• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Türkiye’nin Geleceğine Dair Birkaç Öngörü

8 Sep2010
 

Türkiye’de İslami duygu ve düşünce ciddi bir iniş yaşıyor. Öyle görünüyor ki, çok da uzun sayılmayacak bir süre sonra Türkiye’de inanç, tıpkı Batıda olduğu gibi, kültürel hayatın içerisindeki motiflerden sadece biri haline gelecek. Ancak Kemalist kesim her konuda olduğu gibi inanç konusunda da Türkiye’nin gerçeklerini okuyabilme bilgi ve becerisinden uzak olduğu için, hala Türkiye’nin İran ya da Suudi Arabistan olmasından korkuyor… Kemalistlerin bu konuda herhangi bir tutarlılıkları da yok; zira bu kesimdeki insanlar o yönde bir propagandaya maruz kaldıklarında bir anda Malezyalılaşmaktan dahi korkabiliyorlar. İlgili propaganda dalgasının sona ermesinin ardından Malezya’yı bir anda unutmaları da zor olmuyor. Ne var ki, bu gibi çıkarsamaların hiçbiri, elbette analitik düşünceye ya da objektif bulgulara dayanmıyor. (Dikkat ederseniz, bu türden konularda Ayşe Arman gibi insanları ciddiye alarak okuyabilen bir kesimden söz ediyoruz.)

Halbuki Türkiye ile sözü edilen ülkeler arasında tarihi, kültürel, siyasi ya da ekonomik anlamda ciddi bir örtüşme yok. Ama diğer yandan, Türkiye’nin (bugün ne olduğunu göremediğimiz) yeni ve büyük bir tecrübe yaşamaması durumunda popüler kültüre giderek daha da fazla yenik düşmesi ve neticede daha da Avrupalı-Akdenizli hale gelmesi ise kaçınılmaz gibi.

Çok da uzakta olmadığını sandığım o dönem geldiğinde, Türkiye’de namaz kılmak, içki içmemek, tesettüre girmek gibi dini pratikler, çoğunlukla, belli tarikat ya da cemaatlere mensup olan (yani İslami bir çevrede yaşamayı tercih eden) insanlara mahsus hale gelecek. Dahası, o çevrelerdeki insanlar da (bugün itibariyle devam etmekte olan değişimlerini sürdürerek) sosyal anlamda daha ılımlı ve kuşatıcı pozisyonlar alacaklar.

Ateist, agnostik ve deist (yani dini kimliğini müslüman olarak tanımlamayan kategorilerdeki) insanların sayılarında da büyük bir artış olacak. Nüfusun çoğunluğunu ise, inançlı olsa da dini anlamda herhangi bir uygulamada bulunmayan (non-practising) müslümanlar oluşturacak – ki konu hakkında yapılan değerlendirmelerde hala böyle bir kategorinin yaygın olarak kullanılmıyor olması analitik anlamda büyük bir eksiklik.

Pratikleri olmayan müslümanların yanı sıra, kendilerine göre pratiklerde bulunan, yani konvansiyonel olmayan yaklaşımlar edinen müslümanlara da daha sık rastlanacak. Bu çerçeveye giren uygulamalar belli reformist kanallardan beslenebildikleri gibi, tamamen bireysel de olabilecek.

Bu farklılaşmalar, teolojik ya da felsefi bir kaymadan değil, dini inancın (toplumların yapısı gereği) kendi temel kaynaklarından ziyade insani inşalarla yeniden üretilmeye mahkum olmasıyla ilgili. İşin bu yönü son derece geniş ve ilginç. Daha basit manada ise, insanların yüzeysellikleri var. Örneğin, bir insan cebine biraz para girip de paradigma değiştirici yeni tecrübeler yaşadığında eski alışkanlıklarını kolaylıkla yitiriyor ya da yeni bir çevre edindiğinde “beni ayıplamasınlar” düşüncesiyle önceden yapmadığı belli şeyleri yapmaya (ve yaptığı kimi şeyleri de yapmamaya) başlıyorsa, bu kişinin yaşadığı değişimi öncelikli olarak inanç ya da düşünce bazında değerlendirmek çok doğru olmaz. Zira, bir insanın önceden çevresine uyarak, yüzeysel bir şekilde ve hatta kimi zaman farkında dahi olmadan gerçekleştirdiği (ve gerçekleştirmediği) kimi uygulamaları artık eskisi kadar önemsememeye başlaması daha farklı bir gerçeklik. Dolayısıyla da, konunun insana özgü yüzeyselliklerini çok abartmadan ve hissi davranmadan değerlendirilmek gerekli. İslami kesim, dini pratikler konusunda tıpkı laikler gibi duyarlı olmasından ötürü, bu gibi gerçekliklerle karşılaştığında onlarınkine çok benzeyen tepkiler veriyor ve yine laikler gibi bu pratiklere gerçekte yansıtmakta olduklarından daha büyük anlamlar yüklüyor. Bu da, müslümanların gerçekliği olduğundan daha farklı bir şekilde görmelerine ve değerlendirmelerine yol açıyor.

