• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Siyaset Bilimi 105: Üniter Devlet

21 Aug2011
 

[21 Ağustos 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Üniter devlet, siyasi idarenin tek ve merkezi bir otoritenin kontrolünde bulunduğu bir işleyişin ifadesidir. Bu işleyiş, ülkenin farklı bölgelerini ilgilendiren kararların, o bölgelerde yaşayanlar tarafından değil, başkentteki politikacılar tarafından alınmasını öngörür. Böyle bir sistemde, yerel yönetimler, çoğu zaman merkezi otoritenin birer uzantısı durumundadır. Dolayısıyla da, görevleri, bulundukları bölgedeki insanların iradelerini temsil etmek değil, merkezin ürettiği politikaları uygulamaktır.

Üniter devletlerde yerel yönetimlere geniş yetkiler tanınması da az rastlanılan bir durum değildir. Ancak bu yetki verildiği gibi, alınabilir de. Zira aslolan yetkinin miktarı değil, iplerin merkezi otoritenin elinde olmasıdır.

Üniter Devlet ve Demokrasi
Üniter devlet söz konusu olduğunda ilk akla gelen konulardan biri, merkeziyetçilik ile demokrasi arasındaki ilişkidir. Zira merkezi düzenlemelerin yerel taleplerle uyuşmadığı her durum, merkezin kendi tercihlerini dayatması anlamına gelir. Bu noktada sorular gayet açıktır: Eğitimden sağlığa pek çok konu bölgesel olarak mı düzenlenecektir, yoksa merkezi bir şekilde mi? Kararlar başkenttekilerce mi alınacaktır, yoksa ilgili sorunları yerinde gören, seçmenler tarafından daha iyi tanınan, daha erişilebilir durumda olan ve dolayısıyla da kendilerinden daha kolay hesap sorulabilen yerel liderlerce mi?

Bu soruların vurgusu, demokrasinin siyasi irade ve temsil gibi temel değerleri üzerindedir. Dolayısıyla da, cevaplarının prensip bazında nasıl olacağı çok fazla kuşku götürmez. Ancak işleyiş söz konusu olduğunda, bu sorulara tek bir doğru cevap vermek zorlaşır. Zira Danimarka gibi küçük bir ülkede merkezi örgütlenme çok fazla sorun doğurmazken, büyük şehirleri arasında binlerce kilometre mesafe bulunan ABD ve Kanada’da durum farklıdır.

Merkeziyetçiliğin totaliter rejimler tarafından araçsallaştırılması hakkında ise, daha net konuşabilmek mümkündür. Hayatın her alanını kontrol altına almak ve toplumu belli bir şekle sokmak gibi eğilimlere sahip olan totaliter rejimler, hem toplum içindeki farklılıkları baskı altına alma, hem de resmi kılınan kimlik çerçevesinde bir aidiyet hissi kurgulama noktasında merkeziyetçi bir politika izlerler. Üniter devletlerde tektipleştirme kaygısına ve birlik vurgusuna daha sık rastlanması da zaten ilgili yapının merkeziyetçiliği bu denli işlevsel kılabilmesinden ileri gelir.

Türkiye’de Üniter Devlet
“Üniter” kelimesi, teklik, bütünsellik, bölünmezlik çerçevesinde bir anlam ifade eder. Dolayısıyla, Türkiye’de kimi yetkililerin devletin üniter niteliğine sıklıkla atıfta bulunuyor olmaları boşuna değildir. Fazlasıyla klişeleşmiş ve halkın nezdinde artık anlamını yitirmiş olan bu söylemde devletin “üniter niteliği” ya da “bölünmez bütünlüğü” ile kast edilen, Türkiye’nin Ankara’dan (ve tabii mümkünse Ankara’nın belli bir noktasından) idare edilmeye devam etmesidir.

Bu söylemin varlık nedeni, herşeyden önce, Türkiye’nin doğusunda Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmeye başlama ihtimalinden duyulan kaygıdır. Zira Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlenmesi, Kürtlerin de kendi kendilerini idare etmeye başlamaları anlamına gelecektir. Dolayısıyla da, kendi dillerini konuşmaları ya da çocuklarına kendi dillerinde eğitim verme kararı almaları, (herhangi bir kargaşaya dahi sebep olmadan) doğal bir süreç dahilinde kendiliğinden olağanlaşacaktır.

Tabii aynı şey Kürt olmayanlar için de geçerlidir. Şöyle ki, Cumhuriyet, memleketin İstanbullusunun da, Konyalısının da, Ankaralı gibi olmasını ister. Ancak yerinden yönetime engel olunmaması durumunda, zamanla kendiliğinden İstanbullu İstanbullu, Konyalı da Konyalı gibi olacaktır.

O halde, bütün bunların önüne geçebilmek için yapılacak şey bellidir: Her ile Ankara’dan bir vali atanacaktır. Bu valiler, Ankara’nın o ildeki temsilcisi ve “ayrı ayrı her Bakanın mümessili ve bunların idari ve siyasi yürütme vasıtası” olacaklardır. Halkın seçtiği belediye başkanları ise hadlerini bilip devlet işlerine karışmayacak, çöpleri toplamak gibi işlerle iştigal edeceklerdir.

