Medeniyetler Çatışması (6): Kemalist Devrimler
23 Kas2006Türkiye ‘Avrupa’dan farklı’ olduğunun çok uzun süredir farkında. Köklü bir medeniyetten geldiği için de, kendisine ‘Sen kimsin?’ diye sorulduğunda, ‘Ben Avrupalıyım’ demesinin mümkün olmadığının, ya da dese bile kendinden başka hiç kimseyi kandıramayacağının da artık bilincinde. Ancak Türkiye, çocukça bir inatla, kendisini gerektiği şekilde değiştirebilirse ‘Avrupalı (gibi)’ olabileceğini zannetmekten de vazgeçmek istemiyor.

Bu tuhaf tavırda, Türk halkının uzun yıllar boyunca, Avrupalı gibi giyinmesi, Avrupalı gibi traş olması, Avrupalı gibi yemesi ve Avrupalı gibi içmesi durumunda kapıdan içeri buyur edileceği hayaliyle yaşatılmış olmasının çok önemli bir payı var. Konuya bu açıdan bakıldığında da, Türkiye’nin Kemalist kesiminin anlamsız takıntılarının aslında hazin bir hayal kırıklığının sonucu olduğunu fark etmemek de epey zor.
Türkiye’nin ‘medeniyet ithali’ macerası artık öylesine acıklı bir hal aldı ki, Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı Batının içerisindeki pek çok entelektüel, ülkeyi Avrupalı yapacağı zannedilen devrimler konusundaki ezberleri bozduğunda, Türkiye bunları duymak bile istemiyor. Başka ülkelerdeki ‘Batılılaşma’ projelerini ‘Batılı’ bir gözle değerlendiren Huntington, aynı yaklaşımla Türkiye’yi ele alarak kendimize söylediğimiz yalanları (hem de çok basit birkaç ifadeyle) geçersiz kıldığında da buna benzer bir durum yaşanıyor. Örneğin, Türk halkına sürekli farklı kültür ve medeniyetler arasında bir ‘köprü’ olduklarının söylendiğini belirten Huntington, köprü olmanın aslında pek de övünülecek bir şey olmadığını ifade ediyor. Köprünün, iki muhkem ve bağımsız varlığı birbirine bağlayan, ancak birbirine bağladığı her iki varlığın da bir parçası olmayan sun’i bir yapı olduğunu belirten Huntington, Türk liderlerin ülkelerini ‘köprü’ olarak nitelendirerek aslında ‘kararsız’ bir ülke olduklarını kibarca teyit etmekte olduklarını belirtiyor.
Huntington’ın bu tespiti, Türkiye’nin uluslararası ilişkileri ile ilgili yorumları ile bir arada değerlendirildiğinde, bu durumun vahametinin boyutu netlik kazanıyor. Şöyle ki, Türkiye’nin, Türki cumhuriyetler konusunda kendine biçtiği abi rolünü oynaması mümkün değil. Orta Asya’da hakim bir rol oynamasının önünde de engeller var. Türkiye İslam ülkeleriyle de yakınlaşamıyor, çünkü Atatürk’ün mirasını terk etmeden bunu yapması mümkün değil. Bir başka deyişle, Türkiye’nin Orta Asya ya da Orta Doğu’da ‘merkez ülke’ (ya da merkez ülkelerden biri) haline gelmesi bugün itibariyle mümkün görülmüyor. Türkiye’nin Avrupa’dan da ‘medeniyetinin farklılığı’ nedeniyle dışlanıyor olması bir yana, birliğe dahil edilecek dahi olsa bu durum onu Batı medeniyetinin bir ‘üye ülkesi’ yapma adına yeterli olmayacak. Bütün bunlardan ötürü, Türk liderleri ülkelerini ‘köprü’ olarak tanımlıyor ve bunu (sanki çok matah bir şeymiş gibi) sürekli tekrarlıyorlar.
Huntington kendimize söylediğimiz başka yalanları da (yine bir Batılı gözüyle) geçersiz kılıyor. Kitabında Orta Doğu hakkında yaptığı kimi yorumlardan, şekle dayalı olması yönüyle sürekli eleştirilen cumhuriyet dönemi inkılapları konusunda ilginç çıkarsamalarda bulunmak mümkün. Örneğin, Türkiye’nin Avrupalılaşma konusundaki en büyük takıntısı kıyafet konusu olsa da, Orta Doğulu müslümanların Batılı gibi giyinmelerinin Huntington’ın pek de umrunda olmadığı açık. Huntington, kıyafete odaklanmanın yanlışlığına işaret etme adına, Orta Doğunun herhangi bir yerinde kot pantolonlar giyip, kola içen yarım düzine genç adamın, gün içerisinde kıldıkları iki namaz arasında bir Amerikan uçağını vuracak bir bomba da yapabileceklerini belirtiyor. Huntington’ın örneğini bu şekilde vermiş olması kimi müslümanları rahatsız edebilecek olsa da, giyim kuşama endeksli bir Batılılaşma hareketinin bir Batılının gözünde pek de bir anlam ifade etmediğini gösterme adına fazlasıyla yeterli. Huntington bu örneği verdikten sonra, Amerikalıların da yıllardır Japon malı arabalar, televizyonlar ve çeşitli elektronik ürünler kullanmakta olduklarını, ama bu durumun onları Japonlaştırmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Bütün bu örnekleri verdikten sonra da, Batılı olmayan toplumların Batıya ait ürünler kullanarak Batılılaşabileceklerine inanmayı ‘safça’ bir yaklaşım olarak değerlendiriyor.
Huntington’ın harf inkılabı hakkında söyledikleri de ezber bozucu nitelikte. Huntington, Türkiye’nin Latin alfabesine geçişinin sadece Batı ile entegrasyon kaygısıyla gerçekleştirilmediğini, Arap harflerini de yasaklamak suretiyle yeni nesillerin geçmiş dönemin yazınıyla ilişkisinin tamamen kesilmesinin hedeflendiğini belirtiyor. Huntington’ın geçmişi yok sayan ve sıfırdan medeniyet inşa etmeye kalkan liderlerin başarısız olmaya mahkum oldukları konusunda söyledikleri hatırlandığında, harf inkılabının olmasa bile Arap harflerine karşı takınılan tutumun Batılılaşmayı değil, kimliksizleşmeyi doğuracağı gerçeği de çok daha belirgin bir hale geliyor. Bu noktada, Huntington’ın ‘Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar’ şeklinde ifadelerini tekrar hatırlamak gerekiyor. Çünkü burada konu sadece ‘Batı ile uyumlu’ olduğu kabul edilen ve uzun yıllardır dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya’nın hala kendi alfabesini kullanıyor olması değil. Asıl konu, Japonya’nın ‘Batılı’ değil, ‘Batı ile uyumlu’ kabul edilmesi.