Bu argümanın daha iyi anlaşılması adına duygusallıktan soyutlanmış seküler bir örnek üzerinde düşünülebilir: Dersimli Kürt-Alevi ve kısmen Ermeni Kemal Kılıçdaroğlu, taşıdığı bunca aykırı kimliğe ve bu kimliklerin beraberinde getirdiği son derece can yakıcı bir kültürel mirasa rağmen, CHP’ye ve İttihatçılara hizmet etmeyi seçmiştir. Bu bir yönüyle trajik olsa da, diğer yönüyle insan denen varlığın tabiatındaki bazı banal gerçekliklere işaret eder ve acı da olsa gayet sıradandır.

Benzeri bir şekilde, İslamcılar ilk başta 28 Şubat’a çok kızdılar. Bu sürecin uygulayıcılarına yönelik eleştirel bakışları sonradan da değişmese de, 28 Şubat’ın umulanın tersi yönünde bir işlev icra ettiğini gördüklerinde ise, sevindiler. Yarın da, 28 Şubat sürecini takip eden gelişmelerin sadece ordunun sosyal ve siyasi alan üzerindeki etkisini değil, ülkedeki İslami duyarlılığı da yok ettiğini gördüklerinde, bu sürece ilişkin düşüncelerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklar.

19

Okuyucu Yorumları

 

Levent Cetin says:

September 8, 2010 at 5:59 pm

Etkileyici. Eldeki verilerin detayli bir analizi ve yakin gelecege dair onemli cikarimlar var. Ahtapot Paul gibi bir tahmin degil, ‘clairvoyance’ hic degil. Biraz hava tahminini andiriyor ve insana (en azindan bana) “bu perspektiften bakinca kacinilmaz sonuclar” dedirttiriyor.
Hayir etkisinin 28 Subat kadar guclu olacagini yine de dusunmuyorum. O tarih, buyuk bir degisimin ‘ilk’ adimiydi. Darbe soylentileri, tokatlar, silleler, balyozlar da degisimin kafasina indirilmeye calisildiysa da sadece degisimin bilincini uyanik tutmaya yetti. Ben bu baglamda ‘hayir’ etkisinin de olumlu olmakla beraber daha gucsuz kalacagini dusunuyorum. Hatta statukonun gucu yildirici bir etki de yaratabilir.
Samimi olmak gerekirse bu ulkede nesnelere verilen isimlerde bir tuhaflik var. Solcu sagci gibi, muhafazakar ilerici, ilericiyim diyen 80 yil dibe batmis.
Yine bir tuhaflik evet-hayir istatistiklerinde. Yuksek lisansli oy verenlerde ‘hayir’ yuksekken bu hic okul okumamislara dogru gittikce ‘evet’ e kayiyor. Duz mantikla bunu “cahil adamlar kandiriliyor” gibi okumak cok olagan. Ancak “egitim sart” klisesiyle gelen sistematik beyin yikamanin boyutunu gormek de mumkun. Sistem disinda kalanlar bazi bilgilerden yoksun kalsalar da olaylari direkt analiz edebilme, tarihi donemleri karsilastirip sonuclar cikarabilme yetilerini kaybetmeden degerlendirebiliyorlar.
Birbirine taban tabana zit siyasi goruslerin dahi beraber yasayabileceginin anlasilmasi da kultur gibi ogrenilen bir sey. Biraz daha mi zamana ihtiyac var acaba?

 
 

Suat says:

September 8, 2010 at 6:38 pm

Yazının önemli bir kısmına katılıyorum ancak ‘evet’i psikolojik eşik olarak gördüğüm için çok önemsiyorum ve Serdar Bey gibi çok nesnel yaklaşamıyorum. Çatışma öngörüsü ile alakalı da şüphelerim var. Çatışma derken nasıl bir çatışmanın kastedildiği önemli. Elbette olası bir ‘hayır’ yazarın bahsettiği gidişatı durdurmaz; macun tipten çıktı, çıkmaya da devam ediyor belki bir kaç yıl ertelenir başkaca dönüşümlere vesile olur vs; ama ‘hayır’ın vesayete yeni bir direnç katacağı da muhakkak. Belki en önemlisi ‘hayır’ çıkması durumunda Ergenekon sürecinin akamete uğraması ihtimali ki bu vesayetin elini güçlendirecektir. Bu da öngörülen çatışmada malum tarafın safında yeralacak önemli ve aksiyoner bir yapının yeniden cesaretlenmesi demek. Ancak ‘hayır’ çıksa da çok uzun olmayan vadede değişimin devam edeceği ve karşı tarafın da (nasıl olacağını bilmiyorum) bir biçimde dönüşeceği aşikar.

Bu açıdan, bir ‘hayır’a değil, ancak -o da şayet çatışmanın şiddetini azaltacak ise- güçlü bir evetten feragat edip, çok güçsüz, sınırda bir ‘evet’e razı olabilirim. MHP tabanı ile düşüncelere ve İslam’ın inişe geçtiğine ilişkin tespitlere de katılıyorum. Ancak İslam’ın inişe geçmesinin sonuçları dinin biçim/form değiştirmesi yoluyla kendini yeniden üretmesinden bağımsız değerlendirilmemeli. Muhafazakarlık azalıyor ama sekuler duruş da bir başka -belki kültürel belki daha soft da olsa- biçimde ve çoğu kez İslami duyarlılığı da arttırarak bir dini şuuru gerisin geriye beslediğini gözlemek mümkün. Özellikle FG cemaati bu konuda çok mahir ve sür’atle yaygınlaşıyor. Klasik, marjinal ya da lokal alanlardaki cemaat tanımına uymuyorlar. Kozmopolitler, denildiği gibi eğitimliler. Ve (yazıda da bahsedilen) ‘etkili ve örgütlü’ kesimden ibaret değiller, ihvan-muhibban oranı muhibban lehine kat kat yüksek. Bu da İslami duyarlılık açısından bir fikir verebilir.

