• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Operasyonel Bir İsimlendirme Olarak Türban

10 Oct2010
 

[11 Ekim 2010 tarihli Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Üniversitelerdeki başörtüsü yasağının yeniden gündeme geldiği bugünlerde çözümün gerçekleşmesi ve daha da önemlisi sürdürülebilir kılınması adına, bu konuda yaşanan (ya da yaşatılan) kavram karmaşasının daha geniş kesimlerce dikkate alınması gerekli. Zira, türban çok yakın sayılabilecek bir zamana kadar hiç kimsenin duymadığı, Türk siyasal rejiminin İslam’a ve spesifik olarak da örtünmeye yönelik olumsuz tavrını maskeleme adına 1980’li yıllarda ortaya çıkarılmış olan bir isimlendirmedir. Kelimenin gerçek anlamı, Taraf gazetesinde yayınlanan 28 Eylül 2010 tarihli karikatürde de (çeşitli kaynaklarla birlikte) ifade edildiği gibi, “sarık”tır.

Türban kelimesi, İslam ve Hint dünyasındaki farklı sarık örneklerine referans verilirken sıklıkla kullanılsa da, bu ifadenin Türkiye özelindeki operasyonel anlamı farklıdır. Zira ilgili propaganda, türbanın hem başörtüsü anlamına gelmesi, hem de bu anlamı dışlaması üzerine kurulu olan dual bir yapıya sahiptir. Şöyle ki; türban, başörtüsüdür, çünkü atıfta bulunduğu başka bir nesne yoktur; ancak aynı zamanda da başörtüsü değildir, çünkü başörtüsü Anadolu’daki kadınların kullandığı siyasal olmayan beyaz örtüye denir.

Belirsizlik içeren bu dual kullanımın sunduğu işlevsellikten de anlaşılabileceği gibi, “türban” ifadesinin ortaya atılması “başörtüsü” kelimesini yok etme amaçlı değildir. Hatta tam tersine, başörtüsü kelimesinin ortadan kalkması durumunda, “türban” eksenli propagandanın başarılı olması mümkün olmaz. Bir başka deyişle, operasyonel bir isimlendirme (ya da isim takma) olan türbanın işlevselliği, başörtüsü kelimesi ile arasındaki simbiyotik ilişkinin sürekliliğine bağlıdır. Bu nedenle, propaganda, başörtüsü kelimesini hem yaşatmak, hem de bu kelimenin içini istediği amaca hizmet edecek şekilde boşaltmak durumundadır. Başörtüsü kelimesinin anlamının, artık köylü kadınların kullanmakta olduğu, bir parça ince, güllü dallı tülbentleri kapsayacak ve geriye kalan neredeyse bütün “baş örtüleri”ni dışarıda bırakacak şekilde daraltılması bu nedenle önemlidir.

Başörtüsü kelimesinin anlamının daraltılması bir kez bu şekilde gerçekleştirildikten sonra, propagandanın işi son derece kolaylaşır. Zira türbanın yanı sıra böyle bir başörtüsü kelimesinin de varolması, propagandanın iyi müslüman-kötü müslüman ayrımı yaparak içlerinden birini ötekileştirmesine ve böylelikle, rejimin köyünde oturup kendi işine gücüne bakan “samimi müslümanlar”la herhangi bir problemi olmadığını iddia etmesine olanak tanır. (Bu noktada soyut konuşarak “içlerinden biri” demek daha doğrudur, çünkü teknik olarak propagandanın bunun tersini yaparak başörtülü köylüleri “cahil”, türbanlı şehirlileri ise “İslamı doğru anlayan çağdaş müslümanlar” olarak sunabilmesi de pekala mümkündür.)

Bu noktada iki gerçeklik göz ardı edilmemelidir. Birinci gerçeklik, köyünde oturup kendi işine gücüne bakan kimselerle zaten hemen hiçbir rejimin çok fazla problemi olmadığıdır. İkinci gerçeklik ise, yine propagandanın işlevselliği ile ilgilidir. Şöyle ki, İslami kesimin mensupları bir araya gelip, başörtüsüne artık sadece ve sadece türban şeklinde referans verme yönünde kollektif bir karar alacak olsalar, böyle bir durumda, “türban”ın nisbet edileceği bir “iyi örtü” kalmayacak ve yasakçı kesim kendi kurguladığı dengeyi yeniden sağlama adına “başörtüsü”ne yönelik yapay saygısını eskisinden daha sık ifade etme ihtiyacı hissedecektir.

Bütün bunlarda şaşıracak bir şey yoktur. Neticede bu propagandadır. İşi yalan söylemek, işlevi kandırmaktır.

2

Okuyucu Yorumları

 

ahmet taylan says:

October 10, 2010 at 12:05 pm

Bu güzel yazı bana yakın sayılabilecek bir zamanda başımdan geçmiş bir olayı hatırlattı. Çoğunluğunu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bir toplantıydı yapılmakta olan ve toplantı, öğrencilere kariyerlerinde gelişme olanakları vaadediyordu. Moderatörlüğü eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün kardeşi Yüksel Gürüz yapmaktaydı. Toplantının katılımcılarla tanışma faslında Yüksel Gürüz “Kim türban yasağını destekliyor, kim karşı?” diye bir soru sordu. Bu çok açık bir taraflar belli olsun sorusuydu. Belki de araya karışmış elenmesi gerekenleri belirleme sorusu… Ben yasağa karşı olarak el kaldıran iki üç kişiden biriydim. Çoğunluk yasaktan yanaydı ya da öyle gözükmek zorunda hissederek karşı el kaldırdı. Bana neden yasağa karşı olduğumu sorunca Yüksel Bey, Türkiye ve İran’ın aynı bozuk paranın farklı yüzleri olduğunu bu devletlerin vatandaşlarının ne giyebileceklerini belirleme cüretini nerden bulduğuna şaşırdığımı söyledim. O da annelerimizin başörtüsüne karşı olmadıklarını ama türbanın siyasal bir simge olduğunu söyledi. Benim için bu olaydaki en önemli an buydu çünkü bunu söylerken halkla karşı karşıya gelmeme korkusunu çok net gözlerinden okuyabiliyordum ve bu söylem çok basit bir şekilde halkın tepkisini nötralize etmeyi ve kendilerinden uzaklaştırıp soyut bir düşmana yönlendirmeyi amaçlıyordu. Yüksel Bey tam anlamıyla bir sistem adamıydı yani. Ve demokrasilerin zayıf rejimler olduğu ve kendilerini koruması gerektiğini de eklemeyi unutmadı! 🙂

Yine de hakkını yemeyim bu diyalog bir tartışma değil, diyalog şeklinde gelişiyordu ve esprili bir adamdı Yüksel Gürüz. Ve sonra bana Türkiye nin bir terör devleti olduğunu söyledi ve bu sözüyle beni şok etmeyi başardı. Ama bunu eleştirel bir tonda değil tespit eder bir tonda söylemekteydi. Ne de olsa Atilla Kıyat’ın dediği gibi faili meçhuller devlet politikasıydı. Bunu bilmesi gayet doğaldı sanırım. Çünkü devletin sahipleri onlardı… O günden beri enver aydemir gibi cesur insanların çıkıp açıkça sisteme meydan okumalarını bekledim ve başörtülü dindar kadınların mağduriyetine karşı başörtüsüz dindar erkeklerin yükselirken sisteme entegre olmalarını da sorguladım. Çünkü sistem en iyi bildiğini yapıp makam mevkii dağıtarak böl parçala ve yöneti uygulamaya devam ediyor. Yani sizin yazınızda belirttiğiniz gibi bir kollektif türban kararı alınabilir mi şüpheliyim doğrusu. Çünkü asıl çözüm zaten bu noktada…

 
 

rüştü hacıoğlu says:

October 10, 2010 at 4:39 pm

“fî lahni el kavli : sözlerdeki gizli mânâ, ima”

“…Ey Muhammed! Eğer biz dileseydik onları sana gösterirdik. Sen de onları yüzlerinden [pinokyo] tanırdın. Andolsun ki, sen onları sözlerinin üslubundan [zımnen ima ettiklerinden] da tanırsın. Allah ise bütün yaptıklarınızı bilir…” Muhammed suresi 30. ayet

Bu ayetin geçtiği sure’de, yukarıda başörtüsü özelinde ele aldığınız ama genel olarak hayatın tüm alanlarında baskılayıcı, tanımlayıcı, belirleyici iktidar dillerinin öteki üzerinde egemen olma amaçlı çalışmalarında “öteki üretme” işini ve bu işi meslek edinenlerin alçaklığını anlatıyor. Yazınız, türkçe özetini şu cümlede toplamış::

“… Bütün bunlarda şaşıracak bir şey yoktur. Neticede bu propagandadır. İşi yalan söylemek, işlevi kandırmaktır…”

işi yapan da/fail, kelimenin içeriğiyle müsemma nifak çıkaran münafıktır. Yüzünden de tanınacak işaretler koyabilirmiş rabbimiz bu tiplere, mesela yalan söylediğinde burnu da uzayabilirmiş ama gerek yok diyor siz onu sözün zımni manasından tanırsınız diyor.

Bu işin aynısı hayatın her alanında yapılıyor hem de çok alçakça. Fabrikanın katı hiyerarşisinde işi yapmayı bilip yapanlarla; işi bilmeyip, iş yapmayı bilenleri kullanmayı bilen ruhbanlar arasındaki fark da bu “dilbilgisinde” ortaya çıkıyor. O “bereketli” dilbilgisi de insanları sürekli ayrıştırıp tekilleştirecek kara propagandaları kölelerin birbirleri aleyhine yaymakla, güvenebilecekleri yegane yerin “yukarısı” olduğunu pekiştiriyor. Ola ki, aşağıda bir “uyanık” örgütlenme bilgisine ulaşıp etkili olduğunda onu ele geçirmek için olağanüstü hal ilanları, adamı önce teklifle devşirme, sonra örtük tehtidle (fî lahni el kavli: çocuklarını düşün, yumuşak karın…) devşirme…faaliyetleri.

Sevgili Serdar Kaya;

Bugün size çok açıktan bir teşekkür gönderiyorum; mahalleli adına. Bu konuyu işledik bugün, taabi ki, biz ayak takımı olduğumuz için sofistike kavramlarımız yok, elimizde olan mahalle kahvelerinde oynanan oyun kavramsallaştırmalarından. mesela “koz” kavramını ele aldık. kupa kozun ikilisi neden maçanın asını ezer? çünkü tüm terminoloji “eşitsizliği” normalleştirmek üzerine kurgulanmış ve oyunun bizatihi kendisi rekabet üzerinden çatışma üretiyor; neden eşitlik ve dayanışma üzerine oyunlar kuramıyoruz? 52 destesiyle bu mümkün değil. bizim kartımız “eşitlik” o zaman bunu besleyecek kartlar üretmeliyiz. hak, adalet, dayanışma, merhamet, diğergamlık….

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.