Türkiye, Batılılaşma serüvenini, ‘Batı ile uyumlu olma’ değil, doğrudan ‘Batılı olma’ üzerine bina etti. Bu nedenle de, Batılı olmayan kültür ve medeniyetini ortadan kaldırmaktan başka bir opsiyon bırakmadı kendisine. Bu dönüşümü gerçekleştirmeye soyunan kadro, sosyoloji eğitimini görmüş, ya da genel anlamda sosyal bilimlerden nasibini almış da değildi. Bu nedenle de, Türk halkının toplumsal dönüşümü, Adolf Hitler ya da Benito Mussolini gibi diktatörlerin iktidarda olduğu bir dünyada, katı bir bürokrasi bünyesinde ve askeri emir-komuta zinciri anlayışı çerçevesinde yukarıdan-aşağıya gerçekleştirilmeye çalışıldı. Amaç Avrupa ile uyumlu olmak değil, bizatihi Avrupalı olmak olduğundan da, sadece Avrupa’ya ait olan şeylerin yeni nesillere öğretilmesiyle kalınmadı, geçmişe ait olan herşey de öcü ilan edildi, yasaklandı ve kendilerine Batılı olmaları emredilen kitlelerin bu emre itaat etmek suretiyle Batılı olup çıkabilecekleri zannedildi.
Bugün itibariyle medeniyet ithali öngören uygulamaların işlevsel olup olamayacağı konusu akademik çevrelerde tartışılmıyor bile. Dahası, Türkiye, Kemalizmi, medeniyet dayatması içeren uygulamaların başarısızlığı konusuna bir örnek olarak siyasal bilimler literatürüne kazandırmış durumda. Ancak bütün bunlara rağmen, sanki dünya Türkiye’den ibaretmiş gibi yapmaya, yakın tarihimizi hiçbir eleştiriye meydan vermeden milli eğitimin üretim tezgahlarında yeni nesillere aktarmaya ve bu şekilde sorunlarımızı daha da içinden çıkılmaz hale getirmeye hala devam ediyoruz. Yıllar süren bu süreç boyunca körpe dimağlar, bir alfabenin iyi, diğerinin kötü olduğunu, bir başka deyişle, alfabelerin iyi-kötü ekseninde değerlendirilebileceğini öğreniyorlar. Latin harfleri kullanarak Batılı olduğunu zanneden miniklere, Avrupalıların Arap rakamları kullanmakta oldukları bilgisi de elbette verilmiyor. Sonuç itibariyle de, ‘Sen kimsin’ sorusuna verdikleri cevaplarla kendilerinden başka hiç kimseyi ikna edemeyen yığınların ezberleri, Türkiye’nin her türlü sosyal, politik ve hatta ekonomik sorununda tekrar karşımıza çıkıyor.
01. Giriş
02. Medeniyetler Bazında Ülkeler
03. Kararsız Ülkeler
04. Kemalizm ve Batılılaşma
05. Kemalizm ve Başörtüsü
06. Kemalist Devrimler
07. İslami Diriliş
08. Merkezsiz İslam Medeniyeti
09. Diğer Konular
10. Sonuç




Okuyucu Yorumları
Ömer Faruk YAZICIOGLU says:
24 Kasım 2006 at 1:39 PMSayin Serdar Kaya,
Kendi bakis açiniz içerisinde tutarli olabilecek yaklasiminiz gerçekleri yansitmamaktadir.
Sira ile gidersek: Birincisi, Huntington’in fikirlerinin birçok yönden aksak oldugu süphe götürmez bir vakiadir. En basit tespit olarak Atatürkçülük (Bati kaynaklarinin tabiri ile “Kemalizm”, ki ben bunu kullanmiyorum) asla bir kimliksizlestirme politikasi gütmüs degildir. Bu, Atatürkçülük’ün anlasilamamasi ile ilgilidir zannederim. Atatürkçülük adi altinda yapilan yanlislarin olmamasi mümkün degildir, ne de olsa bir “anlayis” farki olabilir. Fakat bilhassa Atatürk’ün hayatta oldugu dönemi ele alirken yapilmis bu tespit en hafifi ifade ile haksizliktir. Atatürk’ün Bati’ya eklemlenme gayesi ile politika güttügünü savunmak da hayli yersizdir, zira “tam bagimsizlik” tanimina bakarsaniz ne Bati’nin ve ne de herhangi baska bir yöndeki farkli topluluklarin güdümüne giren bir Türk Devleti tasarimini yerli yerine oturtursunuz.
İkinci olarak, Türkiye’nin “agabeylik” konumu – yani ilk hamlede “bölgesel” bir güç olma projesi İslam’a degil, birinci öncelikle Türkiye’nin (siyasî, askerî, iktisadî…) gücüne baglidir. Velakin, Türkiye’nin sizin de belirttiginiz üzre önce ne oldugunu bulmasi ve dogru tespitlerle kendi durumunu düzeltmesi; ardindan dogru politika yapicilarla ve uygulayicilarla, dogru isler yapmasi gereklidir. Gerek Orta Dogu’da, gerek Asya’da ve gerekse tüm dünyada taninan ve saygi duyulan bir Türkiye’nin özlemini hangi gerçek vatandas çekmez? Fakat sizin belirttiginiz “merkez devlet” olma durumuna tarihî bir ortaklik etki edebilir. Yoksa din, mezhep, irk veya baska türlü bir ayrimci yaklasim degil. “Ben seni anliyorum, sana ‘sen’ olarak saygi duyuyorum ve amacim seni sömürmek degil, seninle ortak olmak” zihniyetini, devlet yapimizda teessüs edersek, bunu basaracagimiza da eminim.
Üçüncü olarak, Atatürk Türkiyesi’nde (1923-1938) her yapilan devrim niteligi tasimaz. Mesela sizin de vurguladiginiz kilik kiyafette yapilan düzenleme, sadece “düzenleme”dir, devrim degil. Ama harfteki degisim basli basina bir devrimdir, evet. O degisim sayesinde yeni kusaklar daha fazla birikimle ve daha fazla bilgi ile donanmistir, donanmaktadir. Hiçbir Atatürkçü, Arap Harfleri’ni “kötü” oldugu gerekçesi ile yaftalar bir tutumda degildir. Aksini düsünenin Atatürkçülügünden süphe ederim. Bir dil, digerine göre daha iyi ya da kötü olmaz. Dil bir iletisim aracidir ve her dil güzeldir; ama her dilin daha iyi bir ifade sekli vardir. Su bir hakikat, Türk Kültürü’ne ait bir toplumsal konusma araci olan Türk dili Türkçe’ye, Latin harfleri ile sembolik ifade tarzi daha uygundur. Orada bile tam mânâsıyla “özgün” bir yaklasimimiz vardir. Bakiniz bizde X, W vs. gibi harfler yoktur. Ama aslen meselâ “k” harfinden iki adet vardir. Bu nereden kaynaklanır, Arapça’daki kaf ve keften. Gördügünüz gibi, bize en uygun olani kabulleniriz, baskalarinin dayattiklarini degil. Egitimde ve ögretimde, “Osmanli’nin tüm dönemleri” ile sadece “Atatürk Türkiyesi” dedigimiz 1923-1938 arasi dönemdeki okuma yazma oraninda elde edilen basari dahi, uygulamanin ne denli isabetli oldugunun göstergesidir.