Batı yakasındaki nüfusun düşüncelerinin ve FF, facebook gibi ortamlardaki ‘eğitimli’ insanların düşünsel yapısının nasıl değişeceğini de bilmiyorum, hele ki bu ‘milli öğütüm’ sistemi devam ettikçe. Yani şehirlere kayma ve iletişim imkanları arttıkça mevcut MHP tabanının da bu katı laik kesimle etkileşime girdiğini düşündükçe, sürekli alttan yetişip gelen ve kayda değer bir nüfus olan ‘kemalist’ yapı nasıl değişecek, bu çok ciddi bir sorun. Hayran olduğu, para verip izlemeye geldiği U2’yu bile sinir uçlarına dokundu diye yuhalayan bir kemalist gençlikten sözediyoruz. Bunlar eğitimliler, büyüyorlar, aile kuruyorlar. Nasıl değişecekler? Vesayetten kurtulacağız da bu zihniyet değişimi nasıl olacak? Çatışma derken şimdiki gibi bir çarpışmayı mı yoksa kanlı bir çatışmayı mı kastediyoruz? Çatışma nasıl ve ne derecede olacak?

 
 

Mister No says:

September 8, 2010 at 10:02 pm

Serdar Bey,
“…sayıca az olan ama sistemli çalışan nisbeten eğitimli bir grup, sayıca çok olan ama örgütlü olmayan insanlardan çok (ama çok) daha etkili olur.”
Neden bu sayıca az ama etkili grup Kemalist diye tabir edilen insanlar değil de cemaat olsun?

 
 

Tarik says:

September 9, 2010 at 11:12 am

cemaatin bir bütün olarak sürekliliği problemli. bütün dini cemaatler karizmatik liderlerinin ölümünü takip eden yıllarda parçalanma-içe kapanma-küçülme süreçlerini yaşarlar. bu bakımdan mason ya da benzeri seküler cemiyetlerle karşılaştırmak yanıltıcı olabilir. cemaatin asıl mirası seküler yaşamla uyumlu bir dindar kuşak olabilir. yine zamanla yurtdışındaki yatırımların dayattığı zorunluluklar türkiyedeki öncelikleri ikinci plana atabilir. israil meselesinde bunun nasıl işlediğini gördük sanırım.

 
 

Uğur says:

September 9, 2010 at 12:49 pm

Sekülerleşmeye dair analiziniz kesinlikle isabetsiz. Türkiye’nin tecrübesi Suudî Arabistan’a ve Malezya’ya benzemediği gibi, Batı Avrupa’ya da benzemez. Hıristiyanlık ve İslam arasındaki hem örgütlenme hem de temel fikirler farkı muazzamdır. Bu da, Batıda Hıristiyanlığa verdiği tepkiyle, İslam’a verilecek olan tepkiyi birbirinden çok farklı kılacaktır. Hatta, ben sizin öngördüğünüzün tam aksini öngörüyorum: Şayet adeta Katolik kilisesi gibi yapılanmış katı hiyerarşik bir örgütlenme olan F. Gülen örgütlenmesi etkisini yitirirse –ki Mavi Marmara katliamından sonra Gülen’in söyledikleri bu etki yitiminin başlangıcıdır, Türkiye’deki dindarlık, kitlelerin önünde iticileşmeyecek, toplumdan soyutlanmayacak ve etkisini arttıracaktır.

Bu hususta ben de bir yazı yazdım. Şurada okuyabilirsiniz: http://www.cemaat.com/ibnu-haldunun-tarihsel-dongusu-ve-modern-turkiye. Çok siyasetbilimsel bir analiz gibi görünmüyor, ama en önemli girdilerin içine yerleştirilmediği bir siyasetbilimsel analizden daha iyidir.

 
 

Uğur says:

September 9, 2010 at 1:01 pm

Ve bu arada, bazı genç Marksist Zazaların dışında, Zazalar kendilerini asla Kürt kabul etmezler. Kılıçdaroğlu’nun babası, bir Zaza Alevîsidir.

 
 

Tarik says:

September 9, 2010 at 1:18 pm

uğur bey önemli bir noktaya temas ediyor. alevi zazalar chp, sunni zazalar ise ekseriyetle akp-mhp gibi türkiye sağına mensup partilere meyletmişlerdir. bdp çizgisinin dersimde yerleşmesi de son 10 yıllık, görece yeni bir olaydır. sunni zazaların yoğun yaşadığı bölgelerde bugün AKP çok güçlüdür ve hala daha MHP tabanı mevcuttur. Kısaca, bu siyasi eğilimlerde “insan tabiatındaki banallikler” deyip geçilemeyecek ölçüde girift tarihsel ilişkiler söz konusudur. dini ve mezhepsel kimlikler daha belirleyicidir.

