Türkiye’de Ayrımcılığın ve Ötekileştirmenin Kısa Tarihi
16 Apr2009Giriş
İlkokul yıllarımda, dünyadaki her ülkenin etnik anlamda homojen olmaya yakın bir nüfusa sahip olduğunu, yani her ülkenin büyük çoğunluğu itibariyle aynı ırktan gelen, aynı dili konuşan ve aynı dine inanan insanlardan müteşekkil olduğunu zannederdim. Bu kurguya göre Türkiye’de nasıl Türkler yaşıyorsa, Fransa’da Fransızlar, İngiltere’de İngilizler, Macaristan’da da Macarlar bulunuyordu. Zaten baştan ortada (sözgelimi) Macaristan diye bir ülke bulunmasının nedeni de, orada Macarların yaşıyor olmasıydı.
Aslına bakılırsa, o yıllarda daha farklı düşünmenin pek imkanı yoktu. Zira Türk eğitim sistemi, ulus-devlet düşüncesini (ve daha spesifik anlamda da etnik ulusçuluğu), tarihin bir döneminde oluşmuş, dünyanın belli bir kesimince benimsenmiş ve benimsendiği yerlerde farklı şekillerde yorumlanmış bir kavramdan ziyade, eşyanın tabiatı olarak sunuyordu. Etnik ulusçuluğun tartışma götürmez bir gerçeklik olarak ele alınıyor olması da, dünya ülkelerini söz konusu kurgusallık çerçevesinde algılamayı beraberinde getiriyordu. Neticede, Türkiye’nin yeni nesilleri, sıklıkla dile getirilen “%99′luk çoğunluk” söylemi doğrultusunda tektipleştirilirken, sadece sözü edilen %99 içerisindeki farklı aidiyetler yok sayılmakla kalmıyor, %1′e tekabül eden kimlikleri taşıyan insanlar da dışlanmış oluyordu.
Avrupa’da İki Savaş Arası Dönem ve Türkiye (1918-1939)
Türkiye’yi kuran kadroya göre, kitleleri tektipleştirmek, birlik ve beraberlik adına vazgeçilmezdi. Aynı vatan üzerinde, aynı bayrak altında yaşayan, aynı dili konuşan, (uygulamalarını çok fazla ciddiye almamaları gerekse de, en azından kimlik itibariyle) aynı dine mensup olan ve herşeylerini borçlu olduklarına inandıkları aynı Kurtarıcı‘yı takip eden insanların, hem mükemmele yakın bir birlik tesis edeceği, hem de aynı ülkü uğrunda elbirliği ile çalışarak ülkeyi kalkındıracağı düşünülüyordu.
O yılların Avrupasında son derece popüler olan, rejimin kendi jargonunda “Halkçılık” ve “Devletçilik” ifadeleriyle kavramsallaştırılan bu düşünce, doğasında yer alan dışlayıcılık gereği insanlık adına son derece korkunç uygulamaları olağanlaştırmışsa da, hedeflediği kalkınmayı gerçekleştirme noktasında başarısız olmamıştı. Ancak benzeri korporatist politikaları Türkiye’de hayata geçiren Tek Parti Dönemi kadrosu, gerek kendilerinin, gerekse halkın beşeri sermaye kıtlığı nedeniyle benzeri bir başarı sergileyemedi.1 Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya, 20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde hızlı bir şekilde kalkınarak 1939 yılında İkinci Dünya Savaşı’nı çıkaracak güce erişmişken, Türkiye Cumhuriyeti (sözgelimi) o yıllarda dünyada yaygınlaşmaya başlayan televizyonu dahi, İkinci Dünya Savaşı’ndan da yenik çıkan aynı Almanya’nın yıllar sonra (1970′lere doğru) Türkiye’ye gönderdiği yardım ile kurmaya çalışacaktı.
Neticede Türkiye’nin iki savaş arası dönemde İtalyan ve Alman modeliyle kalkınabilmesi mümkün olmadı. Ancak, o dönemin ideolojisi, Türkiye’ye mevcut olandan da daha kaba bir milliyetçiliği miras bıraktı. Bu durum, İttihadçılığın Türkiye’de 1920′lerde iktidara gelen milliyetçi kanadının tipik bir ayrımcılıktan ırkçılığa doğru evrilmesi anlamına geliyordu.
