimi de yok. Ama sokağa çıkıyor ve insanlara hayatın manasını anlatıyor. Tabii şayet kafası gerçekten çalışan biriyse, yaşı kemale erdiğinde bu yaptığı işteki tuhaflığı umulur ki kendisi de görür. Ama bu düşüncemi ona söyleyerek kalbini kırmak istemedim. Daha dolaylı bir şekilde konuştum: “Laf aramızda” dedim, “Arada sırada, belki gece uyumadan önce, kendi kendine bazı şeylerden şüphe ettiğin oluyor mu? Misal, zaman zaman ‘LDS’in bana öğrettiği her şey doğru olmayabilir mi? İnsanlara anlattığım şeylerin doğru olduğundan tamamen emin miyim?’ diye düşündüğün oluyor mu?”

Dürüst davrandı ve “Bazen aklıma geliyor böyle şeyler” dedi. Cevaben, “Şüphe etmek iyidir” dedim, “Peki ne yapıyorsun bu konuda?” “Dua ediyorum” dedi. Yani, her gün insanlara anlattığı öğretinin doğruluğundan aslında tam olarak emin değil; ama emin olabilme adına yaptığı şey, o öğreti çerçevesinde iman ettiği bir varlıktan yardım dilemek. Çünkü, anlamaya değil inanmaya (ve kurtulmaya) çalışıyor.

Onun (ve sokaklarda onunla aynı işi yapan diğerlerinin) anlattığı mormonlar ve mormon inancı, Meet the Mormons adlı belgeseldeki gibi bir şey. Ama dini ya da seküler hiçbir düşünce ya da grup, bu reklam-belgeselin sunduğu kadar sorunsuz ve pozitif olamaz. Madalyonun bir de, Sons of Perdition gibi belgesellerin gösterdiği arka yüzü vardır. Ne var ki, insanlar ekseriyetle bu iki resimden sadece birini görmeye (ve göstermeye) meyilliler. Halbuki ne gerek var? Her kim olursan ol, neticede sıradan bir primatsın. Ne anlatıyorsun, kime anlatıyorsun, niye anlatıyorsun? Her sabah evden çıkarken, “Ben insanlara anlattığım bu şeyin tam olarak ne olduğundan bazen kendim dahi emin olamıyorum” desen, yine aynı işi yapmaya devam edebilir misin? İçinden gelir mi? Tamamı bilinmeyen bir hikayenin bir kısmı bilinebilir mi?

The Savior adlı kısa filme bir bakın. İnsan, zaaflarıyla faziletleriyle aslında işte tam da öyle aciz bir varlık.

Paylaş:
Sonraki Yazı: Krallar Kralı (1965) »
1

Okuyucu Yorumları

 

İsmail Kurun says:

16 July 2015 at 4:24 AM

Herşey iyi güzel de, sıradan bir “primat” olduğumuz da kesin değil ki. Böyle dersek bu adamın bulunduğu pozisyondan bir farklı bir yerde durmuş olmayız sanırım. “Dogmanın güvencesi” diye birşey var. Dogma olmasa insan birbirini yiyecek ölçüde aklını araçsallaştırmaz mı? Akla neden herşeyi bilmesi gereken bir cihaz olarak bakıyoruz? Bazı şeyleri bilmek aklın sınırları dışında olduğu akıl tarafından bilinemez mi (Boyle’nin öne sürdüğü gibi?)

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.