Eğitim, İş Hayatı ve Adanmışlık
18 Dec2005Ülkemizde (özellikle lise çağındaki pek çok öğrenci için) üniversiteler, hayatta başarılı olma adına ‘olmazsa olmaz’ addedilen kurumlar. Ancak aslına bakılacak olursa, üniversitelerin amaci, ‘hayat başarısı’ değil, ‘bilgi’ sunmak. Bu nedenle, sadece başarıyla ilişkilendirilmeleri elbette yanlış.

Bir üniversiteye girememek ya da bir lisans programını tamamlamamış olmak hayatın sonu olmadığı gibi, kampüslerde geçirilecek bir dört yıl, bir kişinin kendisini geliştirmesi adına ne gerek, ne de yeter şarttır. Çünkü eğer amacınız bilgiyse, ki aslında öyle olmalı, bu bilgiye ulaşmanın yolu sadece bu kurumlardan geçmiyor. İşinin zirvesinde olan fakat üniversite diploması olmayan pek çok insan var. Dahası, bu insanların arasında, sadece ve sadece ‘işlerine daha çok vakit ayırabilme’ adına üniversite eğitimlerini yarım bırakmış olanlar da var. (Orhan Pamuk ve Şebnem Ferah gibi.)
Bütün bunlardan, üniversite eğitiminin gereksiz olduğu değil, kolaylıkla ikame edilebilir ve aşılabilir olduğu kast ediliyor elbette. Talep edilen ‘bilgi’, ‘ideale’ dönüştüğü ölçüde de, bu durumun gerçekleşmesi kolaylaşıyor. Çünkü bir ideale can-ı gönülden ömür verilir, bir üniversite diplomasına da belli standart ölçüleri yerine getirmeniz gereken dört yıl. Bu şekilde hem bilginin bizatihi kendisinin hedefe konmasından, hem de ona ulaşma sürecinin kendiliğinden keyif verici bir hal almasından hareketle, bir ideale sahip olmak, dünyanın en iyi üniversitelerinin vereceği diplomalardan çok daha değerlidir denebilir.
İdeal dendiğinde ilk aklıma gelen isimlerden biri, bugün dünyanın en büyük plak şirketlerinden biri olan Atlantic Records’ın sahibi Ahmet Ertegün’dür. Şöyle söylüyor Sayın Ertegün:
‘16 yaşıma geldiğimde, dünyada pop müzik konusunda benim kadar bilgisi olan yoktu. 18 yaşımdayken 50 bin plağım vardı. O plakların hepsinde kim bas, davul çalıyorsa biliyordum. Ve tüm dünyada kaç plağın nerede satıldığından haberdardım. 21 yaşıma geldiğimde plak yapmaya başladım. 23 yaşımda ‘Atlantic Kumpanyası’nı hobi olarak kurdum. Sevdiğim bir şeydi bu iş. Sevdiğiniz bir şeyde çalışabilirseniz, o çalışma çalışma gibi olmaz.’
Kimilerine tuhaf gelebilir, ama bugün eğitim alanındaki en büyük sorunumuz, ‘gençlerimizin 16 yaşına geldiklerinde ilgi alanlarında dünyanın en bilgili insanı olmayı hedeflememeleri’dir. Dahası, böyle bir şey akıllarına dahi gelmiyor. Maalesef, aynı durum öğretmenleri için de geçerli, çünkü ülkemiz, kendi branşını dahi adamakıllı bilmeyen öğretmenlerle dolu. Özellikle benim yaşıtlarım, öğrencilerine ‘bilgi’ değil, köy enstitüsü menşe’li ‘endoktrinasyon’ sunan öğretmenlerin eğitim çarklarında öğütüldüler. Bugün itibariyle topluma hakim olan zihniyette maalesef o endoktrinasyonun da çok büyük bir payı var.
Bugün içinde yaşadığımız ortam, insanlarımıza ne yazık ki ümit değil, karamsarlık aşılıyor. Ekonomik şartların zorlaşması neticesinde, bilginin paraya endekslenmesi de bu durumu pekiştiriyor. Bütün bunların sonucunda, ‘ideal’ kavramı tamamen denklemden çıktığında da, bu durum, hayat planını ‘önce bir şekilde bir üniversiteye, ardından da bir işe kapak atmak’ şeklinde özetleyen gençleri sonuç veriyor.
