• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türkler, Kürtler ve Teksaslılar

4 Sep2011
 

[4 Eylül 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Geçen Pazar yayınlanan “Federasyon ve Bölünen Türkiye” başlıklı yazıma gelen bazı itirazlar ekseninde yazının kimi noktalarını detaylandırmaya çalışacağım.

Soru 1: “Türkler henüz bunun farkında değiller” gibi bir ifade, yazarın kendisini Türk saymadığı anlamına gelmez mi?

Gelmez. Çünkü, hiç kimse, değerlendirmelerini taşıdığı kimliğin perspektifinden yapmak zorunda değildir. Hatta insanın kendisine mesafe alması, tek yönlü bir bakışa hapsolmaktan kurtulma ve daha objektif olabilme adına önemli bir adımdır.

Diğer yandan, bir insanın Türk olması kadar olmaması da gayet doğaldır ve bu ikisinden birinin diğerine (elbette) herhangi bir üstünlüğü yoktur. Dahası, bir insan Türk olmakla birlikte bir kimlik olarak Türklüğü önemsemiyor ve kendisini milliyeti dışındaki özellikleri (örneğin, düşünceleri ya da inançları) ekseninde tanımlıyor olabilir.

Yani bu gibi sorular aslında çok anlamlı değil. Bir tartışmada aslolan, kişinin kendisini hangi milliyet ekseninde tanımladığı değil, ortaya koyduğu argümanlardır.

Soru 2: Peki bu gibi ifadeler genellemede bulunuyor olmaları itibariyle problemli değil mi?

“Türkler”, “Kürtler” ya da “Amerikalılar” gibi ifadeler, zorunlu olarak genelleyici değildir. Örneğin, “Amerikalılar seçim sonuçlarına şaşırdılar” gibi bir ifade, “Amerikalıların çoğu” anlamına gelir. Yani ülkede seçim sonuçlarına şaşırmayan, böyle bir sonucu bekleyen kimseler de muhakkak vardır. Ancak ilgili ifade ile kast edilen ülkedeki herkes değil, yaygın eğilimdir.

Bu gibi ifadelerin sorunlu olması, ancak belli bir kimliği taşıyan herkese aynı özelliğin atfedildiği durumlarda olur. Örneğin, “Türkler çalışkandır” ya da “Yahudiler zengindir” gibi özcü önermeler bu çerçevededir.

Soru 3: Teksas ile Kürdistan’ı karşılaştırmak makul mü?

ABD’nin Teksas eyaleti ile Türkiye Kürdistanı arasında analitik bir karşılaştırmadan ziyade, bir düşünce egzersizi yapmak mümkün:

Kürtlerin milliyetçi bir Türkiye’deki konumlarının ne olacağı konusu Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesinin ardından gündemde oldu. Mustafa Kemal’in sıklıkla atıfta bulunulan ve Kürtlere özerklik verileceğini ifade ettiği İzmit konuşması da bu döneme rastlar. Ancak tek parti diktatörlüğünün tesis edilmesinin ardından, merkezi hükümet Kürtlere özerklik tanımak şöyle dursun, Kürt kimliğini bir tehdit olarak görmeye başladı ve bu süreçte, Kürt kimliğine dair kültürel öğeler dahi zamanla birer suç unsuru haline geldi.

Teksas ise, 1845 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne katılmış ve (ilgili müzakerelerde karara bağlandığı üzere) kendi kimliğine ve siyasi sembollerine sahip olmaya devam etmişti. Ancak federal hükümet tek taraflı olarak aldığı bir kararla Teksaslıların temel haklarını hiçe saysa, Teksaslılar buna rağmen ABD’nin bir parçası olarak kalmak isterler miydi? Yoksa hemen herkesin zaten silahlı olduğu Teksas’ta merkezi hükümete karşı mücadele veren ayrılıkçı örgütler mi ortaya çıkardı?

Tarihi değiştirmemiz mümkün olmadığı için bu soruların cevaplarını bilemesek de, dünyadaki örneklere baktığımızda, dayatmaların ve asimilasyon politikalarının ne gibi facialara neden olabildiklerini görebiliyoruz.

Soru 4: Federasyon neden Kürt sorununa çözüm olamaz?

