• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Pakistan

4 Nov2006
 

Yıllardır İngiliz sömürge yönetiminde olan Hindistan’ın nihayet kavuşuyor olması, Muhammed Ali Jinnah için yeterli olmamıştı. Zira, Jinnah, Hindistan müslümanlarının yıllardır İngilizlerden çektiklerinin bir benzerini, şimdi de Hindu çoğunluğun elinde yaşamalarından çekiniyordu. Pakistan fikri, böyle bir kaygının sonucuydu.

Mahatma Gandhi

Bugün gerek Keşmir‘de yaşananlara, gerekse genel anlamda Hindistan ve Pakistan’daki azınlık ilişkilerine bakılacak olursa, (her ne kadar iki farklı devletin varlığı bugünün şartlarını farklı kılsa da) bu kaygının temelsiz olmadığı görülebilir. Dolayısıyla, bu kaygıyı gözardı etmek ve bu bölünmeye karşı çıkarak ısrarla çokkültürlü bir yapıyı savunan Mahatma Gandhi‘nin karşısına bölücü bir Jinnah portresi çıkarmak çok doğru olmayabilir.

Jinnah, Hindu ve müslümanların birbirleriyle evlenmedikleri, birlikte yemek dahi yiyemedikleri gibi konulara atıfta bulunarak, iki toplum arasında derin farklılıklar olduğunu vurguluyordu. Jinnah’a göre, her haliyle kendi müstakil hayatını yaşayan bu iki toplum, siyasal anlamda da birbirinden ayrılmalı ve böylelikle toplumun bir kesiminin haklarının diğerinin insafında olmasının önüne geçilmeliydi.

Neticede Jinnah’ın dediği oldu. 1947’de Britanya yönetiminin sona ermesiyle birlikte bağımsız bir Hindistan’ın yanı sıra, bağımsız bir Pakistan da kuruldu. Bu çerçevede, büyük çaplı bir nüfus mübadelesi gerçekleştirildi. Bu mübadele her ne kadar tarafları etnik ve dini manada homojen kılmaya yeterli olmasa da, 14 milyondan fazla insan bu süreç zarfında çizilen yeni sınırların diğer tarafına geçti.

Bölünmenin önemli yönlerinden biri de, Hindistan’ın müslüman nüfusunun ülkenin batı ve doğusunda yoğunlaşıyor olmasıydı. Bu nedenle, Pakistan, Hindistan’ın iki ucunda bulunan ve dolayısıyla birbirlerinden epey uzak olan iki bölgeden oluştu.

Jinnah, bu projenin hayata geçmesinin üzerinden bir yıl bile geçmeden hayatını kaybetti. Pakistan’da halen büyük saygı gören Jinnah, sıklıkla “Milletin Babası” ve “Büyük Lider” gibi ünvanlarla anılıyor.

Askeri Darbelerle Geçen Onyıllar
Jinnah, eğitimli ve vizyon sahibi bir insandı. Ancak onun ardından yaşananlar, Pakistan’ın hikayesini hazin bir hikayeye dönüştürdü. Çünkü Muhammed Ali Jinnah‘ın öncülüğünde, büyük umutlarla kurulan Pakistan, bu büyük liderin ardından, demokrasi ile askeri rejimler arasında gidip gelen bir istikrarsızlık örneği oldu. Hatta, bir türlü bitmeyen istikrarsızlıklar nedeniyle ülke bir “failed state” olarak anılır oldu.

Muhammed Ali Jinnah

Pakistan’ın hikayesi 1947 yılında başladı. Kraliyete bağlılık sürse de, Britanya’dan bağımsızlık temin edildi. Jinnah ülkenin ilk guvernörü oldu. Jinnah, sağ kolu olarak görülen Liyakat Ali Han‘ı ise başbakanlık görevine getirdi.

1948 yılında Jinnah verem ve kanser nedeniyle hayatını kaybetti. 1951’de ise Liyakat Ali Han suikaste uğradı. Bu tarihten itibaren, ilk anayasasının yapılacağı 1956 yılına dek siyasi çalkantıların sonu gelmedi. Despot guvernörler ve onlar tarafından azledilen ya da istifaya zorlanan başbakanlar, bu dönemin politikalarında olağanlaştı.

