• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

“Bombayı, ordu koymayacak, ordu içindeki cuntacılar koyacak. İkisi çok farklı.”

28 Jan2010
 

Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin “Balyoz soru ve cevapları…” başlıklı yazısından:

Soru: Ordumuz cuma namazında Fatih Camii’ne bomba koyar mı?

Cevap: Bu asla olmaz. Peygamber ocağı, peygamberine ihanet etmez. Bu ordu, Malazgirt’teki, Mohaç’taki, Çanakkale’deki, Sakarya’daki ordudur.

Soru: Taraf Gazetesi’nin yayımladığı belgelerde böyle deniyor. Yalan mı?

Cevap: Bence yalan değil. Çünkü camiye bomba koyacakların isimleri, sicil numaraları ve rütbeleri açıklanıyor. Millete ihanetin ses kayıtlarını dinliyoruz. Tepelemekten, katliam yapmaktan bahsediyorlar.

Soru: Ama kafa karıştırıcı bir durum değil mi? Cevap: Değil. Bombayı, ordu koymayacak, ordu içindeki cuntacılar koyacak. İkisi çok farklı.

Kurumsal kültürü ve o kültürün olası yaygınlık derecesini göz ardı eden bu türden yaklaşımları anlamlı bulmuyorum. Dahası, bir kurum, içindeki şahıslardan bağımsız olarak nasıl iyi olabilir, onu anlamak da çok zor.

Bu yaklaşımlara çoğunlukla “ordu” kavramını daha işin başında olumlayan özcü bir tavır da hakim. Bu tavra göre, bir ordunun (ya da en azından TSK’nın) kurum olarak halkının karşısında olması düşünülemez; hatta elimizdeki bütün bilgiler topluca bu yöne işaret ediyor olsa dahi bu gerçek değişmez; bu şartlar altında düşüncelerimizi gözden geçirmek ve (mesela) söz konusu kurumun mensuplarını sosyalleştiren eğitim felsefesine odaklanmak – yani sürekli arıza çıkartan kurumun kendisini mercek altına almak – yerine, “Bu iş olsa olsa özünde iyi olan bu kurumun içindeki bazı çürük elmalardan kaynaklanmaktadır” deriz.

İşte bu anlamlı değil.

Doğrusu nasıl olur, Emre Aköz söylemiş: “bu konuyu dert edinen sivillerin… “Peygamber Ocağı” ya da “Gözbebeğimiz” gibi mistikleştirici, ululaştırıcı, mitleştirici söylemleri bir kenara bırakarak… Askeriyeye “bürokratik bir güvenlik teşkilatı” olarak bakması gerekiyor.”

Paylaş:
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • PDF
  • email
  • RSS
9

Okuyucu Yorumları

 

Ekrem says:

31 January 2010 at 1:44 AM

Katılıyorum. En ciddi ‘darbe’leri yiyen gruplardan biri olmasına rağmen İslami kesimin, ve özelde Hüseyin Gülerce yaş grubunun, -geçirildikleri eğitimden midir nedendir- hala genellikle bu istikamette düşündükleri görülüyor.

 
 

Uğur Mustafa Dinç says:

31 January 2010 at 2:03 AM

Ben bu düşünceyi daha çok Hüseyin Gülerce’nin sözcülüğünü yaptığı gruptaki kimseler tarafından, “sanki” tek bir merkezden öğretilmiş “gibi” kullanılan şu argümana paralel görüyorum: “Aman hiçbir İslamî iddialı hareketi/cemaati, onun kullandığı endoktrinasyon ve bireyselliği ezme yöntemlerini eleştirmeyin, yoksa o gruptaki herkesin günahını almış olursunuz, gıybet yapmış olursunuz, yandınız demektir. Dediğiniz gibi endoktrinasyoncu olmayan ve katı bir hiyerarşik düzenin içinde bireysel özgürlükleri ezmeyen tek bir kişi varsa o grubun içinde, o zaman yandınız, o zavallının gıybetini yaptınız demektir. O yüzden, o hareketin hiçbir hatasını ve haksızlığını ortaya dökemezsiniz.”