Degerlendirme yönteminizi yanlis buldugumu da ifâde etmek isterim, zira yazdiklarinizda sapla saman karisiyor. Geçmise ait seyler öcü ilan edildi, diyorsunuz, alakasi yoktur. Ama yeni bir devlet olusturuluyor, ulus bilincine sahip olmayan bir topluma bu bilinç asilaniyor, dolayisi ile “devrimci” yöntemler benimseniyor. Kusura bakmayiniz, hatir ile rica ile bu düzenlemeleri yapan bir tek devlet gösteriniz, ben tüm sözlerimi geri alirim. Hatta bunca büyük islere ragmen en “kansiz” -hatta kansiz- bir devrimdir. Bundan gurur duymalisiniz, gurur duymaliyiz. Kimi yerlerde yanlis uygulamalar olmamis midir? Tabii olmustur, ama bunlar münferittir. Genel bir yanlis söz konusu degildir. Bugün Atatürkçü geçinen kesimin her söyledigi dogru mudur, salt “Atatürkçü olma” kisilere yaptiklarinda dogruluk ve isabet kazandirabilir mi? Devlet düzenimizde de toplumsal yasantimizda da birçok yanlisliklar ve bozukluklar vardir, bunlari müsebbibi Atatürkçülük olamaz – bu tarz yaklasim haksizliktir. Islam ülkelerinde birçok yanlis uygulama vardir, bunlar Islam’in yanlislari olarak mi algilanmalidir? Demek ki, olaylara hakkaniyetle yaklasmaliyiz.
“Medeniyet ithali” gibi bir durum yoktur, çağdas toplumlara “uyum” vardir. Bunu örnek gösterdiginiz Japonlar daha can acitici sekilde yapmistir. Hem de onlarin degisim süreçlerine bakarsaniz, memleketimizde oldugunu düsünüp elestirdiginiz ve benim de bundan dolayi sizi elestirdigim çogu vaziyetin bilakis Japon Devleti’nde yasandigini görürsünüz.
“Kemalizm”‘i dedigim üzre -ikisi de ayni sey olmasina ragmen- “Atatürkçülük” olarak kullaniyorum. (Ben Atatürk’e “Ata” gibi bir “bölünmüş isim” kullanarak da hitap etmem, bunu son derece saçma bulurum. Isimleri bölmek huyumuz nereden geliyor onu da anlamis degilim, bunu da çok elestirmisimdir-elestiriyorumdur.) Atatürkçülük, bence bir ideoloji degildir, bir “siyasî üslûp”tur. Söyle ki, Atatürk’ün uyguladigi ve benimsedigi görüslerin keynagi, basari durumu ve yöntemi ortadadir. Atatürk kendi yasadigi dönemdeki Türk toplumunu çok iyi tanimis ve onun çesitli durumlarda nasil tepki verecegini çok iyi gözlemlemistir. Atatürk’ün bu basarisi, onu siyeseten yükseklere ve hatta tüm Türk Tarihi’nde en yükseklere tasimistir. Iste Atatürkçülük budur. Ideolojik bazdan çok devrimsel bazda son derece öne çikar, zira bir “sinifsal devrim” degildir, toplumu tümden kapsar. Dolayisi ile “ayristirici” degil “birlestirici”dir. “Akilci”dir ve siyaseten “pragmatik”tir. Dünya Tarihi’ne bir ilk olarak geçmistir. Son derecede de hakli bir sayginligi vardir, olmalidir. Dünyada daha fazla yer etmesi gerekirken daha az konusulmasi gayet siyasî bir yaklasimdir. Bunca büyük bir kafa tutus, hegemon güçlerin politikalarina terstir. Yayilmaci ve sömürgeci zihniyetteki devletlerin çarklarini geriye döndürmeye meyilli bir görüsün, ismen “bilimsel” ortamlarda dahi fazla zikredilmemesi normal degil midir?
Bürokratik olusumu en çok elestirenlerin gerçek Atatürkçüler oldugunu iyi okuyan biri iseniz görmüs olmaniz lazimdir. Yakup Kadri gibi, Hâlide Edip gibi o dönemin içindeki degerli kisilerin hatiratlarini okuyunuz, dedigimi daha iyi anlayip göreceksiniz. Tarih, matematik kitabi gibi okunursa tümden yanlis çikar. Bakis açinizla yaklasirsak, bizde bir yerli burjuvazi ve aristokrasi olusmasini önleyen Osmanli Devleti’ndeki devlet reislerine de birçok sey söylenebilir. Sanayi Devrimi’nin uygun sekilde uygulanmayisi elestirilebilir. Halki koyun gibi gütmek yaklasimindaki çagdas bir kafa yapisina sahip olmayan padisahlar agir sekilde elestirilebilir. “Bürokratik Egemenlik” Osmanli’nin bir hediyesidir. Yakin zamana dek dogru düzgün diplomatik misyon seflerimiz yoktu, ancak Osmanli’nin gerileyisinde yapilandirilir. Tüm bunlar kimin suçudur?.. Tarihte toplumsal dürtüler, yapilar ve daha birçok farkli unsur göz önünde bulundurulmalidir. Elestirmek çok kolay…
“Evrim”e degil “Devrim”e inaniyorum. Atatürk’ün eseri olan bir yapimiz var, bunun Atatürk kaynakli olmayan kimi yanlisliklari muhakkak ki var. Sebebi Atatürk’ün vefatini müteakip, siyasî kisilerin Atatürk’ü “kullanmasi”dir. Atatürk de her fâni gibi ebediyete göçmüstür. Fakat onun fikirleri ve büyük devlet adamligi ölümsüzdür. Bu yalnizca Atatürk’e has degildir, Türk Tarihi yalniz Atatürk’ten ibaret de degildir. Fakat son dönemde, ve modern çagda bize en fazla ilham veren ve kilavuzluk eden kisidir, ki bunca sahiplenilmesi de bundandir.
Gerçek Atatürkçüler’in artik onu siyasete alet etmemeleri ve edilmsini engellemeleri, her lafa onun ismiyle baslamamalari ve onu bilimsel bir yaklasimla ele almalari ama gayet tabii ki bir “insan” gibi sevmeleri lazimdir.
Atatürkçülerin yanlis yaklasimlari ve yaptiklari yüzünden isler bunca içinden çikilmaz bir hal almistir. Böyle giderse daha vahim bir hal almasi da muhtemeldir.
