• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (1): Giriş

22 Eki2006
 

‘Kurtuluş Savaşı verilirken halkımız canla başla savaştı. Hiç kimse vatanı için canını vermekten çekinmedi. Düşmanla savaşırken en ön safta savaşanların öldüğünü arkadakiler görüyordu. Onlar öldürülünce bir sonraki saf onların yerini alıyordu. Onlar da öldürülünce bir sonraki saf. Bu şekilde insanlar az sonra öleceklerini bile bile koşmaya devam ediyorlardı.’

İlkokul öğretmenimin Kurtuluş Savaşı’nı bizlere buna yakın ifadelerle anlattığını hatırlıyorum.

Aklı başında olan her savunma stratejisti böyle bir anlatım karşısında saçını başını yolacak olsa da, hemen her Milli Eğitim öğrencisi, bu tuhaf kurumun okullarında boşa harcanmış yılları boyunca bu gibi gerçekten uzak ve bilgi kavramına fazlasıyla yabancı olan dezenformasyon örneklerine maruz kalmıştır. Yani bu dezenformasyon maalesef sadece Kurtuluş Savaşımız ile sınırlı da değil. Öyküleyen öğretmenin hayal gücüne de bağlı olarak hemen her konuda akıllara ziyan hikayeler dinlemek mümkün. En azından bizim zamanımızda öyleydi…

Yaşımın henüz tek basamaklı rakamlara tekabül ettiği o yıllarda milliyetçilik denen şeyin ne olduğunu bilmem pek mümkün değildi. Ancak aşırı derece miliyetçi bir tonla bize aktarılan bu ifadelerde bir yanlışlık olduğunu seziyordum. Zira herşey biraz fazla tek yanlıymış gibi geliyordu. Örneğin öğretmenimiz yazının başında aktarılanlara benzer türden ifadeleri, genellikle ‘herşeyimizi şehitlerimize borçlu olduğumuz’ gibi bir cümle ile ‘sonlandırır’, ardından da günü gelirse bizim de gözümüzü dahi kırpmadan vatanımızı savunmamız gerektiğini anlatırdı. Bu noktada kafamın epey karıştığını hatırlıyorum.

Elbette insanın vatanını (ve dolayısıyla yaşadığı yeri ve içindeki herşeyi) savunması düşüncesi ile bir problemim yoktu. Ancak bunu ‘Türk olmamızdan hareketle’ yapıyor olmamızı anlayamıyordum. Çünkü insan, hayatıyla ilgili pek çok şeyi sonradan alacağı kararlarla değiştirebilirdi, ama Türk olmak (ya da olmamak) hiç kimsenin elinde değildi ki… Bu düşünceye varmamın en büyük sebebi, ‘Eğer Yunanistan’da doğsaydım o zaman da Türklerle mi savaşacaktım? Peki ya annesi ve babası farklı milletlerden olan bir insan hangi ülke için savaşacak?’ gibi sorulara cevap veremiyor olmamdı.

Bu soruları öğretmenime yöneltmeyi elbette düşünmemiştim. Zira o gün itibariyle düşünsel anlamda bu sorularla başa çıkabilecek durumda olmasam da, bir öğretmene bu tür soruları yöneltmenin çok da iyi bir fikir olmadığını fark edemeyecek kadar aptal da değildim. Ancak bu konuyu düşündükçe, herkesten gizlediğim ve bir tür korkaklık olduğuna inandığım bir duygunun içimde yer etmeye başladığını fark ediyordum. Çünkü aklıma birkaç saniye sonra öleceğini bile bile koşmaya devam eden adamlar geliyor, benzeri bir durumda benden beklenecek olan şeyin bu olacağını bilsem de, aynı şeyi yapıp yapamayağımdan emin olamıyordum. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, birkaç saniye sonra öleceğini bile bile ‘Hadi beni öldürün’ dercesine koşmaya devam etmeyi gözüpeklik değil, aptallık olarak görüyordum. İkincisi ise, (kendimden bile gizlemeye çalışsam da) hayatımı, örnekte verildiği ölçüde gereksiz bir tehlikeye atamayacak kadar çok seviyordum. Ama öğretmenimizin bu gibi konularda hiç de şakası olmadığının da fazlasıyla farkındaydım. Dahası, bu konu onun için diğer bütün konulardan daha önemliymiş gibi davranıyordu. Bu konuda yaptığım tek şeyin teneffüs zili çaldığında sınıfın çalışkan öğrencilerinden biri olan Burak’a ‘çaktırmadan’ bir şeyler sormaya çalışmak olduğunu hatırlıyorum. ‘Bugün savaş olsa gider misin?’ gibi bir soruyla başlamıştım. Burak’ın bir yumruğunu havaya kaldırarak, yüksek sesle ‘Vatanım için en önde savaşırım!’ diye haykırması üzerine de (doğal olarak) başka bir soru soramamıştım. Hatta bu yürekli davranış üzerine bir parça gaza gelip bu ‘zararlı’ düşüncelerimi bir süre için unuttuğumu dahi söyleyebilirim.