Kültür Devrimi ve Türk Milliyetçiliğinin Evrimi
Kalkınma konusunda epey kötü bir sicile sahip olan Parti, kitlelerin politik sosyalizasyonunda ise ancak kısmen başarılı olabildi. Ancak insanları dönüştürme konusunda kısmi bir başarı, Türkiye’de politik anlamda sosyalleştirilebilmiş olan ve olmayan iki ana kitle (ve bu iki kitle arasında kalan çok sayıda yarı Fransız yarı Anadolulu “kısmi-Kemalist”) meydana getirildiği anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, Türkiye’de birliği temin edebilme adına yoğun ve uzun süreli bir politik sosyalizasyon projesine kalkışan Parti, sonuç itibariyle, bir diğerini kendi varlığına tehdit olarak algılayan iki farklı kitle oluşturmak suretiyle Türkiye’yi (Samuel Huntington’ın deyimiyle) kararsız/bölünmüş bir ülke (torn country) durumuna getirmiş oldu.
Bu bölünmüşlük, parti ideolojisi ekseninde gerçekleştirilen sosyalizasyonun ürettiği yeni kimliğin niteliğinden ileri geliyordu. Bu yeni kimlik, kendisini popüler kültürden ödünç alınan kimi öğelerle tanımlayan, bu öğelerin sahiplenilmesi ve yaygınlaştırılması konusunu çok ciddiye alan ve bu uğurda agresif ve normatif tavırlar sergilemeyi dahi olağan bulan bir azınlıkta ifade buldu. Bir başka deyişle, yaşanan dönüşüm, düşünsel bir atılımdan ziyade, yüzeysel bir hayat tarzı değişiminden ibaret olsa da, bu dönüşümü yaşayanlar, yaşamayanları bir yandan küçümserken, diğer yandan da (özellikle söz konusu değişime direnenleri) hem alenen aşağılamaktan çekinmiyor, hem de varlıklarını rejime yönelik bir tehlike olarak algılıyorlardı.
Farklı olanı kendisiyle eşit statüde görmeyen ve hatta “öteki” olarak bellediği kimlikleri taşıyanlara düşmanca tavırlar sergilemekten geri durmayan bu zihniyet, (doğal olarak) farklı hassasiyetleri anlamaya çalışma ve de sorunlarını “öteki” ile diyalog kurarak çözme gibi kaygılar da gütmüyordu. Aksine, bu zihniyetin kültürel olduğu gibi siyasi alanda da uzlaşma kabul etmeyen doğruları (ve dolayısıyla da kendileriyle uzlaşma kabul edilemeyeceği “öteki”leri) vardı. Daha teknik bir ifadeyle, Cumhuriyet döneminin yeni insanı, “İnkılapçılık” ve “Laiklik” ilkeleri ile müslüman çoğunluğu, “Milliyetçilik” ilkesi ile de gayrimüslimleri ve gayritürk müslümanları ötekileştiriyordu.
Burada sözü edilen milliyetçilik, Yusuf Akçura’nın 1904 yılında yazdığı bir makalede tasnifini yaptığı üç tarz-ı siyaset arasından Türkçülüğün, 26 yıl sonra geldiği noktayı temsil ediyordu. Şöyle ki, Arnavutluğun bağımsızlığını ilan etmesi (1911) ve Balkan Savaşları’nın (1912-1913) ardından Osmanlıcılığın gözden düşmesiyle birlikte yükselen Türkçülük, II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1918) sona erene kadar, İslami öğelerle fazlasıyla iç içe geçmiş bir yapıya sahipti. Büyük Millet Meclisi’nin padişaha sadakat ve halifeye bağlılık yeminleriyle açıldığı Milli Mücadele (1919-1922) yıllarında ise, Türkçülük yeniden bir parça arka planda kaldı.
Ancak Tek Parti Dönemi’nin başladığı 1925 yılından 1930′a kadar geçen süre zarfında, yeni rejim Türkçülüğü İslami öğelerden tamamen soyutladı.2 Selçuklu ve Osmanlı dönemini paranteze alan ve daha önce görülmedik bir şekilde Anadolu’da yaşayan insanların “Hunların ve Göktürklerin torunları” olduğunu iddia eden yeni bir tarih yazımı, İslamiyet’i ise Türkleri kendi kimliklerinden uzaklaştırarak Araplaştıran bir gerçeklik olarak ele aldı. 1930 sonrası dönemde ise, Türkçülük, dönemin Avrupasından mülhem bir ırkçılıkla entegre oldu.
