• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Öğretmenler Gününde Neyi Kutluyoruz?

20 Nov2011
 

[20 Kasım 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

ABD’nin New Jersey eyaletindeki Bankbridge Lisesi’nde öğrenci olan Julio Artuz, öğretmenlerinden birinin derste sürekli onu küçük düşüren sözler sarf ettiğini söylediğinde, ailesi ona inanmadı. Zira, bir öğretmenin böyle şeyler yapması, Batı ülkelerinde pek sık rastlanan bir şey değil. Bunun üzerine, Julio, ilgili öğretmenin derslerinden birini cep telefonuyla videoya aldı.

Julio’nun ailesi, videodaki görüntülere inanamadı. Öğretmen, sınıfta (yer yer argo kelimeler de kullanarak) Julio’yu aşağılıyor ve hatta “Sana istediğimi söylerim”, “Bana hiçbir şey yapamazsın” gibi ifadelerle kendisini psikolojik anlamda ezmeye çalışıyordu. Bunun üzerine, Julio’nun babası okula giderek ilgili öğretmen ile görüştü. Öğretmen, kullandığı ifadeler için üzgün olduğunu söyledi ve evde eşiyle yaşamakta olduğu bazı sorunların işine de yansıdığını ifade etti. Baba, ikna olmamıştı. Çünkü ona göre, hiçbir şey videoda izlediklerini mazur gösteremezdi.

Videonun (geçtiğimiz Perşembe günü) NBC’de yayınlanmasının ardından, Amerikalı pek çok veli görüntüler karşısında şok oldu ve lise, derhal öğretmen hakkında soruşturma başlattı. Öğretmenin tavırları çocukların psikolojik sağlığı için tehlike arz eder nitelikte olduğundan, bu şartlar altında derslere girmeye devam etmesine müsaade edilemezdi. Bu nedenle, öğretmen, soruşturma sona erene dek ücretli izne gönderildi.

Kalp Kırmak
ABD’deki olayda, öğretmenin öğrenciye yönelik herhangi bir fiziksel saldırısı söz konusu değil. İnfiale neden olan, sadece öğrenciyi inciten tavır ve sözler. Zira psikologların sıklıkla belirttikleri gibi, bu türden tecrübeler, öğrencilere otorite sahibi olmanın başkalarını ezmeyi meşru kıldığı düşüncesini telkin ediyor. Bu şekildeki tavırlara maruz kalan bir öğrenci, hem kendisine saygısını yitiriyor hem de ileride kendisinden daha zayıf olan insanlara benzeri türden davranışlar sergilemekte bir mahzur görmüyor. Tabii bu işin sadece pedagojik yönü. Bu türden davranışlar, etik anlamda da sorunlu. Çünkü, bir eğitim kurumunda çalışıyor olmak, bir insana başkalarını (ve hele hele kendisinden küçükleri) ezme hakkını (elbette) vermiyor.

ABD’de öğrencilerini alaya alan ve zaman zaman “tembel”, “aptal”, “şişko” gibi incitici hakaretlerde bulunan öğretmenlerin oranının %1 ila 2 arasında olduğu tahmin ediliyor. Öğrenciye vurmaya kalkan ise elbette hiç yok, çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi durumunda ilgili kişinin bu mesleğe devam edebilmesi mümkün değil.

Türk Eğitim Sistemi
Türkiye’deki tablo, ABD örneği ile taban tabana zıt olan pek çok yön içeriyor. Herşeyden önce, Türkiye’de bir lise öğretmeninin öğrencisini sınıfta küçük düşürmesinin haber değeri dahi yoktur. Zira pek çok okulda hemen her gün yaşanan ve zaman zaman hakaretin ötesine geçerek fiziksel şiddet de içeren olaylar, Türkiye’de istisnadan ziyade kural durumundadır. Öğretmen terörünün haber olabilmesi, ancak sergilenen şiddetin alışıldık seviyenin ötesine geçmesi durumunda mümkün olabilir.

