• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türkiye’nin Laiklik Faciası

2 Oct2011
 

[2 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Gülay Göktürk, önceki hafta gayet isabetli bir değerlendirmede bulundu ve laikliğin, demokrasinin din alanına uygulanmasından başka bir şey olmadığını yazdı. Zira din ve vicdan özgürlüğü ya da devletin din konusunda tarafsızlığı zaten demokrasinin bir parçası. Peki o zaman neden laiklikten ayrıca bu kadar söz ediyoruz? Gülay Göktürk, bunu dinin özel bir önemi olmasına bağlıyor. Ama ben işin bu kısmından çok emin değilim.

“Yüksek Modernizm”
Yale Üniversitesi’de görev yapan siyasetbilimci ve antropolog James C. Scott, 1998 yılında yayınlanan ve şimdiden alanında bir klasik haline gelmiş olan Devlet Gibi Görmek adlı kitabında, “yüksek modernizm” olarak atıfta bulunduğu bir ideolojiden söz eder. Bu ideolojinin temelinde, bilimin insanlığın her sorununu çözeceğine dair bir “iman” vardır. Özellikle 1800 ve 1900’lü yıllarda hakim olan bu düşünce, o dönemde bilim ve endüstride yaşanan (daha önce benzeri görülmemiş çapta) ilerlemelerin neden olduğu aşırı özgüvenin bir sonucudur. Bu yaklaşıma göre, bilim, geçmişin karanlığına bir son verecek ve sadece doğayı değil, insanları ve sosyal alanı dahi olması gereken şekle sokacaktır!

Ancak yüksek modernizm, bilime vurguda bulunmasına rağmen, bilimsellikten uzaktır. Örneğin, eleştiri ya da şüpheye tahammülü yoktur. Bu nedenle, Scott, yüksek modernizmi bir ideoloji ve hatta bir inanç olarak nitelendirir. Dahası, bu ideoloji, doğruyu kendi tekeline aldığı ölçüde totaliterleşir. Bu totaliter algı, yüksek modernist devletleri, geleneksel olan (ve dolayısıyla ilerlemenin önünde bir engel teşkil eden) her türlü kurum ve pratiği ortadan kaldırmaya yöneltir. Geleneksel hayat tarzlarını, ahlaki değerleri ve dünya görüşlerini ortadan kaldırmanın yolu ise, büyük çaplı toplum mühendisliği projeleridir.

Ne var ki, Stalin Rusyasından Tanzanya’ya, Brezilya’dan Almanya’ya dek her yerde, yüksek modernist projeler (gerek sosyal gerekse endüstriyel alanda) hep hüsranla sonuçlanır. Dahası, militerleşen ve kendi vatandaşlarına şiddet uygulamaktan çekinmeyen yüksek modernistler, bu uğurda ciddi insanlık suçları işlerler. Büyük facialar yaşanır.

Yüksek Modernizm, Türkiye ve Laiklik
James Scott, devlet eliyle gerçekleştirilen ve trajediyle neticelenen söz konusu toplum mühendisliği projelerinde (son derece tehlikeli olarak nitelendirdiği) dört özellik tespit eder. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’dakine benzer bir gelişme kaydedebilme amacıyla hareket eden pek çok ülkede ortak olan bu dört özellik, aynı zamanda Atatürk devrimleri ile ortaya çıkan facianın da formülü gibidir: (1) devletin doğayı ve toplumu şekillendirmeye girişmesi; (2) bilim ve teknolojinin hem endüstriyel ilerlemeyi temin edeceği hem de sosyal alanı dizayn edeceği inancını telkin eden bir devlet ideolojisi; (3) bir savaş, devrim ya da buhran sonrasında ortaya çıkan ve söz konusu yüksek modernist tasarımları gerçekleştirme adına var gücüyle dayatmalarda bulunan bir otoriter devlet; ve (4) bu otoriter devletin planlarına karşı koyma gücüne sahip olmayan zayıf bir toplum.