Bilimsel ırkçılığın hakim olduğu, ten rengi, kan grubu ve kafatası ölçüsü gibi konularda çalışmalar yapıldığı o dönemde, Tek Parti Rejimi, J.A. Gobineau’nun (o yıllarda bilimsel kabul edilen) ırkları ten rengine göre sınıflandıran ve beyaz ırkı en üstün ırk olarak kabul eden teorisine karşı, Edward Pittard’ın kafatası büyüklüğünü esas alan alternatif tasnifini benimsedi. Zira bu yaklaşım, Gobineau’nunkinin aksine, beyaz olmayan Türk ırkı lehine yeni bir argüman üretmeye müsaitti.3 Mustafa Kemal’in formüle ettiği Türk Tarih Tezi’nde ifade bulan “üstün Türk ırkı” argümanına göre, Mezopotamya’daki ilk medeniyetler Türktü ve Türkler daha sonra Orta Asya’dan dünyaya yayılarak bütün insanlara medeniyet ışığını ulaştırmıştı. Yine bu çerçevede formüle edilen Güneş Dil Teorisi’ne göre ise, yeryüzündeki tüm diller Türkçe’den türemişti.
Bu teorileri ispat adına bir yandan kafatası ölçümlerini esas alan çok örneklemli akademik çalışmalar desteklenirken, diğer yandan da, ders kitaplarına Türk ırkının diğerlerine olan üstünlüğünü vurgulayan metinler eklendi. Bu noktada belirtmek gerekli ki, 1930 tarihinden önce de Türkiye’de ırk merkezli ayrımcılık yapılmıyor değildi. Örneğin, 1924 yılında çıkarılan bir kanun eczane açma şartları arasında Türk olmayı zikretmiş, 1926 yılında çıkarılan bir başkası ise, Türk olmayanlara memur olmalarını yasaklamıştı. Ancak 1930 sonrasında ayrımcılığın yanı sıra, ırk üstünlüğü de vurgulanmaya başlanmıştı.
Cumhuriyetin Ötekileri: Kürtler ve Gayrimüslimler
Tek Parti Dönemi’nin ayrımcı milliyetçiliğin ırkçılığa dönüşmesi, doğal olarak, ülke içerisindeki farklı etnik kimliklerin varlığını daha da ciddi bir sorun haline getirdi. Rejimin bu soruna yaklaşımı farklı şekillerde oldu. Kürtler söz konusu olduğunda, açık bir kimlik inkarına gidilerek asimilatif ve entegrasyonist politikalar uygulamaya kondu. Söz konusu kimlik inkarı, Kürtlerin aslında kimliğini sonradan bir şekilde unutmuş olan “doğu Türkleri”nden başka bir şey olmadıkları iddiasına dayanıyor ve bir Kürt bu “gerçeği” kabul ettiği ve dilini, kültürünü yok sayarak Türkmüş gibi yaptığı ölçüde rejimin ayrımcı uygulamalarından korunmuş oluyordu.
Gayrimüslim azınlıklar söz konusu olduğunda ise, çok daha farklı bir durum söz konusuydu. Zira gayrimüslimler de tıpkı Kürtler gibi asırlardır (ve hatta Türklerden de önce) Anadolu’da yaşamakta olmalarına rağmen, devlet ideolojisi onlara ve Türkiye’deki varlıklarına daha farklı anlamlar yükledi. Bu yaklaşıma göre, Anadolulu gayrimüslimler Kurtuluş Savaşı’nda denize dökülen düşmanın yerel uzantılarından çok da farklı değildi. Bu doğrultuda, Tek Parti Dönemi’nde (Kürtlere yönelik) toplu imha saldırıları ya da (gayrimüslimlere yönelik) Varlık Vergisi gibi uygulamalarla, Tek Parti Dönemi’nin acımasızlığı ve ayrımcılığı doruğa çıktı. Bu durum, bir yönüyle müslüman kökenli etnik grupları Türklük paydasına alma ısrarına işaret ederken, bir diğer yönüyle de, sayıca zaten ciddi ölçüde azalmış olan gayrimüslimlerin geriye kalan mal varlıklarına da göz dikildiği ve sermayenin makbul olmayan vatandaşlardan makbul görülenlere aktarılmak istendiği anlamına geliyordu.