 
 

Magrib says:

September 9, 2010 at 2:18 pm

Yillar once dinledigim bir sohbette, Hoca Hanim peygamber efendimizin savaslarindan bahsederken, Bedir ve Uhud savaslarini, Medine ve Mekke taraflarina verdigi psikolojik etkiler acisindan cozumlemeye calismisti. Bedir savasi ve bunun oncesi ve sonrasinda gerceklesen kucuk savaslar, Medine tarafinin kazanmasi ve guclerine guc katmalari ile sonuclaniyordu. Mekke tarafina, hem de soylu ailelerin onemli uyeleri olmasi uzere, ciddi kayiplar verdirilmisti. Uzun sure hep hakim konumda olan Mekke“nin kaybeden konumuna gecmesi, onlarda ciddi bir hircinlik ve karsi tarafa nefrete neden oluyordu. Medine tarafi ise hep ezilen konumundan, yenen konumuna geciste, nefsani sorunlar cekiyordu. Ve sonra Uhud savasinda, iki tarafin da hemen hemen ayni oranda zarar gordugu bir sonuc ortaya cikti. Bu sonuc, Medine“nin kendine biraz daha ceki duzen vermesine, Mekke“nin ise kaybetmekten kaynaklanan hircinligini biraz daha mutedil bir ruh haline birakmasina neden olmustu. Bunlari soyleyen Hoca Hanim, bu sonucun aslinda Islam“in Mekke“de de kabul gormesinde cok ciddi etkileri oldugu tespitini yapmisti. Yani bir tarafin uzun sure hakimken, ciddi yenilgiler almaya baslamasi, onu daha hircinlastiracak ve karsi tarafla mantikli bir zeminde dialog kurmasini onleyecektir. Bu referandum durumu da benzer bir tablo sunuyor sanki. Iktidarin gucu ile simaran AKP ve yillardir suren gucunu ard arda gelen ciddi yenilgiler ile karsi tarafa kaptirmis bir CHP. Aradaki ucurum daha artiyor ve hatlar daha keskinlesiyor. CHP“nin psikolojisinin biraz duzelmesi, AKP“nin de simarikliginin biraz daha azalmasi acisindan, referandumda, %50.1 evet, %49.9 hayir (veya tam tersi) gibi bir sonuc, gelecek gunler icin belki de herkesin refahina olacak.
Türkiye ve Türkiye“deki Islam“in yasanisi konusundaki tespitleriniz ise carpici. Yanliz bence sunu da goz onunde bulundurmak lazim. Islam dinini yasama hususunda, gelecek nesillerde nicelik bakimindan degil nitelik bakimindan bir zenginligin olmasi kacinilmaz. %99.9“u(!) musluman olan ulkemizde, kendisini ask ve sevk ile Islam davasina adamis insanlarda bile, dini konularda akli ve kalbi manada tatmin olmayanlarin sayisi cok fazla. Sehir veya kirsal farketmiyor. Toplumun her kesiminde rastlanabilecek bir prototif. Dinin tamamen geleneksel manada ve zerre kadar muhakeme yeteneginden yoksun olarak yasandigini, bu kesimin eline mal, guc, iktidar ve para gibi unsularin gecmesi durumunda cikan tablo ile anliyorsunuz. Ileride, iletisim araclarinin ve hak ve ozgurluklerin de artmasi ile ciddi bir oran olusturan bu kesim ve dahi diger kesimler de, kendilerini daha rahat cozumleyecek ve taraflarini belirlemek hususunda daha cesur olacaklar diye dusunuyorum. Boyle olunca, farkli dini yorumlar, farkli fraksiyonlarin ortaya cikmasi kacinilmaz. Türkiye“de basortusu yuzunden okuyamayip yurtdisina gidip, orada fakli akimlarla karsilastiktan sonra artik basortusu takmanin gerekli olmadigini dusunenleri biliyorum. Ama bu insanlar, namaz veya baska diger dini vecibelerini cok duzenli yerine getiriyorlar. Dusunen ve muhakeme eden ve bunun bir sonucu olarak da kendine bir yol cizemeye calisan boylelerinin, dini inanclarinin azaldigini veya zayifladigini soylemek bence yanlis. Hak ve ozgurluklerin artmasi, diger Islami yorum ve farkli dinlerin taninmasi, ozellikle yurtdisina giden genclerin gerek ailelerinden, gerekse Türk milli egitimi sayesinde/yuzunden ogretilegeldikleri degerleri sorgulamalarina neden oluyor. Ileride Türkiye“deki degisen yasalarla artan hak ve ozgurluklerin bir sonucu olarak, ulkemizde de benzer sonuclarla karsilasmak cok olasi. Yani ezbere yasanmayan, dusunulup sorgulanan Islam anlayislari, ve boylece nitelikli musluman oranin artmasi… Bati“nin yasadigi tecrube gercekten de cok aci. Ic huzurunu bulamamis, memnuniyetsiz ve arayis icinde bir nesilin yetismesine neden olan bati modernizmi (en azindan Avrupa“da hemen hemen boyle oldugunu soyleyebilirim), Islam dunyasina ibret ve ornek olur diye umuyorum. Islam dini, bu negatif tecrubeden yola cikarak (tabii boyle bir ongorude bulunup, gerekli stratejiyi kim gelistirir bilemem, ama akli basinda cemaat yapilanmalarinin rolu buyuk olacak gibi duruyor), tarih sahnesinde bir kere yasanmis olan bu deformasyondan kendisini kurtarabilir. Hem her surec, her kultur icin ayni istikamette isleyecek diye birsey de yok. Bakarsiniz Islam dini, Türkiye gerceginde, cok farkli bir yorungede evrilir. Bu hususta da Ugur Bey”in soyledikleri oldukca isabetli.

