• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türkiye İzlenimleri (Ekim-Kasım 2009)

14 Nov2009
 

Türkiye seyahatim esnasında pek çok şey oldu bitti. Ama günü gününe yazmayınca bir oturuşta bütün detayları birden hatırlayıp aktarmak da zor tabii. O nedenle sadece ilk aklıma gelen başlıklara değineceğim.

– 24-25 Ekim tarihlerinde Sevan Nişanyan (ve oğlu) ile birlikte Kars’taydık. Ani Harabelerini ve ardından civar yerlerdeki kalıntıları gezdik. Bu “gezme” işi kimi zaman bazı tehlikeli öğeler içerse de, geneli itibariyle gayet güzel oldu. Aslında bu iki günün detaylarını oturup yazsam, yarım günde güzel bir kitapçık bile olur – ama vaktim yok. (Ali Nesin’in Nişanyan ile gezilerini internetten bulup okuyanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayabilir.)

– Türkiye seyahatlerinin en renkli anları arasında nedense mutlaka taksi muhabbetleri de oluyor. Hatta bir tanesini bir noktadan sonra dayanamayıp kaydettim ve Hayatın İçinden Diyaloglar‘da yayınladım. Bunun dışında da çok sayıda ilginç diyalog yaşadım tabii.

İnsanları konuşturmayı biraz seviyorum sanırım. Ama herhalde taksiciler sıkıntılı bir mesleğe sahip oldukları için konuşmaya daha meyilli oluyorlar. Mesela bu kaydını aktardığım taksiciden hemen bir sonrakine, “Demin bindiğim takside şöför çok sinirliydi, akşam televizyonda sınırdan gelenleri izleyince çok öfkelenmiş” deyince, nisbeten genç yaşlardaki bu taksici de öfkelenerek, “Sinirlenilmeyecek gibi mi?? Ben Kuzey Irak’ta askerlik yaptım, 10 ay ailemi bie arayamadım!” gibi sözler sarf etti. Sürekli kamuoyu tepkisini ölçen araştırmalar yaptıran AKP’nin açılıma ara vermesinin nedeni de zannediyorum ki bu yöndeki yaygın tepki oldu. Halk bir şeyi istemiyorsa, o şey doğru da olsa yapmak zordur. Değil demokrasilerde, otoriter idarelerde bile zordur. Tek Parti Dönemi de bu çerçevede düşünülebilir.

– Aynı gün bindiğim bir diğer taksici, hayatımda gördüğüm en ağırbaşlı insanlardan biriydi. Bingöllüymüş. Haliyle açılımı olumlu karşılıyordu. Ama olumlu karşılamayanlara da konunun detaylarını bilmedikleri için anlayış gösteriyor gibiydi. İster anlayış deyin, ister alttan almayı kanıksamışlık…

Aynı taksici, laf arasında, o sabah parası olmayan bir yaşlı teyzeyi Taksim’den Küçükçekmece’ye götürdüğünü de söyledi. Bunu İstanbul gibi yerde başkası söylese belki inanmak zor olurdu, ama ben ona inandım.

– Bir taksici dört paket sigara içiyormuş günde. Tabii bunca sigaranın sağlık sorunlarına neden olmaması çok zor olduğu için tıbbi tedavi gördüğü de olmuş bu konuda. Doktorlar, “Bir daha asla başlamayacaksın, kanser riskin çok yüksek” demişler. O da ancak birkaç ay dayanabilmiş. Her yolcuya, “Lütfen içmeyin ben rahatsızım, hem sigarayı hatırlamamam lazım” falan demesine rağmen, hemen hiç kimse anlayış göstermemiş. Başından geçen ve her biri insanların anlayışsızlıklarına örnek olabilecek tekil hikayeleri yakına yakına anlattı. En son çocuğu yaşında biri, “Sigara içmeyecek olsam otobüse binerdim, kendi rahatımı düşündüğüm için taksi parası veriyorum” deyince tepesi atmış ve yeniden başlamış. Şimdi yine her gün dört paket içiyormuş. Geçen gün idrar esnasında problem yaşadığını, o nedenle doktordan randevu aldığını, ama ne çıkacağını henüz bilmediğini söyledi. Ben de ona mesane kanseri müjdesi verdim.