Farklı etnik ve siyasi kimlikleri (zihniyeti gereği) tehdit olarak algılayan partinin toplumu homojenleştirme kaygısı, farklı dönemlerde, etnik temizlik, asimilasyon, gasp gibi farklı uygulamalarda ifade buluyordu. Ancak Parti, bu tür “fiziksel” girişimleri yeterli bulmuyor, toplumu kendi doğru gördüğü şekilde tektipleştirme adına okullarda yeni nesillere Parti ideolojisini telkin ediyordu. Aynı hedef paralelinde faaliyet gösteren, halkevleri ve köy enstitüleri gibi rejim kurumları ise, yetişkinleri hedefliyordu. Bu kurumlarda sosyalize edilen kitleler, kendilerine telkin edilen ideoloji doğrultusunda, Kürtleri bölücü, gayrimüslimleri de düşman olarak ötekileştirdiler. Bu çerçevede, “Ermeni” ya da “Rum” gibi kelimelerin birer küfür haline gelmeleri de zor olmadı.
Bir Osmanlı Vilayeti Olarak Suriye
Türk resmi ideolojisinin bu kaygılarının şekillenmesinde, sadece iki savaş arası dönemde (1918-1939) Avrupa’da hakim olan ırkçı ideolojiler değil, Comte pozitivizmi de birincil seviyede etkiliydi. İnanç ve ilerlemenin birbirine karşıt kavramlar olduğunu varsayan bu yaklaşım, “gökten indiği sanılan kitapların dogmaları”nı ikame eden devrimlerin de temel çıkış noktalarından birini oluşturuyordu. Ancak bu yöndeki uygulamalar sadece halkın İslami pratiklerini dışlamakla kalmıyor, Kürtler, Ermeniler, Rumlar/Yunanlar ve Yahudilerin yanında bir diğer öteki olan Arapları da kategorize ediyordu.
Arap kimliğini İslam ile iç içe algılayan Türk entelijansiyasının önemli bir kısmının bugün dahi Arap dil, kültür ve medeniyetine karşı düşmanca ya da küçümser tavırlar sergiliyor olmaları, Türk resmi ideolojisinin inanç ve ilerlemenin birbirlerine taban tabana zıt olduğunu kabul eden pozitivist varsayımlarından ileri gelir. (Kurgulanan bir Orta Asya geçmişine öykünen milliyetçi tavırlar, bu durumun sebebi olmaktan ziyade sonucudur.) Ancak Kemalistlerin Arap dünyasının antitezi olarak inşa etmek istedikleri Türkiye’nin bugün geldiği nokta, ülkenin ayrımcılık ve ötekileştirme konusunda pek çok Arap şehrinden daha problemli bir hale geldiğini ima ediyor.
Akşam gazetesi yazarı Nagehan Alçı’nın 7 Ocak 2009 tarihinde yayınlanan “TC Vatandaşlarına Masallar” başlıklı yazısı, Türk halkına bütün dünyanın kendisine düşman, kendisinin de dünyaya bedel olduğu yönünde telkinlerde bulunan milliyetçi paranoyanın sonuçlarını düşünme adına önemli imalar içeriyor:
Bizim kendimizden geri ve hoşgörüsüz olarak tasavvur ettiğimiz Şam’da Hıristiyanlar ve Müslümanlar sorunsuzca birlikte yaşıyor. Hıristiyan mahallesinde Noel harikulade bir şekilde kutlanıyor. Daracık sokaklar çam ağaçları ve ışıklarla süslenmiş, cumartesi akşamı Hıristiyanlar istedikleri gibi eğleniyorlar. Müslümanlar duadan dönerken onların eğlence mekanlarının önünden geçiyor.
Ancak Hıristiyan mahallesinin varlığı iki dinin mensuplarının farklı mahallelerde yaşadığı anlamına gelmiyor. Zaman içinde yerleşim alanları birbirine karışmış. Herkes hoşgörülü, kimse kimseden modern ya da dindar olduğunu ispata çalışmıyor. Hayatı rahat bırakmış sanki Suriyeliler. Günlük tabiri ile kasmamışlar. Yine de su yatağını bulmuş bir nevi.