 
 

Serdar Kaya says:

September 10, 2010 at 1:09 am

Mister No’nun makul sorusu: “Neden bu sayıca az ama etkili grup Kemalist diye tabir edilen insanlar değil de cemaat olsun?”

Çünkü Kemalistler dediğimizde organize bir grubu değil, belli bir ideolojiye sadık olan insanları kast ediyoruz. Ergenekon örgütü deseydiniz bu doğru olurdu ama. Bir başka deyişle, onlar da nisbeten az sayıda ve etkili.

 
 

Faruk ÇANKAYA says:

September 10, 2010 at 12:30 pm

Türkiye’de her nedense bir avuç insanın iyi niyetli olan kurumları yıpratmakta üstüne yok. Bırakın sağını solunu cemaatler bile hizmet adı altında dağılmış çıkar kurumları, iş kapıları haline gelmiş. Aynı şey Kemalist diye geçinen adamların basında da var. En tepedeki ne derse sadece o doğru. Partizanlık almış başını yürümüş. İlk falsoda geri dönüp ait olduğunun kanatları altına giriyorlar.

2000 krizinde Kızılay Başkanı Kemal DEMİR’in içerideki yolsuzlukları çıktığında 5 yıldızlı otelin kral dairesinde ikamet ettiği haberi gündeme düştüğünde, “Ben Atatürkçüyüm üstüme bunun için geliyorlar” demişti. Ne yani Atatürkçüler ne yaparsa doğru mu oluyor? Zaten 10 güçlü adam yasal olmayan bir şey yaptığında yasal oluverir birden küçük bir kanunla.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

September 11, 2010 at 3:41 am

“…Türkiye’de İslam’ın inişe geçmesi, bana göre, teolojik ya da felsefi bir kaymadan değil, dini inancın bugün itibariyle yeterince güçlü ve bilinçli bir tabana oturmuyor olmasından ileri gelecek( …) İslami kesim, dini pratikler konusunda tıpkı laikler gibi duyarlı olmasından ötürü, bu gibi gerçekliklerle karşılaştığında onlarınkine çok benzeyen tepkiler veriyor ve yine laikler gibi bu pratiklere gerçekte yansıtmakta olduklarından daha büyük anlamlar yüklüyor. Bu da, Müslümanların gerçekliği olduğundan daha farklı bir şekilde görmelerine ve değerlendirmelerine yol açıyor (…) Yarın da, 28 Şubat sürecini takip eden gelişmelerin sadece ordunun sosyal ve siyasi alan üzerindeki etkisini değil, ülkedeki İslami duyarlılığı da yok ettiğini gördüklerinde, bu sürece ilişkin düşüncelerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır…”

Buraya bir itiraz yapacağım diye iki gündür düşünüyorum. Şimdi bakarken bir soru belirdi: gözden geçirecek olanlar, dışa dönük bir gözlem mi yapacaklar: “halkımız bizi anlamadı”; yoksa bu içe dönük: “neredeydik nereye geldik” biçiminde mi olacak?

Bana kalırsa kaçınılmaz bir değişimin çoktan beri derinlerden yüzeye doğru çıkmaya çalıştığı vakıası şüphe götürmez de sanırım merak edilen bunun ne tür bir resme dönüşeceği ve nasıl sonuçlar doğuracağı. Sizin belirttiğiniz noktalardan ele alacak olursak 3 kavram kilit rol oynayacak.

1- “islami”
2- Duyarlılık
3- Bilinç

Hâlihazırdaki Müslümanlar “İslami” ye dair yeni yorumsamalar geliştirip, bilinç düzeyinde bir sorgulama yaşıyorlar ve bu kaçınılmaz olarak felsefi düzeyde gerçekleşiyor. Bu sorgulamaya katılmayanlar, duyarlılık düzeyinde bir kimlik koruma çabası içinde niteleme sıfatlarından türetilmiş etiketlerle mezhep tipi getto örgütlenmelerine gidiyorlar ve toplumsallaşmaya dair bir çaba da gütmüyorlar, kendiliğinden ya da mehdi eliyle olmasına itiraz etmeyecekleri intibaı vererek.

Süreci bilinç ve duyarlılık düzeyinde sorgulamayı ya da muhafazayı mümkün kılacak anahtar kavram “şefaat” oldu ve olmaya devam edecek. Eğer yakın geçmişe bakılacak olursa, Müslümanların siyaset yapma çabalarıyla, Mesih tipi lider kültüne tevdi edilmiş sorumsuzlukları arasında bir ters orantı mevcuttu. Kelami/felsefi düzeyde “şefaat” tartışıldıkça, konunun bilinç taraftarları siyasallaşma tercihinde bulunurken, duyarlılık boyutuna vurgu yapanların daha da katılaşan hiyerarşik yapılar içinde gettolaştıkları gözlendi.