Bunun böyle olmasında, (diğer sebepler arasında) hakaret ya da fiziksel şiddetin Türkiye’de hala bir eğitim aracı olarak görülebiliyor olmasının payı büyüktür. Bu algıya göre, öğretmen ile öğrenci arasında hiyerarşik bir ilişki vardır. Ancak bu hiyerarşi, meşruiyetini öğretmenin bilgisinden ziyade, yaşından ve otoritesinden alır. Bu ilişkide yaşça küçük ve otoriteden yoksun olan öğrenciye düşen, öğretmeninin “sözünü dinleyerek” başarılı olmaktır. Dolayısıyla da, öğretmenin öğrenciye “tembel” ya da “aptal” şeklindeki hakaretleri, öğretmenin değil, öğrencinin hata hanesine yazılır. Çünkü bu hakaretlere (ve kimi zaman da şiddete) öğrencinin hatasının ya da “yaramazlığının” neden olduğu, öğrenci öyle hak ettiği için öğretmenin bu tavrı sergilediği ve hatta bu şekilde çocuğu “adam ettiği” düşünülür. Konunun pedagojik boyutu çok fazla akla getirilmez. Bu şekilde yürütülen bir eğitim faaliyetinin nasıl bir kültürü yansıttığı ve pekiştirdiği (ya da geçimsizliğin, özgüven yoksunluğunun ve şiddet eğiliminin Türkiye’de neden adeta kültürel kimliğin bir parçası haline geldiği) ise, pek kimsenin gündeminde değildir.

NBC’deki haberde, “Öfkeli veliler, bir öğretmenin bir öğrenciye kötü davranacağına ilk başta inanamadıklarını söylediler” şeklinde bir ifade yer alıyordu. Belli ki, “kötü davranış” dendiğinde Amerikalı ve Türkiyeli veliler aynı şeyi anlamıyor.

Sonsöz
Pek çok resmi gün için olduğu gibi Öğretmenler Günü kutlamaları için de aynı soruyu sormak gerekli: Neyi kutluyoruz? Niye kutluyoruz?

Hiç düşündük mü?

Zira ortada kutlamaya değer bir başarı olmadığı açık.

Paylaş:
13

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

20 November 2011 at 4:01 AM

Bir görüşe göre “başarı” iki zıt yönü işaret edebilecek kadar spekülâsyona açık bir kavram.

Sorular maksattan yola çıkılarak “genel maksat ne?” diye sorulduğunda;

“…Türk Millî Eğitiminin genel amacı, [niyeti bozup] Türk milletinin bütün [gayrısız içtima ] fertlerini;

1. Atatürk inkılap ve ilkelerine [ hangi ilkesine yapışırsanız, devlet kapısının sağlam bir kulpunu tutacaksınız ] ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı [ çünkü bize, bizim en büyük düşmanımız şeytanları gösterecektir]; Türk milletinin millî [iç ve dış mihrakı belli ], ahlaki [emirlere uyan], insani [isyan etmeyen], manevi[kalbi temiz] ve kültürel değerlerini benimseyen [iktidar talep etmeyen], koruyan [muhbir] ve geliştiren [yalak]; ailesini[çıkarını], vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına[devleti âlinin cenapları] ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere [patron daima haklıdır] dayanan demokratik[kafiye]; laik [tapınak rahiplerinin vesayetinde ] ve sosyal [ makbul tebanın] bir hukuk [kanun] devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne [?] karşı görev ve sorumluluklarını [en içten huşu dolu hizmet bilinciyle dolup taşmak] bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek…”

biçiminde verilmiş bir yanıtın hedefine ulaşmış olması, “kutlamaya değer bir başarı” ya delâlet eder.

Bu durum kıyasa tâbii tutulduğunda aslında pekâlâ da “uşak yetiştirme” ye özdeş bir işlem ile karşı karşıya olunduğu iddiasında bulunulabilir.

Hizmetkârların, efendi ile aralarındaki eşit olmayan ilişkilerinin otoriter/buyurgan olmasında şaşılacak bir yan yoksa şayet, programın gayetle de tıkız kullar yetiştirebilmek noktasındaki başarısı “taktire şayan” sıfatıyla bile taçlandırılabilir neredeyse…

E! bir de, ebeveynin uhdesinde bulunan doğal ( olgunlaşmamışlığın velayete muhtaçlığı bakımında ) “otorite”nin (yol ve dolu gösteren anne-baba), ebeveynden alınıp kurgusal kurumların ( çocukların boş gösterenin önüne atılabilmesi ) uhdesine verilebilmesi kaçınılmaz olarak bir”ezme” faaliyetini zorunlu kılar; ‘makbul vatandaş’ üretilebilmesi ve maksadın hâsıl olabilmesi bakımından…Yoksa, bu işler gönül ‘rıza’sıyla yapılmazsa “öğretmen kutsaldır ana gibi” olabilir mi hiç?