Onyıllarca süren ve Kürt kimliğini ortadan kaldırmayı hedefleyen sistemli uygulamalar artık sona erdi. Bu yeni dönemde, yeni bir Kürt kimliği hayatın hemen her alanında ciddi bir dinamizm ile inşa olmakta. Geçmişteki acılarla ve Türklerin (biraz da kendi acıları nedeniyle) bu acıları halen ciddiye almıyor olmalarıyla şekillenen bu yeni kimlik, ciddi derecede reaksiyoner bir yapıya da sahip. Dolayısıyla, bu yeni kimliği taşıyanlar, temel haklarına sahip olmayı artık bir lütuf olarak görmedikleri gibi, kendilerine yönelik aşağılayıcı tavırları da daha fazla sineye çekmek istemiyorlar.

Ancak Türk tarafı, bu güçlü hisleri (ve daha da önemlisi, bu hislerin ima ettiği siyasi gelişmeleri) anlamakta halen zorlanıyor. Bu nedenle de, Türkler, asıl konunun federasyon (ya da herhangi bir başka bir sistem) olmadığını, Türk devletinin acımasızlıklarıyla şekillenen Kürt milliyetçiliğinin kendisini TÜRKiye’ye ait hissetmesi için artık ortada pek bir neden kalmadığını göremiyorlar. Bu nedenle de, bugün duymaya dahi tahammül edemedikleri bir kelime olan “federasyon”u bir gün mumla aramaya mahkumlar.

Sonsöz
Türk tarafının bu hali, yaklaşmakta olan tsunamiden haberdar olmadıkları için sahilde eğlenmeye devam eden ve içinde bulundukları sarhoşluğun etkisiyle anlamsız sloganlar atan ve hatta bu sloganlara inanabilen insanların durumunu andırıyor.

En azından benim baktığım yerden görünen bu.

Paylaş:
Sonraki Yazı: Ben Kürt Olsaydım… »
8

Okuyucu Yorumları

 

nazlıd says:

7 September 2011 at 1:41 AM

adı derinsular olan fakat gittikçe sığlaşan bir köşe.

bu konuda serdar beye engin ardıç güzel bir cevap vermiş.
bende engin beye katılıyorım.
ardıçın zaman zaman taraf ın kürt konusu hakkında ver kurtul mentalitesi güttüğü iddiasına çok kızıyordum fakat serdar beyin son 2 yazısı ardıçın iddialarını doğrular nitelikte.

yazarın ben türk kimliğinle yazmıyorum veya yazmıyor olabilirim iddiası daha önce bilinmiş olsa belkide türk okuyucu sayısı müthiş bir şekilde azalacaktı. bakalım bu itiraftan sonra yazarın okunurluk oranında bir değişiklik olacakmı.

benim tutumum şu :eğer yazar türk kimliği ile yazmıyorsa neden onu okuyayımki, yabancı kimliği ile aynı konuda yazı yazan yazardan çok daha entel bir sürü yabancı yazar var . onları okurum. onların yerine serdar beyi okuyuşumun nedeni , dişarıdan gazel okumak yerine türk ve kürt kimliğini iyi tanıyan ve bu becerisi ile her 2 tarafın menfaatlerini eşit olarak savunmaya çalışan ve bunu becerebilecek bir entelektüel beceri ve tecrübeye sahip bir kişi olarak görmemdi(türk lüğü tanımayan hiç bir kimse bu beceriye sahip olamaz)

fakat yazar bunun böyle olmadığını itiraf etmiş durumda.

kürtlerin bağimsız devlet kurması beni hiç ilgilendirmez vari bir yazı ile karşımıza çıkmış durumda.(bunun bir anlamı da bağımsız bir kürt devleti topraklarında kalmış diğer halkların kürtlerden çekeceği zulüm de yazarı hiç ilgilendirmiyor)

zaten daha önce de ermeni konusunda aynı tutum söz konusu idi. türklerin tazminat ödemesi gerektiği ne inanabilmiş bir yazar.

ermeni lobileri ile sıkı ilişkiler sonucu meşhur olmuş tamer akçama a hiç bir konuda hiç bir itirazı yok hatta onu bu konuda kılavuz kabul etmiş. bizlere twitter inde okunması gereken kitaplar konusunda tamamen ermenilerce finanse ve organize edilmiş zoryan enstitusunun fikirlerini tavsiye etmekte.
bu arada özerklik teklifini kabul etmeyip ermeni kıyımı faciasında büyük hataları olan ARF hakkında hiç bir negatif eleştiri yok.(fakat sözde değil özde soykırım var)

din konusunda ömrünü araştırmacı yazarlığa vermiş ayşe hür karşısında ,din konusunda çok daha fırın ekmek yemesi gereken ve islamla liberalizm çelişmez saçmalığını ispatlamaya çalışan mustafa akyol le aynı kulvarda kanka olarak yürümekte

rasim ozan kütahyalı taraftan ayrılmadan veda yazısının bir önceki yazısında türk topraklarından kolay kolay gerçek entellektüel çıkmadığını ve ingiliz mutfağı ile türk entellektüelizminin benzer kötü lezzetler içerdiğini iddia etmişti.