Duyarlılık, varlığını koruma yöntemi olarak “ötekileştirmeyi”/kötüyü kimlik üzerinden tanımlamak suretiyle dış düşmanlarla çevrili sürekli teyakkuzda olunması ve ancak içerde kalınmak suretiyle güven de olunabilecek lider kültü etrafında siyasetsizleşmiş, sorumluluklarını lidere devretmiş kapalı ve hiyerarşik topluluk üretirken; dışa dönük çabalarını ancak güç üzerinden gerçekleştirebileceğine olan inancıyla, güçlendikçe toplumu gettosunun dar evrenine hapsedebileceğini varsaymaktadır. Bu da zaten, imparatorluk bakiyesi hiyerarşik heterojen toplumdan, “pozitivist teoloji” nin jakoben ideoloji ekseninde ulus-devletin hiyerarşik homojen toplumuna geçiş sürecinde dayatılan kimliğe karşı duruş olarak geliştirilen itirazın da kimlik düzeyinde şekillenmesi, tecavüzcüsüne sığınmasa da (KK gibi), onu başka biçimde modellemesinin bir sonucudur. Bu tip algıyı inşa eden norm olarak “şefaat” kavramının sorgulanamaz bir dinsel vasfa sahip olması, dünyevi olarak da vesayetin yaşam alanı bulmasını mümkün kılmaktadır. Hatta belki bugün pek çok bu tip dindarın, rejimin dışında(!) gettosunun içinde temiz kalmak için siyasetsizliği benimsemesinin sonucunda kendisini de baskılayan sorunların kaynağında, vesayet olgusunun bizatihi kendisine değil, vesayeti kullanan lider kültünün kimliğine odaklandığına tanık oluyoruz. Dolayısıyla, duyarlılık düzeyindeki algılamanın “İslami” yorumundan sadır olanlar üç aşağı beş yukarı hepimizin malumuyken, buna ilaveten duyarlılık düzeyinde teolojisini üreten Kemalizm’in de, anıtkabir etrafında mezhepsel bir yapılanma üreteceğinden hiç kuşkum yok. Tıpkı, bir dönemin devletlû kutsama/vaftiz aygıtı yani iktidar üretim alanı Eyüp Sultan’ın bugün çok geniş bir toplum tabanında “İslami” duyarlılık beslemesi gibi, anıtkabir de, heterojen “İslami” yorumlardan biri olarak mezhepleşerek tarih sahnesine çıkacaktır. Bana kalırsa bunun arkasında, bir dönemin siyasi aktörlerinin ve ideolojilerinin sonraki nesillerde mistik bir anlam inşasıyla dinsel bir hüviyete bürünerek varlıklarını sürdürmesini mümkün kılan, insan bünyesindeki “banal gerçeklik” yani belirsizliğin insanı teslim alan dayanılmaz cazibesidir.

Bu söylediklerime dayanak olması bakımından ve özellikle duyarlılık düzeyinde ifadesini bulan “İslami” nin ima ettiğini aynı anlamda kullanarak bir analiz yapan Surp Mahçupyan’ın bugünkü yazısından bir alıntıyı da ilave etmek isterim:

“…İslamiyet’in bakışı hiyerarşik ve heterojen bir toplumu ima eder. Oysa Atatürkçülük hiyerarşik ve homojen bir toplum tasavvuruna dayanır. Buradaki hiyerarşiler tabii ki farklıdır. Birinde ilahi olandan dünyevi olana inen, kademeli bir hiyerarşi söz konusudur. Diğerinde ise yöneticilerin yönetilenler üzerindeki mesafeli mutlak hiyerarşisi. Bu açıdan bakıldığında bile İslamiyet’in demokrasi açısından daha esnek bir hiyerarşik model yaratmaya yatkın olduğunu görürüz. Ancak asıl farklılık toplumun iç farklılıklarının ne denli meşru bulunduğu ile ilişkilidir ve burada İslamiyet açıkça Atatürkçülükten daha demokratik bir yaklaşıma sahiptir. Çünkü İslamiyet toplumsal farklılıkları doğal saymakla kalmaz, farklı kimliklerin kendilerini idame ettirmelerine yönelik haklarının verilmesini önerir. Buna karşılık Atatürkçülük bu farklılıkları görmezden gelmeye ve güç kullanarak ezmeye fazlasıyla teşnedir…”