Pekişmek, pekiştirmek ve “yerli malı yurdun malı” göz önüne alınarak, içinde bulunduğumuz ahvâl ve şerâitle mümkünleri bitiştirdiğimizde : bundan iyisi Şam’da kaysıyı beğenmeyene Dersim’de biber gazı olur. Varlığını ‘rıza’ ile teslim etmeyenden 3 Ali-rıza ile de almasını bilen bir ululukla karşı karşıyayız:

“öğretmenler, köle pazarı sizin eseriniz olacaktır…”

Bence kutlu bir iş. Hem öbür ucu muassır medeniyete gider. Bir tabak pirinçle yaşayabilen mi maliyeti düşürüp pazar direncimizi kavileştirir, günde üç öğün talep eden mi?

Muassır medeniyete giden yol yerli ( cumhuriyete karşı görev ve sorumluluklarını bilen ) malın sırtında yükselecektir…

Amerikayla mukayese tam oturmamış. Bizim coğrafi koşullarımızla onlarınkisi aynı olmadığından kültür farklılıklarını da ekledik mi, bunlar hep maliyeti artırır…

“…saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilgisi
hadım tarih ,kundakçı matematik,geri kafalı gramer
evet bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza
“verem olmak üretimi düşürür” ibaresini çizer…” İsmet Özel

 
 

yasin says:

20 November 2011 at 11:40 AM

Hocam yazdıklarınıza sonuna kadar katılıyorum. Ben de İstanbulda bir lisede öğretmenim. Öğretmenlerin değil fiziki sözle dahi şiddet kullanması tabii ki savunulamaz. Fakat sizin bu değerlendirmeleri yaparken göremediğiniz şeyler var. Çünkü toplumumuzda hala aileler dayak ve hakareti bir terbiye aracı olarak kullanıyor. Çocuklar birbirleriyle çeteleşerek kavga ederek yetişiyor. Kısaca bizim toplumumuz şiddete zaten fazlaca meyilli. Argo ve hakaretvari konuşmalar tvlerde meşrulaştırılıyor. Bu durumda okulda çocuğa normal davrandığınızda sizi umursamıyor. Mecburen bağırmak çağırmak bazen korkutmak zorunda kalıyorsunuz. İstanbuldaki birçok lise (özellikle taşra diyebileceğimiz yerler) berbat durumda. Bazı okullarda sürekli kavgalar, öğretmen dövmeler gırla gidiyor. Bunlar çok fazla duyulmuyor. Yani sadece öğretmenler değil, öğrenciler de şiddet kullanıyor.

Öğretmenler günü konusunda da haklısınız. Hiçbir meslek kutsallaştırılmamalı. Polisler günü doktorlar günü yoksa öğretmenler günü de olmamalı.

 
 

Kubilay says:

20 November 2011 at 1:46 PM

Türkiye’de resmi ideoloji halkla iki dil ile iletişim kuragelmiştir: hukukun dili ve eğitimin dili. Bence biz öğretmenler gününde bizimle bu yolla iletişim kuran resmi ideolojiyi (onun temsilcisini) ululuyoruz.

 
 

deniz says:

20 November 2011 at 2:51 PM

Aklıma kazınan bir anımı paylaşmak istiyorum. İlkokul 2. sınıfta Naciye Kantaş ismini unutmam mümkün değil ilkokul öğretmenim vardı. küçük bir ilçe de yaşıyorduk o zaman ailem yakınımızdaki okulun eğitimini beğenmediği için beni uzak olan okula göndermişti. Her sabah uzunca bir yoldan yürüyordum. Bazen yollar karlı, buzlu oluyordu. Benimde çok sıcak tutan montum vardı. Çünkü benim giymem gereken monttan bir kaç beden büyük ama çok şirin mavi bir monttu.Yürüdüğüm uzunca bir tren yolu vardı. O zaman gözümde hiç büyümezdi yollar büyük bir mutlulukla atardım adımlarımı.
Bir gün öğretmenimiz bize haberleri izleyip deftere yazmamız gerektiğini söylediğinde ne yapacağımı bilememiştim. Ben de televizyon izleyemediğim için bir sürü kötü haber sıralayıp yazmıştım bir güzel. Öğretmenim bunu anlayıp anlamadığından hiç bir zaman haberim olmadı. Aklıma geldikçe hala gülerim.