“MİLLİ” EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK
1. Giriş
2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak
3. İlkokul Sonrası
4. Hapsolmuşluk
5. Sonuç
Paylaş:
6

Okuyucu Yorumları

 

Tansel Güçlü says:

21 Ekim 2006 at 12:15 AM

Aynı hikayeleri bize de anlattılar. Hatta yukarıdaki ifadeleri gördüm de, gerçekten tek tornadan çıkmışız. Aynı sınıfta mıydık ne?

 
 

Ali Karakule says:

29 Ekim 2006 at 1:56 PM

Yazıya kısmen katılıyorum ama genel fikir olarak katılmıyorum.
Milli eğitimin olması gerektiği gibi “Milli” olması gerektiğini düşünüyorum. Bu demek değildir ki, tarihimiz gerçekler çarpıtılarak taraflı bir ağızdan anlatılsın. Ancak adı üstünde eğitim yapılırken sadece öğretim olarak kalmamalı ve gerçek bilginin yanında milli şuurun da verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
8-9 yaşındaki bir çocuğa kahramanlık hikayesi gibi tarih dersi verirseniz, o çocuğun alacağı şuur da temelsiz olur. Salt bilgi içerikli bir ders ise zannımca demirsiz beton gibi olur. İlkokul çağındaki bir çocuk bu ayrımı yapacak seviyede olmadığından verilen eğitimde çok dikkatli olunmalıdır. Bu çocukların ülkenin yarınları olacağı da düşünülürse; şüpheci ve sorgulayıcı bir zihniyete sahip, doğru bilgiyle donatılmış, bu bilgiyi milli duygularıyla da besleyen bir şuura sahip bir neslin ileride Amerika’ya Avrupa’ya değil, kendi milletine hizmet edeceğini sanıyorum.
Bizim tarihimiz gerçekten de kahramanlılar ve üstünlüklerle doludur. Ancak bu üstünlüğümüzü öykünerek ve böbürlenerek değil de; özgüven ve başarı için bir anahtar olarak gençliğe aksettirirsek medeni ve müreffeh milletler seviyesine ulaşırız diye düşünüyorum. Çünkü o milletler böyle yapıyorlar. Tıpkı Atatürkün dediği gibi; “Türk; Öğün, Çalış, Güven!” Yani öğünmekle iş bitmiyor. Türk gençliğine çalışmayı ve kendine güvenmeyi aşılamamız gerekiyor.
Her forumda karşıma çıkan bir örnek var ki beni derinden sarsıyor; andımız konusu. Her ilkokul öğrencisinin her sabah karda kışta bekleyip hep bir ağızdan söylediği yemin içerikli söylem. Birçok forumda gördüğüm kadarıyla herkes bu durumdan son derece rahatsız. Meğer milli bilinç verilmeye kalkarken daha da soğutulmuş insanlar. Ben her sabah andımızı coşkuyla söylerdim ve hiç de rahatsız olmazdım. Çünkü içeriğini bilir, niçin her sabah bunun kafama kazındığını bilir, ve and içmenin onurlu bir davranış olduğunu o yaşımda düşünürdüm. Her sabah and içen biri, ne söylediğini bile bilmeden söyleneni aynen tekrar ediyorsa, o andın da hiçbir anlamı kalmaz. İleride de karşınıza milli eğitimden nefret eden insanlar olarak çıkarlar.
Milli eğitim gereklidir ve hatta olmazsa olmazdır, ancak yazıda da bahsedildiği gibi yöntemi yanlıştır. Yapıcı olmak yerine yıkıcı sonuç vermektedir. Medeni ülkelerde insanlar aldıkları eğitim sonucunda tarihlerindeki başarılarla övünürler, başarısızlıklardan ders alırlar ve tekrarlamamaları gerektiğini bilirler. Aslında hepsinden önemlisi, o başarıların sebeplerini, sonuçlarını öğrenirler. Bu sayede çalışmanın ve özgüvenin önemini kavrarlar. Şahsi fikrimce bizim en büyük eksiğimiz özgüven. Türk zekasına, Türk kültürüne, Türk kaynaklı herhangi birşeye güvenmiyoruz -kendimi tenzih ediyorum- ve hatta bazen aşağılamaya kadar varıyoruz. Hal böyle olunca kendini aşağı göreni başkaları daha aşağı görüyor ve günden güne batıyoruz.