Bilinç düzeyine gelecek olursak, işte burada dananın kuyruğu kopmaktadır. Şefaat-Mehdi ekseninden inanç düzeyinde bir kopuş, siyasal olarak da vesayet ve lider kültünden kopuşu kaçınılmaz kılmakla beraber, kuzey yarımkürede açılan bu büyük boşluğu doldurabilecek yegâne unsurun, siyasallaşmış bir aktör olarak bizatihi şahsiyetin ortada sorumluluk yüklenmiş olarak durup durduğu anlaşılıvermektedir. Ve bu da, kaçınılmaz olarak, hayatın dini alan, dünyevi alan olarak parçalanmasını mümkün kılan arkaik bir dönemin yönetme metodu olarak ürettiği laik bakış açısını sorgulamayı beraberinde getirirken; sorgulama sonucunda hayatın birliği sağlanan tek bir belirli alanda cereyan etmekte olduğuna kanaat getirilen ve adına kamusal alan dediğimiz mekan birliği(dünya), batıdakini andırır bir tür “sekülerleşme” nin de ortaya çıkmasına imkan verip, hakikatin anlaşılması ve temsili noktasında ruhban/yönetici sınıfın da bu süreçten payını alıp tasfiyesini hızlandıracağını ve bu damarın “ne monarşi ne de oligarşi, yok yönetim yaşasın anarşi” şiarı etrafında bir sol üretebileceğini söyleyebiliriz; ki, bu günün diliyle bunu “demokrat zihniyet” olarak ifade etmek oldukça isabetli olacağı gibi, bunun sonuçlarının İslami olması da pek muhtemel görülmektedir kanımca. Tıpkı, adaletin, hukukun bir sonucu olması ve bunun da eşitliği mümkün kılmasıyla sınıflar arası mesafenin ortaya yaklaşması gibi…

Yine dayanak olması bakımından Surp Mahçupyan’ın dediklerine göz gezdirelim:

“…Önümüzdeki dönemde çok daha belirginleşeceği üzere, şimdi devlete değil, topluma ne denli yakın veya uzak olunacağı belirleyici olacak ve toplum da artık ‘tek millet’ yavanlığına mahkûm olmayacak. Yanlış anlaşılmaması için ekleyelim, ülkede hiçbir Kürt olmasa, herkes kendisine ‘Türk’ dese bile, ‘tek millet’ jargonu yakın gelecekte bayat ve tatsız bir zihniyete gönderme yapan bir ilkellik olarak görülecek…

Bütün bunların anlamı, laik kesime şaşırtıcı gelecek olsa da, modernliğin nihayet bu topraklarda yeşermesi ve dönüşerek hayata geçmesidir. Laik kesim bu durumu psikolojik olarak hazmedemiyor ama olayın aynı zamanda sınıfsal bir yenilgiyi ima ettiğini, devletin ihsan ettiği imtiyazlar üzerinden yaşanamayacağını da kavrıyor. Bu tespitlere laik kesimin homojen olmadığı yönünde bir itiraz olabilir… Ne var ki bu ancak imtiyazların dağılımına ilişkin olarak doğruluk payı taşıyacak, bu kesimin blok olarak yararlandığı zımni ideolojik iktidara yönelik bir gerçeklik taşımayacaktır. Kemalist dünyanın tasavvuru olan laik kesim bugün bir bütün olarak yenilmiş durumda, ama bir bölümü bu yenilgiyi demokratikleşmenin gereği, istenen bir durum olarak karşılıyor. Çünkü laiklerin içindeki bu azınlık grup, devlet eliyle yozlaşan bir kimliğin parçası olarak kişiliksizleşmekten bıkmış durumda. Dahası Türkiye toplumunun ne cahil, ne de ilkel olduğunu görmüş, o toplumla içiçe olmanın keyfini yaşamış durumda. Bu tesbitler laik kesim içinden ilk kez topluma saygılı bir sol çıkaracak…”

Baba burada “modernlik” kavramını edinilmiş bir nitelikten ziyade, yaşanan bir durum anlamında kullanırken, bu anlamın, tam da bilinç düzeyinde “İslami”nin ima ettiğiyle örtüştüğünü söyleyebiliriz.

Ayrıca AK Parti tecrübesi, söylediklerimizin bir kısmına işaret eden somut bir gösterge de sayılabilir. Bu noktada bilinç düzeyinde İslami yorumsamanın, siyasal teori olarak “muhafazakarlık” kavramını da Edmund Burke’nin işaret ettiği toplumsal dönüşüm modeli olarak dikkate alacağını, “devrim” kavramının ima ettiği jakoben ve Mesihçi sihirli değnek teorisini duyarlı İslami yorumsamanın gelecek beklentisine terk edeceğini söylemeyi de ihmal etmeyelim.

 
 

Serdar Kaya says:

July 29, 2013 at 11:06 am

Yazinin yazilmasindan 2 sene 10 ay sonra Ekrem Dumanli’dan bir durum tespiti:
http://www.zaman.com.tr/ekrem-dumanli/sokaklarin-gazabi_2114857.html

 
 

G. Doğan says:

November 22, 2016 at 12:32 am

Yeni yazılarınız okurken buna rastladım. Çok yanılmışsınız.
Kemalistlere kızarken haksızmışsınız (mışım.) Pedofiliyi bile İslam’da var diye geri getirmeye çalışan koca bir güruh birikti 6 yılda. Bütün sosyal argümanlar din üzerinden yapılır oldu. Devlet liselerinin dörtte biri İHL oldu. Düşünülemez denilen her şey gerçek oldu. Bence insani yönden Suudi Arabistan’la Katar arası bir yere gelmesi Türkiye’nin pek muhtemel bir senaryo artık.

 
 

Serdar Kaya says:

November 22, 2016 at 1:18 am

1. Bir ülkenin siyasetinin dinin/geleneğin tesiri altına girmesi ile toplumun dindarlaşması aynı şey değil. Siyaset muhafazakarlaşırken toplum sekülerleşiyor olabilir. (Örneğin, Türkiye’de oruç tutma oranı halen düşüyor.) Dahası, birinci durum, ikincisine neden olabilir. (İran’daki rejimin pek çok insanı dinden uzaklaştırması gibi.)