Yine bir gün derste çarpım tablosunu öğreniyorduk. Öğretmenimiz okulun en iyi öğretmeni olarak bilinirdi. Bana 7 kere 8 in kaç olduğunu sorduğunda veremediğim cevap yüzünden kulağımı çekmişti.Kulağımın ağrısı gece boyunca sürdü ve ertesi gün şişmişti.Ablam okula geldi ve onun da ilkokul öğretmeniydi Naciye Kantaş.

Şuan yüzünü bile hatırlamakta zorluk çektiğim ama sevgisi içimde sonsuz olan bu öğretmenime binlerce teşekkür ediyorum.

Ve kulağımı çeken öğretmenim bir gün kış ayında bizim yakabilmemiz için yarım ton kömür göndermişti.

3. sınıftayken oradan ayrıldık ailemle birlikte. Öğretmenimi ziyaret etmiştim bir yıl sonrasında. Bana kıymalı dolma ikram etmişti evinde. Tadını da unutmadım o evin kokusunu da.

Ankara’ya geldiğimizde 3. sınıftayken bütün problemleri ilk yapan bendim. İsmini şuan hatırlayamadığım öğretmenim veli toplantısında çok zeki çalışkan olduğumu ama asabi olduğumu söylemiş. Naciye öğretmenimden sonra bu öğretmen bana pek birşey katamıyordu…

Bazen eğitimime orada devam etseymişim çok daha iyi olacakmış derken buluveriyorum kendimi.

Okul değiştirdikçe ben de değiştim. Yeni okula yeni arkadaşlara yeni bir semte alışmak her çocuk için zorlayıcıdır.

Bütün bunları yazmam gereksiz gibi görünebilir. Aslında söylemek istediğim şudur : nerede ne şekilde hayatı daha iyi anlayabileceğimiz ve davranışlarımızın daha sağlıklı olabileceğini öngörülerle kestirebilmek çok zor. Bu yaşadığımız şehirlerin daha iyi olmasıyla gittiğimiz okulların mükemmel, bütün öğretmenlerin kusursuz olmasıyla psikolojimizi pedegogların söylediğine göre şekillendirilmeye çalışan küçük beynimizle ilgili bir durum değil.

ABD’de ve Türkiye’ de ”kötü davranış” dendiğinde anlaşılan şeyin farklılığı bir yana aynı aile içindeki bireylerin bile ”kötü davranış” konusunda çok farklı düşündüğünü görebiliyoruz.

Bütün bu yazdıklarınızı beğenmekle birlikte bu yorumu da biran için sizinle paylaşmak istedim.

Öğretmenler günü kutlanmalı elbette.. ama her öğretmenin öğretmenler gününü kutlamak ne mümkün!

 
 

asude says:

20 November 2011 at 3:38 PM

Bir arkadasimin Facebook`ta paylastigi bir anisi polise tas atanlarin aslinda MEB ogretmenleri oldugunu dusundurttu bana.

“Sırf Kürt Diye!”

Klasik bayram ziyaretlerinden birinde liseden sınıf arkadaşım ve ablası bize ziyarete geldiler. 21-24 yaş arası bu iki arkadaşım da öğretmen. Birisi Erzurum Horasan’ın bir köyünde sınıf öğretmeni diğeri ise Mersin Tarsus’ta bir dershanede İngilizce öğretmeni. Diyalog tam olarak şöyleydi:

Ben: Nasıl peki Erzurum’daki çocuklar,yardım ediyorsun değil mi onlara? Ne güzel ya çocuklarla olmak..
İ.A.: Bırak ya! Sırf Kürtler diye duvardan duvara çarpıyorum, zaten sana da sinir oldum Van’a bir sürü yardım topladın yolladın diye.
Ben: Saçmalama! Sana inanamıyorum, nasıl böyle düşünürsün!?
İ.A.: Allah dağına göre kar verir, onlar polisimize taş attı,bayrak yaktı.İyi oldu!Darısı da Diyarbakır’a!
Ben: Seni Milli Eğitim’e şikayet edeceğim!
İ.A.: Git et,müfettiş yollarlar. O da bana eline sağlık der tebrik eder.

Evimin üstünde gerçekleşen bu insanlık dışı konuşmadan sonra 8 yıllık dostluğum,kardeşliğim bu cümlelerle bitti. Kovmak istedim onu evimden ama az sonra gerçekleşecek diğer konuşmanın beni nasıl dehşete düşüreceğinden habersizdim.

