• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

“Serdar Kaya ile Eğitim Üzerine” [Tasfiye Dergisi]

13 Sep2010
 

[Tasfiye dergisinin Eylül-Ekim 2010 sayısında yayınlanan Serdar Kaya röportajı.]

Beytullah Emrah Önce: Kitabınızda hakim zihniyetin kalıplarını kırarak bağımsız düşünebilmek için, öncelikle farkına varmadan içselleştirdiğimiz değerler kümesinin deşifre edilmesi gerektiğini ifade ediyorsunuz. Türkiye’deki milli eğitim sistemi, makbul vatandaşlarının hangi değerleri içselleştirmesini amaçlıyor?

Serdar Kaya: En basit ve en zor soru bu aslında… Sorunun basit kısmı zaten herkesin malumu: “Türk eğitim sistemi sizden (herşeyden ama herşeyden önce) laik vatandaşlar ister!” Bir de tabii bu laikliğin (nasıl oluyorsa) hem “Batılılık” hem de “Türkçülük” ihtiva eden bir çerçevesi var. Yani Türk eğitim sisteminin makbul vatandaşının, bilime ve sanata önem veren, kendinden emin, kültürlü, vatansever, büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgili, başı dik, sesi gür bir insana karşılık geldiği söylenebilir. Tabii bu makbul vatandaşın ne olduğu kadar, ne olmadığı da çok önemli. Mesela bu kişinin bildiği dillerin öncelikle İngilizce, Fransızca ya da Almanca gibi Batı dilleri olması beklenir. Tabii Japonca biliyor olsa bu da problem olmaz. Ancak Arapça ya da Farsça bilmek böyle bir kişiye kolay kolay yakıştırılabilecek bir özellik değildir. Kendisinin, eşinin ya da kızkardeşinin başörtülü olması da aynı şekilde…

Ama dikkat ederseniz, böyle bir vatandaş da ortada yok zaten. Makbul olanın bu olduğunu düşündüğü için böyle olmaya öykünenler, yani böyleymiş gibi yapanlar var daha çok. Tabii bununla böyle birinin ulaşılamayacak kadar mükemmel olduğunu kast ettiğim zannedilmesin. Aksine, böyle bir karakteri (Weberci bir lisanla) “ideal tip” olarak belirleyip bu tipte insanlar üretmek istemek için insanın aklından zoru olması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü bütün bunlar birer kurgudan ibaret olan, herhangi bir anlam ve derinlik ihtiva etmeyen özellikler. Bir düşünün: “Bilime ve sanata önem veren, kendinden emin, büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgili, başı dik, sesi gür” bir insan!… Bütün bunlara dikkatle bakarsanız, olumlu ya da olumsuz şeklinde değerlendirilmeyi dahi hak etmeyen ve aslında epey de komik olan vasıflardan söz edildiğini fark etmeniz zor olmaz.

Milli eğitimin yücelttiği bu gibi kulağa hoş gelen değerlerin ne denli semantik yoksunu olduğunu izah etme adına bir örnek verirsem belki daha iyi anlaşılır… Milli eğitim öğretmenleri, sanatın çok önemli olduğunu söyler ve sanatçının toplumu aydınlatan bir ışık olduğu gibi klişeleri yıllarca öğrencilerin kafalarına kazırlar. Ancak böyle bilmiş laflar eden bir öğretmene “bugüne kadar hangi heykeltraşın ya da ressamın hangi toplumu nasıl aydınlattığını” soracak olursanız çok anlamlı bir cevap alabileceğinizi zannetmiyorum. Böyle bir eğitim sistemi, ne yazık ki, belli değerleri içselleştirmek bir yana, sahip çıktığı “değer”lerin içerdiği imalardan bile habersiz olan, dolayısıyla da sürekli bir şeyleri slogan seviyesinde savunan insanlar üretmeye mahkumdur.

Özetle, evet, milli eğitim, kendince bir misyona sahip olduğu için, kendi kafasındaki tipolojiye karşılık gelen insanlar üretmek istiyor. Ancak bu iş için gerekli felsefi ve pedagojik altyapıya sahip olmadığından, hem fazlasıyla yapay bir tipoloji hedefliyor, hem de bu hedefe ulaşma adına korkunç derecelere varan zihin tecavüzlerinde bulunuyor. Bu durumu, hiçbir yeteneğe ve estetik zevke sahip olmayan bir insanın heykeltraşlığa soyunmasına benzetebiliriz: Güzel olduğunu zannettiği son derece çirkin bir heykel yapmak istiyor, ancak epey de yeteneksiz olduğu için neticede ortaya baştan hedeflediği çirkin heykelden de farklı olan tuhaf bir şey çıkıyor. İşte sorunuzun zor kısmı da bu. Zira, bir anlamda kaza eseri ortaya çıkan bir zihniyetin içselleştirdiği değerler kümesini tespit edebilmek için benim kitabımdan müstakil ve muhtemelen çok daha uzun soluklu bir çalışma gerekli.