Tablo gayet açık: Benzeri bir tecrübe yaşayan diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, çalkantılı bir dönemin ardından gelenek karşıtı, pozitivist bir kadro iktidara gelmiş ve bu kadro toplumu kendi ideolojisi doğrultusunda şekillendirmek üzere hayatın her alanında dayatmalarda bulunmaya başlamıştır. Amaç, gerilikten kurtulmak ve ilerlemektir. Söz konusu ideoloji, bu ilerlemeyi temin edecektir. Bu nedenle de, her türlü gerilik militer bir anlayışla ortadan kaldırılacak ve gerekli görüldüğünde halka şiddet uygulamaktan çekinilmeyecektir.

Laiklik, bu yüksek modernist ideolojinin en merkezi unsurudur. Dolayısıyla da, Türkiye özelinde, laikliğin “devletin din konusundaki tarafsızlığı” ile herhangi bir ilgisi yoktur. Amaç, demokrasi değil, toplum mühendisliğidir.

Sonsöz
Her devlet vatandaşlarına çeşitli masallar anlatır. Bu masallara inananlar, kendi ülkelerini ve liderlerini biricik zannederler. Tam da bu nedenle, Karşılaştırmalı Politika dünyanın siyasi anlamda en tehlikeli branşıdır. Zira dünyayı mukayeseli bir perspektifle öğrenmeye başlayınca, aslında herşeyinizle ne kadar da sıradan olduğunuz gerçeğiyle karşı karşıya gelirsiniz. Ölümsüz olduğuna inandığınız kişi ya da fikirlerin belli bir dönemin tipik ve modası geçmiş kopyaları olduklarını öğrenmek dünyanızı yıkar.

Trajik de olsa, bu bizim hikayemiz. Tabii başka ülkelerin de laiklik adına başka serüvenleri, başka masalları var… (Önümüzdeki Pazar: Fransa)

Paylaş:
14

Okuyucu Yorumları

 

şinasi yakut says:

2 October 2011 at 9:57 PM

sayın serdar bey güzelbiyazı sanırım biraz eksik ben tc de iki türlü layiklik okuyorum solcu düşünceye sahip sözümona çağdaş ilerici fakat 1900 lerdekalmış insanlar.bugün iktidarda olan fakat sağcı muafazakar müslüman ilerici layikler sadece insanlara sözüm ona iyilik olsun diye yeni şehirler kanallar yapmaya çalışıyorlar ve insanları gerekirse zorla yaşadıkları yerlerden göçe zorluyorlar tıpkı 1915 te ermeni kardeşlerimize yapıldığı gibi acaba bu layiklik böyle birdin mi ?? saygılar

 
 

can says:

2 October 2011 at 11:32 PM

Size birkaç soru sormak isterim:

1)İslami bir devlet kurulduğunda insanların din ve vicdan hürriyeti nasıl sağlanacak?

2)Din ve vicdan hürriyeti denilince insanların aklına insanların istediği inancı özgürce yaşayabilmeleri geliyor sadece;fakat eğitim içeriğinin,hukuk sisteminin yani insanların ortak kullanımına sokulan her türlü sistemin belirli bir dini inanca göre düzenlenmesi bu inancı benimsemeyen insanlara birtakım kuralların dayatılmasına neden olmayacak mıdır?

3)Mesela İslami bir devlette boşanma ya da miras ile ilgili durumlar İslam hukukuna göre düzenlenirken,İslamı benimsemeyen insanlardan bu kurallara uymasını nasıl bekleyebiliriz?

4)Bu durumda herkesin tercihine bağlı olarak çoklu hukuk,eğitim vb. sistemi kurulsa çağımızda bu sistemin sürdürülebilir olması mümkün müdür?Artık teknoloji sayesinde etkileşimin hızlandı ve küreselleşen bir dünyadayız.Kısacası şehirleşmeyle ve taşradan kente göçle birlikte çok farklı tarzlara sahip olan bizler birlikte yaşamak zorundayız.Eski çağlardaki gibi eyaletler üzerinden gettolaşma mümkün olmadığına göre ve komşunuz,iş arkadaşınız gibi yaşamınızda yer edinen bireyler çok farklı tarzlara sahipken çoklu sistemin birbirine dolaşmadan yürüyebilmesi mümkün müdür?