Hüseyin Gülerce, ordu konusunda da benzer bir mantık yürütmüş anlaşılan. “Aman orduyu eleştirmeyin, onun yanlışları hakkında konuşmayın, sonra ordunun içinde tek bir tane Ergenekoncu olmayan adam varsa, büyük vebal altına girersiniz.” demeye yakınlaşmış, ama tam olarak bunu diyememiş. Neden mi diyememiş: Allah’tan genelkurmay kadrolarıyla onun sözcüsü olduğu İslamî iddialı, geleneksel hareket arasında sürtüşme var. Yoksa, Zaman gazetesi, o ordu içindeki “münferid” (!) cuntacıları da eleştirmez ve foyalarını ortaya dökmezdi, çünkü onları eleştirmeyi ve kusurlarını araştırmayı” bütün bir ordunun gıybetini yapmak sayardı.

Eh, ne diyeyim, Hüseyin Gülerce Beyefendiye olmasa bile, en azından bize, “bireylerin kusurlarını aramak ve gıybetlerini yapmak” ile “toplu zulüm veya haksızlık yapan gruplara karşı adaleti savunmak” arasında bir fark olduğu gerçeğini öğretilsin. Bize bu kabiliyet bahşedilsin. Bu kabiliyet, yani azıcık hikmet (İngilizcesiyle “wisdom”).

 
 

TS says:

1 February 2010 at 4:51 PM

Gülerce’nin söylediklerinde yanlış birşey görmüyorum. Bence basit bir kurum içi “meşruiyet” meselesi söz konusu. Bütün bu sıkıyönetim-darbe uygulamaları için orduyu şu meşhur “emir komuta zinciri” içerisinde harekete geçirebilecek koşulların oluşturulması lazım. Ordunun kurumsal olarak önce yangını çıkarıp (camileri bombalatıp cemaati, hala daha sağduyularını yitirmemişlerse, içerideki kışkırtıcı ajanları marifetiyle sağa sola saldırtmak) galeyana getirdiği kitleleri dizginletmek amacıyla sahaya çekmek için bir bahaneye ihtiyacı var.

Bu bahanenin oluşturulmasının, ordunun tüm kademelerince paylaşılan, bilinçli, yekpare bir farkındalıkla gerçekleştirileceğini düşünmek epey komplocu bir bakış açısı olur. Tepeden gelen kanunsuz emrin, subay astsubay düzeyinde sağlıklı uygulanabilmesi için “kurum içi” inanmışlığı da sağlamaya ihtiyacınız var. Bine yakın subayını “irtica” gerekçesiyle ihraç etmiş, halen 60 küsurunu bu belgeleri dışarı sızdırmakla yargılayan bir kurumdan bahsediyoruz. Ordu lojmanlarından AKPye çıkan oyları aklınıza getirin. Dolayısıyla, dışarıya vermek istediği izlenimin tersine hiçte o kadar yekpare, yekvucut hareket kabiliyeti yok. Zamansız bir girişim kolaylıkla alt kademelerin itaatsizliğiyle suya düşebilir. Gülercenin yaptığı ayrım bu kırılmaya işaret ediyor.

 
 

TS says:

1 February 2010 at 5:00 PM

Bir de planın tamamını göz önüne almadan sağlıklı analiz yapamayacağımızı düşünüyorum. Medya haklı olarak “cami bombalamayı” öne alıyor. Oysa cami bombalanması darbenin gerekçesi olmayacak. Olay sonrası laik kesimlere saldırtılması hedeflenen mütedeyyin kitlelerle bu bahane yaratılacak. Bir nevi çorum olayları gibi. Daha önemlisi plan malum iki ayaklı. a) Yunanlılar jetimizi düşürecek, hükümet aciz kalacak. b)Dindarlar etrafa saldıracak, hükümet yine aciz kalacak. Bazı yorumcular yunanlıların jetimizi düşürmesiyle, ikinci olayın hangi akla hizmet aynı planın parçası olduğunu sorguladılar. Yunan jeti meselesi bir yerde ordu içindeki hassasiyetleri son raddesine vardırmanın gerekçesi olarak düşünülebilir. Kaç subay böyle bir hükümet aczi karşısında, darbe fikrine sempati beslemez?

