• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Türkiye (Aralık 2010 – Ocak 2011)

15 Jan2011
 

Son yıllarda her sonbaharda üç haftalığına Türkiye’ye geliyor ve dönüş vakti gelip çattığında kendimi “Keşke birkaç günüm daha olsaydı” derken buluyorum. Bu nedenle bu yıl 30 günlük bir gezi planladım. Çok da güzel geçti. Ancak nakledilmeye layık yüzlerce şeyin hepsini yazmam mümkün olmadığından birkaçı ile yetinmek durumundayım:

– Air Canada ile Vancouver’dan Londra’ya uçtum. Bir süredir noise-cancelling kulaklıklar kullanmaya başladığımdan, uçuşlarda hem film izlerken, hem bir şey dinlerken, hem de genel anlamda çok rahat ediyorum. Hatta bu sefer tavsiye üzerine Bose’nin QuietComfort 15 modelini aldım. Diğerlerinden biraz daha pahalı olsa da, kabin uğultusunu neredeyse tamamen yok ediyor. Yolda üç tane film izledim: The American, Takers ve bir şey daha… Üçüncü filmi hala hatırlayamıyorum.

– Londra’dan İstanbul’a British Airways ile geldim. British Airways ile ilk uçuşum muydu, yoksa daha önce dikkatimi mi çekmedi emin değilim, ama Türkiye uçuşlarında yapılan Türkçe anonslarda havayolu şirketine “İngiliz Havayolları” şeklinde referansta bulunuluyor. Twitter’da da bu konuya değindim: Bir gün Türkçe bilen yiğit bir Gallerli ya da İskoçyalı yolcuya denk gelecek olurlarsa, hiç iyi şeyler olmaz. Bir cinnet herşeyi çözer! Bu arada, Kanada’da önüne gelen herkesin eleştirdiği Air Canada, British Airways ile mukayese kabul etmeyecek kadar iyi bir hizmet sunuyor. Rahat koltuklar, her koltuğun önünde sisteminde çok sayıda filmin yüklü olduğu ekranlar ve her koltuk çifti için (özellikle okyanusaşırı uçuşlar için çok kritik bir hizmet olan) bir priz… Daha ne olsun?

– Türkiye’de bu yıl en çok dikkatimi çeken şey, yeme-içme kültürünün hepten başını alıp gitmiş olması oldu. Dolar yaklaşık 10 yıldır aynı seviyede, ama lokantaları ve özellikle de kafe ve pastaneleri her gelişimde daha da pahalı buluyorum. Mekanların hemen hepsinin dolu olması, bu konuya yönelik talebin ciddi bir şekilde arttığını da gösteriyor – ki bu da artan fiyatları açıklıyor. Dinlediğim bir haberde verilen Türkiye’de obezite oranının %30’a vardığı bilgisi şayet doğruysa, memlekette kısa bir süre sonra Amerikalıların (abartılarak bahsedilen) şişmanlıkları ile alay etmek mümkün olmayacak. (Böyle bir toplumda hala “İnsanlar aç” söyleminin güçlü olması da ayrıca incelenmesi gereken bir konu. Çünkü bu söylem doğru ise de çok korkunç bir ima içeriyor, çarpıtma ise de…)

– Eskiden hediyelik eşya satan dükkanları çok çocukça bulur, oralarda alışveriş eden insanları hiç anlamazdım. Artık vaktim varsa (iyi olması kaydıyla) hepsine kısa bir göz atıyorum. Mesela Heathrow Havaalanı’ndaki Harrod’s mağazasında epey ilginç ürünler gördüm. İstanbul’da da Çiçek Pasajı’nın bitişiğindeki balık pazarından (benzerleri pek çok yerde satılan) desenli seramik kaseler satın aldım. Aynı yerde Osmanlılı magnetleri de görünce, elinizde kaç farklı türü var diye sorup hepsinden birer tane aldım ve döner dönmez hepsini evin buzdolabının en tepesine yerleştiriverdim. An itibariyle buzdolabının tepesinden dokuz tane Osmanlılı mutfağa bakıyor. Soldan sağa: (1) Kapucubaşı, (2) Yeniçeri, (3) Başçuhadar, (4) Humbaracı, (5) Sadrazam, (6) Binbaşı, (7) Solak, (8) Bostancı, ve (9) Kalyoncu. Bir süredir başta ABD olmak üzere seyahat ettiğim yerlerden çeşitli magnetler alıyordum ve buzdolabının üzeri bunlarla doluydu. Öyle zannediyorum ki, hepsini bir miktar aşağı çekip en üste Osmanlıları koyunca özümüze dönmüş olduk.

