• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Muhafazakarlığın Temelleri

15 May2011
 

[15 Mayıs 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

İnsan, muğlaklıktan, belirsizlikten hoşlanmayan bir varlık. Dolayısıyla da, sınırlı kapasitesine rağmen karşılaştığı her gerçekliğe bir açıklama getirme, bir cevap bulma, bir anlam yükleme ihtiyacı hissediyor. Ancak ne var ki, bu ihtiyacı giderebilmek kolay olmadığı gibi, pek mümkün de değil… Zira dünya, insan zihni için son derece karmaşık bir yer. Daha da önemlisi, “anlam”, içinden kolay çıkılabilir bir konu olmak şöyle dursun, insanlığın halen çözememiş olduğu bir muamma durumunda.

Algılama Zorluğu
Dünyanın karmaşıklığı ile başa çıkmak isteyen insan, başlıca iki yol izliyor: Maruz kaldığı algı miktarını baştan sınırlı tutmak ve algıladığı nesneleri basitleştirmek.

Ders işlenirken koridordan gürültüler gelmesi üzerine öğretmenin sınıfın kapısını kapatması, birinci durumun bir örneği. İkinci durum ise, herkesi ve herşeyi karikatürleşmeye karşılık geliyor!1

Karikatürleştirme beynimiz adına son derece işlevsel bir yöntem. Çünkü bir gerçekliğin kendisini anlamaya çalışmaktansa, karikatürü üzerinden çözümlemede bulunmak elbette çok daha kolay. Dünyada önyargıların aptallığımızla aynı ölçüde yaygın olmasının nedeni de zaten bu!

Anlamlandırma Zorluğu
Anlamlandırma zorluğu, insanın aczini daha da belirgin kılan bir örnek. Bu konuda önemli bir makale yayınlayan Arie W. Kruglanski ve Donna M. Webster, anlamsızlıktan rahatsızlık duyan insanın sergilediği tavırları iki aşamada açıklıyor:

Birinci aşamada, henüz işin başında olan insan, karşı karşıya olduğu muammaların sırrını bir an evvel öğrenmek istemektedir. Ancak aynı insan, dünyayı bir şekilde anlamlandıran herhangi bir cevap elde eder etmez, o ana dek sergilediği arayışçı ve sabırsız tavrını tamamen tersine döndürmekte ve bu ikinci aşamada, ilk aşamada bulduğu cevaba sıkı sıkıya sarılarak yeni doğrulara kapalı hale gelmektedir.2

Bu tavır değişikliğinin sebebi açıktır: İnsan, hayatı (yanlış şekilde de olsa) bir biçimde anlamlandırabilme ihtiyacındadır. Bu anlamın kimi saç ayaklarını kaybeder gibi olduğu an ise, bir tür kaybolmuşluğa sürüklendiğinin farkındadır. Dolayısıyla da, anlam dünyasını mümkün mertebe muhafaza etmek istemektedir. Hayata bakışında kimi problemler bulunduğunu için için hissettiği durumlarda bunu kendisine dahi itiraf etmekten çekinmesinin sebebi de bundandır.

Muhafazakarlığın temeli budur. Bertrand Russell‘ın “İnsanın istediği bilgi değil, kesinliktir” şeklindeki meşhur sözü de bu temele işaret eder. Bütün bunlardan hareketle, muhafazakarlığın “insanın rüyasından uyanmak istememesi” olduğu da söylenebilir.

Farklı Dünyalar, Farklı Muhafazakarlıklar
Muhafazakarlık insanları kendi dünyalarına hapseder. Çok farklı şekiller alabilmesi mümkün olan bu dünyalarda yaşayan insanlar, hayatı (ve daha geniş anlamda, varlığı) söz konusu dünyanın içinden anlamlandırırlar.

· Hedonizmin yapay dünyası, bir haz alma ve eğlence mekanıdır.

· Milliyetçiliğin yapay dünyası, farklı milletlerden insanların yaşadığı ve safların milli aidiyet üzerinden belirlendiği bir yerdir; potansiyel bir savaş meydanıdır.

