• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Siyaset Bilimi 101: Diktatörlük

24 Jun2011
 

[26 Haziran 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Türkiye’de ideolojik eğitim çok küçük yaşta, hatta neredeyse kundakta başlar. Örneğin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 36 ila 72 aylık çocuklar için hazırladığı Okul Öncesi Eğitim Programında, çocuklara edindirilmesi gereken “Burnunu mendille silmek” ve “Kendi kendine yemek yemek” gibi davranışların yanısıra, Atatürkçülük eğitimine de yer verilir. Mesela, ilgili program metninde şöyle yazar: “Atatürk’ün doğum yeri, anne ve babasının isimleri, asker ve komutan olduğu gibi olgular öyküler aracılığı ile kazandırılmaya çalışılmalıdır.”

Bu şekilde çekirdekten yetiştirilen rejim militanları, günü gelip de bir üniversite diploması alana dek, dağarcıklarında ülkenin rejimi ve yakın tarihi hakkında çok sayıda ezber biriktirmiş olurlar. Özetle, Atatürk adlı süper-kahraman ülkemizi önce düşmanlardan, sonra da padişahtan kurtarmış ve ardından Cumhuriyet kurmuştur. Bir tür devr-i saadet olan Atatürk döneminde, ülkemizde büyük ilerleme kat edilmiş, demokrasiye geçilememiş olsa da geçişin hazırlıkları yapılmış, demokrasi için gerekli olan kurumlar tesis edilmiştir. Bu konuda yeni nesillere düşen görev, “O”nun gösterdiği yolda yürümek ve başka düşüncelere kesinlikle itibar etmemektir.

Dünyada Siyaset Bilimi
Türkiye’nin demokrasi serüveninin resmi özeti aşağı yukarı bu minvalde iken, acaba Batıdaki öğrenciler bu konuları nasıl öğrenirler? Demokrasi ve demokrasi eksenindeki kavramlar hakkında onlara neler anlatılır?

Herşeyden önce, Batıda demokrasi ile otoriter idare tanımlarının hemen her zaman birlikte ve karşılaştırmalı olarak verildiği söylenebilir. Öğrenciler, herhangi bir rejimin niteliğini, bu tanımlardaki kriterler doğrultusunda yargılarlar. Yani kimi otoriter liderlerin demokratikleşme “niyet”lerinden hareketle çözümleme yapılması söz konusu olmaz.

Örneğin, an itibariyle Batıda okutulmakta olan güncel Siyaset Bilimine Giriş kitaplarından biri, otoriter idareyi şöyle tanımlıyor: “Halkın tavsiyelerini dikkate almadan hüküm süren, lideri ululayan, muhalefete izin vermeyen, medyayı sıkı kontrol altında tutan, muhalefetin kökünü kazımak için polis ve orduya güvenen, her pahasına iktidarda kalmaya kararlı, demokratik olmayan idare.” (Rand Dyck. 2006. Studying Politics: An Introduction to Political Science. s. 475.)

Aynı kitap, otoriterliğin de ötesine geçen kimi özellikleri nedeniyle totaliter olarak tanımlanan idareler hakkında ise şu bilgiyi veriyor: “Otoriter idareler iktidarı sadece iktidarın kendisi için isterlerken, totaliter idareler ise, tek bir parti ve tek bir ideoloji üzerine kurulu olup, toplumu belli bir kalıba sokma misyonuna sahiptirler.” (s. 47)

Türkiye ve Diktatörlük
Tanımda totaliter idareler için sunulan “tek parti”, “tek ideoloji”, “toplumu belli bir kalıba sokma” gibi kriterlerin Türkiye’yi akla getirmemesi çok zor. Peki Türkiye, Tek Parti Dönemi’nde (1925-1945) totaliter bir idareyle mi yönetiliyordu? Yoksa sıklıkla iddia edildiği gibi, bu dönemde demokrasiye geçişin hazırlıkları mı yapılmıştı?

Bu sorunun cevabını da, Batıda okutulan bir başka güncel siyaset bilimi kitabından alalım: “Diktatörlükler her zaman bir tür demokrasi olduklarını ya da demokrasiye giden yolu hazırladıklarını iddia ederler.” (Daniele Caramani. 2008. Comparative Politics. Oxford University Press. 148.)

Sonsöz
Yukarıdaki alıntılar, Türkiye’deki herkesi ciddi ciddi düşündürmesi gereken ifadelerdir. Dünyanın ileri demokrasilerindeki insanlar nasıl bir eğitim alıyor, biz kendi çocuklarımıza neler öğretiyoruz?

Bu gibi çarpıklıkları hep “Türkiye’nin kendine özgü şartları” olduğu iddiası ile (ya da Mustafa Kemal’e ait olan “Biz bize benzeriz” sözü ile) açıklamak mümkün mü? Peki ya Türkiye’nin sözü edilen şartları dünyadaki bütün diğer örneklerden farklı olmak bir yana, hep aynı Kuzey Kore tipolojisine oturuyorsa?

Meşhur distopya 1984 aynen şöyle söylüyor: “Bir insan bir devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlüğü kurmak için devrim yapar.”

*       *       *

KRAVAT NOTU
Kimi zaman haberlerde, kimi zaman da filmlerde karşılaştığımız bir manzaradır: Soğukkanlılıkla cinayetler işlemiş olan insan bozması tipler, hakim karşısına çıktıklarında saçları başları düzeltilmiş, kravat takmış vaziyettedirler. Kravatın buradaki işlevi, hakimi ve jüri üyelerini, yargılanmakta olan caninin aslında iyi çocuk olduğuna inandırmaktır. Zira insan psikolojisinin böyle bir zayıflığı da yok değildir. Takılan bir kravat, vicdan yoksunu insanların suratlarına bir itibar ve masumiyet maskesi örebilir.