Devlet, her ne kadar zihinlerini hedeflediği değerlerle yüklediği “ideal tip”lerden oluşan bir toplum yaratmayı başaramamışsa da, “Türk” kimliğini var etmiş ve bunu geniş bir sosyal tabana kabul ettirmiş görünüyor. Farklı kimliklere sahip insanların tek bir “milli” kimliğe asimile edilmesi sürecinde Türk milli eğitim sistemi nasıl bir rol oynadı?

Zaten “bilime ve sanata önem veren, kendinden emin, büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgili, başı dik, sesi gür” gibi vasıflar, ortaya çıkarılmak istenen “Türk”ün vasıfları. 1933 yılında dönemin milli eğitim bakanı Reşit Galip tarafından yazılan Andımız’ın “Türküm” diye başlaması ve “doğruyum, çalışkanım” diye devam etmesi, Atatürk’ün meşhur video kaydında “Türk milleti çalışkandır, zekidir!” diye haykırması ya da ders kitaplarında Türklerin asker-millet oldukları yönünde söylemlere yer verilmesi, hep aynı özcü yaklaşımın yansımalarıdır. Buradan hareketle, milli eğitimin Türk kimliğini (varetmiş olmasa da) Anadolu’da hakim kılmış olduğu söylenebilir elbette. Zira milli eğitim onyıllar boyunca nesilleri bu doğrultuda endoktrine etti ve 2000’li yıllara kadar çok az insan Orta Asya’dan gelmiş olma efsanesini ya da böylesine özcü argümanların ne derece makul olduğunu sorguladı. Sadece birkaç yıl önce ciddi anlamda sorgulanmaya başlanmış olan argümanlar bunlar. Yani kendisiyle ilgili gerçeklerle yüzleşmek, Türkiye halkı için çok yeni bir şey.

Ancak bu noktada yine demin bahsettiğim konuda dikkatli olmak gerekli. Çünkü Türk milli eğitim sisteminin işin başında ortaya çıkarmak istediği “Türk”ün vasıfları ile bugün kendine Türk diyenlerin bu kimliğe atfettiği manalar arasında tam bir örtüşme yok. Yani bugün toplumda farklı Türklükler var.

Kabaca partilerin temsil ettiği kimlikler üzerinden ifade edecek olursak, Laik-Türk (CHP), Türk-Müslüman (MHP) ve Müslüman-Türk (BBP ve SP) gibi melez tipler karşımıza çıkar. Daha küçük çapta, ulusalcı solda gördüğümüz Sosyalist-Türk gibi kimlikler de vardır. Bunlar içerisinde Cumhuriyet’in kurucusunun aklındakine en yakın olan Türklük, elbette ki CHP’nin temsil ettiği Laik-Türklüktür. Zira laiklik, rejimin Türkler için tanımladığı en önde gelen vasıf durumundadır; müslümanlık ya da sosyalistlik bu vasıflar arasında yer almaz. Bu nedenle de, söz konusu melez tipler, rejimin ortaya koyduğu ideal tipten uzaklaşmış olan “dejenere Türklükler”dir.

Ancak bu melez tipler aslında doğal sosyal süreçlerin bir sonucu elbette. Yani bir topluma “Türk olacaksın, yetmedi bir de şöyle şöyle bir Türk olacaksın, başka bir şey de olmayacaksın” demek pek mümkün değildir. Çünkü toplum, yapısı gereği hem homojen değildir, hem de sürekli değişim içerisindedir – yani sabitlenemez. Ancak güç sahipleri kendilerine her ne pahasına olursa olsun toplumu bir kalıba sokmak ve o kalıpta durağan kılmak gibi bir hedef belirlemişlerse, bunu başarabilmeleri için toplumu bir kışlaya çevirerek paramilitarize etmeleri gerekir.

İşte tam da bu nedenle, rejimin istediği manada Türklüğü bugün CHP’lilerden de önce, kendi sosyal alanlarında toplumun geri kalanından büyük ölçüde kopuk yaşayan askerlerin temsil ediyor olması hiç şaşırtıcı değildir. Mesela geçen gün [13 Ağustos 2010] gazeteci Serdar Arseven ile Emekli General Ramiz İlker’in tartışmasını izlediniz mi? Ramiz Paşa sıra kendisine geldiğinde, “YÜCE ASİL TÜRK MİLLETİ!… BU MÜBAREK RAMAZAN GECESİNDE…” şeklinde bağırarak konuşmaya başlamıştı. Konuşmasının bu kısmı internet üzerinde geniş bir şekilde paylaşıldı ve yorumlandı. Çünkü insanlara tuhaf ve dolayısıyla da ilginç geliyor böyle şeyler. Ama paşanın pedagojik formasyonuna dikkat ederseniz, aslında onun kendi düşünce sistemi içerisinde rasyonel olan bir tavır sergilediğini, onun açısından bu gibi tavırların “kendinden emin, başı dik, sesi gür” bir insan olmaya karşılık geldiğini, paşanın bu şekilde davranmak suretiyle muhatabına baskın gelerek izleyicilerin takdirini kazanacağını zannettiğini görebilirsiniz.

