“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (2): Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak
22 Eki2006Bir ilkokul öğrencisinin, okula ‘gitmek’ ile ‘gönderilmek’ arasındaki farkı siyasi yönü itibariyle değerlendirmesi herhalde pek mümkün değildir. Hele hele konunun ‘bir şeyler öğrenmek’ ya da ‘adam olmak’ gibi şeylerle pek ilgisi bulunmadığını fark etmesi imkansıza yakındır. Bu nedenle de, Kurtuluş Savaşı’nın gerçekte olduğundan çok daha farklı bir şekilde hikaye edilmesinin ‘bilgilendirme’ değil, ‘eğitilme’ kaygısından hareketle ortaya çıktığını, asıl amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu anlayamaz. Maruz bırakıldığı pek çok şeyi ‘marifet yaptığı’ düşüncesiyle sorgulamadan yerine getirir. Her sabah ‘rahat’, ‘hazır ol’ gibi askeri komutlara düşünmeden itaat eder. Ardından da, yeminler ede ede varlığını, özünden çok sevdiği Türk varlığına armağan eder, belli günlerde neşe dolar, belli günlerde de hüngür hüngür ağlar.
Bunların yanı sıra, ilkokul yılları dendiğinde ilk aklıma gelen şeylerin ‘Selami’, ‘Tembeller Kümesi’ ve ‘Dayak’ olduğunu söyleyebilirim.
Selami birinci sınıfta bir yıl birlikte okuduğumuz arkadaşımızın adıydı. Birinci sınıfı dördüncü kez okuyordu. Bizimle birlikte okuduğu sene de sınıfta kaldığından, bizden sonra kaç sene daha birinci sınıfa devam ettiğini bilmiyorum.
Dünya iyisi, gözlerinin içi dahi gülümseyen bir öğrenci olan Selami, ne yazık ki okumayı öğrenebilecek zeka seviyesine sahip değildi. Eğer gelişmiş bir ülkede yaşıyor olsaydık, onu kendisi gibi öğrencilerle ayrı bir sınıfa alır ve ona ‘yapamayacağı’ değil, ‘yapabileceği’ şeyleri öğretmeye çalışırlar ve bir ‘aptal’ olduğunu her gün yüzüne vurmaktan ve bu çok komik bir şeymiş gibi bütün sınıfı buna güldürmektense, birşeyler yapabileceğinin hazzını yaşamasına yardımcı olurlardı.1 Ama Türk olmayı kendisinin seçmediğini anlamaktan aciz olan öğretmenlerin, başka insanların da ‘aptal’ olmayı seçmemiş olabileceklerini fark edebilmeleri elbette mümkün değildi.
Gelişmiş bir ülkede yaşamıyor olmalarının, ‘eğitimci’ olduklarını zanneden bu insanların suçunu hafifletecek olması da düşünülemez. Çünkü burada sözü edilen, teknoloji değil, medeniyet bağlamında bir gelişmişlik. Yıllardır birinci sınıfı tekrar eden bir öğrencinin diğerlerinden farklı bir eğitim alması gerektiğini fark edebilmek için uzaya çıkmış olmak gerekmiyor. Dahası, bazı şeyleri öğrenemese bile, onun da duyguları olduğunu, hatta çoğu zaman diğer öğrencilerden çok daha temiz düşünceli ve hassas olabildiğini anlayabilmek için ise ‘insan’ olmak yeterli.
Kendisini ezik hisseden insanların başkalarını aşağılamak suretiyle bu duyguyla başa çıkmaya çalışmaları sık rastlanan bir durum. Bu durumun ilk örneğiyle, yine ilkokul yıllarında ‘Tembeller Kümesi’ uygulamasıyla karşılaşmıştım. Dersleri kötü olan öğrencileri ayrı bir kümeye oturtan öğretmenimiz, hemen her gün onları bireysel ya da kollektif olarak hedef alan hakaretle incitir, daha çok ‘devletin onlar için her yıl ne kadar boşuna para harcadığına ama onların oturdukları sırayı bile hak etmediklerine’ değinir ve hepsini sıklıkla döverdi. Her gün yaşadıkları zihinsel ve fiziksel taciz karşısında kendilerine güvenlerini yitirmemeleri mümkün olmayan bu miniklerin hayata bakışlarının nasıl şekillendiğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Muhtemelen 5. sınıfla birlikte sona erecek olan okul hayatları sonrasında nasıl bir insan olup çıkacakları, çocuklarını nasıl terbiye edecekleri, kendilerinden güçsüz olanlara nasıl davranacakları ve hepsinden önemlisi ‘güç’ kavramına nasıl bir meşruiyet yükleyecekleri konusunda, canavarlar yetiştiren bu eğitim anlayışının ne denli belirleyici olduğu açık. Gerçekten de her gün okula gelip o sıralarda oturdukları ve türlü hakarete ve işkenceye katlandıkları için devlete çok şey borçlular. Çünkü devlet onları o okula ‘zorla’ tıkmamış, hepsi her gün oraya kendi rızalarıyla gelip bu tacizlere gönüllü olarak katlanmışlardı. Ve tabii böyle öğretmenlerin oturdukları sandalyeleri ve maaşlarını sonuna kadar hak edip etmedikleri konusu bahis mevzuu dahi olamazdı.
Bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için belirtmek gerekir ki, böyle bir ortamda zehirlenerek büyüyenler sadece ‘Tembeller Kümesi’ sakinleri değildir. Güçsüze, başarısıza nasıl davranılması gerektiği konusunda, diğer öğrenciler de iyi bir ders alıyorlardı elbette. Öğretmenimizin cezalandırma yöntemlerinden bir diğeri bu konuda fikir verici olabilir. Zira öğretmenimiz herhangi bir sebepten ötürü kabahatli bulduğu bir öğrenciyi kimi zaman bir günlüğüne Tembeller Kümesi’ne alarak ‘küçük düşürmeyi’ tercih ederdi. Öğrenciler de bu durumu epey komik bulurlardı. Öyle ya, ‘başarılı’ bir öğrenci olan Cengiz’in o sefillerin arasında ne işi vardı? ‘Cengiz tembellerle oturuyor. Ha ha ha.’
İlkokul dendiğinde ilk aklıma gelen şeylerden bir diğeri de dayak konusu. Hakkını yememek gerek, öğretmenimiz dayak söz konusu olduğunda bir parça tembel-çalışkan ayrımı yapsa da, cinsiyet ayrımcılığı gözetmezdi. Dayak yöntemleri de öyle çok marjinal sayılmazdı. Öğretmenimiz öğrencinin saçlarından tutarak kafasını sallamaya başlar, yeteri kadar salladığına inandığında da öğrencinin saçını bırakır, ancak ardından hiç vakit kaybetmeden hala hareket halinde olan kafaya sert bir tokat patlatarak kapanışı yapardı. Bunun dışında en çok kullandığı yöntem, bir milli eğitim klasiği olan, sopa ile vurmaktı. Öğretmenimiz elimizi uzatmamızı ister, sonra da ahşap sopasıyla elimize vururdu. Bu yöntemin zihnimde çok daha derin bir yer edindiğini söyleyebilirim. Zira öğretmenimiz sopayı kullanma konusunda pek ölçülü değildi. Kemiklerimi sızlatan acının üç saatten fazla bir süre devam ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir yandan avucumu boydan boya geçen kalın kırmızı çizgiye, diğer yandan da kol saatime baktığımı, (sözgelimi) 9′un üzerinde olan akrep 12′ye geldiğinde bu acıyı artık hissetmeyeceğimi düşünerek saate konsantre olmaya çalıştığımı bugün gibi hatırlıyorum. Bu, ortalama ayda bir kez kendi dünyamda gerçekleştirmem gereken bir seanstı.
İşin tuhaf yanı şu ki, birlikte geçirdiğimiz beş yıl boyunca öğretmenimi hiç suçlamadım. Ortada bir sorun olduğunu düşünmediğimden, bütün bunları aileme anlatmak aklıma bile gelmedi. Diğer öğrenciler de bütün bu olan biteni yadırgamıyordu. Zaten başka bir öğretmenimiz olmadığı için mukayese imkanı da söz konusu değildi. Ailelerimizin bizim için iyi olduğunu söyledikleri ‘okul’ ve ‘öğretmen’ kavramlarının içini biz farkında bile olmadan bu kişilerin doldurmaları ve öğretmenliğin kutsal addedilmesinden aldıkları krediyle bir derece sorgulanamaz bir statü kazanmış olmaları, bütün bunları olağan kılıyordu. Zaten ailesine öğretmeninden dayak yediğini söyleyen kimi çocukların, bunun üzerine evde ikinci bir dayak yiyebilmesi de bizim kültürümüzde az rastlanılan bir hadise değil. İnsanlara takdir dolu ifadelerle ‘Şimdiki öğretmenler çok yumuşak. Eskiden ne öğretmenler vardı, yanlarında çıt çıkaramazdın’ gibi delice şeyler söyletebilen kültür de yine aynı kültür.
