• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Padişah Kovuldu

21 Dec2005
 

İlkokul sıralarında yerlerini aldıkları ilk günlerden itibaren, çocuklarımıza Cumhuriyet’in en iyi yönetim şekli olduğunu, 1920’li yıllarda Cumhuriyet’i ilan edip padişahı kovduğumuz için ne kadar mutlu ve gururlu olmamız gerektiğini söylüyoruz:

İşte, bugün bir meclis kuruldu,
Sonra hemen padişah kovuldu.
Bugün yirmi üç Nisan,
Hep neşeyle doluyor insan.1

Cumhuriyetle ilişkilendiriyor olduğumuz değer, aslında halk iradesi. Padişahın kovulmuş olması ise, bundan böyle halkın iradesinin tecelli edecek oluşunun bir işaretçisi olarak algılanıyor. Tuhaf durumlar da yaşanmıyor değil. Zira, tarih dersinde Fatih’in torunları olmakla övünen çocuklar, konu inkılap tarihine geldiğinde, Fatih’in asıl torununu bu ülkeden kovmuş olmakla övünüyor ve kendi bayramlarını bunu bayraklaştıran marşlar söylerek yapıyorlar.

Peki saltanatın kaldırılmış olması, cumhuriyetin ya da demokrasinin varlığı için yeterli mi? Yoksa yıllardır çocuklarımızla beraber kendimizi de mi kandırıyoruz?

Halk İradesi
Bir ülkede, sadece çoğunluğun oyunu alan bir partinin iktidarda olmasından hareketle, o ülkede demokrasi olduğu söylenemeyeceği gibi, iktidarın seçimle iş başına geldiği her rejim de cumhuriyet değildir. Halkın iradesinin tecelli etmesi, her şeyden önce, ortada hür bir halk olmasına bağlıdır – ki bu da, aralarında şu ya da bu şekilde bir sosyal sözleşme bulunan bir insan topluluğunu akla getirir. Dünyanın (yürürlükte olan) en eski ve ilk hür anayasası olan ABD anayasasının giriş beyanında (preamble) şu ifade yer alır:

Biz Amerikalılar, daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti tesis etmek, dahilde huzuru sağlamak, genel savunmayı temin etmek, refahı teşvik etmek, özgürlüğün bize ve bizden sonraki nesillere olan nimetlerini korumak üzere, Amerika Birleşik Devletleri için bu anayasayı onaylıyor ve yürürlüğe koyuyoruz. (çeviri bana ait)

Metin, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan ve aralarındaki ihtilafları sona erdirmek isteyen bir grup insanın bir araya gelerek üzerinde herkesin uzlaşacağı bir metin meydana getirdiklerini ifade ediyor. İlgili yörenin ahalisinin metnin öznesi durumunda olması burada önemli. Yani anayasayı kaleme alan da, özgürlüğü bir değer olarak yücelten de, devlet adını verdikleri mekanizmayı kuran da, hep onlar.

2004 yılında 25 ülke tarafından Roma’da imzalanan Avrupa Birliği Anayasası taslak metninin giriş beyanı da bu konuda bir diğer örnek olabilir:

İnsanın ihlal edilemez ve geri alınamaz2 hakları, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerleri doğuran Avrupa’nın kültürel, dini ve hümanist mirasından ilham alarak,

Avrupa’nın, acı tecrübelerden sonra tekrar birleştiğine, en güçsüzleri ve en yoksunları da dahil olmak üzere tüm halkının iyiliği için uygarlık, gelişme ve ilerleme yolunda devam etmeye niyetli olduğuna; ve kültüre, öğrenmeye ve sosyal gelişime açık bir kıta olarak kalmayı dilediğine; ve kamu hayatının demokratik ve şeffaf tabiatının derinleşmesini, dünyanın her yerinde barış, adalet ve birlik için çaba sarf etmeyi dilediğine inanarak,

Avrupa halkının, kendi milli kimlik ve tarihinden gurur duymakla beraber, eski bölünmelerini aşmaya, eskisinden de sağlam bir şekilde birleşmeye ve ortak bir kadere adım adım yürümeye kararlı olduğuna ikna olmuş olarak,