Ben: Peki sen Z., sen de öğrencilerine öyle mi davranıyorsun?
Z.A.: Valla sınıfımda iki tane Kürt çocuk var, her gün kaldırıp İstiklal Marşı okuttuyorum. Şivelerinden dolayı hep onlara soru soruyoırum, kaldırıp çillibom oynatıyorum ki rezil olsunlar Türklere diye!.
Ben: Size diyecek söz bulamıyorum,onlar insan! Depremin,afetin coğrafyası,ırkı mı olur!? Siz bir de öğretmen olacaksınız.. Yazık!!!

 
 

MUHAMMET ALTEKİN says:

20 November 2011 at 4:52 PM

DÜNYANIN BÜTÜN YÜKÜNÜ VE SORUNLARINI GENÇ NESLE VE ÖĞRETMENLERE YIKAN, SONRADA FİLDİŞİ KULELERİNE ÇEKİLİP KENDİLERİNDE HİÇBİR ŞEYLE KARŞILIĞINI ÖDEYEMEYECEKLERİ EMEĞİ OLAN ÖĞRETMENLERİMİZİ LİNÇ ETME AMACI GÜDEN, KEYFİYET VE SORUMSUZLUK KOKAN BU ZİHNİYETİ (YAZARI VE KAFALARINI KUMA GÖMEN SÖZDE TÜM SORUMLULUK SAHİPLERİNİ ÖZELLİKLE KASTEDİYORUM) KINIYOR VE BU ÇEVRELERİ ÖĞRETMENLERİN VE GELECEĞİMİZİN BEKÇİSİ OLAN ÖĞRENCİLERİMİZİN YÜKÜNÜ PAYLAŞMAYA DAVET EDİYORUM.

 
 

GÜRBÜZ says:

21 November 2011 at 1:27 AM

SENİ YETİŞTİRDİĞİMİZ İÇİN ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ KUTLUYORUZ.
EKSİĞİMİZ VARSA KUTLAMAYALIM.
İKİ GÜN KALDI NE OLUR DÜŞÜN …

 
 

Turgay ATLI says:

22 November 2011 at 1:33 PM

Günümüz öğretmenlerinin “özlük haklarının iyileştirilmesi” dışında pek de bir şey düşünmediği şu günlerde bu yazıyı okumak, bünyeme çok iyi geldi. (Keşke bu yazıyı daha da uzun yazsaydım ama eğitim sistemi ve öğretmenlerimiz buna müsade etmedi, kısa mesaj tadında söyleyebildim isyanımı.)

 
 

nazlıd says:

24 November 2011 at 10:50 AM

ben öğretmenler gününe de öğretmen evleri nede karşıyım.

fakat sn serdar bey türkiyeyi zaman zaman tanzanya-somali gibi ülkelerle karıştırıyor galiba. hangi lisede okumuş? yada lise yi türkiyede mi okomuş?

ben orta ve lise hayatımda herhangi bir fizikssel şiddet görmedim ve çevremdede pek duymadım(çok nadir olarak gazetelerden okudum).

yazarın

””’Zira pek çok okulda hemen her gün yaşanan ve zaman zaman hakaretin ötesine geçerek fiziksel şiddet de içeren olaylar, Türkiye’de istisnadan ziyade kural durumundadır”””

iddiası tamamen yanlıştır

 
 

Fatma Yilmaz Goybulak says:

27 November 2011 at 11:08 AM

Son bir haftadir yaziniz uzerinde esimle tartisiyoruz. Ilginctir aramizda bes yas fark olmasina ragmen ikimizin de ogretmenlerimize dair yasadigimiz anilarimiz hemen hemen sizin bu yazinizdaki tespitlerle ortusuyor.

Ogretmenlerin ogrencilere siddet uygulamasinin fazlaca yaygin olmadigini soyleyen arkadasa katilmiyorum. Cunku, oyle ya da boyle her Turkiye’li cocugun maruz kaldigi bir siddet -derecesi ve turu farklilik gosterebilir-olayi olmustur. Hic unutmuyorum, lise 2. siniftaydim. Istiklal Marsi okunurken , o kadar ogrencinin arasinda yanagima atilan bir tokatla savruldugum ani..Ve kendimi ne kadar asagilanmis hissettigimi. Sucum ise mars okunurken “kipirdamakmis”. Bizden ogrenmeyi seven ogrenciler olmamiz degil, otoriteye kayitsiz-sartsiz uyan askerler olmamiz istenen bir Turk Egitim sisteminden de baskasi beklenemezdi herhalde!

