• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türkiye’nin Cumhuriyet Kurgusu

8 Feb2010
 

[8 Şubat 2010 tarihinde “İki ileri-ci bir geri-ci” başlığıyla Star gazetesinde yayınlandı.]

[Friendfeed listemdeki biri, kendi listesindeki birinin, bir başkasının yazdığı bir yazı hakkında yazdığı yazı hakkında yorum yapmış. İşte bu vesileyle gördüğüm bu (ilk) yazı hakkındaki yazımdır.]

Erotik yayın yapan 5posta sitesinin sahibi, “[k]endilerine liberal Müslüman diyen bir grup insanın yazılarına yer ver[en]” Derin Düşünce sitesindeki yazıları ilginç bulup okuyormuş. Tabii “Ne var bunda, okur okur, kime ne?” diye sorulabilir. Ama bu gibi şeyler her çevrede aynı doğallıkla karşılanmıyor olmalı ki, 5posta yazarı bunu belirttikten sonra, “‘[Bu] herif bunları mı okuyor’ diye düşünebilirsiniz” diyerek kısa bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş. Açıklama şöyle:

“Din konusu biliyorsunuz önemli benim için. Toplum için bir tümör olarak görüyorum dini, aralarında ayrım yapmadan. Yalnız şunun farkına varmaya başladım bir süredir: Belli bir kısım inançlı kişi ile bazı konularda ortak düşüncelerde toplanıyoruz. Oysa aramızda debisi çok yüksek, çılgınca akan bir nehir var. Hiçbir şekilde biraraya gelemezmişiz gibi görünse de benim böyle insanlarla aynı toplumda yaşamaya bir itirazım yok.

Sonra nehrin kendi bulunduğum tarafına bakıyorum. Başları sıkışıp işler yolunda gitmeyince çözüm üretmek yerine mozoleye çelenk koymak için taş binalara akın eden insanlar var benim tarafımda. Her yıl Kasım ayında normal işinde gücündeyken, köprü trafiğinde veya dershanesinde eğitimini, öğrenimini yaparken, bir anda avda gözüne lamba tutulmuş tavşan misali paralize olan insanların arasındayım ben. Bu pasiflik, bu arabesklik, bu style à la Soviet canımı fena halde sıkıyor. Benim tarafım sararıp kururken karşı taraf yeşeriyor çünkü.”

Bu iki paragraflık değerlendirme, Cumhuriyet’in neden bir toplumu olmadığını, olamayacağını aslında ne kadar da basit bir şekilde özetliyor… Şöyle ki, değerlendirmeyi yapan kişinin tasvir ettiği alegoriye göre inançlı insanlar ile inançsızlar arasında “debisi çok yüksek, çılgınca akan bir nehir” var. Bu nehrin devasalığı nedeniyle de, iki taraf “hiçbir şekilde biraraya gelemezmiş” gibi görünüyor. Halbuki değerlendirmenin diğer kısımları okunduğunda, bu nehrin herhangi bir gerçekliğe tekabül etmeyen zihinsel bir kurgu olduğunu net bir şekilde görebilmek mümkün. Zira bu tasavvuru aktaran kişi, aynı cümlede, nehrin karşı tarafındaki insanlarla aynı toplumda yaşamaya bir “itiraz”ı olmadığını belirtiyor.

Bu noktada, “itiraz” kelimesinin barındırdığı güçlü antidemokratik imaları bir yana bırakarak, insanların neden aynı toplumda bir arada sorunsuz bir şekilde yaşayabilme ihtimalleri olan insanlar ile aralarında devasa nehirler olduğunu tahayyül ettiklerini sormak iyi olabilir. Bu sorunun yanıtını da yine aynı değerlendirmenin içinde bulmak mümkün. Zira değerlendirmenin sahibi, ilginç bir şekilde, nehrin aynı tarafını paylaştığını söylediği kişilerin tepki ve davranışlarını da makul bulmuyor – ki bu sözleriyle de, aslında sadece nehrin değil, nehrin kendi bulunduğu yakasındakilerle olan birlikteliğine dair tasavvurlarının da bir kurgudan ibaret olduğunu dışavuruyor.