Paşanın pedagojik formasyonuyla milli eğitimdeki “militarist endoktrinasyon” sizce hangi noktalarda örtüşüyor? Ayrıştığı noktalar varsa nelerdir?

Arada nitelikten ziyade yoğunluk ve süreklilik farkı var. Şöyle ki, askerler kapalı bir ortamda daha otoriter bir eğitim alıyorlar. Dahası, eğitimleri sona erdikten sonra da aynı otoriter ortamın içerisinde kalmaya devam ediyorlar.

Siviller için aynı derecede yoğun bir telkin ve şartlandırma söz konusu değil. Daha çok küçük yaşta gerçekleştirilen zihinsel tahribatın etkisiyle hareket ediyor siviller. Hatta çoğu insan ömrü boyunca bunun etkisinden kurtulamıyor gibi.

Bu etkilemeye dair uzun bir sorum olacak. Cumhuriyet’in ilk yılları “ilkokul çağı” olarak tanımlanır. Falih Rıfkı Atay da “Benim için inkılâp davamızın tek teminatı kız oğlan bütün Türk çocukları sivil ve laik ilkokul eğitiminden geçirmekti” der. İslamlık, Alevilik, Kürtlük gibi meselelerin hepsinin eğitimle halledileceği düşünülmektedir. Mesela katliam öncesi Dersim en az okulun olduğu yerken, üç yıl içinde kişi başına en fazla okul burada düşecek hale gelir. Bugün Dersim seçmeni CHP’lidir. Kitabınızda İslami kesimin de Türk milliyetçiliğini içselleştirdiğine değiniyorsunuz. Galiba bir tek Kürtlük meselesi halledilemedi. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devrim ideolojisini yeni nesile benimsetme işinde, eğitimin en önde gelen araç olarak kullanıldığı doğrudur. Ancak eğitimin doğuracağı sonuçlar konusunda Tek Parti Dönemi yöneticileri arasında tam bir fikir birliği olduğunu söylemek biraz zordur. Mesela İsmet İnönü’nün, Kürtlerin sayıca fazla olmalarından ürkerek “uyanırlar” korkusuyla doğuda okul açmaya çekindiğini biliyoruz. Bu yaklaşım her ne kadar yansıttığı zihniyet itibariyle kabul edilemez olsa da, kendi içinde çok da tutarsız değildir. Zira kimlik gibi konularda eğitimli insanlar daha duyarlı olurlar. Mesela bugün Kürt siyasetini temsil etme durumunda olan insanlara baktığınızda ekseriyetle yüksek eğitim görmüş insanlarla karşılaşırsınız. Yani yıllardır Kürtçülüğün cehaletten ileri geldiğini, Kürtçülüğün önüne geçebilmek için bölgedeki eğitim imkanlarının genişletilmesi gerektiğini iddia edenler bu sorunun dinamiklerine pek vakıf değiller. PKK cahil insanları kandırıp dağa çıkarıyor zannediyorlar. Çünkü Ankara’da tıp okurken okulu bırakıp dağa çıkan militanlardan haberdar değiller. Bu nedenle de, doğuya eğitim götürerek sorunun çözülebileceği düşüncesindeler.

Halbuki, eğitim yolu ile çok sayıda insanı asimile etmek mümkün olsa da, aynı eğitim süreci, eleştirel bir bakış geliştiren bilinçli bir grubun ortaya çıkması gibi hiç de istenmeyen bir sonuç da doğurabilir. Özellikle Kürtler gibi ülke nüfusunun takriben %20’sine tekabül eden bir kitlenin içinden böyle bir grubun çıkması çok daha muhtemeldir – ve gördüğünüz gibi çıkmıştır da.

Bir de, herkesi asimile dahi etseniz, bugün belli bir şekilde düşünmeye şartlandırdığınız insanlar, yarın kimliklerini hatırlamaya ve asimile oldukları düşünce tarzını terk etmeye başlayabilirler. İslami kesim örneğiniz de bu çerçevede düşünülebilir. Zira İslami kesim her ne kadar Türk-İslam sentezi tuhaflığından önemli derecede etkilenmiş olsa da, bugün Türk ve müslüman kimliklerinin yeniden ayrışmakta olduğu bir dönem yaşıyoruz.