5)Batı’nın ürettiği bir kavram olan laiklik Doğu’ya pazarlandığında genelde dini ve dindarları toplumsal yaşamdan izole etmek için kullanılmıştır.Tunus da bunun en bariz örneklerinden biridir.Zira insan Gannuşi’yi okuduğunda Tunus yerine Türkiye’yi, Burgiba yerine Atatürk’ü koyabiliyor.Bu durumda Doğu’nun kendi değerlerinden yola çıkarak üretebileceği ve din ve vicdan hürriyetini sağlayan bir kavram söz konusu mudur?

6)Birlikte yaşamak zorunda kaldığımız bu çağda karşılıklı tavizlerle bu yaşamı sürdürebileceğimiz açık.Peki müslüman birinin İslami devletten vazgeçecek kadar tavizkar olması dini açıdan kabul edilebilir mi?Dindarlar İslami devletten vazgeçecek kadar tavizkar olabilirlen dindar olmayan bireylerin tavizler konusundaki tahammülsüzlüğünü nasıl değerlendirmeli ve bu sınırsız özgürlük arzusu içinde gizli bir faşizm barındıryor mu?

 
 

nazlıd says:

4 October 2011 at 1:38 PM

Mustafa akyol un son yazısından:

‘’Çünkü İslam’ın siyasi alandaki olmazsa olmazı “devlet” değil, “hukuk”tur. ‘’

Yani laiklik taraftarı m.akyolda islam hukukunun varolması gerektiğine katılıyor, fakat bu islam hukukunu şeriata kaymadan laik sistem dahilinde siyasi alana nasıl monte edebileceğimiz konusunda şu ana kadar bir açıklama veya yazısı yok.(bir devleti devlet yapan en önemli unsurun hukuk olduğu biraz gözardı ediliyor galiba)

Siz de tc deki laik sistemi bir facia olarak nitelediniz. Fakat demokrasi tavsiyesi hariç bir çözüm getirmediniz. (çözümün laiklikten çok demokrasi ile çüzülür tavsiyesi hariç)

İçine olmazsa olmaz bir şeriat hukuku barındıran bir dine tabi olan Müslümanlara bu şeriat hukukunu uygulama hakkı nı vermeden din ve vicdan özgürlüğünü nasıl vereceğiz.

Kemalistlerle olan tartışmalarımda tıkandığım nokta da bu.

Kemalistler diyorki: Müslümanın başörtüsü talebi dinine göre makuldür fakat aynı zamanda şeriat hukuku talebi de makuldür. Bugün başörtüsü hakkı isteyen Müslüman yarında islam hukukuna göre yaşama hakkı talep edecek. Peki madem amacınız onlara din ve vicdan özgürlüğü vermek, şeriat hukuku talebi gelince ne yapacaksınız.?madem bizim Kemalist tip laikliği beğenmiyorsunuz, müslümana din ve vicdan özgürlüğü veren fakat aynı zamanda ülkeyi islam şeriatına sürüklemeyecek ve modernlikten uzaklaştırmayacak başka bir sistem icad edin ve onu tartışalım. Bizim ülke şeriata yaklaşmaması ve moderniteden uzaklaşmaması şartı ile Müslümana din ve vicdan özgürlüğü verme ye bir itirazımız yok. Biz beceremiyorsak , madem bu iş dine müdahale etmeden, biraz baskıcı olmadan ,demokratik yollarla kolayca halledilebiliyor ,hadi buyurun siz becerin… diyorlar. Ve ekliyorlar: peki madem beğenmiyorsunuz , Kemalist tip laikliğin getirdiği modernite, bilim ve teknoloji de ki ilerlemeyi becerebilen başka bir islam ülkesi tanıyormusunuz? Var olan model ve örneklerden faydalanmayada hazırız..