Türkiye’nin üniter devlet anlayışı ve bu anlayış çerçevesinde ortaya çıkan yerel yönetim sistemi özetle budur. Biraz dikkat edilirse, çok yakın bir geçmişe kadar ulusal siyasetin de buna benzer bir atananlar ve seçilenler ya da görünenler ve görünmeyenler oyunu olduğu görülebilir.

Bu, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin rical-i gayb geleneğidir.

Paylaş:
9

Okuyucu Yorumları

 

Darius Maneng says:

23 August 2011 at 5:40 PM

Naçizane düşüncem, özgürlük kavramının dibini oyma konusunda en mahir olanların, özgürlükten en fazla bahsedenler olduğu yönündedir. Çünkü özgürlük de, herşey gibi klişeleşir, matlaşır ve tıpkı “ülkemizin üniter yapısı” söyleminde olduğu gibi anlamını yitirir.

“Yerel yönetim” veya daha doğru bir ifade ile “yerinden yönetim” kavramı, özgürlüğün anlamını yokedip, siyaset manevrası için araçsallaştırılmasına güzel bir örnektir. Çünkü ağızlara pelesenk olmuştur. Sloganlar arasında boğulmuştur. Çünkü üzerinde hiç kafa yorulmamıştır, konuşulmamıştır. Sadece birileri demokrasi şarkısının içinde nakarat olarak tekrar etmiştir, diğerleri de huşu içinde kafalarını bir aşağı bir yukarı sallayarak ritm tutturmuşlardır.

Halbuki konu üzerinde kısacık bir akıl yürütme, yerinden yönetim kavramının mutluluğa açılan geniş bir kapı olmadığını açıkça ortaya koyacaktır.

Akıl yürütmeye, en basit argümanlarla başlayalım: Üniter devlet modelinin şeytaniliğinden dem vuran kısacık bir yazıda dahi, yerinden yönetim kavramının gerekliliklerinin “ulaşım güçlüğü” ve “farklı bölgelerde farklı eğilimler” gibi anlaşılması hiç de zor olmayan nedenlere dayandığını gizleyemezsiniz. (Aslında doğruyu söylemek gerekirse, “dinleyenler” o kadar kendinden geçmiş ve mayışmışlardır ki, üniter devleti haklı çıkaran ulaşım ve farklı eğilimler argümanlarını gizlemek bir yana, sanki yerinden yönetimi haklı çıkarıyormuş gibi bağıra bağıra söylemek bile mümkün ne yazık ki, ve üstüne bir de alkış kazanmak tabii ki…)

Ulaşım, ulaşılabilirlik, gidilebilirlik, görülebilirlik, bağlantı kurulabilirlik… Tüm bu kavramlar, “yönetim”in olmazsa olmazlarıdır. Zaten yerinden yönetimciliğin savunduğu en önemli argüman da üniter devletin “ulaşılamayan yeri yönetmeye çalışması” ve bundan kaynaklanan sorunlardır.

Platon (Aristo da olabilir, emin olamadım), ideal kenti tanımlarken 1000 kişilik bir nüfus ve birkaç kilometrelik bir en-boy boyutlarına sahip küçük bir yerleşim tarif etmiştir. Bundan daha büyük nüfus veya alan büyüklüklerinin ise yönetilemeyeceğini belirtmiştir. Doğru söylemiştir. Ama M.Ö. 4. yüzyıl için…

M.Ö. 4. yüzyılda, o bahsi geçen birkaç kilometrekarelik kentin bir ucundan diğerine haber göndermek için en çabuk yöntem “güvercin”di. Süresi ise ortalama 5-10 dakikaydı. 5-10 dakikalık sürede, 21. yüzyılda ulaşabildiğimiz mesafe güneş sisteminin dış bölgeleri seviyesindedir. “İletişim de neymiş, önemli olan fiziken ulaşabilmektir” diyenlere de, Platon’un şehrinde bir uçtan bir uca ulaşımın 1 saatten daha fazla sürdüğünü, bu bir saatlik mesafede, Türkiye’nin ortasından her ucuna ulaşılabildiğini söylemek gerek.

Kuşkusuz, bu tip matematiksel ifadeler, kimi bünyelerde alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Matematikle her kaşılaştıklarında, hayatın sayılardan ibaret olmadığını söyleyen bu arkadaşlarımız, insanların birbirinden farklı olduğunu ve farklı yönetilmek istemeye de hakları olduğunu bize hemen hatırlatacaklardır. Tabii ki buğulu gözlerle ve tabii ki romantik bir müzik eşliğinde…

Bu durum bizi “farklı eğilimler” argümanına götürür. Farklı eğilimler argümanı, farklı coğrafyalardaki insanların farklı eğilimlerde olabileceğini, farklı yönetilmeye de hakları olduğunu ileri sürer. Ancak farklı eğilim ile farklı coğrafyanın bağıntısını açıklamaz. “Kültür” kavramı tam da burada ortaya çıkar. Farklı kültürdeki insanların farklı eğilimlerinden ve haklarından dem vurulur. Ancak burada da, kültürün sınırlarının hangi keyfiyete tabi biçimde çizileceğini açıklamaktan uzak durur.