· Dinin yapay dünyası, sonraki dünya için bir imtihan yeridir; (tıpkı Sokrat’ın mağara alegorisinde olduğu gibi) gerçek olanın ucuz bir kopyasıdır – ve bir yönüyle, yapay olduğunu itiraf eden tek yapay dünyadır.

· İdeolojilerin yapay dünyası, ideolojinin vaad ettiği dünya cennetine olan görece uzaklığıyla tanımlanan yerdir. Örneğin, Marksizme göre günümüzün dünyası, artı değerin sömürüsünün oyun alanıdır. Kemalizme göre, Türkiye ve İslam dünyası cahillik ve bağnazlık, seküler Batı ise harikalar diyarıdır.

Bu dünyalardan (ya da diğerlerinden) herhangi birinde yaşayan bir insan, bir başka dünyaya ait olan ve bambaşka önkabüllere dayanan değerlendirmelerle karşı karşıya geldiğinde, hayatı anlamlandırış şeklinin tehdit altına girdiğini sezerek endişe duymaya başlayacak ve bu endişenin ima ettiği kaybolmuşluk hissinden kurtulma adına kendi anlam dünyasına daha sıkı sarılmaya yönelecektir.

Bütün bunlar, insanın varlık ile başa çıkma adına çıktığı yolculuğun genellikle hazin bir şekilde sonlandığını gösterir. Zira işin başındaki kaygısı varlığı anlamlandırabilmek olan insan, bu amaçla kendisi için bir anlam dünyası inşa etmekte, ancak neticede bu dünya, anlama amacında olduğu varlıktan daha büyük bir önem kazanmaktadır.

* * *

MEDYA NOTU
Radikal gazetesinin muhafazakar yazarı Ezgi Başaran, “Eşcinsellerin muhafazakârlığı” başlıklı yazısında Türkiye’deki eşcinsellerin %30’dan fazlasının AKP’yi destekliyor olmasını incelemeye değer bulmuş. Başaran’ınki tabii yukarıdakinden biraz farklı bir muhafazakarlık yazısı. Yazması da çok zor değil… İşe halkın %47’sinin oy verdiği bir partiyi kitle partisi olarak görmeyerek başlıyorsunuz, gerisi geliyor… Muhafazakarlık zor zanaat! İnsan kimi zaman kimin muhafazakar olduğunu bile şaşırabiliyor…

1 Neuberg, Steven L.; and Jason T. Newsom. 1993. “Personal Need for Structure: Individual Differences in the Desire for Simple Structure.” Journal of Personality and Social Psychology 65(1): 113-131.
2 Kruglanski, Arie W.; and Donna M. Webster. 1996. “Motivated Closing of the Mind: “Seizing” and “Freezing”.” Psychological Review 103(2): 263-283.
Paylaş:
11

Okuyucu Yorumları

 

fc says:

16 May 2011 at 3:10 PM

Sn Serdar bey

Son yazınızda yapilan tespitler çok güzel fakat bunlar insanoğlunun çok büyük bir bölümü için geçerli olan tespitler gibi gözüktü bana(belki yüzde 90 cıvarı). Fakat bu tespitlere uyan herkese muhafazakar dersek muhafazakarlığın birincil olarak cağrıştırdığı anlamı çok genişletmiş olmazmıyız.?

Mesela kesinlik arama isteğini muhafazakarlık olarak yourumlarsak ve insan doğasında kesinlik arama içgüdüsü veya isteği vardır (ki ben varolduğuna inanıyorum) diye bir varsayımda bulunursak , buradan insan doğal yapısı itibarı ile muhafazakardır diye bir tespit çıkmazmı?.

O zaman kanada da muhafazakarlar şeçimi kazandı dediğimiz zaman kaybedenleri nasıl tanımlayacağız?. Kaybedenlere anti muhafazakar diyebilirmiyiz?

Belkide Kanada kaybedenlere de bir isim bulmak (karikaturleştirmek) ihtiyacı duymak ta bir nevi muhazakarlık egilimi olarak algılanabilir.

