Ekonomi ve Devlet İşlerinin Birbirinden Ayrılması Üzerine
8 Aug2006[08 Ağustos 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı.]
Bugün çocuklarımız ilkokul birinci sınıftan itibaren, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının ne kadar önemli bir zaruret olduğunu öğreniyor, bu durumu tartışılmaz bir norm olarak kabul ediyorlar.

Fransa’da Katolik Kilisesi ile yaşanan acı tecrübeler nasıl din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını sonuç verdiyse, ülkemizde de ekonomi alanında buna benzer bir gelişmeye ihtiyaç var.
İktisadi sahada bilfiil yatırımlar yapan, işletmeleri zarar ettiğinde de, bütün bu zararları kamu maliyesinde zarar hanesine yazıp hepsini vatandaşına ödeten; halkı objektif anlamda bir değer ifade etmeyen kağıt paralar kullanmaya mecbur eden, sonra da hayata geçirdiği ekonomik politikalar sonucunda banknotların değeri düştüğünde de, değersiz kağıtlarla fakirleşen vatandaşlarını kaderlerine terk eden; asgari ücret gibi limitler dikte ederek insanlar arasındaki sözleşmelere müdahele eden; hür iki vatandaş arasında gerçekleşen bir mülk intikalinden dahi yüklü komisyonlar isteyen, aksi takdirde işlemi gerçekleştirmeyen; kısacası, kendisini ’serbest piyasa’ çatısı altında özgür zanneden insanlara türlü şekillerde maddi zorluklar çıkaran bir devlet yapısıyla karşı karşıyayız. Aynı devlet, bütün bunları üreten insanları vergiyle cezalandırarak finanse ediyor. Devlet sosyalleştiği ölçüde de, insanlar emeklerinin meyvelerinden daha da fazla oranlarda mahrum oluyorlar.
Fransız ekonomist Claude Frédéric Bastiat (1801-1850), bu sorunu insanların devlet kavramına bakışlarıyla ilişkilendiriyor ve devleti ‘herşey’ olarak algılayan bir halkın, doğal olarak ‘herşeyi’ devletten bekleyeceğini söylüyor.
Bastiat, devletin nasıl olup da ekonomik anlamda ‘herşey’ olarak anlaşılabildiği konusunu, insanların (tabiatları gereği) bir başkasının kazancından istifade etmek istemeleriyle açıklıyor. Bastiat’ye göre, insanlar bu tür hislerini açıktan açığa ifade etmek yerine, kurgulanan bir ‘aracı’ vasıtasıyla emellerine ulaşmayı deniyorlar. Bunun sonucunda da, herkesin ‘bir başkasının sırtından geçinmeye çalıştığı’ bir yapı ortaya çıkıyor.
Türkiye’ye baktığımızda da durum bundan çok farklı değil. İnsanlar, devletten, herkese ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti sunmasını, asgari ücreti yüksek tutmasını, memur ve emeklilere yüksek maaş ödemesini ve hepsinden önemlisi işsizliğe ve hayat pahalılığına bir çare bulmasını istiyorlar. Bu istekler her ne kadar ekonomik anlamda birbirleriyle çelişkili olsa da, Bastiat’nin yaptığı insan tanımı, bütün bunların aynı anda talep edilebilmesinin ardındaki mantığı açıklıyor.
Hal-i hazırda zaten bir vergi cehennemine dönmüş olan Türkiye’de bu taleplerin gerçekleşmesinin yolunun ‘devletten geçinmekten’ değil, ekonomik manada ‘üretken olmaktan’ geçtiğini anlamak için aslında Bastiat’yi tanımaya da ihtiyaç yok.
Kimbilir… Belki bir gün gelir, okullarda çocuklara, bir zamanlar devletlerin ekonomi işlerinden de sorumlu oldukları, kimi devlet görevlilerinin ekonomi kisvesi altında çıkarcılık peşinde koştukları ve hatta ekonomiyi siyasete alet ettikleri anlatılır.
Çocuklar da yarı acıma, yarı küçümseme dolu ifadelerle başlarını iki yana sallar, özgür bir ülkede yaşadıkları için kendilerini şanslı hissederler.


Okuyucu Yorumları
Ayvaz Özel says:
8 August 2006 at 5:46 PMMakalede bahsi geçen ifadeler (özellikle sağlık ve eğitimden devletin çekilmesi), bir ulusal gazetede kolay kolay bu kadar net ifade edilecek türden şeyler değil.Tebrikler…
Ali Y. says:
9 August 2006 at 9:24 PMİşçiler ile işverenler arasında hür değil eşitsiz bir alışveriş vardır. Parasız adam ne versen ona razıdır. Ayrıca işçi bütün gün çalışır fakat ortaya çıkarttığı ürünün karşılığı ona verilmez. Kapitalist buna el koyar! İşçi buna itiraz edemez çünkü eline geçen de olur! Aman ne güzel sözleşme.
kubilay says:
14 August 2006 at 12:08 PMDört dörtlük bir yazı.