Örneklendirmek gerekirse; yerinden yönetimciler Güneydoğu Anadolu Bölgesinin farklı yönetilmeye hakkı olduğunu “insan hakları” kavramıyla açıklamaya çalışır. Oysa, Güneydoğuda yaşayıp da Türkiye’nin şu andaki pozisyonundan memnun olanların hakları nedense insan hakları kavramına tabi olmaz. Onların “devletin resmi ideolojisiyle kirlenmiş zavallılar olduğu ve aydınlatılınca onların da Kürt milliyetçisi olacağı” varsayılır. Bu insanların oluşturduğu küçük öbeklerin “önemsiz ayrıntılar” olduğu düşünülür. Oysa Türkiye’yle karşılaştırıldığında kendisi de küçük bir öbek olan Güneydoğu’nun önemsiz bir ayrıntı olduğu kabul edilmez.

Bazı yerinden yönetimcilerse, Güneydoğu’nun içinde olup da Kürt milliyetçiliğinden nasibini almamış bu insanların, Güneydoğu Özerk Bölgesi tarafından hakları gözetilerek demokratik çerçevede “tatmin” edilebileceğini iddia ederler. Yani örneğin Güneydoğu özerk bölgesi, kendi bölgesi içindeki Türk ağırlıklı bir ilçeyi “kırmadan” ve “incitmeden” yönetebilir varsayımında bulunulur. Oysa nedense, Türkiye’nin Güneydoğuyu kırmadan incitmeden yönetebileceği düşünülmez. 1000 metrekareye yayılmış 1000 kişilik varsayımsal bir toplumda, herhangi bir 100 metrekarede özerklik ilan ettiğinizde, o bölgede kalan ancak o bölgenin azınlığı olan 20-30 kişinin hakları “abartılı” bulunur da, genel anlamda 1000 kişinin içindeki 200-300 kişinin hak talepleri “abartılı” bulunmaz.

Eğer seçeceğimiz her alt kümenin kendi alt kümeleri de olacaksa, özerkleştirmeyi hangi seviyeye kadar dallandıracağız? Bölge bölge mi? İl il mi? İlçe ilçe mi? Oysa hepimiz biliyoruz ki aynı ilçe içinde hem sünni hem de alevi köyleri olabiliyor. Köy köy mü özerkleştireceğiz? Peki, bu köy kendi vergisini mi toplayacak? Şehirlerden yardım almayacak mı? İstanbul’da üretilen gayrisafi yurtiçi hasıladan pay alamayacak mı? Eğer alacaksa, bir İstanbullu, “gittiğinde turist durumuna düşeceği ve kendisinden kopuk” bir köye gelir aktarmak isteyecek mi?

Tüm bunlar hiç düşünülmez.

Ama kaderin bir cilvesi sonucu an itibariyle, Avrupa ülkeleri federatif yapıda olduklarından, federalizm hazır löp veri olarak “doğru” kabul edilir. Çünkü Avrupalı ağbiler bilir herşeyi..

Bu herşeyi bilen Avrupalı ağbilerin dünya savaşları çıkardıkları, Nazizmi icat ettikleri, emperyalizmi pek sevdikleri, kısaca bazen herşeyi bilemiyor olabilecekleri dşünülmez..

Düşünmek gerek. Hem de fazlasıyla..

İletişimle ulaşım hızla gelişirken ve insanlar arası farklılıklar sürekli azalırken, sırf geçmişin bir tortusu olarak elimizde “entellektüelitenin göstergesi” olarak kalmış olduğu için federalizm veya buna benzer yöntemler savunulabilir mi?

Hiç alakasız bir açıdan örneklendirmek gerekirse; bugün tiyatro sinemaya karşı savunulabilir mi? Bunu savunanlar kendilerini neden entellektüel olarak görme eğilimindedirler? Çünkü bir zamanlar tiyatro “yeni” ve “alışılmadık” bir şeydi. Sofistikeydi ve geleneğe tersti. Ve her yeni ve alışılmadık şey gibi sadece aklı başında insanlar tarafından savunuluyordu. O zaman entellektüelitenin bir göstergesi idi. Ama artık değil. Bugün sadece “kendini entellektüel zannetmenin” göstergesi. Aynı buna benzer biçimde, 19. yüzyıl entellektüelleri için yerinden yönetim rasyonel bulunabilirdi. Bulunuyordu da.. Ancak eldeki veriler değiştikçe, trenlerin uçakların hızları arttıkça, insanların dünya genelinde güldükleri ve ağladıkları unsurların çeşitliliği azaldıkça, artık bu konuda neyin entellektüelite göstergesi olduğu da değişti…

Geçmişte kalmayalım..
Akıllıca laflar etmek ve akıllıca yaşamak için seçilebilecek en kötü yol, modaya uymaktır…

 
 

rüştü hacıoğlu says:

23 August 2011 at 10:52 PM

Bay Darius Maneng;

üstüme vazife olmamakla beraber, şu mübarek günde yüreğim el vermediği için yazıyı anlamamış olabileceğinizi söylemek isterim.