Bizde öyle mi ya? Hıristiyanlığın en önemli merkezlerinden bir olan İstanbul’da bugün Hıristiyan bulmak neredeyse Nazi Almanyası’nda Yahudi bulmak kadar zor. Her şeyi tek tipleştirme politikası renkliliği kurutup bitirmiş. Bir de utanmadan laiklikle, modernlikle övünüyoruz.
Reddiye
Bireylerin ve insan gruplarının farklı kimliklere yönelik algılarının, öteki ile kurdukları ilişkinin niteliğinde birincil derecede belirleyici olduğu muhakkak. Buradan hareketle, farklı kimlikler taşıyan insanların bir arada uyumlu bir şekilde yaşadıkları bir toplumda sosyalize olan bir insanın, farklılıkları doğal bulmasının ve çokkültürlülüğü içselleştirmesinin çok daha kolay olacağını söylemek de mümkün. Aldoux Huxley’in şu ifadeleri, ötekine yönelik algıların homojen ya da tektipleştirilmiş bir toplumda ne şekilde karşılık bulacağı konusunda bir fikir verebilir:
Homojen ve başkalarıyla irtibatı olmayan topluluklarda doğup büyüyen insanlar, farklı niteliklerdeki insanlardan müteşekkil ve kendisinden daha farklı geleneklere sahip olan toplumlarla etkileşim halinde olan bir toplumun üyelerinden çok daha katı bir şartlandırmaya eğilimli olurlar. Bir eskimo, diğer eskimolardan başka hiç kimseyi görmez; ve eskimo toplumunun sınıfsız ve niteliksiz olması, bir eskimonun sadece ve sadece kendisiyle tamamen aynı şekilde yetiştirilmiş insanlar görüyor olması anlamına gelir. Karşılaştırma, eleştirinin başlangıcıdır, ancak bir eskimo, kendi küçük dünyasının yerleşik düzenini kıyas edebileceği hiçbir şeye sahip değildir.4
1980′ler öncesinde, Türkiye’nin bugüne göre çok daha “homojen ve başkalarıyla irtibatı olmayan” bir ülkeye karşılık geldiği söylenebilir. Ancak Türkiye, bugün olduğu gibi, o günlerde de eskimolardan ibaret değildi. Eskimo olmayanların bir kısmının yok edildikten ya da uzaklaştırıldıktan sonra, geriye kalanların devlet tarafından zorla Eskimolaştırılmak istendiği, ancak aslında hemen hiç kimsenin Eskimo olmadığı bir ülke durumunda oldu hep Türkiye.
Ancak 1980′li yıllarda ülkenin dışa açılmaya başlamasıyla birlikte, Tek Parti Dönemi’nin kurguları da birer birer çökmeye başladı. Zira Cumhuriyet’in kurgu-algıları ve kurgu-kimliği, karşılaşılan yeni dünyayı anlamlandırmakta yeterli değildi. Dahası, gelişen iletişim teknolojilerinin ve artan seyahat olanaklarının da etkisiyle, Türkiye’de çok sayıda insan, rejimin kurgu-tarihi, kurgu-kültürü, kurgu-dış siyaseti başta olmak üzere pek çok kurgusunu sorgulamaya başladı.
İnsanlar dış dünya hakkında daha fazla bilgi edindikleri ölçüde, daha fazla sayıda ve daha çeşitli konularda karşılaştırma standartlarına sahip oldular. Örneğin, hemen her ülkede önemli oranlarda azınlıkların var olduğunu, başka dillerin konuşulup, başka inançların yaşandığını öğrenen bir insan, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi geleneğinin aslında nasıl bir zihniyete karşılık geldiğini de fark etmeye başladı. Türkiye’nin nasıl olup da dünyanın en homojen nüfuslarından birine sahip olduğu sorusu da bu noktada merak uyandırma başladı.
Ancak bu merakın üzerine gidildikçe bugüne kadar halktan gizlenen daha başka ve bir o kadar da ilginç konulara kapıların açılması da kaçınılmaz. Bir başka deyişle, bu, giderilmesi de pek kolay olmayan bir merak. Bunun en büyük nedeni de, Tek Parti Dönemi kadrosunun kendi kafasındaki kurguları gerçek kılabilme adına halka sürekli yalan söylemiş ve özellikle eğitimli insanların bu yalanlar doğrultusunda düşünmeye alışmış olmaları.