Osmanlılar

– Hilal Kaplan ve eşiyle olan görüşmemizde geçen sene onlara getirdiğim akçaağaç çaylarının şarapta bekletilmiş olduğunu öğrendim. Dahası, bunu çayların hepsini içtikten sonra fark etmişler! Neyse ki bana çok kızmadılar. Tadı da çok güzelmiş çayların söylediklerine göre. Ama bu güzellik akçaağacından mı geliyor, şaraptan mı tam tespit edemedik… Kendilerinden çok özürler diledim. Bu arada, çok kişiye çay hediye etmiştim geçen gelişimde. İçlerinden alkol kullanmayan diğerleri lütfen hemen telaş etmesinler. Getirdiğim çayların çok çok küçük bir kısmı (kırmızı teneke kutuda olanlar) şarapta bekletilmiş. Aksi gibi, Hilal’lere onlardan biri düşmüş…

– 4 Ocak’ta günübirlik bir Şirince gezisi yaptım. Eksik olmasın, Sevan Nişanyan meşhur kuleden başlayarak Nişanyan Evleri’ni, Nişanyan Otel’i, Matematik Köyü’nü ve inşası devam eden köşkü ve hamamı gezdirdi. Matematik Köyü’nde iken Ali Nesin ile tanışma fırsatım da oldu. (Hamama vardığımızda, Sevan Bey’in, “Bu hamam için üç gün önce hakkımda üç yıl hapis kararı çıktı” dediğini de belirtmiş olayım.) Gezi kısa da olsa, eserini bizzat sahibinden dinlemek elbette çok güzeldi. Gezi sonrasında şunu fark ettim: O güne dek Sevan Bey’in davalara ve dolayısıyla haberlere konu olan eserleri hakkında çok şey okumuştum. Ama insan gidip de haberlerin ve kanunların bahislerine konu olan yapıları çıplak gözle görünce, teknik anlatıların soğukluğundan uzaklaşıyor ve yıkılmak istenen güzelliklerle duygusal bir ilişki kuruyor – ki 10 yılı aşkın bir süre zarfında ortaya çıkmış olan onca eserin güzelliğinden etkilenmemek çok zor. Bir kez bu duyguyu yaşayınca, “yıkım” kelimesi de daha korku verici bir hale geliyor. Bu satırları okuyan herkesi, (en azından) bir hafta sonlarını ayırıp Şirince’yi görmeye ve yapılan işe ellerinden geldiğince sahip çıkmaya davet ediyorum.

– Şirince’den dönerken THY uçağında 7. sıradaki koltuğa oturdum. Tamamen deri kaplı olan koltuk gayet genişti. Öndeki koltukla arasındaki mesafe de alışageldiğimden epey fazlaydı. “Alışageldiğimden” diyorum, zira “iş icabı” ikide bir uçağa bindiğim halde ömrü hayatımda daha business ya da first class uçmuş değilim. Dolayısıyla da bu kadar önlerde ve bu denli geniş koltuklara oturmuşluğum yok. “Acaba boarding esnasında bir yanlışlık mı yaptılar?” gibi bir düşünceyle yanımdaki takım elbiseli beyefendiye biletinin business olup olmadığını sordum. Adam da business bileti almadığını söyledi. Ardından da, kibarca epey bir izahatta bulundu. Galiba Türkiye’de uçak ile seyahat konusu hala tam anlamıyla normalize edilememiş olduğundan insanlar bu konularda bilgili olmayı ayırt edici bir özellik olarak görüyorlar. Zira adam bana çoğu doğru olmayan bir sürü şey anlattı. Misal, bu Boeing’lerde bütün koltuklar böyleymiş. (Halbuki 10 metre geriye baksa, görecek ki değil.) Herkes bunlarda çok rahat ediyormuş ve saire ve saire… Sonra İzmir-İstanbul uçuş süresi ile ilgili bir iki şey de öğrendim. Aslında mesafe çok kısaymış, ama iniş ve kalkış zaman aldığından uçuş bir saate yakın sürüyormuş. Kabalık etmek istemediğim için bütün bunları sessizce sonuna kadar dinledim.

– 30 gün zarfında, (Moral FM programı haricinde) dört söyleşiye katıldım. İlki, 13 Eylül Hareketi’nin davetiyle Çemberlitaş Birlik Vakfı’nda oldu. Toplamda 70-80 kişi vardı, ama önemli bir kısmını Küçükçekmece grubunun oluşturduğu derinsular okurları ilk sıraları doldurmuştu. (Futbol takımlarında olduğu gibi, derinsular okurları arasında da farklı gruplar var.) İkinci konuşmanın nasıl olduğunu ben de anlamadım. Zira, Küçükçekmece grubu ilk konuşmadan sonra yanıma gelip “Ertesi akşam mutlaka bize çayla Arnavut böreği yemeye bekliyoruz” dediler. “Tamam” dedim. Ertesi akşam önce yemek yedik, ardından da gerçekten de çay ve börek ikram ettiler. Ama bana baştan “Evde sohbet edeceğiz kendi aramızda” gibi bir şey demiş olmalarına rağmen, beni arabaya bindirip dernek gibi bir yere götürdüler. İçeri girdikten sonra yerin bir kat altına indik ve kısa bir süre sonra kendimi önümde mikrofonla 30 küsür kişilik bir dinleyici grubunun karşısında buldum. (Bu gece ile ilgili müstakil olarak daha geniş bir değerlendirme yapacağım. [BKZ.: İŞTE O DEĞERLENDİRME!.) Üçüncü konuşma, Aydınlık Ufuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği’nin davetiyle Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde oldu. Son olarak, Ahmet Cem Özen’in Çalışma Grubu’nun davetiyle LDT İstanbul Ofisi’nde konuştum. (Burada da Kocaeli grubu ağırlıktaydı.)