Sürekli, insanların nasıl yönetildiği ve yönetilmesi gerektiği aralığında yapmışsınız itirazlarınızı ama yazının anafikri insanların yönetilebilir olabileceklerini öngörmüyor. Bu durumda soru değişir.

Yani sizin “insanlar nasıl yönetildi ve yönetilmelidir” sorunuz havada kalır.

İnsanları yönetilemez kabul eden bir zihin, yönetilebilir olarak “sorunları” görür sadece. Ve bunu da teknik bir işbilgisi düzeyinde tartışmaya açmak ister.

Ancak; kadim sorunsal, sorun yönetmek için ortaya çıkanların bir süre sonra varoluşlarını sorunla özdeş kılmalarından ötürü, bizatihi sorunun sürdürülebilirliği ile varlıklarının sürdürülebilirliği arasında “gerek şart” düzeyinde bire bir ilişki kurmalarıdır.

Bu durumda, sorunlarımızın çözümünü yönetme işini üstlenenler bizleri çok daha büyük bir sorunla karşıkarşıya bırakırlar. Sorun’un devamı ile ilelebet payidar kalma rüyalarının özdeşliğinin yanı sıra, problem sebebi olarak öğrenciyi gören maarif gibi, sorun’un kaynağı olarak görmeye başladıkları insanı baskı altına almak suretiyle yönetmek eğilimleri, bir süre sonra tüm imkanların bu kontrol mekanizmasını mükemmelleştirmek için israfı sonucunu doğurur. Sistemi mükemmelleştirmek uğruna da “insan”ı köleleştirmek suretiyle sisteme kurban eder. Üniter devlet, böylesi bir işlemin (modern köleciliğin) ideolojik aygıtıdır.

Yazıdan:

“…Hayatın her alanını kontrol altına almak ve toplumu belli bir şekle sokmak gibi eğilimlere sahip olan totaliter rejimler, hem toplum içindeki farklılıkları baskı altına alma, hem de resmi kılınan kimlik çerçevesinde bir aidiyet hissi kurgulama noktasında merkeziyetçi bir politika izlerler. Üniter devletlerde tektipleştirme kaygısına ve birlik vurgusuna daha sık rastlanması da zaten ilgili yapının merkeziyetçiliği bu denli işlevsel kılabilmesinden ileri gelir…”

 
 

Darius Maneng says:

24 August 2011 at 10:22 AM

Ben sizin gibi “anlamamışsın [çocuğum]” edasından konuşmayayım da, “anlatamamışım” diyeyim ve anlatamamış olabileceğim kısımlara tekrar dikkat çekeyim:

İnsanların ihtiyaçları vardır. Yolların köprülerin yapımı, toplu taşıma organizasyonu, kamusal alanların temizliği ve düzeninin sağlanması, güvenlik, eğitim ve tabii ki sağlık gibi. Bu ihtiyaçların belirlenmesinde, halk iradesinin nasıl ölçüleceği önemli bir sorundur.

Varsayımsal bir toplumdan yola çıkarak [tekrar] açıklayayım:

1000 metrekarelik ve 1000 kişilik bir toplumda, eğer 700 kişi A eğiliminde, 300 kişi de B eğilimindeyse ve bu kişilerin yaşam alanı olarak tercih ettiği metrekareler mensup oldukları grubun diğer üyeleriyle yanyana yaşamalarını sağlıyorsa, yani 1000 metrekarenin sağ alt köşesindeki yekpare 300 metrekarelik alan tamamen ve istisnasız biçimde 300 kişilik B eğilimli insanlara aitse, YERİNDEN YÖNETİM -> HATTA FEDERASYON -> VE HATTA BAĞIMSIZLIK haktır ve uygulanmalıdır. Desteklerim…

Ancak 1000 metrekarelik ülkedeki B eğilimli 300 kişinin 100’ü ülkenin sol üst köşesindeyse, 100’ü ülkenin çeşitli metrekarelerine rassal dağılmışsa ve 100’ü de sağ alt köşesindeyse ve bu B eğilimler “ülkenin sağ alt köşesi de dahil olmak üzere” hiçbir alanda çoğunluk değillerse, sadece özel olarak cımbızla seçilmiş 20-30 metrekarelik alanlarda %70’i yakalama gibi özellikler arz ediyorlarsa, bu ülkede YERİNDEN YÖNETİM UYGULANAMAZ.

Uygulamanın imkansızlığı, “azınlığın mutluluğunu çoğunluk için feda etme” sorunundan ülkenin hiçbir 100 metrekaresinde kurtulamıyor olmamızdan kaynaklanır.

Türkiye’ye dönecek olursak, bir Diyarbakırlı BDP’li eğer Diyarbakırda BDP’ye oy vermemiş ve önemli bir kısmı Türk olan %30 için ne gibi demokratik uygulamalar öngörüyor, bunu açıklarsa, bunun aynısını biz Türkiye’nin bütünü için yaparız diye düşünüyorum. Eğer bundan tatmin olmuyorlarsa, kendi bünyelerindeki %30 nasıl tatmin olacak? Eğer kendi bünyelerindeki %30 için önerdikleri şey tatmin olunabilecek birşeyse kendileri de Türkiye’nin %30’u olan bu insanlar aynı demokratik uygulamaların Türkiye’nin bütünü için uygulanmasından neden tatmin olmuyor?