1956’da anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte guvernörlük dönemi sona erdi ve Pakistan İslam Cumhuriyeti kurularak tam bağımsızlığa geçildi. Bu çerçevede, son guvernör İskender Mirza, Pakistan’ın ilk cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanı İskender Mirza, bürokrasi kökenli, memur zihniyetli bir insandı. Kontrollü bir demokraside işlerin çok daha iyi yürüyeceğine inanıyordu. Zira ona göre halk çok cahil olduğundan ötürü, demokratik kurumların işlevlerini gereğince yerine getirmeleri mümkün değildi. Bu nedenle de meclise güvenilemezdi.

Bu gibi düşüncelerden hareketle meclise epey mesafeli davranan Cumhurbaşkanı Mirza, bir senelik güvernörlük ve iki senelik cumhurbaşkanlığı süresince tam dört başbakan eskitti. Mirza, bir yandan orduyla, bir yandan diğer partilerle görüşmeler yapıyor, iktidardaki partiyi alaşağı etmek için kulis faaliyetleri yürütüyordu. 1958 yılında, yani Pakistan’ın anayasasına ve tam bağımsızlığına kavuşmasından sadece iki yıl sonra, orduyla bir olup sıkı yönetim ilan etti. Amacı Genelkurmay Başkanı Eyüp Han ile birlikte ülkeyi rahatça yönetebilmekti. Ancak, askeri yönetim işbaşına geldikten kısa bir süre sonra, yetki ve otoritesini Mirza ile paylaşmak istemeyen Eyüp Han, sıkı yönetim ilan edildikten sadece 20 gün sonra İskender Mirza’yı tutuklattı. (Mirza’nın böyle bir şeyi öngörememiş olması ilginçtir ve belki siyasetçi değil, bürokrat olması ile açıklanabilir.)

Eyüp Han yönetimindeki askeri rejim 1962 yılına kadar yönetimde kaldı. Söz konusu askeri rejimin kontrolünde hazırlanan yeni anayasanın 1962 yılında yürürlüğe girmesinin ardından, Eyüp Han Cumhurbaşkanı oldu ve tekrar demokrasiye dönüldü.

1970 yılında ikinci bir darbe olacak, ertesi yıl da, Doğu Pakistan, Bangladeş adını alarak Pakistan’dan kopacaktı. Daha da kötüsü, bütün bu gelişmeler esnasında ciddi boyutta insan hakkı ihlallerinin yaşanmış olmasıydı.

1977 yılında Ziya-ül Hak‘ın gerçekleştirdiği üçüncü askeri darbenin ardından Başbakan Zülfikar Ali Butto‘nun asılması, Pakistan’ın istikrar ve demokrasi açığının bir diğer göstergesi oldu.

Pakistan, 1990’larda ise, (tıpkı aynı yıllardaki Türkiye gibi) popülist politikacıların (1,2) yön verdiği bir ülke oldu. Bu dönem de yeni bir darbe ile neticelendi. 1999 yılında Pervez Müşerref ile Pakistan dördüncü kez askeri rejime geçti. (Bir ülkenin yönetiminin çokbaşlı olmasının ne gibi trajedilere neden olabileceği konusunda Türkiye’nin de bu olaylardan alması gereken çok önemli dersler var.)

Güney Asya Müslümanları ve Hint Hilafet Hareketi
İslamiyet’in yolunun Selçuklu ve Osmanlı ile kesişmediği dünyaların ne geçmişi ne de bugünü Türkiye’nin çok fazla ilgi alanında değil. Halbuki, Türkiyeli dindarlar için İstanbul nasıl ihtişamlı geçmişi çağrıştırıyorsa, benzeri bir durum da Güney Asya’da yaşayan müslüman halklar söz konusu olduğunda Semerkant, Buhara ya da Taşkent için geçerli. (Orta Doğu özelinde de Şam ve Bağdat aynı çerçevede zikredilebilir.)