“Sen kimsin?” sorusuna cevapla bitirelim. Tabii bu çagda, herkesin bu soruya cevabi degisebilir, ama ben Türk’üm – ki “Türk Devleti’ne vatandaslik bagi ile bagli olan herkes Türk’tür.”. Bu memleketin belli basli sorunlari vardir, kendine ve bilgi ve becerisine güvenen herkes vatanina hizmet etmeli ve bu sorunlarin üzerine gitmelidir. Sorunlari çözmek maksatli hizmet, en büyük vatan vazifesidir. Kimseyi ayirmadan, “sen söylesin, sen böylesin” demeden yekpare bir sekil alarak, kendini Türk hisseden herkesin menfaatine çalismak ana hedeftir.
Atatürkçülük/Kemalizm iste budur ve asla basarisiz olmamistir.
A. Selim Tuncer says:
25 Kasım 2006 at 2:02 AMİlgi alanlarım içine giren birkaç hususa kısaca değinmek istiyorum, derine dalarsam çıkamayabilirim çünkü!
1.
Köprü olmak her zaman kimliksizlik anlamına gelmeyebilir, ama bizim bir kimlik sorunuyla malül olduğumuz doğrudur.
2.
Huntington’ın Japonya’yı/Japonlar’ı ne kadar analiz ettiğini bilemiyorum, ama gözlemleyebildiğim kadarıyla Batı karşısında o kadar da dirençli olmadıklarını düşünüyorum.
3.
Sanırım medeni Türkler de göçebe alışkanlıklarından vazgeçemediler, medeniyetten medeniyete göçüyorlar.
4.
Harf inkılabıyla ilgili olarak yıllar boyu rezervlerim oldu. Bunlardan biri, sizin değindiğiniz sorun… Diğeri ise, zamanında yazıyı bir duvar süsü olacak kadar yetkinleştiren ve estetize edenlerin, maalesef kendileri için geleneği olmayan bir malzemeyle, yani Latin alfabesiyle her alanda pespayelikler, çirkinlikler üretmeleridir. Tipografi ve grafik tasarım noktasında yaşanan arz sorunu, daha da önemlisi talep noksanlığı ciddi bir zevksizlik handikapıdır. Latin alfabesini içselleştirebilmemiz için daha uzunca bir sürenin geçmesi gerekecek.
5.
Bu görüşlerimi halen muhafaza etmekle birlikte, birkaç yıl önce Japonya’ya yaptığım bir seyahatle ciddi bir şekilde kafam karıştı. Geleneksel değerlerini koruyarak modernleştiği söylenen Japonya’da neredeyse ulusal alfabe ile Latin alfabesi her yerde kol kola tezahür etmiş durumda… Tam bir keşmekeş yani. Daha konservatif bir karaktere sahip olduğunu düşündüğümüz Japonya’da ortaya çıkan durumun, eğer alfabemizi değiştirmemiş olsaydık bizdeki yansımasını hayal edebiliyorum. Siz de edersiniz.
6.
Alfabe değişikliğinin savunulmasıyla ilgili olarak, bir kısmını burada Ömer Faruk Bey’in de dile getirdiği argümanların hiçbirinin ise bilimsel mesnedi yoktur; kimisi samimi ama naif düşünceler, kimisi de minareye kılıf uydurma gayretlerinden ibarettir. İki önemli savunmadan biri okuma-yazma kolaylığıdır ki, bu, sözcükleri harfleri birbirine vurarak okuduğumuz yanılgısından kaynaklanmaktadır. Oysa yazı, harflerle okunmaz. Sonuçta sözcükler birbirinden farklı sembollerden ibarettir, o alfabeyle veya bu alfabeyle, farketmez. İkincisi ise yeni alfabenin fonetik olduğu, yani okunduğu gibi yazıldığı, yazıldığı gibi okunduğu görüşüdür. Bu da bir yanılgıdan ibarettir. Başlangıç dönemlerinde bir alfabe böyle bir şansa sahip olsa bile bu konfor çok kısa sürer. Üstünden birkaç on yıl gibi çok çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen şu anda bile bu ayrışma başlamıştır.
7.
Bu arada, eski alfabeyi geri istemek de benzer yanlışları tekrar etmek anlamına gelecektir. Ancak elimizdeki malzemeyi içselleştirmek ve yeniden üretmek konusunda çok ciddi çabalar gerekiyor.
bliyaal says:
25 Kasım 2006 at 3:03 PMTurkiye, tepeden verilen bir kulture iliskin eylemleri kendi toplumunda pratige dokememe sorunu yasiyor. Ataturkculugun Turk halkina verdigi devrimler, Bati’da yuzyillar boyunca evrilerek devam eden bir surecin ustyapisal (zihinsel) urunleridir. Mesele, Turkiye’de bu ustyapisal urunleri insanlarin anlamasini ve uygulayabilmesini saglayacak altyapisal (maddi veya iktisadi) unsurlarin bulunmamasidir. Insanlar maddi yasam kosullari ile uyumlu dusunce bicimleri gelistirirler. Bu, bir nevi, zihnin maddi degisime uyarlanmasi surecidir. Genel olarak, once maddi kosullar, bunun ardindan zihinsel urunler gelir. Maalesef, Turkiye’de bunun tam tersi oldu. Turkiye’de insanlarin kendi yasamlarinda tam olarak uygulayabilme olanaklarinin olmadigi normlar, tepeden halka verildi.
Daha sonradan olanlarda Ataturk’un yaptiklarinin sucu olduguna inanmiyorum. Kaldi ki, Ataturk ile ondan sonra gelenlerin Ataturk ya da Ataturkculuk adina yaptiklari arasinda bir ayrima gitmek lazim. Bundan daha once de bahsetmistim. Muhakkak Batili gibi olmak, Ataturk’un degil, ondan sonra gelen ve Ataturkcu olduklarini soyleyen kisilerin ozlemidir. Ne aydinlanmayi ne de sanayi devrimini yasamis olan bir topluma, Bati medeniyetinin bu sekilde elde ettigi kazanimlarini hangi yoldan verecektiniz? Yoksa Turkiye’nin bu donemleri yasamasi icin gerekli olan kosullarin toplumda gelismesini mi bekleyecektiniz? Cumhuriyetin ilk yillarini dusundugunuzde, o donemin kadrosunun elinde hangi imkanlar vardi? Bati medeniyetinin kazanimlarini tependen halka vermek disinda bir secenek var miydi? Kanaatimce, o donemde bundan baska bir yol da mumkun gorunmuyordu.
Daha sonra gelen iktidarlar, bu maddi kosullari gelistirecek bir nitelik gostermediler. Bu iktidarlarin mensuplari, ilk donem kadronun ortadan kaldirmaya calistigi geri kirsal yapinin birer parcasi olduklari icin, sadece bu geri yapinin muhafazasi icin ugrastilar. Bu acidan, 50′de Demokrat Parti’nin iktidara gelisi siyasal anlamda hicbir gelismeye tekabul etmemektedir. Bunlarin o donemde baslattiklari tarimda makinelesme, sadece issiz kalan koylulerin sehire gelip lumpen kulturunun temellerini atmalarina neden oldu.