Velhasıl ortada ciddi bir problem var…

Bu işi yerinden yönetim, federasyon gibi ıvır zıvır yöntemler çözemez, çünkü ülkenin demografik olarak yüzölçüm üzerinde dağılış şekli buna izin vermiyor.

Bizimki gibi ülkeler, ya aynı bütünün parçaları olma konusunda “uzlaşı” yoluna giderler, ya da ikinci seçenek olarak Yugoslavya olma yoluna girerler. Üçüncü bir seçenek yoktur.

Bazıları, bir inat uğruna, ve sahte bir “devrim” tavrıyla, bozmaya ve yıkmaya o kadar meraklıdırlar ki, “olsun, Yugoslavya olalım” bile derler, bilirim…

Ama Yugoslavya olmak, kan demektir, acı demektir, tecavüz demektir, tehcir demektir, mübadele demektir…

Milyonlarca insanın ölmesi veya en azından yer değiştirmesi sorun değilse, açıkçası ben de Güneydoğunun yekpare bir %30 olarak rafine edilip ayrılmasına sıcak bakıyorum. Kürtler, kendi topraklarında gözümüz olduğunu falan zannediyor olabilir, ama fasulye de kendini nimetten zannediyor, oluyor böyle şeyler. Ben Güneydoğuya birkaç kez gittim, ne bir potansiyel ne de yaşanabilirlik gördüm. Bildiğin çöl işte. Hali hazırda “çöl” statüsü olan ülkeleri de görmüşlüğüm vardır. Pek bir fark göremedim arada. Eğer ölümler, tecavüzler ve sonu gelmez acılar kapıda bekliyor olmasa, en önce Türkler “bitsin bu saçmalık” diyeceklerdir. Ama hiçbir Türk “tamam İstanbul’daki Kürtler kalsın, Güneydoğuyu da verelim gitsin” demeyecektir. Ben demem şahsen. Toprağı alıyorsan, insanını da alacaksın.. İşte bu yüzden bu mesele çözümsüzdür.

“Herkes kendi yoluna” demek kolaydır. Ama bunu uygulamak acı verir.

Demokratik olmak, çoğunlukta olunca ayaklarını uzatıp geviş getirip, azınlıkta kalınca “özerk olayım bari” demek değildir. Dediğinin olmayabileceğini de kabul etmektir demokrasi.

 
 

nazlıd says:

24 August 2011 at 2:35 PM

sn darius maneng

yazarın twitter de yazdıklarından anladığım kadarı ile federasyon konusu önümzdeki pazar günkü yazısında ele alınacak.

fakat siz ”aşırı merkeziyetçi uniter devlet” eleştirisi niteliği taşıyabilecek bir yazıyı kürt sorunu sadece federasyon ve %100 yerel yönetimle çözülür iddiası taşıyan bir yazı olarak algılayıp ona göre cevap yazmışsınız.

bendeniz de sizin gibi homojen nufus/din/dil yapısı göstermeyen bir bölge deki çoğunluğun varolan ezilmişlik sorununu bir federasyon veya basında sık sık sözü geçen demokratik özerklik sistemi ile nasıl çozümlenilebileceğini merak edenlerdenim (fakat sizin aksinize tamamen leyhtar veya tamemen aleyhtar bir görüşüm yok bu konuda)

onun için serdar beyin pazar yazısını bekliyorum. belki serdar beyin pazar yazısı benim federasyon taraftarı olmama da katkısı olacak fakat serdar bey yazısında , federasyon un bölgedeki kürt ve islam harici azınlık nufusun haklarını nasıl koruyabileceği konusunda açıklayıcı bilgiler verir ise sevinirim.

kısacası ,yorumlarınızı bu haftaki yazı ile pek ilgilendiremedim fakat şu anki yorumlarınızı copy paste yapıp bir dahaki haftaki yorum köşesine taşıma ihtimaliniz yüksek.

bu haftaki yazı ile ilgili bir soru: muhtar ve belediye seçimlerinde olduğu gibi tüm vali ve kaymakamlarında halk tarafından seçilmesinde bir sakınca görüyormusunuz.??
t.c de ki uniter devlet işleyiş şekline/sistemine hiç bir itirazinız yokmu?.

bu haftaki konu ile alakalı olmasa da:”kürt sorununun çözümü yoktur ” gibi bir yargı algıladım sizde. peki hiç bir şey yapmamalımıyız.? savaş bu şekil devammı etsin?. pkk ve tsk savaşının bir çözüm getiremeyeceği kesinleşmiş durumda(daha doğrusu toplumun büyük bölümü tarafından kabul görmüş durumda ). kaderimiz bu deyip uniter devlete zarar verme korkusu ile yan gelip yatıp her sene binlerce insanın ölmesini mi tercih edeceğiz.