Mezun olduktan uzun yıllar sonra bütün yaşadıklarımı tekrar düşündüğümde ilkokul öğretmenimin ruhi durumu iyi olmayan, eğitimcilikten ve bilhassa da çocuk psikolojisinden nasibini alamamış bir kadın olduğuna karar verdim.
İlkokul öğretmenim, şehrin en iyisi olduğu söylenilen ilkokulun, en iyilerinden olduğu söylenilen öğretmenlerindendi. Mezun olduğumuz gün ailelerimize, ‘Benim bugün ne hissettiğimi anlamanız mümkün değil, bunu ancak kızınızı verdiğiniz gün anlayabilirsiniz’ gibi duygu yükler sözler sarf etmişti. Ben onun en iyi öğrencilerinden biriydim. Birkaç yıl sonra ona yolda rastlayıp konuşmaya çalıştığımda beni çıkartamadığını söyleyecekti.
1. Giriş
2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak
3. İlkokul Sonrası
4. Hapsolmuşluk
5. Sonuç




Okuyucu Yorumları
semra altinisik says:
20 Şubat 2007 at 11:04 PMSerdar Bey, yazik ki yazinizi okuyup bir zamanlar ogretmenlik yapmis biri olarak ogretmen arkadasim icin utanc duydum. Ancak bunu Milli egitimden nefret etmek yerine ogretmenimden nefret etmek diye cozumlemeniz daha dogru olurdu sanirim.
Ogretmeniniz yanlis bir takdik ile size egitim vermis. Ben dayak atma yasagi oncesi yada sonrasi hicbir cocuga vurmadim, asagilayici bir tavir almadim. Ve sadece cok buyuyup gelistikleri icin mezun olduktan sonra karsima ciktiklarinda taniyamadiysam taniyamiyorum cocuklarimi, bazi ogretmenlerin de yasi geregi hafiza kaybi olabilecegini de dusunun cocuklardaki gelismeyi de.Size mezun olurken soyledigi huzunlu kelimeler edebi olmaya calistigini degil huznunu anlatiyordur buna eminim!!!!!
Tembeller kumesine gelince ,ogretmenler bir sekilde tembel diye adlandirdiginiz gruba ozel davranmak zorunda cunku onlar diger cocuklarinda dikkatlerini dagittiklari icin ayri oturtulmasinda yarar goruyoruz.Hem ilgi hemde digerlerinin dikkat meselesi yuzunden ki en gelismis ulkeler grubuna giren su an yasadigim yerde de boyle bir takdik var ismi aynen boyle olmasada tembeller sinifi, caliskanlar sinifi diye.Bence burada yanlis olan tembeller grubuna degisik onlarin hatirlarini ,onurlarini kirmayici isimler vermek.
Gelelim rahat hazir-ol seklinde ki okula baslama bolumune, o yaslarda buyuk bir grup ogrenciye verilebilecek en kolay yontem bu diyebilirim.Turklugu kucuk yaslarda okunan ant torenleri ile marsimizla bir gruba yaptirtmak daha kolay ve daha pozitif.Su an ilkokul 5.sinifta okuyan Avrupali/ Amerikali cocukla birlikteyim ve cogu ne marsini biliyor ne baskanlar gununun ne anlama geldigini, ne de kurucusunu/baskanini.Ve bu baslarda verilen disiplinin hayatin diger asamalarinda da surecegi inancindayim.
Satirlarimda umarim beni anlayabileceginiz kisimlar olmustur.Yazilarinizi okumaya ve nasil boyle anlamlar cikarabileceginizi anlamaya devam edecegim…
Ogretmeniniz.
Mustafa Aydemir says:
10 Mart 2010 at 2:57 PMÇok nefis bir yazı olmuş kaleminize sağlık. Birkaç gündür sitenize abone oldum çıkamıyorum bir türlü
) Kırk kat bohçaya sarılı bir zihniyeti yazılarınızla soyup sovana çeviriyorsunuz
)
Hakikaten de bir yorumcu arkadaşın dediği gibi, ben de yazınızı okurken bir an benden bahsettiğinizi sandım.
derin ekşioğlu says:
20 Mayıs 2010 at 9:33 PMTembeller kümesinde olmanın çok ama çok önemli bir getirisi vardır hiç kimse sizi nefret edilesi milli eğitimle zehirleyemez.
Üniversiden mezun olana kadar o kümedeydim şu an iş hayatında hala o kümedeyim ve halimden de son derece memnunum.
Ogan Tabanlı says:
17 Temmuz 2010 at 1:41 AMBende liseden yeni (3-4 sene önce) mezun olmuş birisi olarak yorum yapmak istiyorum.
Açıkcası öyle bir lisede okumaya çalıştım ki öğrenciler sadece zaman geçirmek, eğlenmek için okula geliyorlardı.