Kitabınızda bu ayrışmada 28 Şubat faktöründen bahsediyorsunuz. Peki, sizce son süreçte dindar çevrenin merkeze kayarak devletin ya da ekonominin karar mekanizmalarında daha çok yer edinmesiyle birlikte izlenen siyasette milliyetçilik hâlâ baskın bir unsur değil mi?

Dikkat ederseniz Türk ve müslüman kimliklerinin “ayrışmakta olduğunu” söyledim, “ayrışmış olduğunu” değil. Bu mükemmeliyet beklentisine ne yazık ki çok sık rastlanıyor Türkiye’de. Yani gelişmeleri bir süreç olarak algılamak yerine ideal kalıplarla mukayese etme eğilimi çok yaygın. Böyle bir yaklaşım da, gerek siyasi aktörleri gerekse siyasetin kendisini gerçekte olduğu gibi algılayabilmeyi zorlaştırıyor. Bir de tabii böyle bir bakış, niyet okumalarını ya da samimiyet sorgulamalarını da beraberinde getiriyor.

Spesifik olarak AKP örneğinden devam edecek olursak, AKP’deki Cemil Çiçek gibi milliyetçi yöneticilere odaklanmak, partinin hem içindeki hem de tabanındaki değişimi görmeye engel olabilir. Çünkü, evet, AKP içerisinde milliyetçi yöneticiler de elbette az değil, ama değişim onların bulunduğu noktaya değil, tam aksi yöne doğru gerçekleşmekte.

Dahası, Türkiye’deki hemen her kitle ya da kurum an itibariyle ciddi bir değişim sürecinin içine girmiş durumda. Buna sık sık statükoculukla birlikte anılan Kemalist kesim bile dahil! Zira bu kesimin mensupları da, (artık başkaları tarafından çok daha özgürce eleştirilebiliyor olmaları nedeniyle) önceden sorgulamadıkları varsayımlarını (istemeyerek de olsa) sıklıkla gözde geçirmek durumunda kalıyorlar. Ancak henüz bu sürecin başlarındayız. Bu nedenle de, nisbeten daha kuşatıcı ve özgürlükçü bir siyasi duruşa sahip olan insanlar dahi zaman zaman son derece milliyetçi, militer ya da ayrımcı beyanlarda bulunabiliyorlar. Daha geçen hafta Melih Gökçek ve ardından da Recep Tayyip Erdoğan’dan duyduğumuz Kemal Kılıçdaroğlu’nun etnik kökeni hakkındaki imalı sözler çok çirkindi mesela. Ama bu çirkin sözlerin hemen ardından, Yeni Şafak gazetesi yazarı Hakan Albayrak’ın her ikisine yönelik eleştirilerini kaleme aldığı “Soy-sop meselesi” başlıklı yazısını [18 Ağustos 2010] okumak ise çok güzeldi.

Özetle, şu sıralar hemen her kesimin zaman zaman saçmalamasını biraz doğal karşılamalıyız – yeter ki bu saçmalıklar kimi ulusalcı yayınlarda olduğu gibi ana söylemin kendisi haline gelmiş olmasın ve istisna olarak kalsın. Zira bu gibi değişim dönemlerinde böyle şeyler olur; normaldir. Eğer bu tür şeyler yaşandığında AKP’nin kendi kitlesinden dahi ciddi bir itiraz yükseliyorsa, endişe edecek çok fazla bir şey yoktur diye düşünüyorum.

Bir de hatırlarsanız, biraz önce, sistemdeki mevcut partileri ideolojik öncelikleri doğrultusunda Laik-Türk, Türk-Müslüman, Müslüman-Türk, Sosyalist-Türk gibi farklı şekillerde sınıflandırmıştım. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama AKP bu gibi kategorilerin hiçbirine girmiyor – ki bu çok önemli. Çünkü AKP asıl gücünü de zaten buradan alıyor. Yani Türkiye’de öncelikli referansı laiklik olmayanların CHP’ye, Türklük olmayanların MHP’ye, İslam olmayanların da SP’ye oy vermeleri pek sık rastlanır bir durum değildir. Ama AKP, laik, milliyetçi ya da dindar olmayan kesimlerden de oy alabiliyor. Bu durum, AKP’yi bir kitle partisi yaparken, diğer partileri kendi cemaatlerine hapsediyor. Seçim sonuçları Türkiye haritasına yansıtıldığında bu durumu çok net bir şekilde görebilirsiniz. CHP’nin kazandığı sahil şehirlerinde dahi AKP ciddi bir oy oranına sahip. Ancak diğer partilerin çoğunun esamelerinin bile okunmadığı çok sayıda şehir var Türkiye’de.

