“Biz Türk’tük, buranın sahibi, efendisi, hâkimi bizdik, kimse bizimle eşit olamazdı, biz ne kadarını verirsek o kadarına razı olmak zorundaydılar”
24 Haz2010Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın “Bir dinleyin…” başlıklı yazısından:
Önceki gün, siyasetle ilgilenmeyen, genç, başarılı, kendine iyi bir hayat kurmuş bir Türk’le konuşuyordum, bütün savaş onun farkına bile varmadan söylediği tek bir “kelimenin” içinde saklıydı.
Sakin bir sesle, cevabını gerçekten merak ederek, “Kürtlere istediklerini verecek miyiz, ortada bu kadar şehit var,” dedi.
Türkler kendi askerlerine “şehit” derken, Kürtlerin de kendi savaşçılarına “şehit” dediğini, iki tarafın da ölümde bile bir “hiyerarşi” oluşturduğunu bilmiyordu.
Ama asıl önemli kelime “vermek” kelimesiydi.
O bir Türk’tü ve Kürtlere istediklerini verip vermemek onun iradesine kalmıştı.
– Neden vermek hakkına sen sahipsin, dedim.
Niye isteyen Kürtler de, veren Türkler? İkisi de aynı ülkenin vatandaşları değil mi? Aralarındaki bu ilişki biçimini kim belirledi?
Şaşırarak yüzüme baktı.
– Aslında Türk olduğun için bu ülkenin sahibi olduğuna, Kürtlerin de bu ülkenin sahiplerinden haksız bir şeyler isteyen insanlar olduğuna inanıyorsun, değil mi?
Bunu düşünmemişti bile.



Okuyucu Yorumları
rüştü hacıoğlu says:
27 Haziran 2010 at 1:16 PMNe kadar tanıdık bir replik değil mi? Orwel’in “Burma Günleri” nde kahramanımızın, dostu olan Hintli doktorla yaptıkları kadim tartışmanın zamane versiyonu.
“Eşitlik” fikriyle bu denli bir mesafe alabilmek ancak eğitimle mümkün olmalı; dolayısıyla, özgürlükle…
Özgürlük, eşitlik, adalet, hukuk ve meşruiyet arasında bisiklet zincirinin halkarını andıran bir ilişki var sanıyorum. Herhangi birini koparttığınızda, bisiklet sizi taşımıyor; bundan gari artık onu sizin taşımanız gerekiyor…dünya ve gerçeklik hep yokuş aşağı olmadığı için.