Ertuğrul Özkök’ün Ahmet Kaya’nın mezarı başında oynadığı tiyatroyu görünce aklıma bunlar geldi. Ancak böylesine hadbilmezlikleri defalarca sahneye koyabilmiş olmasını sadece yüzsüzlükle açıklamanın doğru olmadığını da düşündüm. Zira onun gibi insanlar her devirde vardı, hep de olacak. Ama bir ülkenin yönünü tayin eden faktör, sadece bu karakterdeki insanların ya da onlara sığıntılık edenlerin varlığı değil. Kötücüllüklerinin başkalarınca dengelenip dengelenmediği konusu da aynı derecede önemli.

8

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

June 27, 2011 at 12:14 am

Başıma birşey gelmeyecekse bu yazının içeriğine baştan sona katıldığımı belirtmek isterim…

 
 

kasabalı says:

June 27, 2011 at 8:28 am

Batıda okutulmakta olduğundan bahsettiğiniz kitaplar, hangi kademede okutuluyor? İlköğretim veya lise de mi yoksa üniversitede mi?

 
 

fc says:

June 27, 2011 at 1:14 pm

Bende yazıya baştan sona katılıyorum. Konu hakkında yazarın daha fazla söyleyeceği çok şey olduğundan eminim fakat bu kadarını söylemek bile büyük cesaret.
Bu konuyu bu şekil bir gerçekçilikle irdeleme cesareti gösterecek yazarların çoğalması dileği ile, serdar beye teşekkürler ve tebrikler.

Şu an neşe düzel in ”KORKUSUZ TARİH” kitabını okuyorum. herkese tavsiye etmek isterim.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

June 27, 2011 at 4:08 pm

Sayın kasabalı arkadaş: “hangi kademede okutuluyor?” diye sorunca aklıma kötü bir espri geldi kademeyle ilgili.

Batının kademelerinde siyaset bilimin incelikleri öğretilirken, bizim kademelerde marshall yardımlarıyla kakalanmış hurdanın envanteri aktarılıyor nesilden neesileee…

nasıl? yeterince iğrenç mi?

 
 

m.k. says:

June 28, 2011 at 1:36 am

genellikle otoriter ve totaliter yönetimler sömürge artığı ülkelerde görülürken ülkemizdeki 23-50 arasındaki totaliter yapının nasıl oluştuğunu ayrıca irdelemek gerekir..mazlum uluslara örnek bir bağımsızlık savaşı örneği vermişken.

 
 

Darius Maneng says:

August 4, 2011 at 4:24 pm

Yazarın bir çok yazısına genellikle katılmakla birlikte, bu yazının biraz şirazesinin şaştığını söylemek isterim. Öncelikle, bugün “gerçek” demokrasiler olan ülkelerin tümünün geçmişinde de karanlık ama kötücül sayılamayacak devirler vardır. Karanlıkdırlar çünkü sert ve acımasızdırlar, kötücül sayılmazlar çünkü samimi şekilde ileriye ve demokrasiye dönüktürler. Örneğin ABD’nin kuruluş ilkelerinin şirinliği bir yana, kuruluşundan son 30-40 seneye kadar demokrasiyle yakından uzaktan herhangi bir ilgisinin bulunduğunu iddia edebilmek için kantarın topuzunu bir hayli kaçırmış olmak gerekir. Tereddütte olanlara McCarthy’nin komünist avcılığını hatırlatırım. Siyahlar konusu ise apayrı bir boyuttur.

Türkiye’deki sorun, Atatürk’ün pek kötü bir insan evladı olması değildir. Yapılabilecek en kolay (en demokratik olmasa da) ve kısmen rasyonel çözümleri üretmeye çalışmıştır. Kişisel olarak kendimi Karabekir’e daha yakın hissetmeme rağmen, Atatürk’ün de çok kötü işler çıkardığını da açıkçası düşünmüyorum. Türkiye’deki sorun Atatürk’den değil, Atatürkçülerden kaynaklanmaktadır.

Ortada 1920’lerin 1930’ların ne şahane olduğunu söyleyen birileri varsa, yapılacak şey onlarla ağız dalaşı yapıp sırf üste çıkmak için Atatürk’e abartılı “kötüleme” seansları düzenlemek değil, Atatürkçülerin körlüklerine bir çözüm bulmaya çalışmak olmalıdır.

1920’lerde İngilizler’e “ne istersiniz?” diye soracak olsaydık, büyük ihtimalle Osmanlı’nın 100-200 sene önce yaptığı katliamlardan bahis açar ve “geçmişinizle yüzleşin” derlerdi. Yani istedikleri kendi geçmişimizi kötülememiz olurdu. Atatürk bunu yaptı. Osmanlıyı yerin dibine soktu. İngilizlerin kötülediğinden daha da fazla kötüledi hatta. Sonuç? Elimize bir şey geçti mi?

Çözüm İngiliz’in Fransız’ın istedikleri arasında bulunamaz. Bu kuru kuruya sarfedilmiş milliyetçi bir söz değildir. Kendimiz için (kendimizden kastım, yaşayan nefes alıp veren bizler) neyin iyi olduğunu bilebileceğimize inanmakla başlar herşey. Biz bunu hiç ama hiç yapmadık…

 
 

Can says:

February 4, 2012 at 9:54 pm

Acaba Milli Eğitim Bakanlığı’nın 36 ila 72 aylık çocuklar için hazırladığı Okul Öncesi Eğitim Programı’na dair internetten ulaşabileceğimiz bir kaynak var mıdır?

 
 

Serdar Kaya says:

February 5, 2012 at 7:37 am

Surada olmali: http://ooegm.meb.gov.tr/mevzuat_bank/icerik.asp?id=48

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.