Bende onun için daha önceki yazınızda merak edip acaba (bana göre dünyanın en ileri demokrasisi) abd de ki dini bütün yaşamaya çalışan bir Müslüman tam olarak din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduğunu hissedebiliyormu?

saygılar

 
 

Darius Maneng says:

5 October 2011 at 9:43 AM

Uzuun, çok uzuun bir yazı..
Daha fazla kısaltamadığım için kusuruma bakmayın..

—————————————————

Felsefe ve diğer sosyal bilimler konusunda şu her zaman dikkatimi çekmiştir. X olarak adlandırabileceğimiz herhangi bir konuda konuşulunca, X’ciler dünyanın en salak insanları gibi görünür, konunun Y’yi de kapsaması itinayla engellendiğinde, X’ci olmak imkansızlaşır, X ve X’e inananlar yerin dibine geçer, kızarır, bozarır..

Mikrofon X’cilere geçtiğinde, X’i savunmak istemezler bu yüzden. Onlardan X’i savunmalarını beklersiniz ama o kadar aptal değillerdir. X’i savunmazlar çünkü X’in savunulabilecek herhangi bir yönü yoktur. 9 tane doğrusu varsa bu X’in, en az 10 tane de yanlışı vardır.

X’ciler, mikrofon gelir gelmez, X’i eleştirip yerin dibine geçirenlere “bunlar Y’ci” derler. Ve sonra Y’yi anlatmaya başlarlar. Y’yi eleştirmek de X’i eleştirmek kadar kolay ve sterildir. Mikrofonu ellerinden almasanız sonsuza dek konuşabilecek gibidirler, çünkü Y de X gibi her 9 doğrusuna en az 10 yanlış düşen ıvır zıvır birşeydir..

Bu moral bozuculuk, bu sizi “hiç”e vardıran bitmeyen tartışmalar, sosyal bilimler kapsamına giren her konuda yaşanır.

Sosyal bilimler, hiçbirşey bilmediğimiz ve tamamiyle “varsayımlar”dan yola çıkarak kurduğumuz sistemlerin birbiriyle çatışmasından ibarettir çünkü..

Serdar Kaya, laiklik ve laikliğin Türkiye’deki pozitivist uygulanışına ilişkin steril eleştirilerini sıralayıp duruyor. Karşı çıkılamaz düşünceler bunlar. Pozitivizmin bakış açısı doğru mu? Değil. (Ben de doğru olmadığını “hissediyorum”)

İşte sorun buradan sonra başlıyor: Nereden “biliyoruz” bunu?

Örneğin ben pozitivizme hiç de sempati duymayan, Türkiye’deki laiklik anlayışını da kıyasıya eleştirebilecek biriyim. Ama “yanlış olduğunu nereden biliyorum” sorusu sorulduğunda, argüman olarak

– mutsuz insanların yüzlerini göstermek

veya

– yine kendi uydurduğumuz bir takım varsayımsal “şey”leri, başına sonuna “evrensel” sıfatını ekleyip allayıp pullayarak doğruymuş gibi sunmak

dışında birşey yapamadığımı görüyorum. Yani mikrofon elime geçince pozitivizmin 10 yanlışını ballandırıra ballandıra anlatıyorum (9 doğrusunu görmezden geliyorum) ama post-modernizmin de her 9 doğrusuna en az 10 yanlış düştüğünü düşünmekten kaçınıyorum, başımı kuma gömüyorum.

Kısaca şunu net biçimde görüyorum:

Eleştirel karizmam -varsa tabii- “peki doğrusu ne bunun?” sorusuna kadar sürebiliyor..

Bir doğru biliyor muyum da kıyasıya sağı solu eleştiriyorum?

Modernistler kötü evet..

Ama bunu, “hissetmek” dışında, hangi postülatlardan yola çıkarak keşfettik?

Şu tip cümleleri çok duyarız değil mi? “Türkiye’deki laiklik uygulamasının yanlış olduğu çok açık”..

Gerçekten o kadar açıksa, bunu “doğru olduğu kesin olan” birşey veya bir reçete ile tetkik etmiş olmamız ve bu kontrol sonucu bu yanlışlığı görmüş olmamız gerekirdi. Oysa daha “doğru”yu bilmezken, birşeyin yanlışlığından nasıl bu kadar emin olunabilir? Nerede rasyonelitenin zorunlu tevazuu?..