 
 

Darius Maneng says:

25 August 2011 at 12:33 PM

“Bu söylemin varlık nedeni, herşeyden önce, Türkiye’nin doğusunda Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmeye başlama ihtimalinden duyulan kaygıdır. Zira Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlenmesi, Kürtlerin de kendi kendilerini idare etmeye başlamaları anlamına gelecektir. Dolayısıyla da, kendi dillerini konuşmaları ya da çocuklarına kendi dillerinde eğitim verme kararı almaları, (herhangi bir kargaşaya dahi sebep olmadan) doğal bir süreç dahilinde kendiliğinden olağanlaşacaktır”

İkidir, yorumumun yazıyla ilgili olmadığına dair anlam veremediğim tepkiler aldığımdan bu mesajı atıyorum.

Konu Kürtlerle ilgilidir, başka da hiçbirşeyle ilgili falan değildir. Hiçbir felsefi düşünce pıtırcığı, öyle durup dururken insanın kafasında filizlenivermez. Yazının genel mahiyetli bir içeriği olduğu konusuna bu sebeple katılmıyorum.

Ortada “yerinden yönetilmesi istenen bir bölgecik” olmadığı sürece, kimse durup dururken üniter devleti eleştiresi geldiği için yazı falan yazmaz.

Neden bu tip içerikle ilgisi olmayan konulara takılıyorsunuz anlam veremiyorum.

Hepimiz biliyoruz tartıştığımız (veya haftaya tartışmamız öngörülen!) konunun ne olduğunu.

Tekrar söylüyorum:

Güneydoğuda Kürtler ne yapacak?

1) Kendi içlerindeki azınlığı yok sayacaklarsa, onlar da Türkiye’nin azınlığı oldukları için yok sayılmayı hak etmiş demektirler.

2) Kendi içlerindeki azınlığı tatmin edilebileceğini öngörüyorlarsa, bu “azınlıkların tatmin edilebileceği üniter bir çözüm” var demektir, çünkü her eyalet kendi içinde üniter sayılabilir. Sonuçta sonsuza dek bölemeyiz değil mi?

Velhasıl,

Elma kasalarıyla yüklü bir kamyonda 1 armut kasası, o armut kasasında 1 elma varolduğu müddetçe, en az bir elma veya en az bir armutun başına birşey gelmeden çözüm üretmezsiniz.

“Meyve kamyonu” deyip adam gibi yaşayıp gitmek dururken, “elmalarla armutların kardeşliği” derseniz, en az bir meyve asfalta düşecek demektir.

 
 

nazlıd says:

25 August 2011 at 4:20 PM

“Bu söylemin varlık nedeni, herşeyden önce, Türkiye’nin doğusunda Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmeye başlama ihtimalinden duyulan kaygıdır. Zira Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlenmesi, Kürtlerin de kendi kendilerini idare etmeye başlamaları anlamına gelecektir. Dolayısıyla da, kendi dillerini konuşmaları ya da çocuklarına kendi dillerinde eğitim verme kararı almaları, (herhangi bir kargaşaya dahi sebep olmadan) doğal bir süreç dahilinde kendiliğinden olağanlaşacaktır”

tekrar inceleyelim zira yazarımızın dil hakimiyeti çok iyi olduğundan zaman zaman kurduğu doğru fakat uzun cümleler okurlar tarafından yanlış anlaşılmakta:

-yerel yönetimlerin güçlenmesinden bahsedilmiş. en azından bu yazıda sizin söylediğiniz gibi “yerinden yönetilmesi istenen bir bölgecik” ten bahsedilmemiş. yerel yönetimlerin güçlenmesi %100 yerinden yönetim anlamı taşımaz. siz bugün yerel yönetimlerin güçlenmesini isteyen zihniyet yarın tamamen yerinden yönetim isteyecektir derseniz bu tamamen bir varsayım ve tahmin yürütme olmuş olur ve yazının gramatik anlamı dışına taşılmış olunur.(mesela vali ve kaymakamların seçimle gelmesi yerel yönetimlerin güçlenmesi ni sağlayabilir ki başka bir bölüme buna da yer verilmiş)

-yazarımız devrimsel değil evrimsel bir süreçten bahsetmiş dolayısıyla buradan da bir federasyon çağrışımı yapabilmek için çok önyargılı olmak gerek.
burada evrimsel bir süreçte herhangi bir kargaşa yaratmadan bir sorunun çözümlenmesi sorgulanmış. halbuki kısa sürede oluşabilecek bir federasyon devrimsel bir nitelik taşır.

yazarın federasyon konusundaki fikirlerini yakında öğreneceğiz. yazarımız kürt sorununun bugün kü durumu itibari ile çözümünün federasyon yöntemi ile olabileceğini de savunabilir fakat , 1950 li yıllardan itibaren T.C de tüm vali ve kaymakamlar atanma yerine seçimle tayin edilmiş olmuş olsa idi (vede valilerin yetkisi birazcık daha arttırılmış olmuş olsa idi) acaba kürt sorunu federasyonu tartışma noktasına gelmeden kendisi çözümlenmiş olabilirmiydi, veya sorun günümüzdeki kadar ciddi bir boyuta ulaşmamış olabilirmiydi.? yazar bunu sorguluyor olamazmı?

onun için vali ve kaymakamların seçimle tayini ile ilgili konuyla en ilgili soruyu sordum size fakat soruya değinme gereği bile duymamışsınız.