2. Muhafazakar bir partinin ülkeyi demokrasiden uzaklaştırması, muhafazakar olmayan bir otoriter tek-partinin politikalarını haklı çıkarmaz. Örneğin, AKP’nin otoriter politikaları, Kemalistlerin dindarlara, Kürtlere, gayrimüslimlere yönelik politikalarına mazeret olamaz. İkisi aynı anda yanlış olabilir. Ve hatta, CHP ve AKP’nin politikaları, ülkedeki hakim zihniyetin iki farklı yansıması olabilir.

3. Türkiye zaten tipik bir Orta Doğu ülkesiydi, halen de öyle. Türkler nedense kendilerini gerçekte olduklarından daha Batılı, Orta Doğuluları da gerçekte olduklarından daha muhafazakar görüyorlar. Herhalde Batıyı ve Orta Doğulu komşularını pek tanımıyor olmanın bir sonucu.

 
 

G. Doğan says:

November 22, 2016 at 2:12 am

3. noktada neden Türklerin dünyayı nasıl algıladıklarını yazdığınızı anlayamadım. O konu beni pek ilgilendirmiyor. Sanırım benim bu konuda tipik bir Türk olduğum üzerinden argüman üretiyorsunuz, aynı şeyi ben sizin için yapmıyorum. Ve halen tipik bir o.doğu ülkesi hala da öyle dediğiniz zaman skalanın genişliğini atlamış oluyorsunuz. SA ile Türkiye arasında uçurum vardı, o kapanıyor.

2. pek tabii ki doğru. Ama lesser evil durumu artık gözümüzün önünde kristalize oldu. En azından benim.

 
 

Serdar Kaya says:

November 22, 2016 at 2:16 am

– Genel bir cevap verdim, kisisel bir icerigi yok.

– “Kotunun iyisi” derken dikkatli olmak lazim. Eger Dersim’de bizim ailelerimizin kadinlarini sunguleyip, bizim bebeklerimizi oldurselerdi, herhalde bu derecelendirmeyi bu kadar kolay yapamazdik.

 
 

G. Doğan says:

November 22, 2016 at 11:40 am

Analoji için şunu bilmemiz gerek:
-1930’larda Türkiyeyi bugünkü İslamcıların o günkü versiyonları yönetseydi, nasıl olurdu?
– Kemalistler son 10 senedir ülkeyi yönetiyor olsalardı şimdi Türkiye nasıl olurdu?

Benim ilk soruya cevabım ‘bugün bütün muhalifleri hapse tıkan o zaman her önüne geleni katlederdi’ şeklinde. Kadın hakları falan hayal tabii.
İkinci soruya cevabım da Türkiye’nin bu kadar hızlı bu kadar kötüleşmiş olmayacağı yönünde. Herhalde tutuklu-hapiste olan gazeteci sayısı daha az olurdu, merkez medyanın tümünün yandaş medya olması gibi bir pespayelik olmazdı. Kadın hakları sürekli tartışmaya açılmazdı vs.. En nihayetinde vizyonları İslamcı bir ülke yaratmak olMAyan insanlarla başa çıkabilirim, bunlarla çıkamam.

 
 

Serdar Kaya says:

November 22, 2016 at 11:48 am

– “Hangisi daha kotu idi?” ekseninde dusunmek cok anlamli degil.

– Butun muhalif basini Istiklal Mahkemeleri ile susturmus, muhalif siyasetcileri meclis disina atip tek parti sistemi kurmus bir rejim hakkinda bu gibi tahminler biraz fazla iyimser.

Bir kotuluge sahit olanlar insanlar, nedense ona alternatif olan kotulugu “daha az kotu” gormeye basliyorlar.

 
 

G. Doğan says:

November 22, 2016 at 12:37 pm

Özgürlüğüne değer veren bir kadın olarak ben İslamcıların nezdinde olmaması gereken biriyim. (Eskiden hadi canım sende deyip geçiştireceğim bir şeyi yaşayarak öğrendik) Kemalistlerle pek tabii başa çıkabilirim ve rasyonel argümanlarla tartışabilirim. İslamcılarla yapamıyorum. Gelecek projeksiyonlarımız arasında örtüşme sıfıra yakın, dolayısıyla anlaşma ihtimalimiz de.

Ayrıca, Kemalistlerin aslında kadınları O.Doğu gibi bir coğrafyada (bataklık deyince kızıyorlar) göreceli olarak ne kadar iyi duruma getirdiklerini de şimdi daha iyi anlıyorum. Bir örnek: Türkiye neredeyse tüm K.Avrupa ülkelerinden daha yüksek oranda kadın akademisyen oranına sahipti 10 sene önce. (Şimdiki oranları bilmiyorum.) Keza kızların okullaşma oranı, orta-üst seviyelerde iş sahibi olması vs tüm Müslüman çoğunluk-çevre ülkelerden iyiydi.

En nihayetinde, tabii sizin algınız hatalı deyip çıkabilirsiniz. Ben ona yaşayakalma güdüsü diyorum. (gerçi uzun zamandır TR’de yaşamıyorum, artık dönebilirim diye bir umudum da yok)

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.