“Ama bak Amerika’da da böyleymiş” gibi IQ 75 seviyesinden düşünce tıngırdatmak makul müdür? Bugün yerin dibine geçirdiğimiz pozitivist laiklik uygulamaya konulduğunda da “Ama bak Avrupa’da da böyleymiş” denmiyor muydu? Ki gerçekten Avrupa’da da öyleydi..

Serdar Kaya, tipik bir anglo-sakson fikriyatı savunucusu olarak (bunun kötü bir şey olduğunu iddia etmiyorum yanlış anlaşılmasın) laikliğin demokrasiden kopan totaliter yönlerine işaret ediyor ve “böyle olmamalı” diyor.

Haklı mı? Savunageldiği yönetimsel öz itibariyle haklı..

Ama demokrasinin kendisi, içine damlatıldığı her foseptik çukurunu gül bahçesine çeviren sihirli bir iksir midir acaba?
Bu demokrasi denen şeyin tanımı nedir?

İnsanların kendi kendisini yönetmesi midir? Bu kadar mıdır? Bu kadar basit midir? Evden çıkınca plaja mı yoksa okula mı gideceğime karar vermem midir demokrasi? Öyle ya “kendi kendimi yönetiyorum” işte! Eğer öyleyse çok kolay. Peki evden üç kişi çıkmışsak ne olacak?

-Demokrasi, iki tanemiz plaja gitmek isterken üçüncüyü de döve döve götürmemiz midir?
-Demokrasi, en az birimiz farklı bir şey düşündüğümüzde “konsensus” derdine düşüp, hırdavatçı Cafer Amca’nın “tükan”ının önündeki kaldırımda kukumav kuşu gibi akşama kadar birbirimize bakmak mıdır?
-Demokrasi, “Salı ve Cuma günleri anlaşmazlık çıkarsa, çoğunlukta olanların dediği olacak, Çarşamba ve Perşembe günleri bir kişi bile okula gitmek isterse okula gidilecek, Pazartesi günlerinde bir kişi bile plaja gitmek isterse plaja gidilecek, haftasonları ise kimse istemese bile mutlaka plaja gidilecek” şeklinde “DÜZENLEYİCİ” kurallar koyup, ilk başta rahat bir nefes alıp, sonraki günlerde ise “bu canına yandığımın kurallarını nasıl değiştirecez şimdi?” derdine düşmek midir? Kuralların nasıl değiştirilebileceğine ilişkin yeni kurallar koyup, bu defa da kuralların nasıl değiştirilebileceğine ilişkin kuralların nasıl değiştirilebileceğine dair uzlaşamayınca Cafer Amca’nın tükanının önüne yeniden çöküvermek midir yoksa?
-Yoksa demokrasi, nereye gidileceğine karar verilemeyen ilk anda birimizin okula diğerlerimizin plaja gitmesi ve arkadaşlığın hemencecik kolayca bitivermesi midir? Plaja giden iki kişinin arkadaşlığının da, anlaşmazlığa düştükleri ilk güne kadar yuvarlanıp gitmesini, sonrasında ise bitmesini kabullenmek midir demokrasi? Böylece demokrasi, 7 milyarlık dünyaya 7 milyar ülke demek midir? Herkesin burnunun dikine gitmesi midir?

————————–

Kendimize şu soruları sormamız gerek?

1) Herhangi bir “kural koyucu”, “istisnaları” nereye kadar ciddiye alabilir?

7 milyarlık dünyada, tüm insanları etkileyebilecek “herhangi” bir konuda, herhangi bir kural tasarlanırken “kesinlikle olmaz, ben de bu dünyanın insanıyım, ben varken bu kural çıkamaz, ben bu kuralın olduğu dünyada yaşamak istemiyorum” diyen insanların sayısı kaça çıktığında, bu kural durdurulmalıdır? Veya bu kural uygulamaya konulacaksa, bu “karşı çıkanlar”ın sayısı kaça çıktığında yönetimin şekli “demokrasi”den “zorbalığa” evrilir? Veya evrilir mi?