galiba haklı fakat eminim türkiyedede yavaş olsa da gerçek entellektuel sayısı çoğalmaya başlayacak veya varolmaya başlayacak.

bu benim ülkem için en büyük temennim.

herkese saygılar

 
 

AnonimYorumcu says:

7 September 2011 at 10:21 AM

nazlıd hanım, onceki tartismalarda ileridemokrasi adli yorumcuya verdiginiz makul cevaplar, bende akli basinda bir insan oldugunuz izlenimi uyandirmisti.

simdi ise ermeni lobilerinden bahsediyor, bilimsel calismalar yapan bir insanin (taner akcam) ermeni lobilerinin destegiyle meshur oldugunu ilan ediyor, yazari kurtculukle sucluyorsunuz. bundan cikarilacak tek sonuc, engin ardic ve sizin okudugunuzu anlama kabiliyetinizin olmamasi kadar, sizin surekli elestirdiginiz her tasin altinda komplo teorisi arayan klasik kemalist zihniyet icinden dusunce urettiginiz gercegidir.

yazar burada kurtlere verelim gitsin demiyor yahut “kurtculuk” yapmiyor. yazar sadece yasanan acilarin telafisinin, turk tarafinin burnundan kil aldirmaz tavriyla gerceklesemeyecegini, bugun arkadaki bu gecmisle federasyonun bile ofkeli kurtleri tatmin etmeyecegini soyluyor.

bu gercekleri dikkate almayip hareket edip ne yapacaksiniz? kurtleri yine asip kesecek misiniz? onlari da bu ulkeye tekrar baglamak istiyorsaniz, tum gerceklerin farkina varmaniz gerekir. ancak bu ulkede surekli sizin gibi insanlar yetistigi icin ve 3 gun demokrat olduktan sonra 4. gun karsidakine hakaret eden insanlara donustukleri icin, kurtler konusunda da HERHANGI bir konuda da cozum zor.

gecmis olsun.

 
 

Darius Maneng says:

7 September 2011 at 12:54 PM

Nazlıd her zaman olduğu gibi bulutların üstünden uçmaya devam ediyor.

Gönderilen yorumlara verdiği cevaplarda, çok fazla düşünmeden ve ayaklarının sağlam zemine basıp basmadığına bakmadan “bak gene anlamamışsın yazılanları ne aptal şeysin sen” tarzında atıp tutmalarına zaten alışıktık. Ancak bu sefer sitenin yazarı da “büyük insan” Nazlıd’ın azarlamalarından kurtulamamış görülüyor.

Siteyi günlük olarak takip etmeye başladığım şu son haftalarda dikkatimi çeken bir olguyu Nazlıd ile paylaşmak isterim:

Nazlıd, anladığım kadarıyla bir “otorite” arayışı içinde, fakat belki de kendisi bile bu arayışının farkında değil.

Cumhuriyetçi militarist çizgiden uzaklaşmak istiyor çünkü bu çizgiyi savunanları “sığ” ve “çağdışı” görüyor. Ancak neden bu insanları artık “sığ” gördüğü hakkında da, bu “sığ” çizgiden uzaklaşmanın doğru yöntemi konusunda da herhangi bir fikri olduğunu sanmıyorum.

Örneğin Avrupa Birliği normlarına sıcak bakıyor gibi. Ama bunu belirli bir düşünce sistematiği sonucu ulaşılmış bir değer olduğu için değil, “aksi savunulamayacak kadar entellektüel” bir değer olduğu için savunuyor. Bu “aksi savunulamama” kriterine nasıl ulaştığını sorgulamıyor, halbuki kısa bir beyin cimnastiği, ona “aksi savunulamama” kriterine “fikirleri kesin kabul görmüş biri tarafından savunulan düşünce” kriterinden ulaştığını ona gösterebilirdi.

Bireysel hak ve özgürlükleri savunuyor, ama bunu gerçekten savunan insanların bu değerleri neden savunduğu konusuyla ilgilenmiyor. Sadece “aksi savunulamayacak kadar entellektüel” bir değer daha bu onun için. Yine bu “aksi savunulamama” noktasına da “bu fikri savunan kişilerin konu hakkında otorite olup olmadığı” noktasından hareketle ulaştığını görmüyor; görmek istemiyor.