– Son gün Yeşilköy yolundayken, görüşmek istediğim halde görüşemediğim insanlarla (yaklaşık bir saat boyunca) telefonda konuştum.

– British Airways uçağı İstanbul’dan havalanırken yanımda oturan orta yaşlı adam üç kez istavroz çıkardı. Herhalde “Yüce İsa, lütfen uçak düşmesin” demek istiyordu. Uçak yolculuk boyunca gerçekten de düşmedi. Adam da uçak indiğinde (“inerken” değil) yeniden üç kez istavroz çıkardı.

– Londra’ya akşam inmiştim. Vancouver uçağı ise ertesi sabahtı. Bu nedenle önceki gün havaalanı bölgesindeki Sheraton Heathrow’da sadece 79 dolara rezervasyon yapmıştım. Gittiğimde normalde otelin günlük oda ücretinin 215 sterlin’den (341 dolar) başladığını gördüm. Neyse ki bir sürpriz olmadı ve odaya geçtim. İnternetin faydaları…

– Bir saat gecikmeli kalkan Air Canada ile önce Toronto’ya gittim. Yolda yine üç film izledim. İlki, A Woman, a Gun, and a Noodle Shop adlı Çin yapımı ilginç bir filmdi. Ardından, Oliver Stone’un Wall Street adlı filmini izledim. Son olarak da, Facebook’un hikayesini anlatan The Social Network‘ü… Toronto’ya vardığımızda (Londra’daki gecikmeden ötürü) Vancouver uçağını 15-20 dakika gibi hazin bir farkla kaçırdık. Dört saat sonraki uçağa boarding verip, iki saat sonrakine standby yazdılar. Neyse ki, son standby yolcu olarak uçağa alındım. Bunu da benden önceki First Class yolcularına borçluyum. Zira istisnasız hepsi “Sadece ekonomi sınıfında yer var” dendiğinde uçağa binmeyi reddederek tercihlerini iki saat sonraki uçaktan yana kullandılar… (Bu ekonomi sınıfı denen hadisenin aslında meğer ne kadar iğrenç ve katlanılmaz bir şey olduğunu ben de ilk kez o an anladım! Öyle ya, adamlar bu eziyete katlanmaktansa iki saat daha kapıda beklemeye razı!) Uçakta bana en arka sol taraftaki iki koltuktan cam kenarındaki düşmüştü. Yanımda 20’li yaşlarda bir kız oturuyordu. Meğer UBC’de siyaset bilimi okuyormuş! Tanıdığım hoca ve asistanlardan birkaçını sordum ama hiçbirini çıkartamadı. Zaten siyaset biliminden hiç hoşlanmamış. Bitirince tıp okuyacakmış. Ben de mesleğe olan saygım gereği kıza bunun onun suçu olmadığını, bu disiplini getirmiş bulundukları noktada siyaset biliminin doğal olarak öğrenciler için çekici olmadığını söyleyip bir iki örnek verdim. Bana hak verdi. Sonrasında uçuşa geçerken, kızı korkutma düşüncesiyle uçakların kuyruk kısımlarının bazen ne kadar da çok sallandıklarını hatırlattım. Bir parça soğukkanlı bir tavırla diğer yolcuları korkutmak nedense çok hoşuma gidiyor… Ancak bu sefer baltayı taşa vurdum. Zira kızın babası pilotmuş! Hatta kız, küçük uçakları kullanabiliyormuş. İçinde bulunduğumuz koca yolcu uçağını da kullanabilirmiş, ama indiremezmiş. Ne yapalım, denedim ama olmadı… Win some, lose some…

– Vancouver uçusunda iki film izledim: The Town ve You Don’t Know Jack. You Don’t Know Jack, çektiği acıya daha fazla dayanamadığı için ölmek isteyen hastalarına yardımcı olan meşhur Doktor Jack Kevorkian hakkında biyografik bir çalışmaydı. Hep ilginç bulduğum Dr. Kevorkian hakkında bimediğim çok şey öğrendim filmde. Ancak filmin ikinci yarısında artık uyuklamaya başladığımdan, tamamını izlemem mümkün olmadı. Ama en azından yanımda oturan pilot kız filmler arasında gezinirken ona Dr. Kevorkian’ın kısa bir reklamını yapıp filmi izlemesini sağladığım için mutluyum. Dr. Kevorkian’ı bir kişiye daha tanıtmış olmam bile benim için yeterince büyük bir onurdur. (Seni seviyoruz ölüm meleği…)

– Vancouver Havaalanı’ndan eve doğru giderken buraları ne kadar özlediğimi fark ettim. Türkiye çok kaotik bir yer.

1

Okuyucu Yorumları

 

beytullah emrah says:

January 16, 2011 at 12:55 pm

sizi adapazarı’nda da misafir etmek isterdik. nasip bir başka sefere artık…

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.