“[D]üzenin temeklinin Tanzimat’la atıldığını söylemekte beis yok”
7 Mar2010Radikal gazetesi yazarı Avni Özgürel’in “Vesayet kültüründen demokrasiye” başlıklı yazısından:
Genel bir çerçevede bakıldığında düzenin temeklinin Tanzimat’la atıldığını söylemekte beis yok. Tanzimat esas olarak o zamana kadar saltanat makamının kullanageldiği yetkilere sınırlama getirirken devletin bekasını bürokrasiye emanet etme projesiydi. Ve cumhuriyet, laiklik, kuvvetler ayrılığı, milli hâkimiyet, Latin alfabesine geçiş, şapka gibi kavram ve değişiklikler de dahil bugünün Türkiye’sinin karakter çizgilerini oluşturan bütün unsurlar Tanzimat’la, Tanzimat’tan itibaren adım adım gündeme geldi. Tanzimatın önde gelen ismi sadrazam Mustafa Reşid Paşa hakkında ‘Milletin reis-i cumhuru’ diye yazılmış şiirleri, Ali Suavi’nin şapkayla vaiz kürsüsüne çıktığını bilmek, Namık Kemal ve Yeni Osmanlılar’ın ‘milli hakimiyet’ten, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Latin alfabesine geçme zaruretinden söz ettiğini hatırlamak bazı şeylere farklı bakmaya imkân verebilir.
Sultan Reşad yetkisizdi
Devreye ordunun da girdiği 1909 sonrası tablo bu durum daha bir netleşti. 8 Ağustos 1909’da yürürlüğe giren anayasa değişikliğiyle Osmanlı Devleti meşruti monarşi düzenine geçti aslında.
Tanzimat’tan itibaren adım adım yetkileri kısıtlanan saltanat makamının hilafet sıfatı yanında sadece sembolik ve seremonik anlamı kaldı. Padişahlar ‘Osmanoğulları ailesinin en büyük erkek evladı’ ilkesi esas alınmak suretiyle tahta çıktıklarında mecliste anayasaya sadık kalacakları konusunda yemin etmek mecburiyetindeydiler.
Sultan meclisin açılışında ve kapanışında konuşma yapmak, bakanlar kurulunu atamak, kanun ve kararnameleri tasdik ederek yürürlüğe sokmak, elçilerin itimatnamelerini kabul etmek türünden sembolik yetkilere sahipti. Meclis’in onayı olmadan Hazine’yi borçlandıracak bir tasarrufta bulunmaları kesinlikle yasaktı.
Sultan Reşad padişah olduğunda yetkileri öylesine budanmıştı ki, bilinen rahatsızlığı sırasında Enver Paşa yattığı odaya girip, ölümü halinde hükümetin sıkıntı yaşamamasını temin için kendisine boş kararnameler bile imzalatmıştı.
Atatürk de kâğıt üzerine
Cumhuriyet ilan edildiğinde 1921 Anayasası yürürlükte olduğu ve Anayasa’da cumhurbaşkanının görev ve yetkileri diye bir husus yer almadığı için Mustafa Kemal’in durumu büsbütün boşluktaydı. 1924 Anayasası’nda da Meclis Atatürk’e talep ettiği genişlikte yetki vermedi. Atatürk cümhurbaşkanı seçiminin yedi senede bir yapılmasını istiyordu ama Meclis bu süreyi dört yıla indirdi. Keza Meclis Mustafa Kemal’in ısrarına rağmen kat’i veto yetkisini kabul etmedi. Atatürk TBMM’nin benimsediği bir kanunu uygun görmediği takdirde yürürlüğe sokmama hakkının kendisine verilmesini istiyordu, Meclis direnince sadece yerinde görmediği kanunu bir kere daha görüşülmek üzere Meclis’e geri gönderme, ancak Meclis’in kanunu aynen kabulü halinde tasdik etmeye mecbur olma diye özetlenebilecek düzenlemeye razı olmak durumunda kaldı.
Aslolan ‘Genbaşkur’
Anayasa’nın çizdiği çerçeve buydu ama idare fiili olarak CHP üzerinden yapılıyordu. Parti tüzüğünde aşama aşama gerçekleştirilen değişikliklerle tek parti idaresine hâkim olan omurga oluşturuldu. Önce Atatürk’ün siyasi mevkii güçlendirildi. Ebedi Genel Başkan sıfatının yanına bunun değişmezliği eklendi. Yanı sıra Ebedi Genel Başkan’ın atayacağı Genel Başkan Vekili ve Genel Sekreter’lik makamı güçlendirildi.
Dolayısıyla CHP’nin hükmi şahsiyetinin siyasi karar yetkisi kısaca Genbaşkur diye ifade edilen Genel Başkanlık Konseyi/ Kurulu’nda toplandı. Genbaşkur’un atadığı CHP il başkanları aynı zamanda illerin valileriydiler.
Bu tabloya 1921’de genelkurmay başkanlığına atanan Mareşal Fevzi Çakmak’ın 1944’e kadar bu makamda kalışını da eklemek lazım kuşkusuz. Mareşalla birlikte ordu kumandanlarını da.
Sonuçta düzen ‘değişmezler’ üzerine kurulmuş oldu.