Bu şekilde ‘çeşitlilikte birleşmiş’ olan Avrupa’nın, kendilerine, çeşitliliği insani umudun özel bir alanı haline dönüştüren bu büyük girişimi – her bireyin haklarına dikkat ederek ve gelecek nesillere ve dünyaya karşı olan sorumluluklarının bilincinde olarak – hedefleme adına en büyük şansı verdiğine ikna olmuş olarak,

Şimdiye kadar yapılan Topluluk kanunlarının tamamının devamlılığını temin etmek suretiyle, Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği anlaşmaları çerçevesinde gerçekleştirilen çalışmalara devam etmeye kararlı olarak,

Avrupa’nın vatandaşları ve devletleri adına bu anayasa taslağını hazırlayan Avrupa Kongresi üyelerine minnettar olarak, [temsilciler] aşağıdaki konularda uzlaştılar: (çeviri bana ait)

AB Anayasası taslak metni de, vatandaşlar adına hazırlandığına, onların özgürlüğünden ilham alındığına ve bu hakların geri alınamaz, transfer edilemez ve teslim edilemez olduğuna dikkat çekiliyor. ABD kurulmadan önce yaşanan çatışmalar nasıl Amerikan Anayasası’nın yazılması için bir sebep teşkil etmişse (ki, yukarıdaki alıntıda yer alan “dahilde huzur” ifadesi aslında bu konuya işaret eder) Avrupa Anayasası’nda da Avrupa’da yaşanan acı tecrübeler hatırlatılmış. Yani özne yine insanlar. Devlet ise, insanların kendi elleriyle oluşturdukları bir mekanizma. Yani amaç, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların birbirlerinin farklılıklarına saygı göstererek uzlaşmaya çalışmaları.

1980 darbesinden sonra hazırlanan ve hazırlandığı günden bu yana antidemokratik olduğu gerekçesiyle değiştirilmesi sürekli gündemde olan Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası ise bambaşka bir zihniyetin ifadesi durumunda. 1982 Anayasası’nın Giriş Beyanı’na karşılık gelecek olan başlangıç bölümü şu cümlelerle başlıyor:

Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde…

Dikkat edilecek olursa, anayasamızda konuşan Türkiye halkı değil, devlet. Dahası, devlet anayasada, vatandaşlarına, hangi anlayış ve ilkeler doğrultusunda hazırlanan kanunlarla yönetileceklerini haber veriyor!

Avrupa Birliği anayasasında yüceltilen kavramlar, “Avrupa’nın kültürel, dini ve hümanist mirası” ve bu mirasın doğurduğu “özgürlükler”, “insan hakları”, “demokrasi”, “eşitlik”, “özgürlük” ve “hukukun üstünlüğü” gibi evrensel değerler iken, bizim anayasamızda bunun yerini “vatan”, “millet” ve “devlet” alıyor. Vatanımızın ve milletimizin ebedi, devletimizin bölünmez olduğundan söz ediliyor.

Burada özne (her ne kadar sonradan “Türk Milleti” denecek de olsa) Türkiye Cumhuriyeti. Zaten metinde de, Türkiye Cumhuriyeti’nin, şerefli bir üyesi olduğu dünya milletleri ailesiyle eşit haklara sahip olduğu ifade ediliyor. Yani vatandaşlar değil, Türkiye Cumhuriyeti ile diğer devletler arasındaki bir ilişkiden söz ediliyor. Yani devlet zaten baştan var. Onu vücuda getiren bir halktan ise söz edilmiyor.

Çıkış noktası insan olan Avrupa Birliği anayasasında “tüm [Avrupa] halkının iyiliği için” ifadesi yer alırken, 1982 Anayasası, “Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu” diyerek, refah ve mutluluğu devlet bazında değerlendiriyor. Cümleler şöyle devam ediyor:

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

Yukarıdaki cümlelerde, millet iradesinin mutlak üstünlüğüne yer veriliyor ki, bu son derece önemli. Ancak cümlenin ikinci yarısında ve geriye kalan paragrafların önemli bir kısmında, kişilerin ve kuruluşların yapamayacakları şeyler sıralanıyor. Yani, ABD Anayasası devletin, 1982 Anayasası ise vatandaşların neler yapamayacaklarını anlatıyor!