 
 

rüştü hacıoğlu says:

2 February 2010 at 4:57 AM

Bu konuyu anlayabilmek bakımından EMASYA protokolünün amaçlarına bakmakta ve bu protokolün “uzmanı” addetmek abartı sayılmayacak Ali Bayramoğlu’na kulak vermekte fayda var sanırım. Bu iş biraz “oda içinde odalar, kırkharamiler birbirini kovalar” a benziyor. Daha açıkçası şöyle örneklenebilir:

Anayasanın geçici 15. maddesinin meydana getirdiği paradoks gibi. şuradan da bakılabilir:

http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/kararlar/IPTALITIRAZ/K2001/K2001-106.htm

Benim anladığım kadarıyla 15. maddeyi değiştirebilmek toptan bir anayasa değişikliği zorunluluğunu işaret ediyor bu olgunlaşmış koşullar planı altında. Çünkü, bu olgunlaştırılabilen koşullar planı hukuk felsefesinin konusu olmayıp, rejimi ve rejisörlerini koruyup kollamanın konusudur ki, buna dokunmaya cüret ” bak gördün mü? başıboş bırakınca sivili, ya darbeciye dalar ya da vesayeti yırtar!” tehlikesi uyarınca “darbe uyarıcı” işlev görür. O da, iç hizmetin 35 ini, neşenin kepek sorununu ve varsa şayet tatbikatı yapılmış balyoz harekatını tetikler.

Bu plana kısaca meşhur girit paradoksunun konsey yorumu deniyor literatürde. İçinden çıkılamayacak bubi tuzaklarıyla örülmüş bu plan “tanrıya dokunma yanarsın!” talimatıyla, tarihin şahit olduğu en dahiyane hukuk parçalama ve tek tuşla çok kuş imkanının mümtaz örneklerinden biri olarak eski sümer tapınaklarından günümüze uyarlanmıştır.

Bu tek tuşu bitir işi mantık örgüsü, yeni yetme cuntada/darbeci nesilde ARGE faaliyeti olarak erke dönergeci fikrini mecraya saldırmıştır. Yani sosyoparalize (toplumsal felç) amaçlı adı geçici kendi kalıcı paradoksla (15. madde ) sağılabilen enerjinin, fizik bilimlere uyarlanarak “neden üretilemesinkine?” gibi postfizik teoriler, beynelmilel kreşler arası “bilimsel tasarım ve zehir projeler” yarışmalarında dereceler ve mansiyonlar bilem kazandırmıştır zatı şahanelere.

Bu kafadan hareketle, bu kafanın kalınlığını ve tosladığı yerde hangi sonuçları tetiklediğini hesabedemeyeceğini yakiinen bilen yurdum muhafazakarı, vesayetin 90 yıllık balyozunun da tecrübesi eşliğinde vesayetin hakkından vakayı hayriye gelir; o da, kısmi temizlik önerisiyle mümkündür stratejisinden yola çıkarak “çürük elma” aparatını geliştirmiştir.

Jakoben dartanyenizmin “birimizi yerlerse hepimizi yerler” paranoyasını iyi analiz etmiş muhafazakar, salt çürük değil bir de zayıf halka koparma teşebbüsü ile balyozun sapını sökme amacıyla da bu söylemi geliştirmek zorunda kalmıştır. Çünkü koşullar 90 yıldır daim olgundur siz deyin çürüktür; ama berbat olmuş bir çuval incirin reel olarak ayıklanması da “kısmi temizlik” iddiasıyla mümkündür.