“Meyve kamyonu” deyip adam gibi yaşayıp gitmek dururken, “elmalarla armutların kardeşliği” derseniz, en az bir meyve asfalta düşecek demektir”

en basit bir mantık bile ”meyve kamyonu” denilebilmesi için türkiyenin isminin ”anadolu cumhuriyeti” olarak değiştirilmesi gerektiğini söyler. bizim yaptığımız elma ve armut taşıyan bir kamyona meyve kamyonu demek yerine elmalar çoğunlukta olduğu için elma kamyonu deyip elmaları da armutlarla kardeş ilan etmek olmuş .
tam doğrumu bilemem fakat bir tv tartışmasında duyduğuma göre sadece atatürk ölene kadar 16 kürt isyanı olmuş. yani elmalar armutlarla kardeş oldukları safsatasını hiç yememişler.

 
 

nazlıd says:

25 August 2011 at 5:53 PM

düzeltme:

yorumumdaki son cümle:

”yani armutlar elmalarla kardeş oldukları safsatasını hiç yememişler”

 
 

Darius Maneng says:

26 August 2011 at 3:01 PM

Sayın Nazlıd,

“Yazar şundan bahsetmiş, bundan hiç bahsetmemiş”, “hiç öyle kaka kelimeler kullanmamış” tarzındaki ifadeleriniz tartışmayı yokuşa sürmekten başka neye yarıyor Allah aşkına? Böyle yapacaksanız konuşmanın ne anlamı var? Burada Kürt sorununu konuşmuyor muyuz? Başka birşey mi konuşuyoruz? Yoksa yine “o kısım haftaya, yazarı merakla bekliyor, ailecek ilgiyle izliyoruz” mu diyeceksiniz?

Bakın, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi isteği, “10 birimlik alanda çoğunluk olamıyorum, demokrasi de bende alerji yapıyor, en iyisi 2 birimlik parçalara ayıralım burayı, ben de kendi 2 birimlik alanımda canımın istediği gibi takılayım” demektir. Yani yerel yönetim arzusu, çoğunluk tahakkümünü bertaraf etmek isteyenlerin değil, bilakis çoğunluk tahakkümünün kendine yontulmuş şeklini icat etmeye çalışanların savunusudur. Daha açık nasıl anlatabilirim?

Eğer herbiri kendi çoğunluk tahakkümüne endeksli yerel yönetimler veya özerk bölgeler kurarsak, rahatsızlığı aşmaz, ikiye/üçe/beşe bölmüş oluruz. Bu defa Batıda Kürtler, Doğuda Türkler rahatsız olur. En iyi ihtimalle (ki genelde en iyi ihtimal gerçekleşmez) Türkler Batıya, Kürtler Doğuya doğru göçe başlar, çünkü ancak bu şekilde rahat edebilirler. Bir süre sonra sorun, kişisel rahatsızlıkların ötesinde, bir iç savaşa dönüşür.

Oysa ben diyorum ki, yerinden yönetimi yüzyıllar önce zorunlu kılan ulaşım ve aşırı kültür farklılıkları gibi problemleri aşmış bir çağda yaşıyorken, herşeyi olabildiğince merkezileştirelim, ama genel olarak sistemi çoğunluğun tahakkümünden kurtaracak şekilde rafine edelim. Yani Kürtlerin “sadece çoğunlukta oldukları bölgelerde rahat edebilecekleri yanlış algısına” düşmelerinin önüne geçelim. Bundan daha açık anlatamam ki artık, ne diyeyim?

“Meyve kamyonu” metaforuna ilişkin olarak ise şunu söylemem gerek:

Eğer Kürtlere “siz de Türk sayılırsınız” diyenlerden olsaydım, “elma kamyonu” derdim. Değil mi? Meyve kamyonu dediğime göre, Anadolu’yu Türkiye’ye tercih edenlerdenim demektir.

Üstelik sadece ülkenin ismi değil, örneğin bayrağın altına üstüne iki yeşil şerit de çekilsin. Yıldız beyaz değil de sarı olsun mesela.. Olmaz mı? Olacaksa olsun. Bunlar benim için sorun değil. Ben hiçbir zaman Kürtlerin bu ülkeyi sahiplenmesinden rahatsız olmadım, tam aksine, ülkenin sadece bir kısmını sahiplenip diğer kısmını dışlamalarından rahatsız oldum. “Biz aha burayı kendimiz yönetecez” nedir Allah aşkına? Daha büyük bir bütünün küçük parçası olmayı değil de, küçük bir şeyin büyük ortağı olmayı istemek, demokratiklik mi, yoksa bilakis anti-demokratiklik mi? Bu oyunbozanlık değil de nedir?