Başka bir deyişle, Nazlıd düşüncelere ulaşmıyor, düşünceyi savunan kişileri seçiyor. Bu seçiminde de, en önemli kriter bu kişilerin “entellektüeller dünyasında” kabul görmeleri, az eleştirilmeleri ve saygı duyulmaları.

Serdar Kaya’ya olan kızgınlığının temelinde de bu var. Aslında bundan topu topu 5-6 gün önce, ben Serdar Kaya’nın federasyon konusundaki yazısından civciv çıkamayacağını, federasyonun saçma bir argüman olduğunu, önümüzde “çözümsüzlük” veya “kan”dan başka bir yöntem kalmadığını söylerken, Nazlıd bana “Serdar Bey’in yazısını bekleyelim, bakalım o ne diyecek?” diyor ve bu yazıyı büyük bir merakla beklediğini, bu yazının çözüm kousunda oldukça aydınlatıcı olabileceğine inandığını ekliyordu. Bu, tipik Nazlıd idi. Kendisine bir otorite bulduğunu zannetmişti. Belki aylardır, bu otoritenin azar azar sarsılmalarına tanıklık etmişti ama her “mürid kişilik” gibi, son damla bardağı taşırıncaya dek “mürşid”e tam bağlı kalmıştı.

Aslında tüm bu süreç, Nazlıd’ın Serdar Kaya’nın diğer entellektüeller arasında “dokunulmaz” olmamasına içten içe tepki duymasıyla ilgiliydi. Çünkü Nazlıd, kendisi gibi “güvenilir yeni bir otorite” arayışı içinde olan diğer tüm eski Cumhuriyetçiler gibi, “dokunulamaz”, “aksi savunulamaz” ve “saygı duyulması zorunluluk derecesinde gerekli olan” birilerini veya bir düşünceyi arıyordu. Ve istiyor ki, bu yeni “otorite” de mümkünse milliyetçi olsun, “6. filoyu nası da denize töktüytük Dolmabayçe’de” demekten büyük keyif alsın, çalışma masasının kenarında mutlaka bir Deniz Gezmiş sticker’ı olsun ve mutlaka ama mutlaka gardrobunda bir adet Che t-shirtü olsun.

Bu “milliyetçi”lik, “Deniz Gezmiş’çilik”, “Che’cilik” de kuşkusuz Nazlıd’ın değiştirebileceği kriterler. Nazlıd her düşüncesini değiştirebilir. Ama bunu ancak “otoritesi, Nazlıd’ın zihnine milliyetçiliği, Deniz Gezmişçiliği, Che’ciliği yerleştirenin otoritesinden daha üst frekanslarda seyreden bir mürşid”in yardımıyla yapabilir. Örneğin Serdar Kaya, entellektüeller dünyasına girip sağdan soldan taş yemeye başlamasa ve sadece kendi sitesinin korumalı ortamında mürşid görünümüne devam etseydi, sadece bir tek yazısı ile Nazlıd’ı milliyetçiliğin pençesinden kurtarabilirdi. Ama böyle şeyler entellektüel dünyada olmaz. Serdar Kaya hem kendi gelişimi için hem de söylediklerini entellektüel deryaya daha kolay katabilmek için fikir havuzuna girdi ve girer girmez de herkes gibi ağır biçimde eleştirilmeye başlandı, sarsıldı, mürşid olmadığı ortaya çıktı. Zaten kendisi de mürşidlik iddiasında değildi. Ama gel de bunu mürşidsiz ayak yoluna bile gidemeyenlere anlat.