Şimdi, deselerki: “çuval inciri çürütüyor, çuvalı değiştirelim” bu doğrudan bataklığı kurutalım demeye eşdeğerdir. Bataklık küme’si için dahi: “bu temizlik hayriye değil; sonra çıkar vakvakı vakıası…” gibi paranoyak refleksleri tetikler birader!
Muhafazakar deyip geçme!
Düşün, binyıllık bilinçaltına kazınmış iktidar planını.
Sen siyaset erbabısın dövüş sanatçısı değil.
Varsın kungfusunu/kurgusunu dökülsün çekirgeler,
Sen vargit ilaçla tarlanı kımıl zararlısına karşı…

 
 

derin ekşioğlu says:

5 February 2010 at 9:02 PM

Varsayalım bugün karşımıza çıkan manzara ordu içindeki bir cuntanın işi, peki acaba 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan neydi? Kamera şakası mı? Gerçekçi olalım lütfen.

Sorun TSK içindeki cuntalar değil, TSK zihniyetinin cunta yaratmaktaki mahirliğidir. Bu zihniyet değişmediği sürece de daha ne cuntalar çıkar karşımıza da öylece apışır kalırız.

 
 

Uğur Mustafa Dinç says:

9 February 2010 at 4:59 PM

TS, korkarım ki yaptığınız yorum bariz bir şekilde hatalı.

Ordunun kurumsal kimliğini belirleyen genel eğilimlere dikkat etmeliyiz. Bazı subayların, pek çok erin ve bazı astsubayların ve kışla ve ordu evlerinde çalışan hademelerin Ak Parti’ye oy vermeleri, kurumun genel kimliğinin cunta-sever despotik Kemalizm olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu genel kimliği oluşturan insanlar, biliyoruz ki fırsatını bulduğunda cuntacı olmaktan çekinmeyen insanlar. Bu en kudretli ve orduyu en çok temsil eden generallerin böyle oldukları, Özden Örnek günlüklerinde, EMASYA protokoli ile ilişkili olarak önümüze gelen bilgilerde ve daha nicesinde ayan beyan tebarüz etmiş bulunuyor.

Gülerce sapla samanı bir birine karıştırıyor resmen. Münferid ve istisnai olanı genel kural, genel kuralı münferid ve istisnai gibi göstermeye kalkışıyor. Bunu yapması da, kendi cemaatinin uyguladığı sistematik endoktrinasyon konusunda da aynı tutumu takınması ve genel kural olan endoktrinasyoncu ve bireyi yok etmeci cemaat zihniyetini sanki istisna imiş gibi göstermeye gayret etmesi ile çok alakalı. Kendince tutarlı olmaya çalışıyor (ve elbette bir de generalleri, yani orduyu ürkütmemeye çalışıyor). Ama her ne kadar kendi düşünceleri bu şekilde birbiriyle tutarlı olsa da, objektif gerçekler bahis mevzuu olduğunda arada böyle bir tutarlılık yok.

Saygılar ve selamlarımla,
Uğur M. Dinç

 
 

TS says:

1 March 2010 at 4:38 PM

Ordunun kurumsal kimliğini belirleyen genel eğilimlere dikkat etmeliyiz. Bazı subayların, pek çok erin ve bazı astsubayların ve kışla ve ordu evlerinde çalışan hademelerin Ak Parti’ye oy vermeleri, kurumun genel kimliğinin cunta-sever despotik Kemalizm olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu genel kimliği oluşturan insanlar, biliyoruz ki fırsatını bulduğunda cuntacı olmaktan çekinmeyen insanlar.