Başlangıç bölümünün son cümlelerinde ise, aslında epey yabancısı olduğumuz ancak buna rağmen dilimizden düşürmediğimiz demokrasi kavramının, bu kez de antidemokratik kanunları yüceltme adına sloganlaştırıldığını görüyoruz:

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

Anayasamızın ilk maddelerine gelince…

Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.

Açıkça görüldüğü gibi, bu maddeler sadece devletten söz ediyor. Ortada insan yok. İlk madde okunduğunda, ortada zaten baştan bir devletin varolduğu göze çarpıyor. Bu maddelerin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olduğunu da belirtmek gerekli. (Böyle bir durum diğer anayasalarda yok.)

Bir araya gelen insanların ya da onların temsilcilerinin, “Biz, bu değerlere inanan insanlar olarak, burada, bu şekilde yaşamak istiyoruz” gibi sözleri yer almıyor anayasamızda. “Kendi ellerimizle oluşturduğumuz bu mekanizmanın, daha sonra bize bunu, bunu ve de bunu yapmasını istemiyoruz” diyerek insanlara güvence de sunmuyor. Tam tersine, bizim anayasamızda, vatandaşlarından evvel varolmuş olan devlet, halkına neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor.

Bütün bunlar, 1982 Anayasası’nın Avrupa Birliği’ne girmek üzere müzakerelere başlamış olan Türkiye’nin önünde bir engel olduğunu söyleyenleri haklı çıkarıyor. Çünkü, her şeyden önce, bu anayasa halkın iradesinin tecelli ettiği bir yasa değil.

Sonuç
Buradaki sorun, bir zihniyet sorunu. Dolayısıyla da, 1982 Anayasasına, “Biz Türkler Anadolu’da oturduk, konuştuk ve karar verdik” gibi bir başlangıç yazmak, bu sorunu çözüme kavuşturma adına yeterli olmayabilir. Hatta, böyle bir adımı 1920’lerdekine benzer bir kanun ithali olarak görmek de mümkün. Türkiye’nin kağıt üzerinde kalmaya mahkum olan başkalarından menkul metinlere değil, bu metinlerin ifade ettiği bir arada yaşamanın kurallarını oluşturma yeteneğine sahip olan bir siyasi kültüre ihtiyacı var.

Böyle bir kültürün ortaya çıkması kolay değil. Siyasi kültüre dair sorunlar, bir padişahı vatanından kovmak suretiyle bir çırpıda çözülemez. Kaldı ki, bir monarşinin varlığı, demokrasi için gerek ya da yeter şart değil. Zira, halkları adına Avrupa Birliği anayasına imza atanlar arasında kral ve kraliçeler de var.3

1 Saip Egüz’ün 23 Nisan adlı şiirinden.
2 Metnin orijinalinde ‘inalienable’ kelimesi kullanılıyor. Bu hukuki terim, verilen söz konusu hakkın geri alınamayacağı, başkalarına transfer edilemeyeceği ve kişi tarafından bir başkasına teslim edilemeyeceği anlamına gelir.
4 Belçika Kralı, Danimarka Kraliçesi, İspanya Kralı, Lüksemburg Dükü, Hollanda Kraliçesi ve Britanya Kraliçesi, anayasaya vatandaşları adına imza attılar.
Paylaş:
2

Okuyucu Yorumları

 

Ayvaz Özel says:

22 December 2005 at 1:36 AM

Kendimi, bir Mustafa Erdoğan yazısı okuyor gibi hissettim. En az onun kadar akıcı, konusuna hakim ve anlamlı.
Haddime düşmez ama tebrik ederim.

 
 

metin says:

22 December 2005 at 10:52 AM

Kutluyorum. İşte hal-i pür-melalimiz… Bu mudur, budur!

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.