Serdar Kaya’nın Nazlıd’ın gözünden düşmesine sebep olan şey de, “Türk hissetmek” veya “Türk hissetmemek” gibi şeyler değil aslında. Nazlıd, eski otoriter mürşidlerinin kendisine bellettiği “Türk hissetmek” kavramını terketmeye aslında zihnen hazır. Çünkü eski apoletli mürşidlerinin gözden düşmesi, zihnindeki bu tip kavramların dayanaksız kalmasına yol açmış durumda ve Nazlıd bundan fazla hoşnut değil. Ama bunu otoritesi sarsıntılar geçiren Serdar Kaya yapamaz. Görünen o ki, Ayşe Hür, tartışmaya ve fikir cimnastiğine Serdar Kaya kadar meraklı olmadığı ve “benim fikrim yok, tarihi belgelerim var” tarzında suya sabuna fazla dokunmayan steril entellektüellik peşinde olduğu için (yanlış anlaşılmasın bu arada, Ayşe Hür’ü çok severim) HENÜZ Nazlıd’ın gözünden düşmemiş ve belki Ayşe Hür’ün de fikir yürütürken “Türk hissetmeye” fazla meyilli olmadığını öğrenirse Nazlıd da “Türk hissetmeden düşünme” cimnastiğine başlamaya heves edebilir. Ama dediğim gibi, Nazlıd’ın fikirlerini değiştirebilmeniz için önce “KİM” olduğunuzu söylemeniz gerekir. Çünkü Nazlıd gibi eski Cumhuriyetçilerin zihninde dönüp duran herşeyin öncesindeki “a priori” kabuller şunlardır: “Sen kimsin ki senin dediğini dinleyeyim?”, “Başarıların ne?”, “Nereden mazunsun bakiyim?”, “KİM onayladı seni, referansların KİM?”…

Anlamadıkları şey, düşünen insanların dünyasında yara almayacak düşünce yoktur. Eleştirilemeyecek kesin doğru fikir yoktur. Mürşidler yoktur. Otoriteler yoktur. Sadece göreli doğrulukları kabul gören düşünce silsileleri vardır. Tartışmalar vardır.

Cumhuriyetçiler veya Cumhuriyetçi ailelerden gelmiş olup da Cumhuriyetçi militarizmle bağını koparmak isteyenler, asıl sancıyı ve en büyük acıları, Cumhuriyetçilik kalıbına Demokratlığı oturtamadıklarında yaşayacaklar. Bu tıpkı elindeki üçgen, kare ve beşgeni, üçgen kare ve beşgen şeklindeki deliklere sokmaya alışmış bir çocuğun elindeki kalıbı değiştirmeye benziyor. Ellerindeki kareyi daireye geçirmeye çalışıyorlar, ellerinde uymayan parça kalabileceğini, uyanları takıp, uymayanları da “bunlar uymuyor” deyip masanın kenarına bırakmaları gerektiğini kabullenemiyorlar..

Herşeye alışıyorlar, herşeyi alışkanlık haline getiriyorlar. Savaş çıktığında kabullenemeyecek olanlar onlar olacak. Savaş sürmeye devam ederse, en acımasız katillere onlar dönüşecek. Savaş bittiğinde “post-travmatik stres bozukluğu”na onlar tutulacak. Çünkü savaşa çoktan alışıp katillere dönüşmüş olacaklar..

Kemal’in askerlerine “hain” diyenler de onlardı, “Mustafa Kemal fazla ileri gitmeye başladı” diyen Karabekir’e hain diyenler de..
Din elden gidiyor diyenler de, Cumhuriyet elden gidiyor diyenler de, Demokrasi elden gidiyor diyecek olanlar da hep onlardır.

Bir düşünmeleri gerek, Galileo’yu kabul etmek için hangi kriterleri düşünce süzgeci olarak kullanacaklardı? Papa hazretleri açıkça saçma olduğunu söylemişti bunun! Şeyhülislam bilmem kim efendi de duysaydı saçma der geçerdi büyük ihtimalle. Peki bunca taşlayanın arasında Galileo’yu nasıl kabul edeceklerdi? Kabul edenlerden olacaklar mıydı? Otorite yenilmeden, yeni otorite başa geçmeden de herhangi bir düşünceyi kabul edebilecek düşünce formatına dahil olduklarına inanıyor mu bu tip kişilikler?

Bunları bir sorgulasınlar..
Ve ilk defa düşünmeye başlasınlar artık..

(Hiç nazik bir yazı olmadığının farkındayım. Kalpler kırıldıysa da özür dilerim. Kırık kalplerin öc almak için yazacakları ağır sözlere de cevap verecek değilim, yazsınlar sorun değil. Ama biraz düşünmeye başlasınlar artık)

 
 

nazlıd says:

8 September 2011 at 2:19 AM

ben sn dariustan bu tepkiyi bekliyordum fakat anonimim tepkisi biraz şaşırtıcı oldu.

söyledikleriniz sizce çok akıllı şeyler olsa da bana göre saçmalık.

serdar beyi biraz ağır eleştirdiniz o bunu haketmiyor, tamer akçam biraz aşırıya kaçmış olsada tarihçilik konusunda ona saygı göstermemiz gerekir gibi eleştirilerle gelseniz size saygı duyardım(zira tarih konusunda benimde tamer akçamdan öğrendiğim gerçekler var)

fakat beni kemalist olarak algılayabilen bir beyinle fazla bir fikir alışverişine girmem.