Bu sürecin eğitime yansımaya başladığını düşünüyor musunuz? Yoksa kitabınızda ders kitaplarından örneklerini verdiğiniz zihniyet Milli Eğitim’deki hâkimiyetini daha uzun bir süre koruyacak mı?

Sorunuz, toplumdaki değişimin bir noktadan sonra eğitime de yansıyacağı yönünde bir varsayım üzerine bina edilmiş gibi. Ancak ben bu nedenselliğin daha çok tersi yönde işlediğini düşünüyorum. Yani eğitim felsefesindeki değişimler, daha sonra toplumun geneline yansımaya başlıyor. Buna rağmen biz, hem kimi sorunların aciliyetinden hem de (eğitimi de içeren) daha geniş çaplı bir reformun önünde yapısal engeller olmasından ötürü, eğitimden ziyade hukuki değişikliklere kafa yoruyoruz. Fakat hal böyle olunca da, ortaya ciddi absürdlükler çıkıyor. Şöyle ki, bir yandan hükümet demokratikleşme çalışmaları yürütürken, diğer yandan milli eğitim ülkenin dört bir yanındaki okullarında milyonlarca çocuğa otoriter bir zihniyet aşılamaya devam ediyor.

Tabii eğitim konusunda hiçbir şey yapılmıyor değil. Mesela ders kitaplarındaki kimi metinlerin değiştirilmesi yönünde kimi olumlu çalışmalar var. Ama ne yazık ki bu değişiklikler daha çok “mekanik” seviyede gerçekleşiyor. Mekanik derken kastım şu: Cumhuriyet tarihi boyunca milli eğitimin ders kitaplarında, hep öteki durumunda olanlara yönelik nefret aşılayıcı ifadeler yer aldı. Yakın dönemde bunlar artık iyice göze batmaya başlayınca da, ilgili metinler taranmaya ve problemli görülen ifadeler ayıklanmaya başlandı. Ancak ileri derecede problemli bir düşünce mirasını sadece göze batan kimi rahatsız edici ifadeleri ayıklayarak ortadan kaldıramazsınız. Çünkü metnin gözünüze batan kısımları kadar, batmayanları da aynı zihniyetin ürünüdür. Bu nedenle de bütün metinleri yenilemeniz gerekir. Tabii bu da, bütün metinlerin baştan yazılmasıyla değil, herşeyi baştan yazabilecek yeni bir zihniyetin inşa edilmesiyle mümkün olabilir – ki bu da çok kolay bir şey değil.

Bir de tabii konunun beşeri sermaye boyutu var. Çünkü ders kitaplarındaki metinlerde neler yazılı olursa olsun, bunları öğrencilere aktaracak olanlar neticede öğretmenler. Yani ders kitaplarından da önce öğretmenlerin zihniyetinin değişmesi gerekli – ki bu da aslında topyekün öğretmen kadrosu değişmeli demek. Dolayısıyla bu noktada da zor ve uzun bir süreçten söz ediyoruz.

Değişimin mekanikliğine dair bir gösterge de Milli Güvenlik Bilgisi dersi olsa gerek. Mesela Ermeni halkına dair olumsuz ifadeler ders kitaplarından çıkarılıyor, ama subaylar hâlâ okullarda “Sarı Gelin” belgeseli izlettiriyor, öğrencileri kışla ziyaretlerine götürüyor. Son süreçte öne çıkan darbelerle hesaplaşma söylemine rağmen eğitimdeki 12 Eylül ve 28 Şubat zihniyetine pek dokunulamaması sizce neden kaynaklanıyor?

Milli Güvenlik Bilgisi herşeyiyle diğerlerinden biraz farklı bir ders. Zira dersin milli eğitim ile çok fazla ilgisi yok. Dersin kitabının içeriği Genelkurmay içerisindeki bir komisyon tarafından hazırlanıyor. Dersin öğretmenleri ise üniformalı askerler. 16 yaşındaki öğrencilere belinde tabancasıyla ders yapmaya kalkanlar dahi oluyormuş…