Sorun olan şu: Ben anayasadaki Türk kelimelerinin çıkarılmasını istiyorum, karşı taraf ise “Türk kalabilir canım problem değil, yeter ki yanına Kürt de eklensin” diyor. İşte “yerinden yönetim” budur, bu algıyı besler, güçlendirir. Nasıl olur da kendini “aklı başında” olarak tanımlayan insanlar bu devirde küçük “biz”ler üreten bu tip bir zihniyeti savunabilirler, işte ben bunu anlamıyorum.

Ortak değerler üzerine bina edilmiş, insanların birbirlerine zarar vermesinde “bahane” olarak kullanılabilecek tüm argümanların (milliyetçilik gibi, ülke sınırları gibi) tasfiye edilmiş olduğu birleşmiş bir dünya yaratmak için çalışmak dururken, nasıl olur da bazı küçük insan topluluklarının “konjonktürel”, “gelecek algısından uzak”, “aşırı içe kapanmacı” ve “korkakçasına oluşturulmuş bir biz-onlar algısı üzerinde yükselen” talepleri ciddiye alınarak demokrasiye ulaşılabileceği varsayılır?

Konu dışı bir örnek vereyim: Türkiye’de dindar insanların istedikleri şekilde eğitim alma hakkı hep engellenmeye çalışıldı. Sonra Başbakan Erdoğan’ın öncülüğünde katsayı problemleri aşıldı, İmam Hatip Liselilerin önü açıldı. Başbakan konuşmalarında “tek tip insan yetiştiren zihniyete karşıyız” demeye başladı. Peki bu mantık ne kadar doğrudur. Tek tip insan yetiştirmeye karşı olmak, eğitimin içeriğiyle ilgili bir sorundur, içeriği düzenlersiniz ve tüm öğrencileriniz bir anda “özgün” insanlar haline dönüşürler. Oysa bunun yerine, herbiri ayrı ayrı tek tip insan yetiştiren iki ana grup oluşturuldu. İmam hatip tek tipi, İmam Hatip olmayan tek tipi. Ve ben bunu habire AKP’yi destekleyen, 28 Şubat düşmanı biri olarak söylüyorum. Çünkü bu mantık yanlış. Ülkede dindarların da rahat edebilecekleri, ateistlerin de rahat edebilecekleri bir eğitim sistemi kurulmalıdır. Ama bundan daha önemlisi, atesitler şu okula, dindarlar bu okula mantığını yıkmaktır. Tüm okullar aynı olmalı ama hepsinde de kendinizi özgür ve kendiniz gibi hissedebilmelisiniz. Aynı şekilde, azınlıkta kalanların haklarını korumanın yolu da, kendi içinde çoğunluk tahakkümüne devam edecek olan parçalar oluşturmak değil, bütünün kimyasıyla ilgili değişiklikler yapmaktır.

Ben bunu anlatmak istiyorum. Gene anlatamamışsam da artık vazgeçiyorum ve sizinle birlikte bir sonraki yazıya odaklanıyorum. Bakalım umduğunuz gibi kuş veya civciv çıkacak mı?

 
 

nazlıd says:

26 August 2011 at 6:49 PM

sn darius mangen.

son mesajınız daha açıklayıcı oldu fakat benim tam söylemek
istediğimi henüz anlamış değilsiniz .

evek konu kürt sorunu fakat bu bölümdeki sadece yerel yönetimlerin güçlendirilmesi konusu. federasyon tartışması değil.

anadolu-bayrak konularında size katılıyorum fakat alternatiflere de çok soğuk bakmıyorum çünkü insanlar ait oldukları ırkı unutmaya hazır değiller.

mesela bir abd sistemini veya birleşik krallık(ingiltere) sistemini düşünün

yerel yönetim batıdaki kürtlerin doğuya göçüne neden olur demişsiniz. batı zaten kürt lere önem vermeyen merkez tarafından yönetiliyor ve halen güneydoğudan göç alıyor. istanbul valisini halk seçmiş olsa idi , bu vali merkezden atanacak valiye nazaran kürtlere daha mı kötü davranırdı? yoksa istanbulda ki kürtlerin de oyunu kazanabilmek için bu valinin merkezden atanan valiye nazaran kürtlere daha iyi davranmak için daha mı çok nedeni olurdu.(ve bu vesile ile daha demokratik bir ortam mı oluşurdu)

aynı arguman mardin deki bir vali adayı için de geçerli.

kürt konusundaki büyük ve ayırıcı sorun, büyük başlarının bağımszlık özlemi içinde olması. eğer bu bağımsızlık özlemi olmazsa seçilmiş yerel yönetimler soruna büyük katkı sağlar diye düşünüyorum.

kaldıki yerel yönetimlerin güçlü olduğu ülkelerin daha demokrat olduğu ve merkezi yönetimlerin daha totaliter veya demokrasiye daha az önem veren ülkeler tarafından benimsendiğide açık bir gerçek.

konu dısı olduğu için imam hatiplerle ilgili ufak bir not:genelde size katılıyorum fakat ”sadece ve sadece camilere imam yetiştirmek amaçli dini okullar varolabilir”

tekrar düşünün :vali ve kaymakamları halkın seçmesinin ne gibi zararları olabilir?

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.