Belkide ileriki bölümlerde muhafazakarlık kapsamını daha da daraltacaksınız veya liberalliği sınıflandırdığınız şekilde(sosyal/ekonomik vs) muhafazakarlığıda sınıflandırıp değişik sınıflara değşik tanımlamalar getireceksiniz .

Felsefik ve siyasi açıdan benim kafamdaki muhafazakar tanımı :” İnsan akıl ve mantığının kesin bilgiye ulaşmak konusunda sınırlı kapasitesinin olduğuna inanan(kesin lik konusunda insanın yanılabileceğine inanan) bu sebeplede ani ve devrimsel değişimlere karşı olan ve örf,adet,geleneklere bağlılığı savunan veya bu alanda insan mantığına dayalı ani ve büyük çapta değişimlere karşı olup evrimsel değişim taraftarı olan kişi”

Sizin yazılarınızı okuduktan sonra benim kafamı karıştıran da hem ”kesinlik arama istenci olan insanın” hemde, ”İnsanın kesin ve doğru bilgiye ulaşma kapasitesinin ve becerisinin tam olarak varolmadığı felsefesini güden insanın” aynı muhafazakarlık tanımına girmesi.

İleriki bölümlerde bu konuyada açıklık getirebilirseniz sevinirim

 
 

Mehmet Dokumacı says:

17 May 2011 at 3:48 PM

Sayın Serdar Kaya,

Tweetlerinizi yeni takip etmeye başladım ve çok faydalanıyorum. Bu yazınızı da dikkatle okudum.

“Çok farklı şekiller alabilmesi mümkün olan bu dünyalarda yaşayan insanlar, hayatı (ve daha geniş anlamda, varlığı) söz konusu dünyanın içinden anlamlandırırlar.” diyorsunuz. Siz de bu tespiti yaparken, bu kuralın dışında olduğunuzu düşünüyor musunuz? Yani, bu tespit de bir karikatürleştirme ve tam doğru değil, değil mi?

“O zaman, gerçek nerede?” arayışı bitmiyor ve insan aklı buna çözüm bulamıyor. Demek ki bir yol göstericiye ihtiyacı var ve bu yol göstericiler peygamberlerdir. Onların bilgilerinde hiçbir eksiklik ve tenakuz yoktur.

Saygılarımla.

 
 

AnonimYorumcu says:

18 May 2011 at 10:53 PM

Mehmet bey,

Daha onceki yazilarda da benzer bir tartisma acildi.

Ben de sormustum: Bir insan nasil “[Peygamberlerin] bilgilerinde hiçbir eksiklik ve tenakuz” olmadigini soyleyebilir? Buna inaniyor olabilirsiniz. Sadece bu inancinizdan nasil bu denli kesin emin olabiliyorsunuz onu merak ediyorum. Ben mesela cogu inancimin, “inanclar” oldugu bilincindeyim, “oyle inaniyorum” diyorum, “elimde bir ispat yok ama oyleymis gibi geliyor” diyorum. Ama bu denli kesin ifadeler kullanma olayini bir tek sizlerde goruyorum. Enteresan. Umarim sorularimi yanlis anlamaz ve cevap yazarsiniz.

Bu tartisma yazidaki “yapay dunyalar” meselesiyle ilgili bence. Yazi baglamindan cikmadan tartisilabilir.

Kolay gelsin.

 
 

Mehmet Dokumacı says:

20 May 2011 at 1:57 PM

Sayın Anonim Yorumcu,
Gerçeği aramak, doğrusunu bulmak konusundaki talebiniz sevindirici. Umarım bu talebinizde samimisiniz.
Önce, inanmaktan başlayalım. “Buna inaniyor olabilirsiniz. Sadece bu inancinizdan nasil bu denli kesin emin olabiliyorsunuz onu merak ediyorum. Ben mesela cogu inancimin, “inanclar” oldugu bilincindeyim, “oyle inaniyorum” diyorum, “elimde bir ispat yok ama oyleymis gibi geliyor” diyorum. “ diyorsunuz. Bu dediğinize biz “inanç” demiyoruz. Kuvvetli ise “zan”, zayıf ise “vehim” diyoruz. Şimdi size “Pastagonya ülkesinin başşehri Astagonya’dır” desem ne dersiniz? Eğer hiç coğrafya bilmiyorsanız ve dünyayı da hiç gezmemişseniz, beni de hiç tanımıyorsanız, buna muhtemelen inanmazsınız, fakat içinizde bir şüphe doğabilir. Birkaç kişiye sorar (tabii şimdi google’dan arar), cevap alamazsanız, içinizde bir vehim oluşabilir. Bu bir zan değildir, bir inanç hiç değildir. Etraflıca bir araştırmadan sonra içinizdeki bu şüphe kaybolur, olmadığına dair bir inanç oluşur. Fakat, “Japonya’nın başşehri Tokyo’dur” desem, gidip görmediğinizi farzedelim, hemen inanırsınız. Zira bunu o kadar çok kimseden duymuş, dinlemiş, sinemada, videoda görmüşsünüzdür ki, bu kadar kişinin ve haberin yalan bir söz üzerinde birleşmesine imkan verilemez. Buna da bizim dilimizde “tevatür” diyoruz. Şimdiki kullanılış anlamını kasdetmiyorum. Japonya diye bir ülkenin mevcudiyetine inanmanız bir inançdır, zan değildir, vehim hiç değildir. Fakat, konudan hiç bilgisi olmayan bir kimsede böyle bir inanç oluşmayacaktı. Belki sadece “zan” olarak kalacaktı.
Umarım, bu anlattıklarım, yazınızdaki kanaatinizde bir yeniden değerlendirmeye yol açar, en azından bu inancınızın yanlışlığı hakkında en azından bir vehim, belki de bir zan oluşur, araştırırsınız.
Peygambere inananlar arasında, “bu yüzün sahibi yalancı olamaz” diyerek, hiçbir soru sormadan inanan kimseler bulunduğu gibi, ayın ikiye ayrıldığı mucizesini görüp, uzaktan gelen ticaret kervanlarından da teyit almasına rağmen inanmayanlar da oldu. Herkeste aynı tesiri göstermemesi, tarafların psikolojik durumlarını incelemek yoluyla açıklanabilir. Bu yazının kapsamına sığmaz.
Yazı bağlamından çıkmadan cevap istediğinizden, bu kadar kısa bitiriyorum. Ayrıca istediğiniz kadar detaya girebiliriz.
Kolay gelsin.

 
 

fc says:

20 May 2011 at 3:16 PM

sn Mehmet bey

Ayın ikiye ayrıldığı mucizesini ilk kez duydum. Açıklarmısınız

fc

 
 

Mehmet Dokumacı says:

20 May 2011 at 3:32 PM

Burada, ana yazının konusunun iyice dışına çıkıyoruz. Bu konuda bir çok kaynak var. Dini konularda ciddi bir kaynak olarak, http://www.hakikatkitabevi.com yayınlarını tavsiye ederim.
Saygılarımla.

 
 

fc says:

20 May 2011 at 5:08 PM

sn Mehmet bey.

Aşağıdaki sitede yazılanlar Kuranda mucize olmadığını savunuyor:

http://www.diniyazilar.com/dy/oku/330/hz-muhammede-mucize-verilmis-midir.htm

Ben anonimle olan tartışmanıza yorum yapmayacağım fakat sizin ay ın yarılması iddianız ve yukarıda verdığim site de ki iddialar ana yazının YAPAY DÜNYALAR meselesi kapsamına girebilir.

saygılar

 
 

Mehmet Dokumacı says:

20 May 2011 at 5:40 PM

Sayın FC,

İnanç konusunda doğru tektir. Hatalı ise çoktur. Her hatalıya cevap bulmak yerine, doğru olanı öğrenmek için biraz gayret sarfedilirse, hatalıların hepsinin cevabı alınmış olur. Yoksa, soruların sonu gelmez. Bunlara tek tek cevap vermeye ne zaman, ne sütun (burada server) yetmez.

Saygılarımla.

 
 

AnonimYorumcu says:

20 May 2011 at 6:18 PM

Mehmet bey,

Cevabinizi okudum.