yazar a kızgınlığım kürtlere bu noktadan sonra federasyonu bile kabul etmezseniz haklısınız yolunuza devam tavrından dolayıdır.

ben bu köşeyi 1.5 aydır izliyorum. bu süreç içinde yazarın yazılarını takib ederken , geçmişteki yazılarını ve orada yorum yapanlarıda takip etmeye çalıştımve bu vesile ile ermeni soykırımı karşıma çıktı(catchy style herzaman okuyucunun dikkatini çeker)

bazı ermeni sitelerindeki maaşlı ermeniler bile serdar bey kadar soykırımdan emin değildir(zulum ve kırım demedim)

yazar kürt konusunda fedarasyonun artık kürtleri tatmin etmeyeceğini söylüyor fakat türk tarafını bekleyen bir tisumanıden bahsediyor(önemli not :benim türk tarafı vs gibi ifadelerimi anadolu insanı olarak algılarsanız beni daha iyi anşlarsınız) ve bu tsunamiden kurtuluş çaresi tüyosuda vermiyor. madem bugüne kadar ben ve benzerlerimi dinlemediniz tsunamiyi hakkettiniz vari bir söylem bu.

burada kürtlere bağımsızlık tavsiyesi ortaya çıkıyor. peki sen veya serdar bey hiç kan akmadan veya uzun süre kan akmadan , hatta şu an akan kandan fazlası akmadan kürtlere nasıl bağımsızlık verilecek konusunda beni bilgilendirirmisiniz. ben bağımsızlık verilmesine şahsen itiraz etmem fakat bağımsızlık verilecek bölgenin sınırlarını 2nci bir israil-filistin vakası benzeri bir durum ortaya çıkmadan kim ve nasıl çizecek.

sn darius:

anonim beni kemalist ilan etmiş sende solcu ve marksist. ne güzel bir çelişki değilmi?? fakat her ikinizde bende bişr bireysellik görememiş zira bireysel olamayan hiç kimze başkalarının bireysel olabileceği ihtimaline akıl erdiremez.

beni bir ideolojiye ait bir cahil olarak tanımlamaya çalışırken sizler bir insanın bir ideolojiye ait olmamasının mümkün olmadığı vari bir düşünce tavrı ile ideolojistlik yapınızı ele vermektesiniz(kişiniin neyse fikri odur zikri misali)

benim kim olduğumu anlamaya çalışmak yerine benim hangi ideolojiye ait olduğumu tespit etmeye çalışmışsınız.

yani sınıflandırmadan veya bir gruba katmadan insanları anlayamıyorsunuz çünkü bireyselliğiniz çok zayıf. esas ideolojik olan sizlersiniz.

sn darius: benim hakkımda yaptıgınız tüm psikolojik ve ideolojik tespitler yanliş. mantık konusunda çok zayıfsınız.
ben hiç bir zaman marksist olmadım. che veya castro ve deniz gezmişlere karşı hiç bir bağlılığım yok. hatta bunların hiç birini sevmem . ben bir marksist veya solcu değilim. bir solcu engin ardıç okumaz. okuduğu anda midesi bulanır ve mide spazmları geçirir.aynı şekilde bir kemalstte taraf gazetesi okumaz .

sana kızacvağımı veya yazdıklarından incineceğimi varsaymışsın. bu sadece kendini fazla abartmandan kaynaklanan bir yanılgı.

benim hakkımdakı tüm analizlerin yanliş. herkes senin kadar basit değil.

dil kullanımın üst düzeyde. karakter ve kişilik analizin çok zayıf olsada , kendi kafana göre karakter ve kişilikler yaratma becerinde üst düzeyde. senin iyi bir filozof veya mantıkçı olman mümkün değil fakat dil konusunda ve karakter yaratma konusundaki becerilerinle çok iyi bir roman yazarı olabilirsin(kitap evlerinde fiction bölümünde satılan romanlar yazabilirsin).

aslında bir kaç gün önce , senin daha önce yaptığın bir yorumu okudum. bu yorumunu daha önce okumuş olsam belkide sana karşı daha önce yaptığım yorumları hiç yapma gereği de duymazdım. bahsettiğim yorumun şu: demokrasinin zenginlikle ilgili olduğunu , norveç gibi ülkelerin demokrasilerini kuzey denizinden çok bol balık çıkmasına bağlamlamanız. halbuki kuzey denizinde 6 mil kıta sahanlığı dışındaki bölgede her milletin balık avlama hakkı olduğunu akıl edememişsiniz.

bu kadar basit.