Türkiye’de eğitim alan çocukların, asırlar boyu onca medeniyetin gelip geçtiği Anadolu’nun hiçbir zaman homojen olmadığını, Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere bu topraklarda Türklerden de çok Türk olmayanların ve neredeyse müslümanlar kadar gayrimüslimlerin de yaşadığı gerçeğinin ifade ettiği manayı idrak edebilmeleri çok zor. Okullarda her gün rejime biat andı içtirilen öğrenciler, rejimlerinin ötekileştirdiği insanların varlığından dahi haberdar edilmedikleri için, bu çok renkli memleketin ne türlü canavarlıklarla sistematik olarak homojenleştirildiğini de doğal olarak öğrenemeden büyüyorlar. Ancak gerçek şu ki, onların Jules Ferry okullarından taklit edilen siyah önlükleri ve beyaz yakaları içinde marşlar okudukları onyıllar boyunca, Anadolu’nun pek çok köşesinde cemaati yok edilmiş irili ufaklı onca kilise derin bir sessizlik içerisindeydi.
Bütün bunlardan sorumlu olan ırkçı ideolojinin temsilcileri, hala dünyayı bir savaş meydanı gibi algılamamızı, dünyanın “biz”den ve “ötekiler”den ibaret olduğuna ve bütün “öteki”lerin yıllardır “biz”i bölme planları yapmakta olduğuna inanmamızı, bu nedenle de bu tehlikelerden bizi koruyabilecek tek güç durumunda olan ordumuzun arkasında (ya da içinde) saf tutmamızı istiyorlar. Ancak bu ülkenin insanlarını hamasetle kandırabilmeleri artık pek mümkün değil. Çünkü Türkiye artık kapalı bir toplum değil. Artık değil Avrupa’yı, Suriye’yi görenler dahi buralarda epey bir tuhaflık olduğunu fark etmeye başlıyorlar. Bu etkileşim, Türkiye’de onyıllardır nesillere genelgeçer doğru olarak belletilenlerin sadece Edirne’nin değil, artık Gaziantep’in ötesinde dahi herhangi bir anlam ifade etmediğini ortaya çıkarıyor.
Bu sorgulama ve farkına varma süreci, insanların dünyayı tanımaya başlamalarıyla işlevsellik kazanıyor. Bu süreçte ilerleme sağlandığı ölçüde de, Türkiye’de hakim olan ölçüsüz ululama ve nefret kültünün bekası tehlike altına giriyor. Dünyadaki hızlı değişim ile de eklemlenen bu gelişme karşısında hakim düzenin devam etmesini isteyenler, olmazı oldurmaya çalışarak bir kez dışa açılmaya başlamış ve bu konuda önemli bir mesafe katetmiş bulunan Türkiye’nin içinde bulunduğu bu süreci tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bu da, “ülkenin etrafındaki duvarları yeniden yükseltmek” anlamına geliyor. Bu tür kaygılarla beslenen zamanı geriye döndürme çabası, Yüksel(til)en milliyetçilik, milli kavramlara ve sembollere giderek artan seviyede yapılan vurgular, ulus-devlet sonrası bir oluşum olan Avrupa Birliği hakkında üretilen bilgi kirliliği, halk arasında endişe, korku, paranoya ve güvensizlik hislerinin yaygınlaştırılması gibi taktiklerde ve psikolojik harp tekniklerinde ifade buluyor.
Ancak günümüz demokratikleşme literatürünün5 de teyit ettiği gibi, yaşanan bir zihinsel açılımı geri döndürebilmek pek mümkün değil. Bir başka deyişle, sırf kendini elit (ya da beyaz!) olarak nitelendiren bazı insanlar öyle istiyorlar diye hala 1930′ların savaş psikolojisiyle şekillenen dünyasında yaşamak, o dönemde yaşayan siyasi kadronun geri kalmışlıktan ileri gelen komplekslerinin faturasını ödemek, bize benzemeyen herkesi “öteki”leştirmek, gerek kendi kültürel öğelerimizden, gerekse sağ kalmayı başarabilen bir avuç Anadolulu Hıristiyandan nefret etmek zorunda değiliz.