– Taksicinin biri ile Türkiye’deki hukuk sistemini değerlendiriyorduk. Ben de nereden estiyse, heykellere boya döken akıl hastası bir zavallı adamın 22 yıl aldığı davayı hatırlattım. Adam da kahve masasında cinayet işleyen mahalleden bir arkadaşını anlattı. Alkollü de olan arkadaşı kafası bir şeye bozulunca kalkmış ayağa masadaki diğer iki kişiyi bıçaklayıp yaralamış, sonra da üçüncüyü bıçaklayarak öldürmekle kalmamış, kafasını da kesip masaya koymuş. Adama 11 yıl vermişler, üç ay sonra çıkıyormuş…

Olayın korkunçluğunu vurgularcasına, “Bunlar Pötürgeli” deyince, ben de ister istemez, “Sen de mi Pötürgelisin?” diye sordum. Neyse ki Kastamonuluymuş…

– Taraf gazetesi yazarlarından beş kişiyle tanıştım. Herhalde hepsini de bizim eve davet ettim. “Geliriz” diyenler de oldu. Bakalım…

Bir de Taraf gazetesini ziyarete gittim tabii. Sağolsun, Yıldıray Oğur ilgilendi. Gazeteye girince, “Cepheyi gezmeye geldim” dediğimde gülümsedi. Sonrasında hem bir saat oturup benimle sohbet etti, hem de gazeteyi ve içinde bulunduğu durumu anlattı.

– Bir Taraf gazetesi yazarının evine yemeğe davetliydik. Gelmeden önce Nautilus’te İki Dil Bir Bavul filmini izleyeceğimizi söylemiştim. Eve vardığımızda haliyle sordu, “Film nasıldı?” diye. Ben de Taraf’ta kaç gündür filmin Nautilus sinemalarında seanslarıyla birlikte listelendiğini, ama o sinemada filmin gösterimde olmadığını söyledim. Şaşırdı tabii… Ben de, “Görüyorsunuz işte, her yazdığı yalan bunların!” dedim.

– Türkiye’deyken her gün Taraf gazetesini bayiden almak, yani gazeteyi okumak için öğlen olmasını beklemek zorunda olmamak harika bir duyguydu. Ancak gazeteyi okuduktan sonra başka insanların da bulup okuyacağı yerlere bıraktım hep. Daha sonra öğrendim ki, herkes öyle yapıyormuş. Mesela biri tanıdığı en az 100 Taraf okurunun 100’ünün de öyle yaptığını söyledi.

Ne kadar muhteşem bir şey, öyle değil mi? Ama ne yazık ki sadece 40 bin kişiyiz.

– Çeşitli sinemalarda, Uzak İhtimal, Nefes, Karanlıktakiler, Kanal-i-zasyon, Melekler ve Kumarbazlar, 11’e 10 Kala, Kolpaçino ve İki Dil Bir Bavul filmlerini izledim.

– Anladığım kadarıyla derindusunce.org artık çok daha popüler. Mesela Nişanyan’ın da, Mahçupyan’ın da siteden haberi vardı. Bir makale için mülakat yaptığım başörtülü kızlar da siteyi biliyorlardı, ama onlarınki tabii daha anlaşılır nedenlere dayanıyor.

Bu arada, derindusunce adının geçtiği anlarda, derinsular ile derindusunce arasında bir bağ olup olmadığını soranlar oldu. Böyle anlarda içimden, “Keşke derindusunce sitesinin kurucuları kendilerine daha ‘orijinal’ bir isim bulsalarmış” demeden edemedim. (Bir ara makif ile de tanıştık, yanlış hatırlamıyorsam o da böyle bir şey söylemişti.)

– Türkiye’de beni en çok rahatsız eden şeylerden biri, kuyruğa girme kültürünün olmayışı. Bir otobüs yanaştığında kuyruk olmak yerine hala herkes aynı anda binmeye çalışıyor. Bazılarına abartılı gelebilir, ama böyle şeylerin olağanlaştığı bir ülkede demokrasi varolamaz.