 
 

Darius Maneng says:

8 September 2011 at 9:49 AM

Cevap yazmayacağımı söylemiştim ama kısa birşeyler çiziktirmekte fayda olacağı kanaatine ulaştım.

Sol (daha doğrusu Halk Partisi) kökenlilik konusu: CHP’lisiniz demiyorum, bu kökenden kurtulmaya çalışan kuşaktansınız diyorum. Eğer “benim babam da, amcalarım da, dedem de Demokrat kökenliydi” gibi şeyler söylerseniz, ancak bu benim yanıldığımı gösterir. O zaman başımı ellerimin arasında alır ve yanılgımı kabul edip yeniden düşünürüm. Siz de çok derin bir Halk Partisi (belki de MHP bilemem) temeli var. Bundan kolay kurtulunmaz. Dindar bir ailede yetiştikten sonra, yıllar süren “ateistleştirme” eğitiminden geçenlerin bile Kabe’nin etrafında dönen müslümanların görüntüsünü görünce “bir tuhaf” olmaktan kendilerini alamamaları gibidir bu. Eğer, isminiz gerçekten “Nazlı” ise, ki ben öyle varsaydım, bu teorimi güçlendirir; eğer “Nazlı” takma bir isim ise, az da olsa teorim zayıflar. Ailenin çocuğa koyduğu isim çok şeyin göstergesidir. Bu size biraz acımasız bir yaklaşım olarak gelebilir. Fakat üzgünüm, bireysellik ve kişilik dediğiniz şey sizin zannettiğiniz şey değil. İnsan beyni ne yazık ki o kadar da özgür değil. Şu kırmızı reçeteli ilaçlardan bir tane atarak bunu test edebilirsiniz örneğin. Bakın bakalım iki tane Prozac attıktan sonra “ciddi Nazlı”dan geriye birşey kalacak mı?

Kategorileştirme konusu: Bu, bilimsellik ve rasyonalizasyon denen şeyin ta kendisidir. Evet, ben sınıflandırırım, paraçalara bölerim, ortak ve farklı yönleri analiz ederim. Düşünme yöntemim budur. Zaten düşünebilen insanların tümünün yöntemi budur. “Düşünme” denen şeyin yöntemi budur. Merak etmeyin siz de “düşünebiliyorsunuz”. Örnekler:

– ..bunu Darius’tan zaten bekliyordum.. (bir ara bir kategoriye dahil edilmişim ve o kategorinin tipik davranışlarından yola çıkılarak gelecek hamlelerim hakkında çıkarım yapılmış demek ki)

-..bir solcu Engin Ardıç okumaz, midesi bulanır.. bir Kemalist de Taraf gazetesi okumaz.. (işin komik tarafı, ben de aynı kategorik yaklaşımı kullanıyorum, gerçekten de bir Kemalist Taraf Gazetesi okumaz)

Kızgınlık konusu: Bu kızmamış halinse, kızgınlığından Allah hepimizi korusun. (Keşke herkes benim kadar basit olsa. Dünya çok daha güzel bir yer olurdu)

Balık konusu: Kuşkusuz Kamerunlular da Kuzey Buz Denizinde avlanabilir. Ama o mesafeden kar elde etmek biraz zorlaşır bence. Sizce? Bir de Norveç’in nüfusunun azlığını ve ekonomik olarak görece önemsizliğini gözden kaçırmayın. Bu tip ülkeler çok kolay zenginleşir ve tabişrimi mazur görün, zenginleştikten sonra çok da kolay “artistleşir”.

Zenginliği küçümsemeyin bu kadar. Birilerinin emek harcamadan da karnını doyurabilmesine olanak tanıyacak kadar “artık zenginlik” bulundurmak, medeniyetin temelidir. Medeniyetin 1500’lerden sonra el değiştirmesine sebep olan şey İngilizlerin Magna Carta’sı, Leonardo Da Vinci veya Moliere falan değildir. Avrupalılar kendilerine pek düşkün olduklarından böyle iddia edebilirler. Halbuki gerçek, İspanyolların Orta ve Güney Amerikadan getirdikleri neredeyse sınırsız altın stoklarında, İngilizlerin benimsedikleri Amerika bitkisi patateste ve yine Amerikadan gelen mısırda gizlidir.