Bu sorunlar ortaya çıktığında, tıpkı havalı ama beyinsiz bir gazeteci gibi, “diyalog”, “konsensus”, “müzakere”, uzlaşı” kelimelerinden sihirli bir demet hazırlayıp, dikkatler dağılınca da sıvışmak, “çözüm” olarak görülebilir mi?

2) Modernistlerin “zorla” değiştirmek istedikleri için savunmaya geçtiğimiz “bize ait şeyler”den tam olarak kaçta kaçı “bize ait”?

Toplumlara zorla birşeyleri kabul ettirmenin tarihi o kadar gerilere uzanır ki, şu anda dünyada “kendi kişiliği zannettiği istek ve düşünceler demetinin içinde kendisine/ailesine/toplumuna tarihin bir evresinde zorla kabul ettirilmiş herhangi bir unsur bulunmayan insan var mıdır, ciddi biçimde tartışılabilir.

O halde, eziyetlerini unuttuğumuz veya dedemizin dedesinin başına gelenleri umursamadığımız için hiç ciddiye almadığımız bir geçmiş “zorba”nın kabul ettirdiklerinin yansımasını “ben” diye tanımlamakta herhangi bir beis görmeyip, şimdiki zorbaya tüm kinimizi kusmak ne kadar “tutarlı”dır? (İşin komik tarafı, bazen aynı zorbanın 30 yıl önce kabul ettirdiği şeyi o kadar benimsemiş oluyoruz ki, yine aynı zorbayla bugün onun bize geçmişte monte ettiği “o şeyi” kaldırmaması için papaz olabiliyoruz)

Eğer kendimizden memnunsak, zorbaların zorlamaları sonucu ortaya iyi bir karışım da çıkabiliyor demektir. Çünkü bu “kendi”nin içinde, geçmişin zorlamaları da vardır. Eğer kendimizden memnun değilsek, güncel zorba modernistin “bırak seni değiştireyim” fikrine neden bu kadar öfke duyuyoruz?

*** Ben bu düşünceleri post-modernizm karşıtı olduğum için dillendirmedim. Tam aksine, ben de Serdar Kaya gibi düşünüyorum. Ama oldum olası “aha bak ben doğruyu buldum, işte burada” tarzından yazılara ifrit olduğum için birşeyler çiziktireyim dedim..
Doğru diye birşey yok.. Hepsi havada uçuşan zırvalıklar işte.. Esas soru “nasıl yaşamak istiyoruz?” sorusu.. O da dönüp dolaşıp, “bir sistem nasıl kurulabilir/değiştirilebilir?” sorusuna gelip dayanıyor.

Çoğunluk mu? Eğer öyleyse azınlık ne olacak? Canı cehenneme mi? Eğer öyle değilse onlar ne olacak?

Yine bizim angut TV spikerlerinin zeka seviyesine geri dönüyoruz burada: Konsensus, uzlaşı, ıvır zıvır..

 
 

nazlıd says:

5 October 2011 at 5:48 PM

Sn darius

Okuyana çok şey öğretecek filozofvari birşeyler yazdığınızı zannediyorsunuz fakat içerik olarak çok balık tutmak=çok demokrasi=zengin olmak mantığını ve IQ seviyesini aşamamışsınız.

Başkalarının ıq sunu düşük göstermek sizin ıq nuzu yükseltmez. Yani benim ıq seviyemi 40 puan aşağıya itmeye çalışmak senin ıq nu otomatikman 40 puan yükseltmez. Madem doğruyu bulmak zor şey , düşük ıq lu kişilerin yüksek ıq lu kişileri aptal olarak algılayabileceğinide unutmayın.

Serdar kayayı da anglo sakson kalıbına sokmadan edememişsiniz. Yazarın yazdıklarından , yazılanların anlamını anlamaya çalışmak yerine hangi düşünce akımına ait olduğunu anlamaya çalışmak sizin için daha önemli(çünkü size göre her ademoğlu bir ideoloji ye yani kalıba sığmak zorunda).

