• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türk Gibi Düşün: Merak Değil Nefret Et

30 Sep2014
 

[30 Eylül 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Bugün bir gavuristan kitapçısında gördüm, hemen aldım: Life in the Ancient World: A History of People and How They Lived. Yani, Antik Dünyada Hayat: İnsanların ve Nasıl Yaşadıklarının Tarihi. Kuşe kağıda basılmış, 500 küsur sayfa, küp gibi de ağır… Çocuklar için hazırlanmış, ama tabii bu önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, kitabın şahane bir içeriği var…

Kitap, takriben 100.000 yıl önce tarihlerinde ilk kez Afrika’nın dışına çıkan ilk insanların, dünyanın hangi köşelerine ne zaman ulaştıklarını, nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını, nelere inandıklarını, bir bir anlatıyor. Kitabın sayfaları, fotoğraflar, ilüstrasyonlar, ve bir sürü birbirinden ilginç kronolojik cetvellerle dolu… Diğer işlerim olmasa, herhalde bir hafta başka hiçbir şeyle uğraşmaz, oturup sadece bu kitabı okur, notlar alırdım.

Yanlış anlaşılmasın; benzerine az bulunur bir kitaba tesadüf ettiğimi söylemiyorum. Gerek çocuklar gerekse yetişkinler için bu türden çok (ama çok) sayıda kitap yayınlanıyor – ki güzel olan da zaten bu. Şöyle ki, gelişmiş ülkelerde, bilime yönelik popüler bir ilgi de var. Dünyaya, insanlığa, varlığa ilgi duyanlar, özellikle Batı toplumları içinde önemli bir yekün teşkil ediyor. Dolayısıyla da, rekabet halinde olan farklı yayınevleri, sürekli insanlık hakkında bu gibi renkli yayınlar yapıyorlar.

Dünyanın nisbeten daha talihsiz durumda olan pek çok yeri gibi Türkiye’de de böyle bir ilgi ne yazık ki henüz pek yaygın değil. Bizler, bu gibi şeyleri çok fazla merak edecek şekilde büyü(tül)müyoruz. Abartılı bulanlar olabilir. Ama, Batılı öğrenciler, liseyi bitirdikleri dönemde (hele bir de biraz iyi bir okuldan mezun iseler) Türkiye’deki yüksek lisanslı insanlardan (ve hatta kimi profesörlerden) daha açık fikirli ve hatta daha donanımlı oluyorlar. Bunun manası şu: Spesifik bir branşta aynı düzeyde malumata sahip olmasalar bile, bu öğrencilerin dünya hakkındaki bilgileri daha kuşatıcı, mantık dizileri daha düzgün ve argümanları daha tutarlı oluyor. Belki hepsinden önemlisi, dünya ve varlık hakkında çok daha meraklı oluyorlar.

Türkiye’de ise, böyle bir kitle yok gibi bir şey. Dahası, yaşanan kimi olumlu gelişmelere rağmen, eğitim sistemi dünyaya ve insanlara merakla değil düşmanlıkla bakan nesiller üretmeye devam ediyor. Halbuki, bir ülkeyi taşıyan, bir yerlere getiren ve o ülkede sıradışı denilebilecek güzellikler ortaya çıkaran insanlar yetiştirebilmek için, insanlara nefret değil merak aşılamak, ya da en azından insanda doğası gereği zaten varolan merakı öldürmemek gerekli.

Türkiye’nin Batı ile arasındaki uçurumun kapanmıyor olmasının nedenlerini öncelikle burada aramak lazım. Bu uçurum, zannedilenden daha büyük. Bizler, aradaki farkın gerçek boyutunu anlayamıyoruz. Çünkü, insan, yapısı gereği, kendisi hakkında gerçekte olduğundan daha olumlu değerlendirmelerde bulunan ve hiç sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissedemeyen bir varlık.

Türkiye’nin yüzyıllardır zorunun derdinin Batı ile olması ve kendisini hep Batı ile kıyaslaması da sorunun bir parçası. Zira, sürekli Batıya bakıyor olmak, ülkenin dünya içindeki genel yerini fark etmeyi zorlaştırıyor. Bir zaman önce, Türkiye’deki sayılı bilim insanlarından biri olan jeoloji profesörü Celal Şengör, Türkiye’nin seviye olarak Asya’nın da gerisinde ve Afrika düzeyinde olduğunu söylemişti. Çoklarına şaşırtıcı gelse de, bu aslında doğru bir konumlandırmadır. Belki bu değerlendirmeyi bir parça detaylandırmak ve Türkiye’nin Asya’nın kötü, Afrika’nın iyi bölgeleri ile aynı düzeyde olduğu söylemek de mümkün.

Ama tabii bu maddi zenginlik ile ilgili bir şey değil. Yoksa, Ortadoğu’da Türkiye’den çok daha zengin ülkeler de var. Örneğin, Suudi Arabistan, İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde sadece Türkiye’yi değil, kimi Avrupa ülkelerini dahi geride bırakıyor. Ancak, Suudi Arabistan’a gittiğinizde, onlarca alışveriş merkezi içinde kaybolsanız bile, mücevheratçıların, kebapçıların arasında ciddi bir kitabevi bulmakta zorlanıyorsunuz.

Halbuki, medeniyet, ne kadar zenginliğe sahip olduğunuzla değil, kendinize nasıl bir küçük dünya inşa ettiğinizle ilgili bir kavram. Bu nedenle, (sözgelimi) Türkiye’nin dünyanın 17. büyük ekonomisi haline gelmiş olması da bu noktada çok mana ifade etmiyor. Ama bir gün gelir de Türkiye’deki zincir kitapçılarda, Mezopotamya medeniyetleri, kuşların evrimi ya da kara delikler hakkındaki albenili, basit ama gayet iyi yazılmış/çevrilmiş kitapların her daim popüler olduğuna şahit olabilirsek, o zaman ülkenin yaşanır bir yer haline geldiğini düşünebiliriz.

Not:
Bu yazıyı yazarken aklıma Sevan Nişanyan geldi. Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik adlı eserinde, “Herkesi adaletsizce hapseden bir idare altında, adil bir insan için doğru olan yer de hapistir” diyor. Tamamen katıldığım bir söz değil. Ama Türkiye gibi bir ülkenin Sevan Nişanyan gibi insanlara sunduğu başlıca seçeneklerden birinin hapis olduğu bir gerçek. Bir parça başarılı olmuş insanlar için, “Türkiye’nin yetiştirdiği…” gibi ifadeler kullanmayı çok seviyoruz. Ama bu ülke aslında insanları yetiştirmiyor, köreltiyor. Bir şekilde güzel bir şeyler yapmayı başaranlar da, bunu Türkiye sayesinde değil, Türkiye’ye rağmen başarıyorlar. Evet, bir yandan bir şeyler gerçekten de düzeliyor. Ama mukayese edilen yer Eski Türkiye olunca, sürekli ilerleme kaydediyor gibi görünmek çok zor değil. Eski Türkiye, bir grup üniformalı haydut tarafından kurulmuş olan bir dünya cehennemiydi. Ama bu, Yeni Türkiye’nin cennet olduğu anlamına gelmiyor. Belki cehennemin bir iki kat yukarısına çıktık; ama o kadar… Umalım ki devamı gelsin. Ama bir zihniyet kolay değişmiyor.
Paylaş:
« Önceki Yazı: Zavallılar (1975)
Sonraki Yazı: Duvar (1983) »
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.