Çizmeye çalıştığım tablo kuşkusuz sisteme hakim ana çizgileri resmetmeye matuf. Örneğin 1924 Kasım’ından 1925 Mart’ına kadar Fethi Okyar’ın başbakanlık yaptığını söyleyerek bu tahlilin ta gerçeği yansıtmadığı söylenebilir elbette. Ancak unutmamak gerekir ki bu geçici bir durumdur. Nitekim İsmet İnönü’nün CHP genel başkanvekilliği sıfatı devam etmiş, 1925 Mart’ının sorunda ‘Paşa’ tekrardan başbakanlığa getirilmiştir. Aynı şekilde Celal Bayar başbakan olarak İsmet İnönü’nün yerine göreve getirildi ama Refik Saydam dışında İnönü kabinesini aynen benimsedi. Saydam da Bayar’ın başbakanlığındaki kabinede görev almayı kendisi istemediği için dışarıda kalmıştı.
1938’de Atatürk’ün vefatından önce bir seneden fazla bir süre İsmet İnönü’yle arasının açık olduğu ve ikilinin hiç yüz yüze görüşmedikleri sır değil. Atatürk’ün ölümü üzerine gözlerin önce Fevzi Çakmak’a, ardından Celal Bayar’a döndüğü de. Ancak unutmamak gereken ilk husus Atatürk öldüğünde 1935 seçimleriyle oluşan meclisin milletvekillerinin görevde oldukları ve bu isimleri Atatürk’ün yanı sıra İsmet İnönü ve onun sadık destekçisi Recep Peker’in belirlediği. Dolayısıyla milletvekilleri İsmet İnönü’nün Atatürk’le arasının açık olduğunu bilseler de oturdukları koltuklara İnönü- Peker ikilisinin seçimiyle atandıklarının farkındaydılar. Anayasa’ya göre cumhurbaşkanı seçilmek için TBMM üyesi olmak gerektiği için Mareşal akla ilk gelen isim olmasına rağmen liste dışında kaldı. ‘Emekliye ayrılın, ara seçim kararı alıp sizi milletvekili yapalım’ teklifini de ki yıllar sonra Türkiye bu formülü sıkça kullandı- Mareşal reddetti. Bayar ise TBMM üyelerinin desteğine sahip olmadığının farkındaydı. Dolayısıyla İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığına seçilmesi itirazsız gerçekleşti.
İsmet Paşa cumhurbaşkanı seçildiğinde CHP tüzüğünün ‘Ebedi ve değişmez genel başkanlık’ düzenlemesi yerinde duruyordu. Bu nedenle ‘Ebedi Şef’likten ‘Milli Şef’liğe geçilmesini kimse yadırgamadı.
1950 ve sonrası
Seçim sonuçları belli olduktan sonra askerin duruma müdahale edeceği, Demokrat Partililerin evlerinden toplanacağı konuşuluyordu. Ve bunun işaretleri yok değildi. Dönemin genelkurmay başkanının Bayar’ı evinde ziyaret edip ordunun seçim sonuçlarına saygılı olduğunu söylemesi bile yatıştırmadı ortalığı. Tedirginlik İsmet İnönü’nün istifası üzerine Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı seçilmesine, Menderes kabinesi güven oyu aldıktan bir hafta sonra ordu komutanlarının tamamının aralarında olduğu 15 general ve 150 albayın bakanlar kurulu kararıyla emekli edilmesine kadar sürdü.
1950 sonrasının bu ilk kararı bir süre sonra batı dünyasıyla gelişen askeri ilişkiler, NATO ittifakının Ankara’dan beklentileriyle birlikte çelişik tablolar doğurdu. Ordunun geleneksel normlarla yetişmiş ve makama gelmiş komutanlarının askerlik anlayışları ve savunma konsepti batının beklentilerine cevap vermiyordu.
Ve 27 Mayıs 1960… Ordunun Cumhuriyet dönemi boyunca koruyageldiği teamüllerin yıkılışı, emir- kumanda zincirinin kopması, hiyerarşi ve disiplin anlayışının altüst oluşuydu bu… Generallerin kendilerinden düşük rütbedeki cunta üyelerine selam durduğu, eski genelkurmay başkanının seçilmiş hükümetin kararlarına uyduğu için er rütbesine indirilip yargılandığı, darbenin planlamasına katılıp darbe günü Ankara dışında oldukları için listeye alınmayan subayların ayrı bir darbe yapmak için örgütlendiği cuntanın kendi içinde bölünüp çatıştığı dönemdi. Darbe siyaseti tasfiye etti şüphesiz ama daha büyük tasfiyeyi orduda gerçekleştirdi. 7 bin subay emekli edildi, Türk ordusunda 15 general kaldı. Bu tasfiye planının mali finansmanı ABD tarafından karşılandı. Ve o tarihten itibaren ordu zaman zaman üniversite ve bürokrasiyle işbirliği yaparak sivil siyaset üzerinde daimi bir baskı unsuru oluşturdu.
Sivil kadrolara güvensizlik 1961 Anayasası’yla birlikte, o zamana kadar cumhuriyetin temel düsturu olan ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ prensibinin terkedilerek yerine konulan ve her düzenlemede ısrarla muhafaza edilen ‘Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır’ cümlesi etrafında şekillendirdi.



Okuyucu Yorumları