Yani kısacası, medeniyet dediğiniz Norveç demokrasisini o beğenmediğiniz balık icat etmiştir. Sanayi Devrimini başlatansa “buhar makinesini” icat eden lavuk değil, sadece patatestir.

Osmanlı’ya matbaanın neden bir türlü gelemediğini bilir misiniz? Herhalde “ah şu geri kafalı yobazlar” dersiniz. Halbuki, son derece aklı başında insanlar oturup düşünmüşler ve matbaanın kullanılmasının, Osmanlı kültür hayatının en önemli yapıtaşlarından olan “yazıcılığın” ölmesine sebep olacağı, bu insanların aç kalacağı, bunun çok tehlikeli sonuçları olabileceğini düşünmüşlerdir. Çünkü, Osmanlı’da “kültürü taşıyan” ama ekmek elden su gölden yaşayan bir kitle yoktu. Kültürü taşıyan kitle aynı zamanda “çalışmak da zorundaydı”. Yazı yazıyorlardı. Onların çalışmamasına olanak verecek ekonomik yapı Avrupa’da vardı, ama Osmanlıda yoktu. Çünkü Osmanlının Amerikası yoktu. Kuşkusuz, işin içinde insani boyut da vardı (bence gereksiz) ve bu değerli insanlar işsiz ve aç kalacağına, gelmesin bu matbaa denmiştir. Oysa, Amerikadan gelen altınlar ve diğer zenginlik Avrupaya gideceğine Osmanlıya gelseydi, farklı bir ekonomik yapı oluşabilirdi. Bu ise, “artık değer” oluşturur ve birilerinin işi sadece “düşünmek” olabilirdi.

Balık önemlidir. Bu tip şeyler gittikçe önemini kaybediyor görünse de, bugün hali hazırda tuzu kuru olan ülkelerin geçmişindeki bu tip basit nüansları incelemekte fayda vardır.

 
 

nazlıd says:

8 September 2011 at 5:57 PM

sn darius

derse veren bir öğretmen gıbi konuşuyorsun. işallah bir universitede profesor falan değilsindir.

benden bukadar

kızdırdıysam affola

 
 

Darius Maneng says:

8 September 2011 at 8:40 PM

Şu son mesajınız beni geri dönüp bütün yazdıklarımı tekrar okumaya itti.

Biraz fazla ileri gitmişim sanırım.

“Altta kalmama” psikolojisine kapılmamak gerek, biraz kapılmış olabilirim..

 
 

nazlıd says:

9 September 2011 at 11:16 AM

sn darius bey

işte önemli olan da bu. burada önemli olan fikir paylaşmak. bu köşeyi takib ederken birşeylerde öğreniyor olmanız lazım.

kafanızı karıştıracak fakat şu ana kadar sadece t.özal ve akp ye oy vermiş bir insanım. benim milliyetçilik ve solculukla hiç bir alakam yok(şimdi her ikisinden arı kalabilmek mümkün değildir yaklaşımı gelirsede hiç şaşırmam). kendinin benim 10 katım miliyetçi ve 20 katım solcu olduğundan emin olabilirsin.

not:memleket sevgisini milliyetçilikle karıştırmayalım

insanları ideolojik kalıplara sokup sınıflandırman yanlıştır.
zaten entelektuel becerimizin bu kadar zayıf oluşunun nedeni de 70 li yıllarda(68 kuşağından yediğimiz darbe diyelim) insanların idealojik kamplaşmalara bölünmesi dir. böyle olunca ideoloji insan için hwerşeyi soylemiş olduğundan insanların fazla düşünmesine gerek kalmıyor. mesela ozamanlar 5 sayfalık bir marksist ezberle marksist olunup top sakal ve cumhuriyet gazetesi ile entel havası atılabiliyordu. sizler 70 li dönemlerden çok etkilendiniz galiba. herhangi bir ideolojiye kapılmadan da insanlar kendi bireysel düşünsel analişzlerini yapabilirler.

çok balıkla zenginlik arasında kesinlikle bir bağ yoktur. balıkçılıkla zengin olmuş bir ülke yoktur dünya tarihinde.

uzakdoğu balığın en bol ve ucuz olduğu yerdır(endonezya vs ) fakat çok fakir ülkeler var oralarda. kuzey denizinde diğer denizlerden çok balık vardır tezi de yanlıştır. başka ülkelerin kendi kıta sahanlığı dışında balık avlamasıda anti ekonomik değildir(günde 100 ton balık tutabilen ve bunu işleyebilen büyüklükteki ballıkçı gemileri ile bu bir çok ülke tarafından uygulanmaktadır)

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.