Mevlana Şevket Ali ve Mevlana Muhammed Ali

Kendilerine has müstakil ve köklü kimliklere sahip olan Asya müslümanları, (müslüman) Moğol İmparatorluğu‘nun da etkisiyle uzun yıllar Osmanlı halifesini tanıma ihtiyacı dahi hissetmemişlerdi. Ancak, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonrasında düştüğü durum, bu bakışı önemli ölçüde değişti. Henüz ortada Pakistan diye bir ülkenin bulunmadığı o yıllarda, Hindistan müslümanları Batının Osmanlı Devleti’ne saldırısını İslam’a yapılan bir saldırı olarak gördüler. Moğol tesirinin ortadan kalkmış olması ve gayrimüslim bir güç tarafından uzun yıllardır sömürülmekte olmanın doğurduğu tepki gibi etkenler Osmanlı Devleti’nin işgali ile birleşince, zaten bağlı oldukları herhangi bir İslami otorite kalmamış olan Güney Asya müslümanları, Osmanlı’ya (ve dolayısıyla Osmanlı hilafetine) yakınlık duymaya başladılar ve dünyada İslam’ın ayakta kalan yegane politik gücü olarak gördükleri Osmanlı sultanını halife olarak kabul etme ihtiyacı hissettiler.

Hint Hilafet Hareketi işte bu düşüncelerden doğdu.

Bu çerçevede, Mevlana Muhammed Ali ve Mevlana Şevket Ali kardeşler tarafından kurulan Hint Hilafet Hareketi, kendisine üç ana hedef belirledi:

– Türk hilafetinin,
– Kutsal İslam yörelerinin, ve
– Osmanlı Devleti’nin birliğinin korunması.

Aradaki onca mesafeye rağmen Anadolu’nun savunmasını kendilerine dert edinen bu insanlar, Milli Mücadele yıllarına tekabül eden dönemde, Osmanlı Devleti’ni ve halifeyi korumak adına bir noktaya kadar etkili de oldular. Hakimiyeti altında oldukları İngiliz sömürge yönetimine karşı stratejik işbirliği adına Gandhi‘yi ikna etmek, Sevr Anlaşması’nın ardından Londra’ya kadar giderek Türklere getirilen ağır şartların yeniden ele alınmasını talep etmek (ve bu talebin kabul görmemesi durumunda İngiliz sömürge yönetimine karşı hareket başlatacakları tehditini savurmak) gibi girişimleri bunlar arasında sayılabilir.

Ancak, Türkiye’deki yakın tarih literatüründe Hint Hilafet Hareketi’nin bahsi, daha ziyade, Milli Mücadeleye destek olmak adına Mustafa Kemal’e gönderdikleri altınlar ekseninde geçer. (Milli Mücadelenin finansmanında kullanılan bu altınlardan geriye kalanlar, daha sonra İş Bankası’na ve dolayısıyla CHP’ye sermaye olmuştur.)

Ali kardeşler, 1921 yılında tutuklandılar. Bu tutuklamalar, Hint Hilafet Hareketi’nin ciddi bir darbe almasına neden oldu. Altınlarını gönderdikleri Mustafa Kemal’in 1924 yılında hilafeti kaldırmasının ise, hareketin çaba ve emeklerini büyük ölçüde boşa çıkardı.

2

Okuyucu Yorumları

 

VolkanS says:

November 4, 2006 at 6:42 pm

Güzel bir dönüş oldu, elinize sağlık.
Pakistan Serisi benim için oldukça öğretici oldu. Pakistan’ın yakın tarihi hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum. Elbette en kestirmeden Wikipedia’nın Pakistan maddesi okunabilir. Ama konuya acil bir merakı olmayan ben gibilerin bir şeyler öğrenebilmesinin en kolay yolu sevdiği bir üslupla ve ilgisini uyandıracak bir çerçevede yazılmış böyle yazılar oluyor.
Her makaleden bir şeyler öğreniyorum ama bazılarında “bilgi” aktarımı, bazılarında ise “yeni bakış açıları” daha ön planda. Bu dizi (en azından şimdiye kadarki kısmı) ilk sınıfa giriyor. Geçen bıraktığım yorumu da düzelteyim: her iki özellikteki yazılar da beraberce derinsular’ı Türkiye’nin en blogu yapıyor.

 
 

5im says:

November 5, 2006 at 3:04 pm

Okumaktan zevk aldığım bir yazı “dizisi” oldu.
İkinci paragrafınız da yerinde bir tespit olmuş teşekkür eder, yazılarınızın devamını beklerim.
Saygılar.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.