Kemalist Etki
17 Jul2008Cumhuriyet tarihi boyunca ortaya çıkan her siyasi akım kendisini resmi ideolojiye olan göreceli konumu itibariyle de ifade etmek (ya da savunmak) durumunda kaldı. Kemalizmi restore etme iddiasıyla demokrasiye müdahale eden askeri rejimlerin dahi bu duruma istisna teşkil etmedikleri söylenebilir. Ancak birbirlerinden son derece farklı oldukları düşüncesinde olan Cumhuriyet dönemi siyasi akımlarının her biri, Türk siyasetine hakim olan Kemalist zihniyetin, farklı derecelerde de olsa, etkisi altında oldular. Demokrat Parti’nin muhalif basına karşı yasakçı tavrı, Necmettin Erbakan’ın kollektivist zihniyetli Adil Düzeni, dindarların İslam bayraktarlığı ile ilişkilendirdikleri milliyetçi ideolojiye yakın durmaları ve söz konusu ideolojinin içinde barındırdığı ırk merkezli ayrımcı uygulamalar karşısında sessiz kalmaları, Kürt elitlerinin resmi ideolojiye tepki olarak milliyetçilik düşüncesini reddetmek yerine kendi milliyetçiliklerini (ve bu doğrultuda tıpkı Kemalist Türkçüler gibi kendi ‘genesis’ efsanelerini) oluşturmayı tercih etmeleri, diğer yandan, Kürtlük adına verdikleri mücadelelerini özgürlük düşüncesiyle ilişkilendiriyor olmalarına rağmen aynı anda başörtüsü yasağını da savunmaları gibi örnekler, aynı zihniyetin farklı uzantıları olarak görülebilir.
Arka planı itibariyle farklı hassasiyet ve düşüncelerle beslenen Cumhuriyet dönemi siyasi akımlarının, konu kollektivizm, ayrımcılık ya da yasakçılık olduğunda farklı yoğunluklarda da olsa benzer refleksler gösteriyor olmalarında, Kemalizmin (ve daha da önemlisi Kemalizmin içinden kopup geldiği İttihatçılığın) Türkiye’de çoksesliliği kabullenmekte zorlanan bir zihniyeti hakim kılmış olmasının önemli bir payı olduğu göz ardı edilmemeli. Zira Cumhuriyet döneminde hayatın hemen her alanının Kemalist/İttihatçı zihniyetin gölgesi altında şekillendiğinin dikkate alınmaması durumunda, aynı koşulların ürünleri olan Cumhuriyet dönemi siyasi akımlarını müstakil varlıklar olarak görme ve siyasi alanı müstakil ve bağımsız (self-contained) oldukları varsayılan bu oluşumların mücadele zemininden ibaret olduğunu tasavvur etme hatasına düşmek mümkün.
Halbuki söz konusu oluşumlar her ne kadar operasyonel manada (sınırlı da olsa) bağımsızlığa sahip olsalar da, demokratik ve birey eksenli bir düşünce geleneğinden yoksun olan bir toplumda ortaya çıkmış ve ard arda yaşanan sosyal ve siyasi travmaların etkisiyle önemli ölçüde reaksiyoner bir karakter edinmiş olmaları itibariyle Kemalist reflekslerin de birer temsilcisi durumuna geldiler. Bir başka deyişle, Cumhuriyet dönemi siyasi aktörleri, Kemalizme bir tepki olarak ortaya çıkmış olsalar dahi, reaksiyon gösterdikleri bu katı ideolojinin pek çok temel varsayımını da (çoğu zaman farkında dahi olmadan) paylaştılar. Bu nedenle, farklı hassasiyetler doğrultusuda şekillenen (ve yasakçı bir sistem içerisinde ister istemez ‘davalaşan’) muhalif düşüncelerin savunucuları, hem duygu, düşünce ve hassasiyetlerini hep siyasi rakiplerine benzer şekillerde ifade ettiler, hem de gerçekleştirme hayali kurdukları alternatiflerin tepki gösterdikleri düşünce ile benzeşen yönlerinin ne denli fazla olduğunu fark edemediler.
Açık oturumlarda muhataplarıyla aynı anda ve bağıra bağıra konuşan aktivistler, Kürtleri ezme konusunda CHP gibi vahşete varan uygulamalara gitmiş olmasalar da aynı ayrımcı tavrı sergilemekten geri durmamış olan DP’liler, Atatürk’e olan bağlılıklarını yitirmiş olsalar da Ayn Rand’i ADD’li güruhunkine benzeyen katı ve hırçın tavırlarla savunan liberal gençler, emperyalizme (tıpkı Jön Türkler gibi) hümanist değil pragmatist kaygılarla karşı çıkan neo-İttihatçılar ve kendilerini siyasi anlamda diğerlerinden farklı bir kulvarda tahayyül eden daha niceleri, Türkiye’de Kemalist etki ile şekillenmiş bir zihniyet yapısının tipik örneklerini sergiliyorlar. Çünkü, her ne kadar kabullenmekte zorlansak da, Türkiye’de gerçek anlamda bir çokseslilik ve fikir alışverişi ortamı hiçbir zaman hakim olmadı. Düşünce geleneğimizde böyle bir şey yok. Olmadığı için de, ilkokul çocuklarına dahi hala aynı militer ve ayrımcı değerleri aşılamaya ve bu şekilde uzlaşı arayışından yoksun hakim zihniyeti sürdürülebilir kılmak suretiyle geleceğe yönelik yeni kavga tohumları ekmeye devam ediyoruz.
Türkiye’de son derece basit sorunların dahi çoğu zaman çözümsüz kalıyor olması, Kemalist rüyadan hala tam anlamıyla uyanılamamış olmasından ileri geliyor. Bu rüya hali, zihniyet değişimini mümkün kılacak olan (düşünce özgürlüğü gibi) araçlara gösterilen direnç ile sürdürülebilir kılınabildiği ölçüde, toplumun durağan ve alternatif düşüncelere kapalı yapısı da korunmuş oluyor. Konu bu yönüyle değerlendirildiğinde de, Babıali Baskını’ndan ve Takrir-i Sükun’dan bu yana Türkiye’de bir yandan çok şey değişmiş olsa da, diğer yandan da aslında hiçbir şeyin değişmemiş olduğu ortaya çıkıyor.



Okuyucu Yorumları
Mister No says:
19 July 2008 at 4:14 PMYazıda Kemalist ve İttihatçılar sanki Uzaydan gelmiş gibi bir yaklaşım sezdim. 1920-30 Kemalistleri ve 1908 İttihatçıları nelerden etkilenmiş olabilirler de böyle olmuşlar?
Serdar Kaya says:
19 July 2008 at 8:25 PMİttihadçı düşünce ve zihniyetin oluşum (ve ardından değişim) süreci gibi geniş çaplı bir bahis, olsa olsa başka bir yazının (ya da yazı dizisinin) konusu olabilir. Ancak merakınızı giderme açısından, önde gelen Jön Türklerin isimlerinin ve ideolojilerinin bir listesini sunan şu linki verebilirim:
http://en.wikipedia.org/wiki/Young_Turks#Prominent_Young_Turks