 
 

Yağmur Alka says:

9 Ocak 2009 at 4:33 PM

Askerde 18 mart çanakkale şehitleri anma töreni için komutanlara sunum hazırlamıştım. Bizim kurmay binbaşının getirdiği dökümanları görseniz aklınız herhalde şaşar, çünkü öğretmenin anlattığı ve televizyonlarda daha önce ve sonra hiç görmediğim sahneleri gördüm. siperden çıkıp ateş edip onlarca şehidin üzerine cansız düşen askerleri de gördük. o anın psikolojisi farklı olacağı muhakkak. Serdar Bey bence çocukluk psikolojinizden kurtulamamışsınız. Çanakkale ve kurtuluş savaşında tarihin en entellektüel ordusuna sahiptik sizce o zamanın aydınları hatta milletvekilleri basit bir hamaset uğruna mı şehit düştüler. Öğretmeniniz için yorum yapamam ama bizim tarih hocamız çok kaliteli bir öğretmendi.

 
 

Serdar Kaya says:

11 Ocak 2009 at 12:32 AM

“Çanakkale ve kurtuluş savaşında tarihin en entellektüel ordusuna sahiptik.”
Bakın bunu bilmiyordum.

 
 

DariusManeng says:

28 Temmuz 2009 at 6:00 PM

Sanırım çok entellektüel bir orduya sahip olduğumuz için olacak; Kurtuluş veya Çanakkale Savaşlarında savaşmış askerlerimizden hiçbirinden bize günlük kalmamışken, Çanakkale Savaşı’nda ezip ezip suyunu çıkardığımız İngiliz askerlerinden yüzlerce günlük bulunmaktadır. (Bittabii ki, İngilizlerin öldürdükleri Türk askerlerinin değerli günlüklerini aşırmış olabilecekleri gerçeğini görmezden gelemeyiz. Yoksa, gelebilir miyiz?)

 
 

metin karahan says:

30 Ağustos 2011 at 12:27 AM

Biz de aynı hamasi nutuklarla büyüdük ve nihayet öğretmen olduk. Üniversite yıllarımda dahi bu nutuklardan eksik kalmadım. Ancak hiç kimse bana Tekalifi Milliye’yi, İstiklal Mahkemelerini, Vatana İhanet Kanunu izah edemedi.

Bize anlatılan Şerife Bacının çocuğu donma pahasına cepheye silah taşıdığıydı. Kimse onun zorla gönderildiğinden bahsetmedi. “Halk elinde kalan her türlü taşıt aracıyla, ayda bir kez olmak ve yüz kilometreyi aşmamak şartıyla orduya ait malları istenen yere kadar taşıyacaktır. Taşıma hizmetleri parasız yürütülecek, kimseye ücret ödenmeyecektir.” şeklinde bir emir olduğu kitaplarda yazmıyordu.

O ölüme koşan askerlerin yarıdan fazlasının asker kaçağı olduğunu, yakalansa bile cephede ölmek yerine hapse girmenin daha çok işine geldiğini, Vatana İhanet kanununa rağmen asker kaçaklarının önüne geçilemediğini ve nihayet İstiklal Mahkemelerinin kurulduğunu kimse anlatmadı.

Bize İstiklal Mahkemelerinin inkılaplara karşı gelenler için kurulduğu anlatıldı. Soramıyorduk, “ya hocam, Kurtuluş Savaşı sırasında inkılap yapıldı da biz mi atladık” diye…

Tamam halk yılgındı, bıkkındı ama bizi uyutmanın da alemi yok… Merak ediyordum hep, Almanlar ve Japonlar da çocuklarını bizim gibi kandırarak mı yetiştiriyordu? “Bak oğlum, Japonlar yenildiği için biz de yenik sayıldık mı” diyorlardı ya da tam tersi:)

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.