Bu insanlar sehir kulturune uyarlanabilecekleri maddi kosullari bulamadiklari icin sehirin etrafina yerlesen birer yamaya donustuler. Bu nedenle, ne tam olarak koylulukten kurtulabildiler, ne de tam manasiyla sehirlilesebildiler. Koyluluklerini temelde koruyup, sehirden eksik olarak aldiklari pratikleri kendi yasamlarinda carpik bir bicimde uygulamaya koydular. Ornegin; kirsal alanin yigitlik, mertlik gibi kavramlari sehirin basibos gezen “serserisi” ile karsilasinca degisim gecirip “delikanliya” donustu. Varoslar haricinde ne koyde ne de sehirde delikanli vardir. Boylece, ortaya, sehirden alinan ustyapisal pratikler vasitasi ile son derece carpik bir bicimde donusume ugramis bir koyluluk (lumpenlik) cikti. Maalesef bu insanlar da, toreler gibi, kirsal alanin butun kotu yanlarini korudular ve kendi koylu kulturlerini yeniden urettiler. Turkiye’deki catisma, bu lumpenler ile, ilerleyerek Bati kulturune katilmak isteyen yonetici-elit cevre arasinda yasaniyor.
Bu catismada kimi zaman sacma sapan olaylar da meydana geliyor. Birkac sene once meclisten zina yasasi gecirmeye calisan AKP gibi bir parti Avrupa Birligi’ne girmeyi istiyor. Halbuki inandiklari dinin ve geleneklerin, girmeyi istedikleri medeniyet ortamina hicbir sekilde uymadigini ve bunlara orada yer olmadigini anlayamiyorlar. Anlayanlar ise, sahip olacaklari haklar ile ortalikta kendi dusuncelerini istedikleri gibi savunup, toplumu istedikleri sekilde donusturmenin olanaklarini elde edeceklerini dusundukleri icin Birlige girmek istiyorlar.
Huntington’un Osmanli ve musluman gecmisinden uzaklastirma ifadesine katilmiyorum. Bu, cok basit bir dusunce. Kuran’in ilk defa Turkce’ye cevrilmesi, Buhari’nin hadis kitabinin cevrilmesi Ataturk’un istegi uzeridedir. Elmalili’nin tefsiri de yanilmiyorsam o doneme denk gelir. Turkce ezani zaten herkes biliyor. Ataturk’un yapmaya calistigi sey, halki din olarak ifade edilen dogmalardan ve bu dogmalari kendi cikarlari icin kullanan firsatcilardan korumakti.
Harf devrimi ile ilgili olarak yazilanlara da katilmiyorum. Zamaninda biraz Osmanlica ogrenmis biri olarak, bu alfabenin gunumuz icin hic de pratik olmadigini soylemem lazim. Dil, kulturun bir parcasidir. Halbuki bu alfabeyi kullanan Araplar ile bizim kulturumuz ayni degil. Osmanlica ogrenerek gecmise ait neyi okuyup bundan bir sey elde edecegiz? Osmanli doneminde yazilmis “ozgun”, bilim tarihine katki yapan kac tane fizik, matematik, felsefe kitabi biliyorsunuz? Burada, 600 sene boyunca icinden ozgun tek bir felsefi akim, dinle ilgili olmayan dusun ve bilim adami cikaramamis bir imparatorluktan bahsediyoruz. Cemil Meric bile ustun oldugu donemler boyunca Osmanli’nin dusunmeye ihtiyaci olmadigini soyluyor. Diger yandan, Osmanlica yazilmis klasikler Latin alfabesi ile coktan basilmis bulunuyor. Bugun Osmanlica ogrenip okuyan kisiler, genelde sadece arastirma yapan akademisyenlerdir. Kaldi ki, bunlar da Osmanlicalari ile tahrir defterleri tarzi seyleri okumaktadirlar.
Yalniz, Huntington’in su dusuncesine katiliyorum: ” … Huntington, modernizasyon kavramini daha çok endüstriyellesme ile iliskilendiriyor. Batili olmayan toplumlarin dini degerlerinin, ahlaki varsayimlarinin ve sosyal yapilarinin, endüstriyellesmenin gereklerine en iyi ihtimalle yabanci, zaman zaman da düsman oldugunu öngören bu anlayisa göre, ekonomik anlamda kalkinabilmek için, günlük hayatin ve toplumun radikal ve yikici bir sekilde yeniden yapilandirilmasi, ve hatta bu toplumlarda yasayan insanlarin varligi anlamlandirilma sekillerinin dahi degistirilmesi gerekiyor.”
Bu “anlamlandirma sekillerinin” icine din ve gelenek de giriyor. Dinin, belirli bir noktadan sonra ilerleme ile catistigini dusunuyorum. Tabii, Islam toplumlarinda ve Hiristiyan toplumlarinda dinin toplum icerisindeki hakimiyetinin derecesi cok farkli. Gelisme icin, dinin toplumsal yasamdaki etkisinin azaltilmasi gerekiyor. Bu etki, bireyler acisindan degil, toplumsal acidan soz konusu olan etkidir. Ama bunu burada tartismak konuyu baska yerlere goturmek olacak. Geleneklerin ya da din ile iliskili normlarin demokratiklik adina korunmasi, bir toplumu ne kadar ileriye goturebilir? Baska bir erkegin elini tuttugu icin kizini bogazlayan bir babanin, kocasina itaat etmedigi icin onun karisini makineli tufek ile tarayan akrabalarin oldugu bir toplumda, bu toreleri korumak ne ifade ediyor?
Dedigim gibi, mesele, Turkiye’nin sanayilesmis ulkelerin zihinsel kazanimlarini kendi toplumunda muhafaza edecek ve pratige dokecek maddi kosullari gelistirememis olmasindan kaynaklaniyor. Tersten dusunelim, Kemalizm’e karsi olanlar bize ne gibi bir alternatif sunuyorlar? Demokratiklesmek ya da medeni bir ulke olabilmek icin hangi pratikleri onumuze koyuyorlar? Liberalizm’i mi? Halbuki Liberalizm’in Turkiye’de uygulanabilmesi icin gerekli olan maddi kosullar toplumda mevcut degil. Erkeklerin sabahleyin tarlayi surmeye gittigi, kadinlarin evde yemek pisirip cocuklara baktigi, yaslilarin vakitlerini kahvede gecirdikleri bir yerde; insanlara Liberalizm’in kazanimlarini, birey olmanin ne demek oldugunu, kadin haklarini vs. nasil anlatacaksiniz? Bu insanlar anlatilanlari kendi yasantilarinda nerede uygulayacaklar? Ondan once, neler olup bittigini anlayabilecekler mi?