Zannediyorum siz cuntayı sadece 27 mayıs-28 şubatta galebe çalan haliyle, yani katı islam-din karşıtı çizgide görüyorsunuz. Oysa ki 12 mart ve 12 eylül müdahaleleri tam tersi istikamettedir. Özellikle 12 mart, 9 mart cuntasını tasfiye için harekete geçmiş bir kanattır ki 9 martçılar sandıktan sürekli sağ hükümetler çıkacağından artık emin olmuş, tam anlamıyla baas tipi bir kemalist diktatörlük peşindeki cuntaydı. TSK zihniyetinin cunta yaratmakta mahir olduğuna katılmamak mümkün değil. Ama Gülerce de zaten doğrudan bu meseleyi ele almıyor. Cami bombalaması yoluyla hükümeti düşürmeye çalışacak söz konusu odağın (=cunta) tüm TSK ile özdeşleştirilmesine karşı çıkıyor.

Bu arada bin civarı demişim, tam rakam 1529′muş. Son 19 yılda 1655 ihracın 1529′u irtica gerekçesiyle. Diğerleri neredeyse tamamen uyuşturucu, yolsuzluk gibi adli disiplin suçları.

İskender Pala “iki darbe arasında”da kendisinin orduya girdiği dönem (1983) Alevi, kürt, çingene kökenlilerin mülakatlarda ayıklandığını, kendisinin de kimi mülakat heyetlerinde yer aldığı 90′lı yıllarla birlikteyse elemelerin imam hatip ve dindar aile kıstasına göre yapılmaya başlandığını yazmış.

Ertuğrul Mavioğlu “asılmayıp beslenenler”de 12 eylül rejiminde sadece, KHO’dan aynı devre mezunu teğmenlerin 550′sinin birden topluca tutuklatılıp, işkenceli ifadelerle hüküm giydirildiklerinden bahsediyor. Tabi tamamı “aşırı sol” görüş iddiasıyla.

Nitekim, Pala’nın o yıllara dair tecrübeleri de bu yaklaşımı doğruluyor.

 
 

Mustafa Aydemir says:

11 March 2010 at 2:00 PM

Serdar bey yazılarınızı keyifle okuyorum ve çok istifade ediyorum. Teşekkür ederim.

Fakat gerek devlet kurumuna, gerek ordu kurumuna bakışınız BENCE yanlış bir ucu, tahteravelli gibi başka bir yanlış uçla dengelemek şeklinde.

“Askeriyeye “bürokratik bir güvenlik teşkilatı” olarak” bakarsak bir süre sonra dış güvenliğimizi ancak açılacak ihaleyle bu görevi yürütecek özel güvenlik şirketlerine yaptırabiliriz. Ve o güvenlik şirketi de bir aylık hakedişi ödenmediğinde haliyle cepheyi terkedecektir.

Aynı şey devleti bir özel şirket gibi düşünme noktasında da geçerli.

Bir noktada aldığımız negatif tesir, bizi başka bir yanlış uca savuran, (bir mermiyi hedefine iten barut misali) bir güç olmamalı. Böyle olursa o güç aslında hedefine ulaşmış olur.

Bence biz aldığımız negatif basıncı akıl-gönül ikilisiyle absorbe edip yolumuza devam edebilmeliyiz.

Liberalizm statükoyu sorgularken haklı, çözüm önermeye gelince bence haksız:) Çünkü bize zorla dayatılan ve ezberletilen sun’i değerlerden arınmalıyız ama yüzlerce yıllık tarih ve kültür birikimimizle oluşmuş ve toplumun ruh iklimine yerleşmiş değerleri korumalıyız kanaatindeyim.

Liberalizmin batıdaki serüvenini incelediğimde toplumumuzu bir başka sıkıntılı sürece sürükleme ihitmalini de göz ardı edemiyorum doğrusu.

Not: Burada yazdığım tüm fikirlere sizin karşı olduğunuzu ima etmediğimi, sizin bir görüşünüzden hareketle genel bir değerlendirme yaptığımı belirtmek isterim.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.