Söylenene değil kalıba bakarak cevap yazıyorsunuz. Böyle oluncada genel olarak söylediklerinizin yazının konusu ile fazla bir alakası olmuyor.

burasının bir ıq test veya gösteri ortamı olmadığını kavrayın önce.

 
 

Darius Maneng says:

5 October 2011 at 7:45 PM

Nazlıd,

Benim yazdıklarımla senin daha önce yazmış olduğun yazı arasında bir bağıntı kurmuşsun sanırım ki, IQ konusu için üstüne alınmışsın ve anlamsız bir tavırla hakaret içeren bir yazı yazma gereği duymuşsun.

Kendi yazını ve benimkini bir daha oku bakalım arada nasıl bir “olumsuz” bağıntı varmış bize gösterebilecek misin?

Benim yazımın seninkinden sonra yazılmış olması bu yazının seninkine cevap olduğunu ve içindeki alaycı ifadelerin seni hedef aldığını mı gösterir?

İşin doğrusu şu ki senin yazını okuduktan sonra bende şöyle bir fikir oluşmuştu:

– Nazlıd, Serdar Kaya’nın laiklik eleştirisinde sadece kuru kuruya demokrasi önermesini eleştirmiş ve Kemalistlerin bazı önermelerinin “cevap verilmesi zor” şeyler olduğunu söylemiş.

Ben böyle anlamıştım ve seni “HAKLI” bulmuştum. Ve bunun üzerine ben de aynı konu üzerine birşeyler yazmak istedim. Yazdığım şeyleri nasıl okuyorsunuz Allah aşkına?

Alaycı tavrıma gelince;

“A ülkesinde de böyleymiş, o zaman doğrudur sanırsam” diyenlerle hep alay edeceğim ve hep aptal olduklarını söylemeye devam edeceğim ama bunun seninle ne ilgisi var? Senin yazında yok ki böyle birşey! Eğer herhangi bir A ülkesi hakkında böyle kategorik bir “onlar ne eylerse doğru eyler” fikrin varsa, evet, kusura bakma seni aptallıkla itham edeceğim demektir bu. Ama yazıyı yazarken seni düşünmemiştim doğrusu. İlla merak ediyorsan, o cümleyi yazarken aklımda Serdar Kaya’nın “ABD anayasası”nı örnek diye önümüze koymasına ilişkin şeyler vardı.. Alınacaksa o alınsın..

TV spikeri misin bilmiyorum. Ama TV spikerlerinin de aptal olduğunu düşünmekten vazgeçmeyeceğim, üzgünüm.. Çünkü öyleler..

Ya yazılarımı üstünkörü okumaktan vazgeç, ya da bu sivri dilden.. İkisi aynı anda, baltayı taşa vurmana sebep oluyor çünkü..

 
 

nazlıd says:

6 October 2011 at 12:08 PM

sn darius

yarası olan gocunurmuş. sizde bayağı gocunmuşsunuz.

”ama bak amerikadada böyleymiş” e benzer birşeyler yazan tek kişi benim(serdar beyin abd demokrasisi örneği geçen haftaki yazısında idi)

Şunu demek istemiştim: bak abd de bu iş demokrasi yolu ile hallediliyor fakat abd deki bir mülümanla tc deki bir Müslüman arasında fazla bir fark göremiyorum. abd deki Müslümanın durumu da bana göre pek farklı değil demek istemişim. Kısacası bu iş(Müslümanların hali) abd de de böyle demişim.

Bu iş abd de böyle ise doğrudur demedim. Abd de de demokrasi ile çözülemediğine göre acaba başka çareler mi aramamız gerekir diye bir fikir yürütmeye çalışmışım(burada kesin bir iddia yok)

Kısacası bu iş abd de de böyleymiş demek düşük ıq seviyesi göstergesi olması gerekmiyor.

Senin için belirli kategorilere ait fix/kesin özellikler olması gerekiyor. Sizin baltayı taşa vurduğunuz nokta da tam burası.