Huntington’in “medeniyetler catismasi” olarak gordugu sey, aslinda bir altyapi-ustyapi catismasidir. Medeniyetlerin catismasi, bu temeldeki catismanin yuzeysel gorunumu ya da bir sonucudur. Toplumda, Bati medeniyetinin sahip oldugu kulturu olusturacak maddi kosullari yarattiginizda, geleneksel degerler ister istemez bir gerilemeye ya da onem kaybina ugrayacak ve bunlarin yerine sanayilesmis toplumlarin degerleri yerlesmeye baslayacaktir. Bu da, toplumsal yasantinin her alaninda gorulecektir. Peki, bu maddi kosullari yaratmanin yolu nedir? Garip gelebilir, ama tek yol kapitalizmdir. Turkiye’deki liberallerin Liberalizm’i ve demokrasiyi savunurken hep iskaladiklari ve fark edemedikleri sey, iste bu maddi kosullardir.
Ömer Faruk YAZICIOGLU says:
25 Kasım 2006 at 11:18 PMSayin A. Selim Tuncer arkadasima da sayin “bliyaal” rumuzlu arkadasima da tesekkür ederim.
Her zaman sözlerimi net olarak ileri süren ve bundan zevk alan biri olmusumdur. Sözlerimin anlasilir olmasi benim için çok gerekli ve önemlidir. Yazimi yazarken asla “minareye kilif” gibi bir mantigim olmadi. Sözlerimin hepsine yürekten inaniyorum. Arap Alfabesi bizim kültürümüze uygun degildir, çünkü dilimize uygun degildir. Madem ki öyle idi, neden okur-yazar orani bunca yükselmistir, efendim?
Japonya konusunda ayni düsündügümüze sevindim, bugün sanirim birçok memleket kendi “öz” degerlerinden biraz biraz uzaktadir ama Japonlarin bunu çok ileri götürdüklerini düsünüyorum. Umarim biz öyle olmayiz.
Bu memleketin zorunlu olarak Atatürkçü olmasi da bir ayri tespittir. Zorunlu olarak evet, zira Atatürkçülük’ün hedefi Türk Milletini çagdas bir toplum seviyesine getirmekti. Bunu bir ölçüde basarmistir. Ama milletimizin de ayni gaye ile “çalismasi” ve çabalamasi gerekir. Toplumumuzun hala bir çok kismi köylüdür. Bu, Atatürk’ün onlari yüceltmek için söyledigi sözün aksine, bir an evvel çözülmesi gereken bir “sorun”dur. Ama bunun da bir 30-40 senesi oldugunu düsünüyorum. Kisa vadede sorun halledilemez, zira bu yiginlar bir hamlede emilemiyor.
Siyasi Partilerden ne Atatürkçü Düsünce ve ne de herhangi baska konuda gerçek bir çözüm getirmesini beklemiyorum. Çogu beceriksiz, bir kismi da vatana degil kendine çalisiyor. Böylelerinden ne beklenir, kim ne bekliyor?
Toplumsal bir buhrana gittigimizi görüyorum, umarim yaniliyorumdur. Bu ülke bunca sorunu kaldirabilecek gibi degil.
A. Selim Tuncer says:
29 Kasım 2006 at 1:28 AMSağda solda gördüğüm bazı pespayeliklerden sonra burada yapılan tartışmadaki serinkanlı tavır ve müzakere seviyesi, doğrusu beni çok sevindirdi.
Alfabe konusuna ne ölçüde saf bir zihinle bakabildiğimizi tekrar test edelim bence. Bu inkılabın arkasında Atatürk’ün olması onu kutsallaştırmasın. Arap alfabesinin arkasında Allah’ın olduğunu düşünmek gibi bir şey olur bu… Latin alfabesinin kökeni belli, Arap alfabesinin kökeni de Finike. Kökeni itibariyle Finikeli tacirlerin Arap yarımadasına taşıdıkları bir alfabe yani.
5. yüzyıldan itibaren kullandığımız bilinen alfabe sayısı 10′u geçiyor. Yani 1500 yıl boyunca 10 küsur alfabe… Bazılarını sayayım: Göktürk, Tibet, Çin, İbrani, Brahmi, Uygur, Arap…
Türk harf inkılabına yönelik olarak, madem alfabe değiştirecektik, niye eski Türk aflabelerinden birini tercih etmedik diye bir eleştiri getirilir. Oysa Göktürk ve Uygur alfabeleri de dahil olmak üzere Türkler’in kullandığı tüm alfabelerin kökeni yabancı.
Toplumların alfabe değiştirmelerine etki eden nedenleri üç ana maddede topluyoruz:
1. Başka ulusların esaretine girmek sonucu oluşan yeni sosyal durum,
2. Din değiştirme,
3. Kültür ve medeniyet değiştirme.
Bizimki hangisine uyuyor?
Ben, niye bunu yaptık, öldük bittik de demiyorum. Hadi geri dönelim hiç demiyorum. Ama kritize ettiğim noktalar var. Kabullerim ve retlerim var. Bu kritikler doğruysa yeni alfabenin içselleştirilmesi noktasında yararı olur.
Q klavye mi, F klavyemi tartışmasını bile sonuca bağlayamadığımız bir ortamda “Bugün için eski alfabe pratik değil.” demek de gerçekten yanlış bir tespit olmuyor, ancak bu tür iddiaları bağlamdan bağımsız tartışmak da doğru değil.
Bir takıldığım nokta da savunma biçimleri… “Minareye kılıf”ı sizin için söylememiştim Ömer Faruk Bey, ama sizin savunmalarınızın da bilimsel olmadığını ifade ettim. Okuma yazma oranının çeşitli etmenlerle bütün toplumlarda arttığı, Cumhuriyet’in okullaşma hedeflerinin belli bir noktaya ulaştığı bir zaman diliminde bunu tek başına alfabeye bağlamak mümkün mü? Eğer değiştirmeseydik daha da yüksek olurdu iddiası ne kadar sağlamsa, bu da öyle!
“Japonlar yazılarını nasıl okuyorlar, demeyin, biz de aynen onlar gibi okuyoruz.” başlıklı yazımın bu konuyla ilgisi vardı. Bir göz atın isterseniz.
http://selimtuncer.blogspot.com/2006/02/japonlar-yazlarn-nasl-okuyorlar.html
Ömer Faruk YAZICIOGLU says:
30 Kasım 2006 at 3:55 PMA. Selim Tuncer Bey, elestirilerinizi ilgi ile okuyorum, belki dikkatsizlik eder de yanlislik yaparim korkusu ile de kontrolden geçirdikten sonra cevap yaziyorum.
Ilk yazinizda “Alfabe değişikliğinin savunulmasıyla ilgili olarak, bir kısmını burada Ömer Faruk Bey’in de dile getirdiği argümanların hiçbirinin ise bilimsel mesnedi yoktur; kimisi samimi ama naif düşünceler, kimisi de minareye kılıf uydurma gayretlerinden ibarettir.” dediginiz için, elestirinizde içerisinde bulundugum topluluk adina da kendi adima da cevap verdim.