Bu nedenle de, yalanlarına her gün daha da az insanın inandığını gördükçe öfkeden deliye dönen ve içinde bulundukları çaresizliğin etkisiyle halk iradesine müdahale etmek isteyen ve tank tehditi altında geçecek 15 yıl boyunca yeni bir köle nesil yetiştirme planları yapanların köhne ideolojisi olan Kemalizmi reddediyoruz.
2 Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı temel eserinde de rahatlıkla görülebileceği gibi, o yıllarda İslam dini, Türkçülüğün moral değerlerini yücelten, dünya adına doğrudan bir referans kaynağı olmasa da bize ait bir zenginlik olarak görülen “geleneksel bir hoşluk” durumundadır.
3 Türklerin beyaz ırktan farklı oldukları aşikar olsa da, yine de o dönemde Türklerin Aryan ırkına mensup olduğunu ispat etmeye çalışanlar da olmuştu. Bu tür argümanların geliştirilmesinde, Avrupa’da yapılan tasniflerde Türklerin sarı ırk altında kategorize edilmesinin doğurduğu aşağılık kompleksinin etkili olduğu söylenebilir.
4 Huxley, Aldous. 1960. On Art and Artists. Harper and Brothers.
5 Günümüz siyasal bilimler literatüründe demokratikleşmenin belirleyicisi olan net bir bağımsız değişken üzerinde uzlaşı söz konusu olmasa da, bir kez demokratikleşmiş bulunan ülkelerin bu noktadan geriye dönmedikleri gerçeğinden hareketle, dünyanın farklı hızlarla da olsa giderek demokratikleşmekte olduğu düşüncesi yaygındır.



Okuyucu Yorumları
Levent Cetin says:
30 April 2009 at 6:39 PMYazinizi daha bir kez okuyabildim, birkac kez daha okumam gerek anlamam icin. Elimden geldigince de referanslara ve linklere bakarak gidecegim. Eksik olduguna inandigim altyapimi ancak bu sekilde tamamlayarak gidebiliyorum o yuzden de biraz yavas oluyor.
Ozellikle Milliyetcilik ile ilgili kisimlarda “Onuncu Yil Nutku”nu bir daha okuma istegini hissettim. Ozellikle su cumle cok dikkatimi cekti: “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” O reddedilmeye calisilan “kultur devrimi”ni oyle iyi tarif ediyor ki.
Yazinin butununde en cok hosuma giden sey, bu gune kadar yazdiklarinizin yorumu ve sonucu olarak okuyabilmekti. Tabii bunda sadece yazdiklariniz degil, okumalariniz, ozellikle Nisanyan’in etkilerini de izlemek sevindirici. Bu “uyanis”i bizlere yasattiginiz icin tesekkur borclu hissediyorum.
Cok uzatmadan ilginc bir ornekle kapatacagim. Gecenlerde Avustralya’da yasayan bir akrabamla Kemalizmin diktator yapisini tartisirken en son konusma yine benim “saf” olmama ve “yobazlara canak tutmama” indirgendi. Tesaduf odur ki saf dusunmemem icin bana refere edilen yazar Aldous Huxley’di. (Brave New World – Orwell’in 1984′une ilham veren kitap – kismen endoktrinasyon ile ilgili). Simdi de bu yazida Huxley referans veriliyor. Bu ne yaman tesaduftur (!).
Yazinizi acik sozlu ve cesur buldum. Tekrar okuyacagim.
Serdar Kaya says:
30 April 2009 at 8:55 PMSite Felsefesi’ni yeniden yazdığımda alt sayfa olarak bu yazıyı da oraya koyacağım. O zaman bu yazının neden biraz daha farklı olduğu ve ne anlam ifade ettiği daha iyi anlaşılacak sanırım.
Serdar Kaya says:
30 April 2009 at 9:41 PMŞunu da ekleyeyim: Bu sitede Nişanyan’ın etkisinin olduğunu söylemek biraz zordur. Çünkü Nişanyan’ı nisbeten geç bir zamanda (takriben bir sene önce) okudum. Ancak Nişanyan yakın tarih konusunda bu site ile en fazla aynı doğrultuda olan kişidir diyebilirim. Bana katkısı da daha çok Kurtuluş Savaşı yıllarına yaklaşımı itibariyle oldu.