Fakat yine de acik bir soru sordugumu dusunuyorum ama acik bir cevap alamadim. Siz bir seye “inaniyorsunuz”. Ama inancinizin “gercek” oldugunu soyluyorsunuz. “Onların bilgilerinde hiçbir eksiklik ve tenakuz yoktur.” yazmissiniz. Bu size gore bir inanctan da ote, bir gercek durumunda. Yaniliyor muyum? “Ben oyle inaniyorum” yazmiyorsunuz, bunun gercekliginden eminsiniz, bu biz inansak da inanmasak da gercek size gore.

Cevabi net almak icin sorularimi numaralandiracagim.

(1) Boyle kesin bir kanaate nasil ulastiniz, bunun gercekliginden ne kadar eminsiniz?

(2) Yukarida bahsettiginiz gibi cilt cilt kaynak, kitap gosterebilecek olsaniz dahi 1400 yil once yasanmis olaylara dair tam olarak “guvenilir” olamazsiniz. Dolayisiyla, sizin kanaatleriniz 1400 yil boyunca degisen (ve pek cok farkli pratige evrilmis) bir kulturden geliyor. Kanaatlerinizin “sahih” oldugundan nasil emin olabiliyorsunuz?

Siz Mustafa bey gibi ustten konusmadiginiz icin diyalog daha anlamli…

Gercekten merak ettigim sorular bunlar. Tam sorularin cevabina yonelik yazarsaniz sevinirim.

Kolay gelsin.

 
 

fc says:

20 May 2011 at 6:40 PM

sn Mehmet bey

Acaba sizin veya ikimizinde yaptığı Serdar beyin yazısında yaptığı aşağıdaki tespite güzel bir örnek oluştururmu?:

”Bu dünyalardan (ya da diğerlerinden) herhangi birinde yaşayan bir insan, bir başka dünyaya ait olan ve bambaşka önkabüllere dayanan değerlendirmelerle karşı karşıya geldiğinde, hayatı anlamlandırış şeklinin tehdit altına girdiğini sezerek endişe duymaya başlayacak ve bu endişenin ima ettiği kaybolmuşluk hissinden kurtulma adına kendi anlam dünyasına daha sıkı sarılmaya yönelecektir.”

saygılar

 
 

Mehmet Dokumacı says:

21 May 2011 at 9:41 AM

Anonim Yorumcu Bey,
Samimiyetiniz, cevap yazmamda beni teşvik ediyor.
Cevabımın, sorularınızı kapsadığını düşünüyorum. Numaralandırdığınız sorularınız aslında aynı soru. “Nasıl oluyor da inanabiliyorsunuz?” diyorsunuz. Ben de cevabımda tam bunu anlatmıştım. Özetle, inanmak için yeterli bilginin gerekli olduğuna vurgu yaptım. Yeterli bilgisi olmayanın inanamadığı bir hususa, yeterli bilgisi olanın inanacağından bahsettim. Bazılarının inanmaması, inananlar için hiç de önemli olmuyor. Bugün, aya seyahatin gerçek olmadığına inananlar var. Hatta dünyanın yuvarlak olmadığına inananlar var. Bu bizim inancımızı etkiliyor mu? Etkilemiyor, çünkü bu konularda yeterli bilgimiz var.
Bir konuda gerçeğe ulaşmak istiyorsak, mutlaka inceleme, araştırma yapmalıyız. Konuyu sübjektifleştirmeden biraz içine girmenizi tavsiye ederim. Zira, inanca giden yol, her konu için ve her insan için farklı olabiliyor. Tabii ki bu konu sizin için önemliyse. “Benim için farketmez, öyle de olsa, böyle de olsa” diyenin o konuda gerçeğe ulaşması mümkün olmaz. Geriden bakarak kendiliğinden bir inanç oluşmasını beklemek, olmayınca da “ben inanamıyorum, sen nasıl inandın demek” yerine olur mu?
Verdiğim kaynaklarda size yeterli bilgileri bulacağınızı kuvvetle umuyorum. Kendim ve entellektüel seviyesi yüksek bir çok kimse tarafından tecrübe edilmiştir.
Bu yazının Sn. FC için de geçerli olduğunu düşünüyorum.
Kolay gelsin.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.