Ama ders kitaplarının içeriği ve zihniyet ekseninde konuşacaksak, Milli Güvenlik Bilgisi dersi de iyi bir örnek olabilir. Çünkü ilgili komisyon da, dile getirilen şikayetler –ve belki de spesifik olarak Ayşe Gül Altınay’ın önce Ders Kitaplarında İnsan Hakları adlı ortak çalışmada, ardından da The Myth of the Military Nation adlı eserinde yazdıkları– üzerine geçtiğimiz yıllarda ders kitabının metninde kimi değişiklikler yaptı. Bu değişiklikler çerçevesinde, (sözgelimi) Türkiye’deki gayrimüslim nüfusun milletin bir parçası olmadığını açıkça ifade eden metinler kitaptan çıkarıldı. Ama dediğim gibi, neticede zihniyet bu, kendisini bir şekilde belli eder. Burada da durum aynı. O yüzden de, örneğin 2010 yılı Milli Güvenlik Bilgisi kitabının sonundaki sözlükte, “azınlık” kavramı, “Bir ülkede egemen ulusa göre, sayıca az olan topluluk” şeklinde tanımlanıyor. Dikkat edin, “çoğunluğa göre” demiyor, siyasi bir kavram olan ve tahakküm ifade eden “egemen ulusa göre” ifadesini kullanıyor. Bu ifadeden, ulusun bir “egemen olan” bir de “egemen olmayan” kısımları olduğu yönünde bir anlam doğuyor. Böyle bir yaklaşım da, kitabın önceki baskısındaki, ülkede %95’in üzerinde bir çoğunluğun “binlerce yıldır aynı kaderi paylaşmakta, aynı kültür ve amaç içerisinde yoğrulmakta” olduğu şeklindeki gayrimüslimleri dışlayan ifadeyle tamamen aynı doğrultuda.

Dünya üzerinde elinize alacağınız hiçbir ciddi çalışmada böyle problemli ifadelere rastlayamazsınız. Çünkü siyaset bilimi ya da genel olarak sosyal bilimlerden minimum derecede nasibini almış olan insanlar bile böyle laflar etmezler. Hatta eğitimi bir yana koyun, özgür bir ülkede, o ülkenin siyasal kültürüyle yoğrularak büyümüş eğitimsiz kimseler de böyle konuşmazlar. Ancak bizim öğretmenlerimiz, idarecilerimiz ve politikacılarımız hala bu nüansların önemini fark edebilecek seviyede değiller henüz – ki bu noktada genelkurmayın komisyonlarını ayrıca belirtmeye de herhalde gerek yok. Kaldı ki bu sadece tek bir örnek. Yoksa biraz önce de ifade ettiğim gibi, bu şekilde yapılmış tek bir tanımdan ziyade, metnin genelinin hangi zihniyetin içerisinden kopup geldiği önemli. 12 Eylül ve 28 Şubat zihniyetlerinin hala yerlerinde duruyor olmasının nedeni de bence öncelikle bu. Bu zihniyetlerden tamamen kurtulduk mu ki kitaplarda hiç izlerinin olmamasını bekliyoruz? Asıl şaşırtıcı olan, ders kitaplarında ya da genel olarak eğitim sürecinde bu türden yaklaşımlara hiç rastlamamak olurdu.

12 Eylül, özellikle de 28 Şubat darbe dönemlerinin eğitim sistemindeki en kalıcı izlerinden biri de başörtüsü yasağı oldu. Kökleri daha derinde olan bu sorunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başörtüsü yasağı gibi hiçbir makul gerekçesi olmayan bir yasak hakkında bir değerlendirme yapmayı çok gerekli görmüyorum. Çünkü Türkiye gibi hem dindar hem de seküler insanların epeyce geniş iki gruba karşılık geldiği bir ülkede ilkokullardan üniversitelere, meclisten yargıya, hizmet alanlardan hizmet verenlere dek hiçbir yerde başörtülü oldukları ya da olmadıkları için insanların farklı bir muamele görmesinin hiçbir objektif gerekçesinin olabileceğini zannetmiyorum. Zaten yasağı gerekçelendirmeye çalışanlara bakarsanız, hep kendi konumlarını ve kimliklerini merkeze alırken, ötekileştirdikleri insanları kendilerine olan mesafelerine göre yargıladıklarını görürsünüz. Böyle bir tavrın neden sorunlu olduğunu izah etmeye de herhalde gerek yok.

Eğer başörtüsü yasağı hakkında konuşacaksak, yasağın kendisini değil, ardından yaşanan tecrübeleri sorgulamalıyız. Mesela böylesine akıl dışı ve can acıtan bir uygulamaya rağmen başta İslami kesim olmak üzere yasak karşıtlarının tepkilerinin neden bu kadar sınırlı kaldığı konusu sorgulamaya değer bir konudur. Hükümetin devlet karşısında elinin kolunun bağlı olması anlaşılabilir. Peki ya halk? Her gün Beyazıt Meydanı’nı dolduran binlerce insan neden kısa bir süre sonra yenilgiyi kabullenip dağıldı? Sayısını bile bilemediğimiz onca öğrencinin çok önemli bir kısmı neden sırf devlet öyle buyurdu diye ailelerinden destek görmedi? 1997 öncesinde neredeyse sadece başörtülü insanları istihdam eden kimi işverenler neden 28 Şubat sürecinde çark edip daha modern bir vitrin tesis etme gayreti içerisinde oldular? Bu işverenlerin bazıları neden başörtülülerin durumlarını suistimal ederek onlara aynı iş için daha az ücret ödemekte bir mahsur görmediler? Başörtülülere destek olmak üzere kurulan Ak-der gibi sivil toplum örgütlerinin gerek mağdurlardan gerekse yasak karşıtlarından gördüğü destek neden hep çok cılız kaldı?