Arkada oturan 6 sıranın hiçbir şekilde ders ile ilgisi yoktu zaten 11 dersten en az 8 tanesini zayıf getiriyorlardı ve bununla övünüyorlardı. (Bunlar Lise 1′de çıkarılan af ile geçmiş, Lise 2 ve 3′ü de sorumlu olarak geçmiş ama büyük ihtimalle mezun olmamamış öğrencilerdi.) Sanki amaçları birşeyler öğrenmek değilde dersleri sabote etmekti.
Dersimize giren öğretmen yumuşak, iyi niyetli, vurup dövemeyen bir tip ise o derste dersi dinlemek imkansız bir hâl alıyordu, bağıran mı dersiniz, ayakta dolaşan mı dersiniz… En sevdiğim derslerde hocayı duyamadığımı hatırlıyorum. (Gerçekten abartmıyorum.)
Ama bazı sert hocalar bunları susturabiliyorlardı. Örneğin, bir edebiyatcımız vardı; “Eğer konuşursanız döverim” derdi ve gerçekten de birisi konuşursa o kişinin yanına gider bütün gücüyle tokadı patlatıp çocuğu sıraya yapıştırırdı ve “Eğer döverim dediysem döverim, yoksa bana güveninizi yitirirsiniz” derdi. İnanır mısınız, düzgün ders dinleyebildiğim tek ders onun dersiydi. Yeni bir hoca geldiği zaman inşallah gelen hoca da edebiyatcı gibi sert çıkar, bunları konuşturmaz diye dua ederdim.
Şimdi bu öğrenciler dayak yeseler öğretmenler suçlu çıkıyor. Ama dayak yemeseler, dersi dinlemek isteyen birçok öğrencinin hakkını gasp ediyorlardı.
Siz yazınızda öğretmeni tamamen yanlış, haksız ve suçlu öğrenciyi de tamamen haklı göstermişsiniz, ama malesef bu oran her zaman, her yerde aynı olmuyor…
muzaffer tabanlı says:
17 Temmuz 2010 at 1:52 AMYanıtlara sadece “şöyle bir” göz attım.
En azından seni anlamaya çalışmaları, önce ülke, sonra insanlık açısından bir artı.
Sadece insanız.. Futbol gibi düşünmek milliyetçiliği bir parça sirin gösterebilir ama dünyanın en büyük kanseri işte.. Milliyetçilik, Devletçilik ve din.. Dünyanın iliklerini kemiren en büyük üç kanser..
“isyankaradam.com” da yazmayı düşünüyorum. Arzu edersen göz atabilirsin.
Sevgiyle, gönlünce..
Tilbe says:
17 Temmuz 2010 at 12:55 PMEvet, o sopa olayı bizde de vardı. Hoca gelmeden önce kaç kelime konuşursan sınıf başkanı tahtaya yazıyodu. Kelime sayısınca sopa ile eline vuruyorlardı. Ama ilkokul 4. sınıfa geldiğimden bu yana (üniversite 1′deyim) hiç dayak, tokat, hakaret tarzı bir durumla karşılaşmadım.
Ki bence şimdiki hocalar çok vurdumduymaz. Derste uzun eşek oynayan mı ararsın, ayağa kalkıp hocanın taklidini yapan mı? Eskisi çok katı olsa da şimdiki eğitim sistemi çok disiplinsiz. Öğrenciler ders anlatmaya çabalayan bir hocanın suratına küfür edip de disiplin cezası almadan ortada rahat rahat at oynatmamalı bence.
Ahmet Mehdi Yılmaz says:
28 Mart 2012 at 7:00 AMBu sistemden geçipde hala “eğil”meyen insanlar varsa askeriyede de aynı şekilde zorla alınan enformasyon ve ağaçlara verdirilen selamlarla bu ihtiyaç gideriliyor. Dayak hiçbir zaman geçerli bir çözüm değil. Okumayı istemeyen öğrenciyi okutmamak geçerli biz çözüm. Lisede ben de ders dinleyemez olduğum durumlar olurdu, bugün üniversitedeyim ve durum hala aynı, bunun sebebi dayaksızlık değil, haketmeyen öğrencinin haketmediği derste bulunması. Konuşanların ve dersin işleyişine zarar verenlerin dersten atılmaması çok büyük bir adaletsizlik. İlk ve orta mekteblerimiz hala bu durumdayken, hakeden hakettiğini çocuk yaşta alamıyorken biz hukuk mücadelesini 7 yaşında kaybetmişiz.