Tv spikeri aptaldır varsayımın bunun kesin bir örneği.tv spikerleri içinde Çok zeki-ortalama akıllı-az akıllı insanlar olabileceğini kabul edemiyor sizin mantık. Belki de zeki ve akılllı kavramları ile bilgili kavramları arasındaki farkı farkedemiyorsunuzdur .

 
 

Darius Maneng says:

6 October 2011 at 5:06 PM

Neyse Nazlıd,

Şu yazıları ardarda okuyanlar kararını versin artık, bunun ötesinde bir şey demiyorum..

——————————

Şunlar senin sözlerin:

– “Bu iş ABD’de böyle o halde doğrudur” demedim
(Ben de öyle demiştim zaten “DEMEDİN”)

– Hatta “Bu iş ABD’de böyle olduğu halde çözülemiyor” dedim
(Aynen katılmıştım “ÖYLE DEDİN”)

– Demek ki neymiş, “ABD’de de böyle, o halde doğrudur” diyenler aptal değilmiş. Aptal sensin işte, sensin, ohh, canıma deysin.. Çatla da patla..
(???)

Nazlıd, şaka mısın?

 
 

nazlıd says:

6 October 2011 at 6:26 PM

darıus the filozof:

ben 3üncü bölümü yani şu cümleyi söylemedim:

” Demek ki neymiş, “ABD’de de böyle, o halde doğrudur” diyenler aptal değilmiş”

onun yerine şunu dedim:

”Kısacası bu iş abd de de böyleymiş demek düşük ıq seviyesi göstergesi olması gerekmiyor.”

bir kaç kere daha oku, bir yarım saat düşün . bakalım 2 cümle arasındaki farkı (hatta benzersizliği)çakozlayabilecekmisin…

fazla söze de gerek yok zaten baklayı ağzından kaçırmışsın.

ben gocunmadım. çatlayıp patlayan sensin. neden acaba???

 
 

Serdar Kaya says:

6 October 2011 at 6:29 PM

Darius Maneng ve nazlid:

Lutfen baska bir yerde kavga edin.

 
 

Darius Maneng says:

6 October 2011 at 8:58 PM

Ben biriyle kavga ediyor gibi göründüğümü sanmıyorum Sayın Kaya. Bu anlamsız tartışmayı bitirmeye çalışıyorum.

Ortada bir “kavga” olduğunu söylediğinize göre, yazıları da okumuş olduğunuzu varsayarak yazdım tabii bunları..

“Saçma” ve “başlamaması gerektiğini” en baştan beri söyleyip durduğum bir tartışmanın sanki eşit derecede suçlu tarafıymışım gibi göstermeniz çok can sıkıcı..

Nedir bu? Pozitif ayrımcılık mı?

Sadece ben mi okuyorum bu sitede yazılan cümleleri?
Kimse anlamaya çalışmayacak mı kimin ne demek istediğini Allah aşkına? Sitenin sahibi bile mi?

 
 

Serdar Kaya says:

6 October 2011 at 9:04 PM

Yorumlari okuyamiyorum. Sadece son girdilerdeki agiz dalasini gordum. Ama hakli oldugunuzu dusunuyorsaniz bile, tartismalar o noktaya geldikten sonra lutfen bunu site disinda devam ettirin. Sitenin genelinden de gorebileceginiz gibi, 6 yildir bu gibi yorumlara hic yer vermiyorum.

 
 

Darius Maneng says:

6 October 2011 at 9:20 PM

Çok güzel.. Hakim geldi.. Ve kavgayı çıkaranla, “kavga edecek bir şey yok” deyip durana döndü:

– Mahkemede sessizlik.. Kavga edecekler dışarda etsinler..

İşte adalet bu..

İşte böyle anlarda insan boşa didindiğini hissetmezse, ne zaman hisseder?

İki satır bir şey yazalım dedik, zehir oldu..
Sağolun varolun hepiniz.. Harikasınız..

 
 

nazlid says:

6 October 2011 at 10:26 PM

sn serdar bey

ben site ye yakışmayan cümleler kullandığım için kendi açımdan özür dilerim.

nedeni ıq 75 yakıştırması insanı biraz sinirlendiriyor

ben çekildim

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.