Bunlar önemli sorulardır. Bu gibi soruların Türkiye’de hakim olan zihniyet ve kültür adına işaret ettiği nahoş gerçeklerle yüzleştiğimiz ölçüde, nasıl bir sosyal sermayeye sahip olduğumuzu da daha iyi görebiliriz. Ama işin yasakçılara bakan kısmı benim açımdan pek merak uyandırıcı değil. Çünkü rejim yanlılarının kadim refleksleri ortada. 1920’lerde şapka takmayanları neden astılarsa, 1930’larda Dersimlileri neden toplu imhaya giriştilerse, 1940’larda gayrimüslimleri neden Varlık Vergisi faciasına uğrattılarsa, bugün de başörtülüleri sadece kendilerine ait olmasını istedikleri alanlardan aynı nedenle tecrit ediyorlar. Ve tabii zamanında bu saydığım gruplara nasıl merhamet etmediyseler, bugün de başörtülülere acımıyorlar. Dolayısıyla işin bu kısmında çok fazla ilgi çekici bir yön yok.

Peki, son olarak, Kürt sorunu, açılım ve referandum gibi konuların geldiği nokta itibariyle Türkiye’de yaşanan gelişmeler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Kürt sorunu ite kaka da olsa gayet iyi bir yere geldi. Hükümetin açılımı yüzüne gözüne bulaştırdığı şeklindeki argümanları pek makul bulmuyorum açıkçası. Hatırlarsanız, bundan sadece birkaç sene önce Kürtlerin kimliklerine dair taleplerini makul bulduğunuzu söylemeniz, PKK’lı olup olmadığınızın sorgulanması için yeterliydi. Tabii bununla gelinen noktanın yeterli olduğunu söylemiyorum. Sadece eski noktaya göre çok iyi bir yerdeyiz, o kadar. Bundan sonra da alınması gereken önemli bir mesafe var. Bu nedenle de, AKP içerisindeki milliyetçi kanadın ve daha geniş anlamda kamuoyunun tavrının daha kuşatıcı bir noktaya evrilmesi çok önemli. Çünkü beğensek de beğenmesek de Türkiye’nin yaşadığı değişimin taşıyıcısı milliyetçi bir damarı da bulunan dindar insanlar ve bu insanların siyasi temsili de büyük ölçüde AKP tarafından gerçekleştiriliyor.

Referandum konusu ise ilginç. Öyle zannediyorum ki, ilgili anayasa değişikliğini kendince kimi nedenlerle CHP teklif etseydi ve AKP de yine kendince nedenlerle bu değişikliklerin karşısında dursaydı, bugün “Hayır” diyenler bu sefer çağdaşlık, ilericilik gibi kavramlar ekseninde teklif edilen değişikliklere sahip çıkacak ve AKP’lileri gericilikle ve Türkiye’yi dünyaya ayak uydurmaktan alıkoymakla suçlayacaklardı. Tabii böyle bir teklif sunmak CHP’nin bütün geleneğine aykırıdır. Bağımsız düşünceden ne denli yoksun olduğumuz konusunda bir fikir vermesi için verdim bu örneği sadece.

Paylaş:
4

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

14 September 2010 at 1:06 AM

Güzel bir söyleşi olmuş. Çok beğendiğim kısmını alıntılayacaktım ama bu kitapla ilgili “taraf” olduğum için bertaraf olamayacağım çok açık. Bundan sonraki yorumlarımın objektif sayılamayabileceği gözönünde bulundurulursa, başkalarının fikirlerinden de enteresan deliller getirebilirim.

Kitabı hanım okuyor şimdi. “Tembeller kümesi” ne gelmiş, beni çağırdı: “bak ne yapmışlar bize görüyormusun?”

O da tembeller kümesine atılanlardan ama ergeç uyanılıyor demek.

Bilgi saklamanın odaklandırarak ve odaksız, esastan ve usulden bölümünü okuyup yaşadığımız örneklerle çoğaltırken gayrı ihtiyari:

“Bu kitabın okullarda mutlaka okutulması lazım” dedi.

” Yapma yav!” dedim. “E! Milli Eğitim n’olcek? Ona ne gerek kalcek? ” dememle gülüştük .

Allah’ını kitabını peygamberini ve çocuklarını sevenler, çocukları gagalanmasın için operasyonu öğrensinler yoksa;
zavallı “eğitim şart!” diye şartlandırılmış öğretmenin otorite figürü olarak çocukların ruhlarını alıp rejimin kavanozlarına hapsetmesinin acısını kafayı duvarlara vurarak katmerlersiniz.