Söylediginize de kizmadim, ama bakiniz, Prof. Yayla da ayni isi yaptigi için aforoz edildi, lütfen darilmayiniz ama kelimelerin dikkatsizce seçildiginden birçok yanlis anlama meydana geliyor. Siz belli ki “dil”i iyi bilen birisiniz, ne demek istedigimi anlayacaksiniz.
Bilim ile ilgili bunca düsüncelerimi anlatamamak beni üzdü. Bilimselligi üst düzeyde savunur biriyim, demek ki kendimi iyi ifade edemedim. Fakat bana söylediginizi kabul etmeyecegim. Demek istedigim su idi: Türkiye’de okur-yazar oraninin yükselmesinde en büyük etken Harf Devrimi’dir. Evet öyledir, “öyle olmasa idi, ne olurdu” sorusunu cevaplamis da degilim. Ama ufak bir fikir yürütme ile ve tüm kosullarin ayni kalacagini varsayarak -ki böyle bir varsayim yanlistir, kabul- yapilacak bir öngörüde, Arap harfleri ile yazimin ve okumanin zorlugundan kaynaklanacak menfi etkiyi “bilimsel” olarak nasil cevaplarsiniz, merak ederim. Arapça’ya bir muhalefetim varsa, Türkçe ile uyumsuz oldugundandir. Yoksa tüm dilleri severiz, onlara saygisizlik etmeyiz; zira biliriz ki onlarin her biri, toplumlarin yasayislarindan süzülen birer büyük ve derin okyanustur.
Yazinizi okudum, örnegin orada da suna katilmiyorum: “Degil” kelimesi ile ilgili fikrinizi aktarmissiniz, bu yanlis. Dilde kolaylik geregi, kelimeler degisir, hatta baskalasir. Bu her kelimede olur, zaten dil böyle olusur. Kelimeler yazi dilinde baska, konusma dilinde baska olur. Genelde “geliyor” demez insanlar, “geliyo” derler. Bu da demek ki kelimeler törpülenir. Ama yazi baskadir. O hem kalicidir hem de daha özenli kullanilir.
Çagdas Dünya’ya uyum saglamak gayesi ile yapilan düzenlemeler içerisinde belki en önemlisi olan bu düzenleme, bizi büyük külfetten kurtarmistir. Maksat budur, aslinda bastan Arap harflerine geçmek yanlisti. Ben kendi buldugumuz sembollerle konusalim demiyorum, ama bize ait dile uymayan bir dilin sembollerinin benimsenmesini anlamiyorum, ve bana bunun ne sebeple savunulacagini siz de açiklayabilmis degilsiniz. Bilmek isterim, tarihen ne maksatla Arap harflerine geçilmisti? Ya da neden sadece Arap harfleri düzeyinde kalindi, o vakit tamamen Arapça’ya geçilseydi. Yani Kur’an’nin daha kolay ögrenilmesi maksatli bu hareketin gerçekçiligi de havada kaliyor. O vakit Türkçe’ye ne lüzum vardi? Insanlarin hepsi Arapça konussaydi ve Kur’an da daha iyi anlasilsaydi.
Demek ki, bir toplumun kendi öz dili ile düsünmesi ve kendini o dili ifadeye en uygun sembolleri seçmesi çok önemli. Iste Türkçe’nin en uygun sekle getirilmesindeki maksat budur ve ben bunun aksi bana uygun sekilde açiklanmadikça da her zaman bu hareketin lehine oy kullanacagim. Anliyorum ki, dil degisimi gereksizdi demiyorsunuz. Ama burada kartlarimizi açikça ortaya koyalim, ne dediginizi anlamadim? Berrak bir yazi yazarsaniz sevinecegim.
Dediklerimi daha iyi açikladigimi ümit ediyorum ve saygilarimi sunuyorum.
A. Selim Tuncer says:
4 Aralık 2006 at 8:43 PMÖnce şu yeni alfabemizin fonetik olduğu iddiasına karşı sizin de teyidinizi okuyalım:
“Yazinizi okudum, örnegin orada da suna katilmiyorum: ‘Degil’ kelimesi ile ilgili fikrinizi aktarmissiniz, bu yanlis. Dilde kolaylik geregi, kelimeler degisir, hatta baskalasir. Bu her kelimede olur, zaten dil böyle olusur. Kelimeler yazi dilinde baska, konusma dilinde baska olur. Genelde “geliyor” demez insanlar, “geliyo” derler. Bu da demek ki kelimeler törpülenir. Ama yazi baskadir. O hem kalicidir hem de daha özenli kullanilir.”
Demek ki yanlış anlaşılmışım, oysa aynı şeyi söylüyoruz. Hiçbir alfabe fonetik olma özelliğini koruyamaz, alfabe değişikliğinin gerekçesi olarak bu iddiayı dillendirmenin de bilimsel olmadığını söylemiştim. Siz de aynı şeyi söylüyorsunuz. Acaba yanlış mı anlıyorum diye tekrar tekrar okudum. Yanlış anladıysam da düzeltirsiniz zaten. Umarım, ben bu kez doğru anlaşılmışımdır.
Konuşma dilinde bu esnekliğe neden olan “en az çaba yasası”dır. Oysa alfabe tutucudur.
Gelelim görüşlerimin net olarak anlaşılmaması ve berrak olmamasına… Haklısınız. Çünkü tartışmanın çok boyutu var ve bunlar arasında gidip geliyorum. Konu, yorum sınırlarını aşıyor, ama biraz daha açayım:
1.
Matbaa gibi yeni teknolojilerin hayatımıza girmesi, yazılı külliyatın çoğalması gibi etmenlerin alfabenin sorunlarını gündeme getirmesi kaçınılmazdı. Nitekim Cumhuriyet’e gelene kadar bunlar uzun yıllar tartışıldı. Çeşitli öneriler vazedildi. Sığ bir tartışma da değildi bu… Latin alfabesini önerenler de vardı taraflar arasında, ancak azınlıktaydılar. Daha çok yeni düzenlemeler yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaşılmıştı. Her dilde olabilecek türde tartışmalar yani.
2.
Arap alfabesinin sesli harfleri içermemesi, özellikle kutsal metinlerin doğru okunabilmesi konusunda sorun oluşturması karşısında bir harekeleme yöntemiyle Arapça’da da çözüm geliştirilmişti. Türkçe’de de bu sistem özellikle Mevlit gibi halkın okuduğu metinlerde uygulanmıştır. Ancak yazmayı uzattığı için birçok metinde kullanılmamıştır.
3.
Eski alfabenin önemli sorunlarından biri, Arapça ve Farsça’dan giren kelimelerin Türk fonetiğine uygun halde yazılmamasıydı. Bunun sebebi ise alfabe benzerliğiydi. Bugün “fax”, “brief”, “center” vb benzeri kelimelerde başımıza geldiği gibi. Sebep, yine alfabe benzerliği… Bir tekerrür!
4.
Alfabe, seslerin işaretlere dönüştürülmesi sistemidir. Arap alfabesi de böyledir.