Üniversite mezunlarının çok önemli bir kısmı, değil branşlarında dünyanın en bilgili insanı olmak, alanlarındaki temel eserleri dahi okuma ihtiyacı hissetmeden mezun oluyorlar. Elbette bu zihniyetin esir ettiği kişiler, diplomaya sahip oldukları branşta yetersiz olduklarının da farkındalar. Bu durum da, kişisel ve çalışma hayatlarında farklı sorunlara neden oluyor.
Bütün bireysel ve sosyal sorunları elbette kişilerin ‘alanlarında dünyanın en bilgili kişileri’ olmamalarına bağlamak mümkün değil. Böyle bir şey zaten teorik olarak da imkansız. Sorun, bilgi eksikliğinde değil, bu eksikliği doldurmaya ihtiyaç hissetmeyen bir zihniyetin toplumun geneline hakim olup, amaçsız, hedonist bireyler ‘üretmesi’. Böyle bir amaçsızlık topluma hakim olunca, günümüzde en çok rastlanılan psikolojik rahatsızlıkların ‘kendini değersiz hissetme’ ekseninde ortaya çıkması da sürpriz olmuyor.
Tüm bunlardan hareketle, bir ideale sahip olmayan insanların amaçsızlaşacağını, amaçsızlaşan insanların da (zengin ve başarılı da olsalar) kendilerini değersiz hissedeceklerini söylemek herhalde yanlış olmaz. Bu noktada, konu da yeniden, eğitimin felsefesine dönüyor. Ama baştan hayat felsefesi çarpık olanların bu sorunu çözmeleri beklenebilir mi?


Okuyucu Yorumları
Veysel Aratlıoğlu says:
18 December 2005 at 2:00 PMÜniversite dediğiniz Engizisyon Mahkemesi gibi olmalıdır. Amerikan üniversitelerinde Hoca Ahmet Yesevi yöntemleri ile eğitim yapılır. Mesela aykırı laflar eden bir Andre Gunder Frank Amerikan üniversitesi tarafından Hoca Ahmet Yesevi’nin Harezmli İmam Mergazi’yi yola getirdiği gibi yola getirilmiştir. Bizdeki üniversite ise parlemento sanki. Veya atış poligonu. Yaşasın muzır prof.ları 1402′lik eden Kenan Evren Paşam.
Saygılarımla,
Veysel Aratlıoğlu
Muzmin Anonim says:
19 December 2005 at 12:47 PMFrank’in nasil yola geldigini bilmiyorum; benim bildigim –tipki bir Yesevi dervisi gibi– o ulke senin (ABD) bu ulke benim (Sili) gezmis, emeritus prof olarak Amsterdam’da postu serdikten sonra, bir mubarek Nisan gunu (23 Nisan 2005) nihayet gomeritus prof.luga terfi etmistir.
Bizim 1401′lilerimiz arasindan benzer sekilde revac bulanlarin mevcut olup olmadigini bilmiyorum. Zaten, buyuk ressam pasamizin, 1401′lileri potansiyelleri olmasina ragmen, ataletleri yuzunden buralarda harcanip gidecekleri endisesi ile, dunya gorguleri artsin diye, bu kapsama almis oldugu da soylenir…
Bir cesit terbiye edici ekonomik tedbirler paketi yani.. Malesef, pek tuttugu soylenemez, onemli bir kismi bir yolunu bulup geri dondu.
Alakasiz bir konu olmakla beraber, ol hurriyet diyarinin bugunku halini merak edenler icin:
http://www.southcoasttoday.com/daily/12-05/12-17-05/a09lo650.htm
Veysel Aratlıoğlu says:
19 December 2005 at 5:31 PMMüzmin Anonim dostum,
“Bizim 1401′lilerimiz arasından benzer şekilde revaç bulanların mevcut olup olmadığını bilmiyorum” demişsiniz. Vardır. Değerli hocam Prof. Yılmaz Akyüz dünya çapında iktisatçı olmuştur. Wall Street Journal’da fotoğrafları çıkıyor. Kurunun yanında yaş da yanar. Kendisinden ders dinlerken içimden yanına gidip “yaa hocam senin bu b.k heriflerin arasında ne işin var, gel seni imefeci yapalım” demek çok geçmiştir, ancak cesaret edememişimdir.
Saygılarımla,
Veysel Aratlıoğlu
yunus says:
27 June 2008 at 5:43 PMOkursun tasnif kitaaab; çekersin bunca azaaap