 
 

nilüfer says:

3 December 2011 at 7:14 PM

Serdar Bey sanırım öğretmenliği bir kurum olarak eleştiriyor ve bu eleştirisini cumhuriyetten günümüze kadar olan zamanı genel olarak değerlendirerek yapıyor. Her iki yazıdan anladığım bu. Öğretmenlik ya da öğretmenler Türk Eğitiminin hedeflediği sitemi kurmak için kullandığı bir araç. Bunun ötesinde öğretmen nihayetinde bu toplumun bir parçası ve onun öğrencisi ile kurduğu ilişki bizim toplumumuzdaki çocuk-yetişkin ilişkisinden farklı değil. Bu meslek profesyonel manada yapılmadığı için toplumun zihniyetiyle öğretmenin tavrı bir çok konuda örtüşüyor yani. Ama sizin öğretmenler hakkındaki yazılarınıza genel olarak baktığımda kapkara bir tablo çizdiğinizi düşünmeden edemiyorum.

 
 

emreszn says:

7 January 2012 at 11:40 PM

Çoğumuzun gördüğü ama söylenmeyen vahim bir mevzu var.

Olayın çıkış nedeni çocuğun ailesine “öğretmenlerinden birisinin derste sürekli kendisini küçük düşüren sözler sarf ettiğini” söylemesi.

Hepimiz öğrenci olduk, hangimiz lise yıllarında kendimize söylenen hakaret içeren sözleri gidip ailemize söyledik??

Belki ilköğretim çağımızda bahsedilen durumu ailemize iletmişizdir. Ailemizin de bize hakaret etmesinden dolayı veya “Hocam eti senin kemiği benim” anlayışından ötürü yaşanan mevzuyu normalmiş gibi kabullendik. Küçük yaşta hakaretlere maruz kalan bir birey lise çağında duruma isyan etmesini beklemek biraz saflık olur. Şimdi çocuğun durumuna gelelim.

Bir üst paragrafta belirttiğim üzere çocuk lisede gördüğü ilk hakareti (bizim aksimize) olağan dışı birşeymiş gibi ailesine anlatıyor. İşte tüm fark burada.

Sonuç olarak kimse öğretmenlerimizi suçlamasın. Ne zaman yetiştirdiğimiz bir çocuk kendisine yönelik hakaret/küçük düşürücü söz yada fiziksel şiddete olağan dışıymış gibi karşılar ve buna tepki verir ise öğretmenlerimizde eski tas eski hamam zihniyeti ortadan kalkacaktır.

Hakaret ve şiddeti gören bir birey

1_ Annemde babam tarafından hakarete yada fiziksel şiddete uğrardı” diyerek olayı kabulleniyor veya

2_ “Babamda snnemi hakarete yada fiziksel şiddete uğrardı” diyerek eşini ve çocuğuna yönelik hakaret veya şiddet eylemini haklı çıkartıyor.

Sonuçta kısır bir döngü var.

 
 

Esra Çetin says:

29 August 2012 at 11:45 PM

deniz isimli kullanıcıyla aynı küçük kasabada büyüdük sanırım. öğretmenimiz de aynıymış. muhtemelen farklı dönemlerde okuduk. bahsedilen muhterem öğretmenimiz çocukların başarılarıyla ilgilenirdi, özellikle matematik onun için çok önemliydi. Ancak çocuk psikolojisinden bir haberdi ne yazık ki..Bir yetişkin ve bir anne olarak şu an yaptığı yanlışları çok daha iyi anlayabiliyorum. Yaşıyorsa Allah uzun ömürler versin, ölmüşse bol bol rahmet…Naciye Kantaş ”kendi hırsları” yüzünden pek çok çocuğun ruhunda yaralar açmış bir öğretmendir. Anadolu lisesine en çok öğrenci sokan öğretmen ünvanı sarsılmasın diye 5 ders matematik dersi yaptıran, öğrencilerine vuran, öğrencilerine eşit uzaklıkta olamayan kısacası adil olmayan bir öğretmendir. Karlı tren yolu hafızamda ne kadar güzel ve gizemliyse bu isim de o denli karanlık ve yanlış…sevgilerimle

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.