Gündüz kuşağında kıvırcık saçlı bir teyze ürkütücü bir eğitim programı yapıyor anne babaları sıkıştırıyor: “nasıl eğitim hıı? var mı sorun? bak geliyor sopa kafaya…” edasıyla; zavallı insanlar:
“yok valla! biz geçen sene ana okulundan alıştırdık, azcık karnı ağrıyor, midesi bulanıyor…”

hımm! iyi iyi alışsınlar, yüksek stres insanı kusturur ama kusmasan bile acayip karın ağrısı yapar. demek çocukken boşuna değil, ne biçim karnı ağrıyordu hepimizin…

Yazık değilmi kardeşim? Ekrandan girip “bu çocukları hangi günahından dolayı diri diri gömüyorsunuz?” yazık değil mi bu ana babaya diyesim geliyor, bakıyorsun öğretmen ne yaptığını bilmiyor, ana baba otoriteye güveniyor, otorite, acımasızca ana baba evlat emir kulu dörtlüsüyle oynuyor da oynuyor; perişan ediyor çocukları…

mor kalemle yazmak yasak kızım!

neden?

aaa!

neden yasak? mor kalemle diyorum öğretmenim eğitmenim otoritem…

aaa! (burası sessiz, usulca, büyük birader duymasın için kışkırtıcı-ürkütücü-ürpertici, sen n’aaptın? bir tonda ancak parantez içinde konuşulabilir…komutların nedeni yoktur. mantığı yoktur. Ulu önder öyle istiyor… )

Otorite figürü sorgulanmak için değil, sorgulamak, yargılamak ve buyurabilmek için nedenselliğe dalar, çocuklarınızın beynini yalar, frontalkortekse dalıyor direk. örtmen de şartlı. neden frontal korteks yalıyon? diye sor bilmez. onun da bir amiri, bi otoritesinin şeysi var bi yerde devletimizin şeysi tabi. ramiz paşaya gider, alayına kişiliği siler yazıktır günahtır evlatlarınıza sahip çıkın…

Allah evlatlarınızı size teslim etmiş, emanet etmiş, sevgi bağıyla bağlamış. Yapmayın! Oncacık çocukları bu militarist bataklıkta yalnız bırakmayın. Okula göndermeyin demiyorum. Otorite figürü öğretmene dövdürmeyin, boyun eğdirmeyin, bırakın not baskısıyla ne hali varsa görsün örtmenin ama çocuğun ruhunu siz koruyun yardım edin gitmek istemediğinde göndermeyin saçma sapan ne yaptığından bi haber cellada dönüşmüş bir öğretmenin gözüne girmesi uğruna evladınızı kurban etmeyin…

Gündüz insan vicdanıyla konuşursa utanç duyulacak ya da suç içeren bir iş yapmışçasına ayıplanabilir ihtimalli davranıyor bir büyük birader baskısı bi yerden sanki “n’apıyon lan! gizlice düşünüp yaymaamı çalışıyon?” diye kulağının dibinden ramiz paşa tonuyla dalıp çınlatacak orta kulak iltihabına sebebiyet verecek sanıyorsunuz …

 
 

rüştü hacıoğlu says:

14 September 2010 at 1:20 AM

aaa! (burası sessiz, usulca, büyük birader duymasın için kışkırtıcı-ürkütücü-ürpertici, sen n’aaptın? bir tonda ancak parantez içinde konuşulabilir…komutların nedeni yoktur. mantığı yoktur. Ulu önder öyle istiyor… )

tam burada örtmenin kaşları büzüştürülmüş, alın kıpkırışıktır ağlamakla çatlamak arasındaki ses tonuyla dişlerinin arasından tıslarken, üstünüze gelen tüm eşya, evren, arkadaşlarınızın korku dolu bakışları eklendiğinde, başınızın dönmeye başlayıp bayılacağınızı hissettiğinizde herşey “sen n’aptın? sen n’aptın? sen n’aptın?…” diye çınlayarak üzerinize gelmeye devam etmektedir; ta ki gözleriniz kararıp bayılarak kurtulabilinceye dek…

 
 

Enes Yalçın says:

14 September 2010 at 5:13 PM

Sanki Etyen Mahçupyan’ın röportajını okuyor gibi hissettim 🙂

 
 

Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği (Serdar Kaya) : Derin Düşünce says:

23 September 2010 at 11:03 AM

[…] Serdar Kaya Tasfiye dergisinden Beytullah Emrah Önce’nin kitap ile ilgili sorularını cevaplamış, Derginin Eylül-Ekim sayısında yayınlanacak olan bu çok faydalı röportaja şuradan ulaşabilirsiniz. […]

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.