Gerçeklikle ilişkisi problemli olan bütün bu kurguların en önemli nedenlerinden biri, Cumhuriyet neslinin iki boyutlu bir ilericilik-gericilik kurgusu ekseninde sosyalleştirilmiş olması. Tipik bir 19. yüzyıl pozitivizminin yansıması olan bu kurguya göre, dünyada (ve dolayısıyla Türkiye’de) bir ilericiler, bir de gericiler var… Bu çerçevede, gericiler, başta din olmak üzere çeşitli dogmalara saplanmış olan kimseler iken, ilericiler de, (yine başta din olmak üzere) her türlü dogmayı reddeden ve bu nedenden ötürü özgür düşünebilen aydın insanlar. Tabii bu çerçeve, Türkiye özelinde, güçlü bir şahıs kültü (cult of personality) etrafında şekillenen bir ideolojiyi de beraberinde getiriyor. Dahası, bu ideolojiyi temsil eden öğeleri gerek söylemi gerekse hayat tarzı ile yansıtan insanlar otomatikman ilerici sayılırken, diğerleri de (yerel kültürel öğelere bağlı kaldıkları ölçüde) gerici kabul ediliyor. Bir başka deyişle, toplumun içerisindeki saflar, temel kaygısı söylem ve hayat tarzı olan bir kültür devrimi ideolojisi doğrultusunda yeniden belirlenirken, söz konusu yeniden hizalanma (realignment) süreci, gerçekliklerden değil, Yüce Lider’in zihnindeki kurgulardan hareketle gerçekleşiyor.

Ancak bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu geçiş süreci, bu kurguyu belki de daha önce hiç olmadığı bir şekilde temellerinden sarsmakta. Bu gelişmeyi iyimserlikle karşılayarak “Ne mutlu…” demek ve onyıllar sonra bu cümleyi nihayet orada kesebiliyor olmanın huzurunu hissetmek gerekli. Zira bu süreç, tek ideolojili olmanın insanın tanımına aykırı olduğunu, tek ideolojili bir yerde zaten siyasetten söz edilemeyeceğini, ve en önemlisi, ideolojinin toplum olma adına bir çıkış noktası sunamayacağını, aslolanın, farklı olmaları zaten baştan kaçınılmaz olan insanların arasında kurulacak olan iletişimin niteliği olduğunu fark etmeyi mümkün kılan “demokrat” bir noktaya doğru götürüyor Türkiye’yi.

Türkiye o noktaya vardığında, insanlar, inanan-inanmayan ya da ilerici-gerici gibi algıların aslında bir dönemin siyasi kurgusundan ibaret olduğunu idrak etmiş olacaklar. Dolayısıyla da, o güne dek aşılmaz addedilen devasa nehirlerin aslında sadece zihinlerde varolduğu ortaya çıkacak. Bu gerçekleştiğinde, insanlar yeşerdiğini gördükleri zeminleri artık “nehrin öteki tarafı” olarak algılamayacaklar. Yani kimi insanların farklılıklarına denk geldiklerinde hemen onlarla aynı toplumda yaşamaya “itiraz” etmek gelmeyecek içlerinden. Çünkü hem bu durumun işin doğası gereği olduğunu anlamış olacaklar, hem de bir araya gelmelerinin ve hep birlikte çok renkli bir kültür inşa etmeye başlamalarının önünde bir engel kalmamış olacak.

“Bir kabusun içerisindeymişiz, ama ‘ne mutlu’ ki geç de olsa artık uyandık” diyecekler.

Yani barışacağız.

Paylaş:
Sonraki Yazı: Ana, Dolu »
2

Okuyucu Yorumları

 

Ekrem Senai says:

9 February 2010 at 10:30 AM

Geçen gün de Teoman’ı izledim Habertürk’te. O da kuzenim hacca giden, dindar bir kişiyken ben nasıl çıkıp onu farklı, yabancı bir kategoriye sokup ötekileştirebilirim mealinde şeyler söylemişti. Bize tek lazım olan şey samimiyet. İnsanlar, birbirlerinin arasına hayali perdeler geriyorlar. Birbirlerini anlamak için çaba sarf etmiyorlar. Akrabalarımdan farklı ideolojide olduklarından görüşmeyen öz kardeşler var. Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Aynı anne babadan dünyaya gelmiş, aynı ortamda büyümüş, onlarca yılı aynı evde geçirmiş benzer genetik formülasyona sahip insanların hırlaşması ne acayip bir şey. Bu insanlar birbirinin ciğerini biliyor halbuki.

Belki de bütün suç Türkiye’de siyasetin bu derece hayatın önüne geçmesi. Bu çalkantılar sükunet bulup, insanlar, insan olduğunu anlamaya başladığı zaman bir şeyler düzelecek.

 
 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.