Kuyruklarla ilgili bir diğer problem de, bir kez oluşmuş olan kuyruğa saygı gösterilmemesi. Yani diyelim ki bir kuyruğun arkalarında bulunuyorsunuz ve önünüzdeki kişi ile mesafeniz biraz açılmış… Bir başkası gelip o araya girebiliyor ve hiçbir şey olmamış gibi öküz gibi orada dikiliyor.

– Her ihtimale karşı şansımı denemek için Sabiha Gökçen Havaalanı’nın çıkışındaki pasaport kontrolde polise yeşil kartımı gösterdim ve çıkış pulu almamın gerekip gerekmediğini sordum. Adam, “Gerekmez” dedi. Ben de haraç vermeden kendi ülkemden çıkabildiğim için sevindim tabii. Ama geçen iki seferde Yeşilköy’de derdimi anlatamadığımı ve ödemek zorunda kaldığımı söyleyince, “Memur arkadaş yanlış biliyormuş” dediler. İşin yoksa uğraşıp şikayet edip paranı geri almaya çalışıyormuşsun…

– Yine Sabiha Gökçen’de x-ray cihazından geçerken orada görevli iki polis memurunun arasında geçen konuşmaya ister istemez şahit oldum. Gerçi bir tek ben değil, herkes duydu onları, zira bağıra bağıra konuşuyorlardı. Efendim yabancı ülkelerin insanları çok iyiymiş, ama bizimkiler laftan anlamıyorlarmış. Çünkü yabancılar bütün kurallara uyuyorlarmış, ama bizimkiler herşeye itiraz edip zorluk çıkarıyorlarmış. Bunlar doğru olabilir tabii… Ama polisin bu gözlem üzerine yaptığı yorum bana ilginç geldi. “Çünkü bunlar kendi ülkelerinde kurallara uymadıkları zaman ceza alıyorlar” dedi adam.

Bu memlekette herkesin kendi kafasında ürettiği ayrı bir “yurt dışı” kavramı var. Bu da herhalde herkesin “ideal olması gereken”e dair algısına göre farklılık gösteriyor. Yani uzakta bir yerlerde işlerin ideal işlediği ülkeler var. Ama tıpkı bu ülkeler gibi, bu idealin ne olduğuna dair düşünceler de bilgiye değil fanteziye dayanıyor. Bu polisin ütopyası da, (1) ortada baştan belli kuralların olduğu, (2) herkesin o kurallara uyduğu, ve (3) arada sırada kuralları ihlal etmeye yeltenenlerin de cezalandırıldığı bir ülke. Yani bildiğimiz yasa (ya da polis) devleti.

Paylaş:
3

Okuyucu Yorumları

 

Ekrem says:

15 November 2009 at 11:16 PM

‘Bu memlekette herkesin kendi kafasında ürettiği ayrı bir “yurt dışı” kavramı var’. Demek ki hala ülkemizde ki Berlin Duvarları yıkıl(a)mamış ve toplum duvarın arkasındaki ile ilgili şahsi algısını söylüyor.. Duvarın (Demir ağlarla örülmüş olduğundandır belki de) arkasındakini göremiyor, bilmiyor..

 
 

blue says:

20 November 2009 at 10:30 AM

Derin Düşünce’nin Derin Sular’la derin bir ilişkisi var bence.
Ben popülerlikten pek hoşlanmam, ama bir yandan da fazla kişiye ulaşmak lazım, Mehmet’in ısrarıyla giderek popülerleşiyor.
Yalnız San Marino futbol takımı gibiyiz. İçimizde profesyonel yok. Mühendis, bilgisayarcı, lise öğretmeni, doktor, mutfak dolabı kapak imalatçısı, öğrenci… Aslında acı bir durum. Bu iş bizlere kaldıysa vay halimize. Desteğe ihtiyacımız var.

 
 

Serdar Kaya says:

21 November 2009 at 1:24 AM

Nedir o derin iliski pek anlamadim ama oyle olsun bakalim…

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.