5.
Ben, sistemleştirme konusunda Latin alfabesinin Arap alfabesine üstünlüğünü gösteren hiçbir ciddi makeleye rastlamadım. Hele hele Türkçe’ye uygunluğunun ne anlama geldiğini hiç çözemiyorum. Çin ve Japon alfabelerinin mantığı bambaşka olduğu için onları tartışma dışında tutmakta yarar var.
6.
Moderleşme hareketleri içinde alfabeyle ilgili sorunun giderilmesi de kaçınılmazdı. Görüşlerden biri de tercih edilmiş ve Latin alfabesine geçilmiştir.
7.
Ancak, belli bir noktadan itibaren konu dilbilim ve dil yasaları kapsamının tamamen dışına çıkmaktadır. Aslında bu, daha önceki yorumumda da işaret ettiğim gibi bir kültür ve medeniyet değişikliği arzusunun tezahürüdür. Tartışma ister istemez burada yön değiştirir. Bu tercihte ana etmen hangisidir?
8.
Dünyada özellikle İngilizce’nin ve Latin alfabesinin etkinliği ciddi bir baskı unsurudur. Bu nedenle bugün Latin alfabesini kullanıyor olmamız pratik sonuçları açısından ciddi kolaylıklar sağlamaktadır. Bu ne diyebiliriz?
9.
Ancak, başka bir uygarlığın bireyi olarak bu benim canımı sıkıyor. Diyeceksiniz ki, İslam uygarlığı da bize yabancı değil miydi? Yüzlerce yıllık özümseme ve içselleştirmeyi hesaba katmazsak evet… Ayrıca Batı uygarlığını kainatın mihveri olarak gören anlayışa da katılamıyorum.
10.
Tamam, tercih bu yönde olmuştur. Ama ana etmeni göz ardı edip Latin afabesiyle ilgili yararlar ve bilimsel kılıflar icat etmek hepten can sıkıcı… Diyelim ki, bakın ne güzel, dünyanın bir parçası, Batı uygarlığının takipçisi olarak Latin alfabesi hayatımızı ne kadar kolaylaştırıyor.
11.
Yani, bugünün realitesi olarak Latin alfabesinin kolaylıklarını kabul ediyorum, ama dünün realitesi olarak ana etmenin bu kolaylıklar olduğunu düşünmüyorum. Ve diyorum ki, kılıf uydurmak yerine gerçeği kabul edelim. Hatta bunu ciddi bir öngörü yeteneği olarak bile savunabiliriz. Ona da itirazım olmaz.
12.
Eskiye körü körüne düşman, yeniye de körü körüne dost olmamak için serinkanlılığı önemsiyor ve kutsallaştırmalardan kendimi uzak tutmaya çalışıyorum.
13.
Hatta, artık Latin alfabesinin bir Türk alfabesi olarak içselleştirilmesi ve özellikle tipografik özgünleştirilmeler konusunda aktif olunması gerektiğini düşünüyorum. Köksüzlük nedeniyle pespayelik alıp başını gitti çünkü. Bunun halk tarafından üretilen tezahürlerine daha bir dikkatle bakmanızı öneririm. Kapısında “Şen Bakkal” yazanları kastetmiyorum sadece, internette biraz dolaşın yeter. Bunu da bırakın, malın bu topluma ait olmadığını grafik sanatçıların ürünleri bile kanıtlar nitelikte maalesef! İşte bunlar da canımı sıkıyor.
Umarım bu kez berrak olmuştur.
Ömer Faruk YAZICIOGLU says:
11 Aralık 2006 at 10:08 PMSelim Beyefendi,
Kusuruma bakmayiniz, uzun bir zamandir istedigimce firsat bulamadim, ben buldugumda ise siz yazmamistiniz, simdi oldu.
Düsüncelerinize tüm kalbimle katiliyorum. Yani, sizin de belirttiginiz gibi, baskin unsur Arap harflerini kullanan toplumlar olsa idi, o vakit biz de onlarin harflerini tatbik edecektik. Size ufak bir göz kirpma yaptim ama onu görmediniz sanirim, ayni bu konu ile ilgili olarak Türk milletinin Islam ile devlet yapisini birlestirdigi ve kendince egemen buldugu Arap kültürüne uyum saglama çabasi da ayni sey degil midir?.. Ben de tam bunu kast etmistim.
Bana kalirsa bir Türk münevveri Arap alfabesi ile de okuyabilmeli. Bizim kültürümüzün bir parçasi olan bu yapiyi ögrenmek her Türk aydininin boynunun borcudur, mümkün olmuyorsa da -en azindan- o dönemin kültürünü ögrenmeye çalismaya gayret etmelidir. Osmanli da, Selçuklu da ve ondan önceki tüm devletlerimiz de “bizim”dir. Dedelerimizin neler yasadigini, ne gibi badireler atlattiklarini hissetmeden hiçbir sekilde ilerleyemeyiz zannindayim.
Hep söyledim, yineleyeyim: Kutsallastirmaya taban tabana zit bir fikir yapim vardir – bunu asla kabul edemem. Bilimden ve bilimsel yaklasimdan yana oldugumu zaman zaman bana yakin kisilerle kavga etmek pahasina savunuyorum ve savunacagim. Çünkü insan bilimle ve akilla yükselir, yoksa uhrevi veyahut tabulastirilmis islerle degil. Pratik ve akilci düsünmeli…
Sizinle sohbetimizde güzel bir kazanimimiz oldugunu düsünüyorum, umarim siz de öyle düsünmüssünüzdür. Insanlarin zit fikirlerde olmalari, birbirlerine düsman kesilmelerini gerektirmez. Dediginiz gibi, serinkanli bir sekilde düsünmeliyiz. Yoksa herkes kavga edebilir – bu bir meziyet degildir.
Son söz:
Türkçemizi mümkün oldugunca güzel kullanalim ve Türkçe olmadan Türk’ün olmayacagini, bunu fasizan bir mantikla degil kültüre ve toplumlara ve dillere deger veren biri olarak, söylemek isterim.
A. Selim Tuncer says:
12 Aralık 2006 at 12:07 AMİnsanın yalnızca “bilim ve akıl”la yükselebileceğiyle ilgili görüşünüz dışında, diğer tüm dileklerinize katılıyorum. Sanki biraz fazlaca modern ve pozitivist bir yaklaşım oldu bu.
Teşekkür ederim Ömer Bey.
Esra ÖZTÜRK says:
22 Mart 2007 at 1:57 PMFikirlerini birbirine saygısızlık etmeden dile getirebilen, aklı ve mantığı temel alan sizleri okumaktan büyük keyif aldım. Emeği geçen herkese çok teşekkürler…Benim cümlem şu: Toplumun büyük kesimi bu şekilde tartışmayı öğrendiği ve yaşama geçirdiği sürece ne rejimlerin, ne de liderlerin adının önemi yoktur, olmamalıdır da…
Sevgiler ve Saygılar…